• Peygamber neslinden Hz. Şuayp’ın (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. ŞUAYP’IN (A.S.) KISACA HAYATI - Şuayp Peygamber Kimdir?

    Şuayp Aleyhisselam’ın adı Kur’an-ı Kerim’de 11 defa geçer.

    Allah tarafından kendisine müthiş bir konuşma yeteneği verilmiştir. “Hatîbü’l-Enbiyâ” (peygamberlerin hatibi) olarak bilinir.

    İbrâhîm veya Sâlih Aleyhisselam’ın neslindendir. Anne tarafından Hz. Lût’un kızına ulaştığı ve Eyyûb Aleyhisselam ile teyzeoğulları oldukları da rivâyet edilir. Aynı zamanda Musa Aleyhisselam’ın kayınpederidir.

    Putlara ve heykellere tapan, alışverişte hilekâr davranan, tevhîd ve hidayetten uzaklaşmış Meyden ve Eyke halkına iman etmeleri için Peygamber olarak gönderildi.

    Hz. Şuayp, İbrâhîm Aleyhisselam’a indirilen Hanîf dîninin hükümlerine göre amel etti.

    Şuayp -aleyhisselâm- çok namaz kılar, kul hakkına ziyâdesiyle dikkat ederdi. Bilhassa ölçü ve tartı âletlerinde hak geçmemesi için elinden geleni yapar, hakkı tevzî ve telkîn etmekte büyük titizlik gösterirdi.

    Şuayp Aleyhisselam’ın kavmi Medyenliler, Semûd kavmi gibi nasîhat dinlemedikleri için korkunç bir ses ve gürültü ile helâk oldular. Eykeliler ise üzerine ateş ve kıvılcımlar yağarak helak oldular.

    Bir rivayete göre Şuayp Aleyhisselam, âsî kavimlerin helâkinden sonra Medyen’e yerleşmiş diğer bir rivayete göre Hz. Şuayp Medyen ve Eyke kavimlerinin helâk edilmesinin ardından âhir ömrünü geçirmek üzere kendisine îmân edenlerle birlikte Mekke’ye gitti, orada vefât etti ve Kâbe-i Muazzama’da Altınoluk’un altına, yâni Hatîm’e defnedildi.

    “Hatîbü’l-Enbiyâ” (peygamberlerin hatibi) olarak bilinen Hz. Şuayp’ın (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. ŞUAYP’IN (A.S.) HAYATI - Şuayp Aleyhisselam Kimdir?

    İbrâhîm -aleyhisselâm- veya Sâlih -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Anne tarafından Hazret-i Lût’un kızına ulaştığı ve Eyüp -aleyhisselâm- ile teyzeoğulları oldukları da rivâyet edilir. Aynı zamanda Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kayınpederidir.

    Şuayp Aleyhisselam Hangi Kavme Gönderildi?
    Dağlık ve ormanlık iki komşu ülke olan Medyen ve Eyke halkına gönderilmiştir. (Hâkim, Müstedrek, II, 621/4075)

    Şuayp Aleyhisselam Nerede Doğdu?
    Medyen’de doğup büyüyen Şuayp -aleyhisselâm-, o kavmin asîl bir âilesine mensuptu. Gençliği Medyen kavminin arasında geçti. Bu bölge halkı sapıtıp azıtmıştı. Şuayp -aleyhisselâm- ise, onların kötülüklerinden uzak, temiz ve nezih bir hayat yaşardı. Bu nezih hayâtı ve nasîhatleri ile insanlara numûne olurdu.

    MEDYENLİLER KİMDİR?

    Medyen, Akabe körfezinden Humus vâdîsine kadar uzanan bölgedir. Medyen adını, burada yaşayan bir kabîleden almıştır.

    Medyenliler, sapıklık ve isyan yollarına düşmüşler, Allâh’a ibâdet ve itâati terk etmişlerdi. Putlara ve heykellere tapıyorlardı. Medyen’in kervan yolları üzerinde bulunması sebebiyle halk, ticâretle meşguldü. Ancak hîle yaygınlaşmış, bir sanat ve mârifet hâline gelmişti. Halk, kendileri için bir alışverişte bulunduğunda tartıyı fazla tutarlar, aldıklarını az gösterirler; başkalarına bir şey satarken ise, fazla ücret alıp eksik mal verir, hîle ile azı çok olarak gösterirlerdi. Hattâ alış için ayrı, satış için ayrı terâzi kullanırlardı.

    Yine bu azgın kavim, insanların yollarını keser, onların mallarından bir kısmına el koyarlardı. Özellikle yabancı ve gariplerin mallarını çeşitli entrikalarla ellerinden alırlardı. Beşerî münâsebetleri, tamamen hîle, eziyet ve zulüm üzerineydi. Hak Teâlâ’nın verdiği bol nîmetlerin kıymetini bilip şükürlerini edâ etmezler, Allâh’a isyan etmek ve putlara tapmak sûretiyle son derece nankörlük ederlerdi. Kısaca Medyenlilerin inancı putçuluk; alışveriş esasları hîlekârlık ve en gözde meslekleri de vurgunculuktu.

    Bütün ulvî esasların yıkıldığı Medyen’de tam anlamıyla îtikâdî, siyâsî, iktisâdî ve ahlâkî bir çöküntü vardı.

    Medyenliler, böyle sefîh bir hayat içinde gâfilâne yaşarken Allâh Teâlâ onlara Şuayp -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Hazret-i Şuayp, kendilerine güzel nasîhatlerde bulundu. Allâh’ın emir ve nehiylerini anlattı. Cenâb-ı Hakk’a şirk koşmamalarını ve yalnız O’na ibâdet etmelerini; alışverişte, ölçü ve tartıda haksızlık yapmamalarını; âhiret gününe îmân etmelerini ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamalarını söyledi. Yüce Allâh’ın azâbının çetin, nîmetinin sayısız olduğunu bildirdi.

    Medyen Kavmi İle İlgili Ayetler
    Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:

    «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zîrâ ben sizi hayır (refâh ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azâbından korkuyorum.»” (Hûd, 84)

    “…Dedi ki:

    «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir mûcize gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın! İnsanların eşyâlarını eksik vermeyin! Islâhından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! Eğer inananlar iseniz, bunlar sizin için daha hayırlıdır.»” (el-A’râf, 85)

    “…Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin ve âhiret gününü bekleyin!..” (el-Ankebût, 36)

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- bu şekilde Medyen halkına hakîkatleri tebliğ ediyordu. Onları kıyâmet gününü ve ilâhî hesâbı tasdîk etmeye dâvet ediyor ve orada fayda verecek ameller işlemeye teşvik ediyordu.

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, bilhassa alışveriş ve ölçüp tartmada yapılan hîleler husûsunda halkını dâimâ îkâz etmekteydi. Ayrıca eğer bu davranışlarından vazgeçip tevbe etmezlerse, kendilerine verilen bütün nîmetlerin geri alınacağına dâir ihtarda bulunuyordu. Allâh Teâlâ, bu kavme pekçok mal ve nîmet ihsân etmişti. Onlar ise tevbe edip şükredecekleri yerde hîle yapıp haddi aşmaya devâm ediyorlardı.

    Şuayp -aleyhisselâm- nasîhatlerine devamla şöyle dedi:

    “Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adâletle yapın; insanlara malları husûsunda haksızlık etmeyin; yeryüzünde fesatçılık çıkararak fenâlık yapmayın!” (Hûd, 85)

    Bundan sonra Şuayp -aleyhisselâm-, ticâretin esaslarını belirledi. Bu, ölçü ve tartıyı tam tutmak ve normal kâra râzı olmaktı. Normal kârda, iş ve ticâret emniyeti, Allâh katında da kul hakkına riâyetin yüz aklığı vardı. Şuayp -aleyhisselâm-, öğütlerine devâm etti:

    “Eğer mü’min iseniz, Allâh’ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Bununla birlikte ben üzerinize bir bekçi de değilim.” (Hûd, 86)

    “Yâni yaptığınız kötü işlerden dolayı size cezâ veremem ve sâhip bulunduğunuz nîmetlerin, nankörlüğünüz sebebiyle elinizden çıkmasına da mânî olamam! Ben ancak bana bildirileni tebliğ ederim!”

    Şuayp Peygamber’in Daveti
    Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde Şuayp -aleyhisselâm-, kavmini şu beş husûsa dâvet etmekteydi:

    1. Tevhîd ve yalnızca Allâh’a ibâdet.

    2. Kendisinin peygamberliğini tasdîk.

    3. Terâziyi tam tutmak, doğru ölçmek; hîle yapmamak.

    4. İnsanların bütün haklarına riâyet. Gasb, hırsızlık, rüşvet, yol kesme vb. açık ve gizli bütün kötü fiilleri terk etmek.

    5. Din ve dünyâ işlerinde fesat çıkarmamak.

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın dâvet ettiği bu beş esas, hulâsa olarak «Hâlık’a tâzîm, mahlûkâta şefkat ve merhamet» şeklinde de ifâde edilebilir. Zîrâ bu ölçü, tevhîd ve peygamberleri tasdîk ile bütün kul hakları ve yeryüzünde fesat çıkarmamak gibi hususları da içine almaktadır.

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın dâveti hayli etkili oldu. Çevrede büyük tesir uyandırdı. İnsanlar gruplar hâlinde ziyâretine geliyor, kendisine îmân ediyor ve bildirdiklerini yerine getiriyorlardı. Allâh’a ibâdet ederek, ticârette doğruluktan ayrılmıyorlardı. Ancak inanmayanlar da çoktu.

    İnanmayanlar, bu hâle öfkeleniyor, normal kârı az görüyorlardı. Birbirlerini: «Normal kârla kimse zengin olamaz!» diyerek haksızlığa ve bâtıla teşvîk ediyorlardı.

    Azgın kavim, peygamberlerine:

    “Dediler ki:

    «Ey Şuayp! Babalarımızın taptıkları (putları), yâhut mallarımız husûsunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!»” (Hûd, 87)

    Burada “namaz”dan maksad, dindir. Çünkü namaz, dînin en şümûllü ve en büyük ibâdeti olarak âdeta dîni temsîl eder. Bu bakımdan namaz son derece mühim bir ibâdettir.

    Şuayp Peygamber’in Tebliğ Üslubu
    “(Şuayp) dedi ki:

    «Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delîlim varsa ve O, bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sâdece gücümün yettiği kadar ıslâh etmek istiyorum. Fakat muvaffakıyyetim ancak Allâh’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na yönelirim.»” (Hûd, 88)

    Şuayb -aleyhisselâm-, bu âyet-i kerîmedeki:

    “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.” ifâdesiyle: “Size ancak yaptığım şeyleri emrediyorum. Eğer sizi bir şeyden men ediyorsam, onu ilk terk eden kişi ben olurum.” demiş olmaktadır.

    Tebliğde bu hassâsiyete sâhip olmak, Cenâb-ı Hakk’ın medhettiği mühim bir haslettir. Aksi şekilde davranmak ise şiddetle yasaklanmış ve zemmedilmiştir. Nitekim son zamanlarında İsrâîloğulları ulemâsı bu kötü huya yakalanmışlardı. Bu sebeple Allâh Teâlâ onlara hitâben:

    “Kitâbı (Tevrât’ı) okuduğunuz hâlde, kendinizi unutup insanlara iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınız işin kötülüğünü) düşünmüyor musunuz?” (el-Bakara, 44) buyurmuştur.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmaktadır:

    “Kıyâmet günü bir adam getirilir ve cehenneme atılır. (Ateşin harâretiyle) karın bölgesinde bulunan bütün muhteviyât (bağırsaklar, böbrekler vs.) dışarı çıkar. Bu adam eşeğin değirmen etrafında döndüğü gibi dönmeye başlar. Cehennem ehli toplanarak:

    «–Ey falan, sana ne oluyor? Sen bize iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmaz mıydın?» derler.

    Adam şöyle cevap verir:

    «–Evet, ben size iyiliği emrederdim, fakat kendim yapmazdım. Sizi kötülüklerden sakındırırdım, ancak onları kendim yapardım.»” (Müslim, Zühd, 51/2989)

    Şuayp -aleyhisselâm- bu ölçüler ışığında bıkmadan usanmadan tebliğine devâm ediyordu. Fakat azgın kavim, Şuayp -aleyhisselâm-’ın bu tavsiye ve nasîhatlerini dinlemediler. Gittikçe azgınlıklarını daha da artırdılar. Hazret-i Şuayp’a, güçlü bir kabîleye mensûb olduğu için herhangi bir kötülük yapamasalar da, O’na îmân edenleri tehdîd etmekten geri kalmıyorlardı. Hazret-i Şuayp bu hususta da onları îkâz etti:

    “Tehdîd ederek, inananları Allâh yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın! Düşünün ki siz sayıca az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki, bozguncuların sonu nasıl olmuştur!” (el-A’râf, 86)

    ŞUAYP ALEYHİSSELAM’IN DİNİ NEYDİ?

    Şuayp -aleyhisselâm-, bütün sıkıntılara rağmen, kavmini hidâyete dâvet etmekteydi. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a indirilen Hanîf dîninin hükümlerine göre amel ediyordu. Peygamberliği Şam’a kadar yayılmıştı. Allâh aşkı ile yanan gönüller, O’nu görmek için Medyen’e doğru sefer ediyorlardı. Medyen ahâlîsi de yollarda durup, Şuayp -aleyhisselâm-’ın ziyâretiyle şereflenmek isteyen mü’minlere mânî olmaya çalışıyorlardı. Bu ise şeytana tâbî olmanın açık bir tezâhürüydü. Çünkü şeytan, dergâh-ı ilâhîden kovulunca Cenâb-ı Hakk’a:

    “«And olsun ki ben, onları (kullarını) saptırmak için Sen’in doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların pek çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın!» dedi.” (el-A’râf, 16-17)

    Medyen Ve Eyke Halkının Helak Sebebi
    Nitekim Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- kavmini;

    1. Yollar üzerinde oturup insanları tehdîd ederek onlara eziyette bulunmaktan,

    2. İnsanların Allâh’a îmân etmelerine mânî olmaktan,

    3. Mü’minleri ve yeni îmân edecek olanları çeşitli şüphelere ve tereddütlere sevk edip dalâlet yoluna saptırmaktan men etmeye çalışıyordu.

    Şuayp Aleyhisselam’ın Son İkazları
    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, kavminin kötü davranışlarına ve isyanlarına üzülüyor, büyük bir sabırla onları cehâlet uykusundan uyandırmak istiyordu. Onları son olarak şöyle îkâz etti:

    “Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nûh kavminin veya Hûd kavminin, yâhut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musîbet getirmesin! Lût kavmi sizden uzak da değildir.” (Hûd, 89)

    Yâni onlar da sizin zamanınıza yakın bir zamanda helâk oldular. Dolayısıyla helâk olanların zamanca size en yakını onlardır. Küfürde, kötülüklerde ve helâki gerektiren şeylerde sizden uzak değillerdi. Bu sebeple helâk oldular. Onlardan ibret almalısınız!..

    “Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin! Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (mü’minleri) çok sever.” (Hûd, 90)

    Kavmin ileri gelen müşrikleri, Hazret-i Şuayp’ın bu tekliflerine râzı olmadılar:

    “Dediler ki:

    «–Ey Şuayp! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde Sen’i cidden zayıf görüyoruz! Eğer kabîlen olmasa, Sen’i mutlakâ taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin!»

    (Şuayb):

    «–Ey kavmim! Size göre benim kabîlem Allâh’tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allâh’ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.» dedi.” (Hûd, 91-92)

    Şuayb -aleyhisselâm-, bu azgın kavmin îmân etmelerinden ümîdini kesince, kavmini Allâh’a havâle etti. Artık yapacak bir şey kalmamıştı. Ancak yine de belki ibret alırlar diye kendilerine ilâhî azâbı hatırlattı:

    “Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allâh aramızda hükmedinceye kadar bekleyin! O hâkimlerin en hayırlısıdır.»” (el-A’râf, 87)

    Ancak Medyenliler, yine Şuayb -aleyhisselâm-’ı yalancılıkla suçladılar. Kendisini ve kendisine îmân etmek isteyenleri de, Medyen’den çıkaracaklarını söyleyerek tehdîd ettiler. Artık inananların, kendi içlerinde yaşamalarını tehlikeli bulmuşlardı:

    “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki:

    «–Ey Şuayb! Ya Sen’i ve Sen’inle beraber inananları memleketimizden çıkarırız veya dînimize dönersiniz!»

    (Şuayb):

    «–İstemesek de mi?» dedi.” (el-A’râf, 88)

    Ve şunları ekledi:

    “Doğrusu, Allâh bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dîninize dönersek, Allâh’a karşı iftirâ atmış oluruz. Dîninize geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir; meğer ki Allâh dilemiş olsun. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sâdece Allâh’a tevekkül ederiz. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adâletle hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” (el-A’râf, 89)

    Bu âyette Şuayp -aleyhisselâm-, kavminin dînine geri dönme teklîfini reddetmekte, fakat bu işte Allâh’ın dilemesini istisnâ tutmaktadır. Onun bu tavrı, Allâh’ın irâdesine teslîm olmasının bir ifâdesidir. Çünkü peygamberler ve velîler, devamlı olarak Allâh’ın azâbından ve hâllerinin değişmesinden korkarlar.

    Bu sebeple Şuayb -aleyhisselâm- diyor ki:

    “–Allâh’ın dînini bırakıp da sizin dîninize dönmemiz, kabûl edilir şey değildir. Ancak Allâh, bizim helâkimizi dilemişse, bir şey diyeceğimiz yoktur. Çünkü bütün işlerimiz O’nun elindedir. O, dilediğini itâati sebebiyle bahtiyar kılar; dilediğini de günahlarından ötürü cezâlandırır.”

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de dâimâ şöyle duâ ederdi:

    “Ey kalblere hükmeden Allâh’ım! Kalblerimizi Sana tâate âmâde kıl!” (Müslim, Kader, 17)

    Her şeye rağmen âsî kavim bir türlü uslanmıyor, kendileri îmân etmedikleri gibi, Hazret-i Şuayb’a îmân eden mü’minleri de hazmedemiyorlardı. Onları kınıyor, sürekli olarak tehdîd ediyorlardı. İnanmak için gelenlerin de önlerini keserek Hazret-i Şuayb’ı kötülüyorlar, onları îmân etmekten vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Onların bu hâli âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

    “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki:

    «Eğer Şuayb’a uyarsanız, o takdîrde siz mutlakâ ziyâna uğrarsınız!»” (el-A’râf, 90)

    Üstten Gelen Korkunç Sayha
    Şuayp -aleyhisselâm-’ın yoldan çıkmış bu insanlara yapacak bir şeyi kalmamıştı. Dedi ki:

    “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de (vazîfemi) yapacağım! Rezîl edecek azâbın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyeceğim.»” (Hûd, 93)

    “Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve O’nunla beraber îmân edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (Hûd, 94)

    Bu durum, diğer bir sûrede şöyle tasvîr edilir:

    “Derken o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Şuayb’ı yalanlayanlar, ziyâna uğrayanların ta kendileridir.” (el-A’râf, 91-92)

    Böylece Medyen halkı, sapıklık, hîlekârlık, haksızlık, Allâh’a ve peygamberine isyan vs. çirkin amellerinin cezâsını bulmuş oldular. Bu cezâ, zâlimlerin kaçınılmaz bir sonuydu ve zâlimlere acınmazdı:

    “(Şuayp) onlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki:

    «Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!»” (el-A’râf, 93)

    “Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki, Medyen kavmi de Semûd kavmi gibi (Allâh’ın rahmetinden) uzak oldu.” (Hûd, 95)

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın kavmi de Semûd kavmi gibi nasîhat dinlemedikleri için korkunç bir ses ve gürültü ile helâk olmuşlardır. Bunların cezâlarının aynı olması, kötü ahlâk bakımından birbirlerine benzediklerine işârettir. Nitekim Allâh’ın rahmetinden uzak olmaları için her iki kavme de aynı bedduâ edilmiş ve Medyen kavmi bu hususta Semûd kavmine benzetilmiştir.

    Semûd kavmini altlarından, Medyen halkını üstlerinden gelen bir sayha helâk etmiştir. Böylece onlar, Allâh’ın rahmetinden uzak olarak iki âlemin de hüsrân ve azâbına dûçâr olmuşlardır.

    EYKELİLER KİMDİR?

    Eyke, sık ormanlık demektir. Coğrafî olarak bu yer, Kızıldeniz sâhilinden Medyen’e kadar uzanan bölgenin adıdır. Burada yaşayanlara da Eykeliler denmiştir.

    Şuayp -aleyhisselâm-, Medyenliler gibi her türlü zenginlik, bolluk ve nîmetler içinde yaşayan, ancak tevhîd ve hidâyetten ayrılmış bulunan Eykeliler’e de doğru yolu göstermekle vazîfelendirilmişti.

    Eykeliler de tıpkı Medyen halkı gibi Şuayb -aleyhisselâm-’ı yalanladılar.

    Eyke halkı İle İlgili Ayetler
    Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

    “Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.” (eş-Şuarâ, 176)

    “Eyke halkı da gerçekten zâlim idiler.” (el-Hicr, 78)

    “Şuayb onlara şöyle demişti:

    «(Allâh’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allâh’a karşı gelmekten sakının ve bana itâat edin! Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.” (eş-Şuarâ, 177-180)

    Allâh’ın peygamberleri, insanların karşısına iki sıfatla çıkıyorlardı:

    1. Onlardan hiçbir ücret ve menfaat istemiyorlar, ecir ve sevaplarının Allâh’a âit olduğunu bildiriyorlardı.

    2. Bütün herkese bir üsve-i hasene, yâni bir fazîlet örneği oluyorlardı. Onların sözleriyle yaşayışları arasında tam bir mutâbakat vardı.

    Bu iki sıfatın ehemmiyetine Yâsîn Sûresi’nde de dikkat çekilmektedir. Habîb-i Neccâr, “Ashâb-ı Karye”yi dâvete gelenler hakkında kavmine:

    “Ey ashâb-ı karye! Size gelen bu kimseler, sizden bir ücret istiyorlar mı? Bu insanlar hidâyet üzere (üsve-i hasene) değiller mi?

    Mâdem bu kimseler sizden bir ücret istemiyorlar, hidâyet ve istikâmet (yâni fazîletli bir hayat) üzeredirler, o hâlde siz de kendilerine itâat edin!” diyerek onları akl-ı selîme dâvet ediyordu.[1]

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, Eykelilere nasîhatine şöyle devâm etti:

    “Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın!

    Doğru terâzi ile tartın!

    İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın! Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!

    Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allâh)’a karşı takvâlı olun!” (eş-Şuarâ, 181-184)

    “Onlar şöyle dediler:

    «Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

    Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin! Bil ki, biz Sen’i ancak yalancılardan biri sayıyoruz.

    Şâyet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır!»” (eş-Şuarâ, 185-187)

    MEDYEN VE EYKE HALKI NASIL HELAK OLDU?

    Kavminin, Allâh’tan cür’etle azap istemesi karşısında:

    “Şuayp (onlara):

    «Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir.» dedi.” (eş-Şuarâ, 188)

    Allâh’a duâ etti. Onların istemekte oldukları azâbın gelmesi için niyazda bulundu. Âniden sıcak rüzgârlar esmeye başladı. Mavi renkte sinekler türeyip üzerlerine Mûsâllat oldu. Kâfirler çâresiz kaldılar. Havanın sıcaklığı da gittikçe şiddetlendi. İnsanlar, akarsulu, ağaçlık ve gölgelik yerlere kaçıştılar. Fakat harâret günden güne artıyordu. Bu sırada Cebrâîl -aleyhisselâm-, bir bulut getirip şehrin dışında tuttu. Kâfirler bu bulutu görünce, serin bir gölgesi var zannederek hep birden onun altına koşuştular. Hepsi orada toplandığında:

    “Ey Eykeliler! Peygamberinizi yalanlayarak bir türlü gelmez sandığınız acı azâbı tadın! Önünde secde ettiğiniz putlara da söyleyin, eğer güçleri varsa, sizi kurtarsınlar!” diye bir nidâ geldi.

    Kâfirlerin üzerlerine, altına koştukları buluttan ateş ve kıvılcımlar yağmaya başladı. Kâfirlere âit her şey yandı; ağaçlar ve hattâ taşlar bile...

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Velhâsıl O’nu (Şuayp’ı) yalancı saydılar da, kendilerini o bulut gününün azâbı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azâbı idi! Doğrusu bunda büyük bir ders vardır. Ama çokları îmân etmezler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak gâlip ve engin merhamet sâhibidir.” (eş-Şuarâ, 189-191)

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın peygamber olduğu kavimlerden Medyen halkı, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın sayhası ve zelzele ile; Eykeliler ise gölge sandıkları buluttan yağan ateşlerle helâke dûçâr oldular.

    HELAKTAN SONRA ŞUAYP PEYGAMBER NE YAPTI?

    Şuayb -aleyhisselâm-, âsî kavimlerin helâkinden sonra Medyen’e yerleşti. Bu sırada evlendi ve iki kızı dünyâya geldi.

    Peygamberlerin Hatibi
    Şuayp -aleyhisselâm-, peygamberler arasında “Hatîbü’l-Enbiyâ” diye isimlendirilirdi. Çünkü, kavmiyle gâyet güzel konuşur ve onların suâllerine tam ve iknâ edici cevaplar verirdi.

    Yine Şuayp -aleyhisselâm- çok namaz kılar, kul hakkına ziyâdesiyle dikkat ederdi. Bilhassa ölçü ve tartı âletlerinde hak geçmemesi için elinden geleni yapar, hakkı tevzî ve telkîn etmekte büyük titizlik gösterirdi.

    Çok Gözyaşı Döken Peygamber
    Bir başka husûsiyeti de çok gözyaşı döken bir peygamber olmasıdır. Yaşlılığı esnâsında gözleri iyice zayıflamış, vücûdu da kuvvetten kesilmişti. Birkaç defa gözlerini kaybedesiye ağladı. Cenâb-ı Hak, yine gözlerini iâde edip:

    “–Ey Şuayp! Bu ağlama nedir? Cennet iştiyâkından mı, Cehennem korkusundan mı?” diye vahyile suâl ettiğinde:

    “–Yâ Rabbî! Sen bilirsin ki, ağlayışım ne cennet iştiyâkından, ne de cehennem korkusundandır. Muhabbetin kalbime yerleşmiştir. Bir de endişem vardır: «Cemâlini müşâhede edebilmek!..» Eğer Sana nazar edebileceksem, hiçbir şeye gam yemem...” dedi.

    Cenâb-ı Hak vahyedip:

    “–Sözünde sâdık olduğuna göre cemâlimi seyretmek Sana mübârek olsun ey Şuayb! Bu sebeple kelîmim Mûsâ bin İmrân’ı da Sana hâdim olarak veriyorum!” buyurdu.

    İşte Hakk’a yakın olanların hâli budur. Onlar, ehl-i gafletin zıddına Allâh’ın rızâsını her şeyden evvel düşünmüşler, halkın rızâsını ise en sona bırakmışlardır. Muhabbet-i ilâhiyye kalblerini sardığı içindir ki, iki cihâna da göz ucuyla bile nazar etmemişlerdir.

    Allâh Teâlâ, enbiyâ -aleyhimüsselâm-’ı insanların kalp gözlerini açıp gafletlerini gidermek, onları güzel ahlâk sâhibi kılmak, vecd hâlinde ibâdet ederek vâsıl-ı ilallâh olmalarını sağlamak ve “dâru’s-selâm”a dâvet etmek için göndermiştir.

    Kalp gözü açılmaya müsâid olanlar, terbiye ve irşâd olunmayı gönülden arzu ederler ve hak yolunda ilerlemek için gayret sarfederler. Fakat bunu arzu etmeyen, inat edip tekebbür gösteren, peygamberlerin telkinlerine kulak vermeyen ve yakîn mertebesine varmak istemeyenler, zulmet ve kasvet içinde kalarak fâsıklaşırlar. Nereye gideceğini bilmeyen şaşkınlardan farksız, zavallı durumlara düşerler.

    İşte Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, merhametinin şiddetinden dolayı, insanları içinde bulundukları acınacak hâlden kurtarmak için ömrü boyunca kendisini yıpratırcasına bir gayret göstermiş, bu uğurda bütün gücünü sarfetmiştir.

    ŞUAYP ALEYHİSSELAM’IN KABRİ NEREDE?

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- Medyen ve Eyke kavimlerinin helâk edilmesinin ardından âhir ömrünü geçirmek üzere kendisine îmân edenlerle birlikte Mekke’ye gitmiş, orada vefât etmiş ve Kâbe-i Muazzama’da Altınoluk’un altına, yâni Hatîm’e defnedilmiştir.

    Aleyhisselâm!..

    Dipnotlar:

    [1] Bkz. Yâsîn Sûresi, 21.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları
  • Uzun uzun burnunu çektim.
    -Önemi yok. Onu öldüreceğim!

    +Ne diyorsun sen küçük, babanı mı öldüreceksin?

    -Evet yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones’in tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek...
  • "-onemi yok! onu oldurecegim.
    +ne diyorsun sen, sivrisinek; babani mi oldureceksin?
    -evet, yapacagim bunu. basladim bile. oldurmek, buck jones'in tabancasini alip gum diye patlatmak degil! hayir. onu yuregimde oldurecegim, artik sevmeyerek... ve bir gun busbutun olecek."
  • Zamanın birinde tek başına yaşayan  çok zengin bir kadın varmış. Bu zengin kadının çok merak ettiği bir soru varmış ve bunun cevabını bulmak için uzun bir süre düşünmüş. Merak ettiği soru ise "mutluluk parayla satın alınabilir mi? " imiş.

    Bu kadının bir gün yalnızlık canına tak etmiş ve 1 kör 1 ahraz 13 de fakir çocuk evlat edinmiş. 

    Bir gün bu kadın çarşıya çıkmış "aradığı sorunun cevabını bulmak için". Bir dükkana girmiş. Sormuş "mutluluk burda satılır mu?"
    Dükkân sahibi adam da en doğru yere geldin demiş ve bir avuç buğdayı bir sepete doldurup vermiş. "Mutluluk bu demiş"
    Kadın şaşırmış kalmış "ben bu buğdaylarla ne yapacağım " demiş.  Adam da "orası sana kalmış" demiş.

    Kadın adamın verdiği cevabı düşünerek dalgın dalgın yürürken yolda bilgin bir dedeye çarpmış.  Dede:

    Hayırdır kızım neden böyle dalgın yürürsün? , diye sormuş.

    Kadın da sebebini söylemiş.

    Bilgin dede de :

    O dükkandan ben de geçen alışveriş yaptım bana da bir avuç buğday verdi ve bana da aynı şeyi söyledi, demiş.

    Kadın da sormuş:

    Peki sen ne yaptın dede ?

    Dede:

    Pişirdim yedim demiş.

    Kadın da çok şaşırmış ve tekrar sormuş:

    Mutluluğu buldun mu  bari?

    Dede de biraz ah ederek cevap vermiş.

    Ben yıllar önce hanımımı kaybettim kızım, o esnada da karnım açtı ben de evdeki azıcık yağ azıcık su ile pişirdim. Karnım doyunca mutlu oldum. Benim gibi tek yasayan bir âdem için yetti de arttı demiş.

    Kadın bu cevaptan da pek bir şey anlamamış. Eve gelmiş günlerdir kara kara düşünmüş ve aklına bir çözüm gelmiş.
    Kör olan evladını çağırmış.Elindeki buğdaydan biraz alıp bir tenekeye doldurup ağzını kapatmış. Bundan sonra bunu yanında taşıyacağını ve ne zaman tenekeyi sallasa kör çocuğun da oraya yöneleceğini çocuğa anlatmış ve dışarı çıktıkları zaman kaybolmaması için böyle yaptığını söylemiş.

    Sonra ahraz çocuğu çağırmış yanına. Ona buğday tanelerinden harfleri öğretmiş. Artık yazı yazarak derdini söyleyebilsin diye.

    Sonra geri kalan 13 çocuğu çağırıp elindeki buğdayları 13 parçaya bölerek her birine dağıtmış ve demiş ki:

    Bu buğdayları saksıya ekiceksiniz ve güneş gören bir yere koyacaksınız ve her sabah suyunu verirken toprağa "mutluluk bir anda gerçekleşmez" diyeceksiniz demiş. Buğdayı ilk yeşertenin ne isteği varsa ona alacağım diye de eklemiş.Çocuklar ne var ki bunda diyerek işe koyulmuşlar.

    Sonra gel zaman git zaman 5 gün geçmiş 2 hafta geçmiş derken. Bazı çocuklar belli bir süre sonra bu işten çok sıkılmış ve erkenden pes etmiş, buğdayı sulamaktan vazgeçmişler. Tek bir çocuk kalmış geriye. Her gün annesinin dediğini yapmaya devam etmiş. Diğer çocuklar onun başarısız olacağına öyle emin olmuşlar ki çocukla alay etmişler. Çocuk bunlara hiç kulak asmamış ve bir gün yine her zamanki gibi buğdayı sulamaya geldiği zaman bir de  ne görsün küçük bir filiz. Hemen koşmuş saksıyı kaptığı gibi annesinin yanına. Diğer çocuklar hem hasedinden çatlıyor hem de şaşırmaktan kendilerini alamıyorlarmış.

    Sonra anne de şu cevabı vermiş:

    Mutluluk bir anda gelmez tıpkı buğdayın bir anda yeşillenmeyeceği gibi. Sabır ister emek ister. Çabuk pes edenler de mutluluğa ulaşamaz.

    Sonra çocuklar ödülü kaybettiği için üzülürken anneleri de :

    Üzülmeyin siz de bir ödül kazandınız aslında. Çünkü hatalardan çıkarılan dersler en büyük ödüldür insana. Bu da size büyük bir ders olsun demiş.
  • "Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones'ın tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek... Ve bir gün büsbütün ölecek."
  • 445 syf.
    ·9/10
    ‘’Modern iktidar, çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle kuşatarak bireyselleştirmiş, kayıt altına almış, sayısal hale getirmiş, böylece egemen olmuştur. Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.’’
    Kitabın arka kapağında da yer alan bu alıntı aslında tüm kitabın ve benim kitap hakkında yapacağım yorumların özetidir. Bu alıntıyı detaylandırmak gerekirse anlatıma yazarında sorduğu ve cevap aradığı şu soruyla başlamak isterim:
    19. yüzyıldan önce ceza bedene uygulanıyordu ve en ağır işkence yöntemleriyle halka açık alanlarda suçlular cezalandırılıyordu. Burada amaç sadece suçluyu cezalandırmak mıydı? Tabi ki hayır. Seyircilerin suça olan eğilimlerini azaltmaktı(!) Ancak sözde olan bu amaç gerçekleşmedi çünkü insanlar bunu ibretlik bir olay olarak görmekten ziyade seyirlik bir şov olarak görmeye başladı. İnsanlar ölüme, öldürmeye, işkence çektirmeye aşina hale geldiler. Toplumu suç işlemekten alıkoymaktan ziyade, bu uygulamanın arkasında yatan asıl sebep iktidarın cellat aracılığıyla kendi gücünü insanlara göstererek onlara gözdağı vermeye çalışmasıdır. Ancak yanlış olan her şeyin bir gün mutlaka doğruyla buluşması gerçeği burada da kendini göstermiştir. Olmaması gereken bu uygulama da zamanla sadece tarihte iz bırakarak yok olmuştur.
    ‘’Ceza eğer, artık en katı biçimleri itibariyle bedene yönelmiyorsa, neye müdahale etmektedir? Ceza artık bedenin ötesine geçip, ruha ulaşmıştır. İşkence artık fiziksel boyuttan çıkıp, zihinsel boyutta yapılmaktadır. Peki ruha yapılan cezalandırma, o ruhu doğruya çeker mi? Cevap ‘’Evet’’ olsaydı, şu an hapishaneler boş, toplumda var olmaya devam eden Azra Kohen’in tabiriyle ‘’insansılar’’ artık olmazdı. Kitabı okurken zihnim sürekli George Orwell’ın 1984 adlı romanıyla meşgul olmaktaydı. Büyük Birader karakteriyle Stalin dönemini eleştiren George Orwell, yazdığı distopyada iktidarın, insanları sürekli gözetimi altında tuttuğunu ve onların zihinleriyle oynayarak kendi gücünü ve iktidarını nasıl pekiştirmeye çalıştığını anlatmıştır. Kısacası, modern iktidar büyük gözaltıdır. Yazar, kitapta Bentham’ın tasarladığı hapishane modelini işler ve Entelektüelin Siyasi İşlevi adlı kitabında bunun sebebini detaylı bir şeklide anlatır. Bentham’ın ideal hapishanesinde ortada bir gözetleme kulesi olur ve bu kule içinde gardiyan olmasa dahi insanlara sürekli halde gözetlendikleri hissi verir. Bentham’ın ideal hapishaneyi sadece hapishane olarak değil aynı zaman hastane, tımarhane, okul veya fabrika olabilecek bir bina tipi olarak tasarlaması da ayrıca hapishane kavramının ne kadar derinlere indiğini gösterir. Sanırım Foucault’ya Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu gibi kitapları yazdıran ilham kaynağı Bentham’dır. Michel Foucault iktidarın gücünü hapishene aracılığıyla nasıl pekiştirdiğini anlatırken, George Orwell iktidarın artık hedefini gerçekleştirmek için hapishanenin de dışına çıktığını anlatmıştır. Foucault’nun dediği gibi ‘’Dışarı bırakılmak, içeri kapatılmakla aynı şeydir.’’ Çünkü suçlular hapishaneden çıktıkları zamanda da hala kendilerini gözaltında hissederler. ‘’ Serbest bırakılan mahkumları bekleyen kader, onları kaçınılmaz olarak tekrar suç işlemeye itmektedir: çünkü polis gözetimi altındadırlar.’’
    Günümüzde gözetlenme hissini sadece suçlu olanlar değil, toplumun her kesimdeki insan hissetmektedir. Özgür irade kısıtlanmakta, özgürce düşünme hakkı insanların elinden alınmaktadır. Peki, nasıl? 18. yüzyılda da en ilkel şekilde yapılan cezalandırma yöntemini psikolojik baskı unsuruyla değiştirerek. Kısacası yöntem değişse de amaç, gözdağı vermek, bakidir. Aslında hayatımız Franz Kafka’nın Dava isimli kitabında ana karakter olan K.’nın hayatına benzemektedir. Sürekli cezalandırılmayı bekleyen ancak neden cezalandırılacağını bilmeyen bir insanın hayatı gibi.
    Cezalandırmanın gözdağı vermek dışında başka bir işlevi ise insanları standartlaştırma isteğidir. Hapishaneler aracılığıyla aynı saatte yatan, aynı saatte kalkan, aynı saatte yemek yiyen ve aynı yemeği yiyen bir insan topluluğu oluşturmak amaçlanmaktadır. Bu sistem sadece hapishaneyle sınırlı değildir. Ordu ve okul da bu sistemin dışında değildir. Orduda ve okulda ceza sistemi yerini disipline bırakmıştır. ‘’Disiplin’’ kelimesinin anlamı TDK sözlüğünde ‘’sıkı düzen ve denetim altına almak’’ olarak geçer ve disiplinli kelimesine örnek olarak TDK tarafından seçilen cümle Ahmet Ümit’in Mustafa disiplinli çocuk, pek meraklı da değil, onu istediğin gibi yönlendirebilirsin’’ cümlesi olmuştur. Aslında bu cümle okullar aracılığıyla nasıl bir toplum yaratmanın hedeflendiğini göstermektedir. Yani duvarların içerisinde kurulan düzenle, duvarların dışarısında kurulan düzen aynıdır. İktidar, insanları kendi kalıbına sokarak, farklılığın ve zıtlığın önüne geçerek kendine karşı meydana gelebilecek her türlü tehlikeyi önlemiş olacaktır. Bir nevi toplumu okulla, hastaneyle, tımarhaneyle, orduyla, hapishaneyle karantina altına alır.
    Kitabın sonunda yazar, cezanın esas işlevinin ıslah etmek ve suçluların tavrını değiştirmek olduğunu söylemiştir. Suçluları ıslah edebilmek için yapılması gerekenleri maddeler halinde ve detaylı bir şeklide anlatmıştır. Suçluların ıslah edilmesi konusunda yazara katılmadığım bir nokta var. Foucault, ‘’Katillerin en beterine bile ceza verilirken, onda en azından bir şeye karşı saygı duyulması gerekmektedir. İnsanlığına.’’ demiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir suçlunun ıslah edilebilmesi için öncelikle ruh sağlında herhangi bir engel olmamalıdır. Pedofili ya da anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi ruhsal hastalıkları olan kişilerin hapishanelerde ıslah edilebileceğini düşünmüyorum ve bu insanların kesinlikle toplumdan ayrıştırılıp kendi ruhsal bozukluklarından dolayı diğer bireylere zarar vermelerine ve onların da ruh sağlığını bozmalarına engel olunması gerektiğini düşünüyorum. Kısaca, çocukları istismar eden, hayvanlara ve kadınlara şiddet uygulayan bir insansıda zaten bir insanlık olduğunu düşünmüyorum.
    Yazarın bu kitabını okuduktan sonra onun diğer kitaplarını tanıma fırsatım oldu ve Michel Foucault’nun 20. yy’ın iyi niyetli bir yangıncısı olarak sahneye çıktığını düşünüyorum. En sevdiğim kitaplardan biri olan Bitik Adam’dan bir alıntı yaparak yazımı sonlandırmak isterim. ‘’Herkesin sadece yemek yemek ve para kazanmakla, eğlenmek ve emir vermekle ilgilendiği bir dünyada ara sıra birisinin çıkıp şeylerin görünümünü tazelemesi, olağan şeylerin olağanüstülüğünü, banallikteki gizemi, çöpteki güzelliği hissettirmesi gerekir. Fikir ve gelenek kölelerinden, asalak ve yapmacık ukalalardan, eski efsaneleri anlatan vaazcılardan, ahlaki ve mistik hapishanelerin tutsaklıklarından, tüm eski sosyal normların ve tüm ortak noktaların inatçı papağanlarından oluşan çok geniş ve çok güçlü bir katmanın ortasında, bir gece uyandırıcısına, bir saf zeka gardiyanına, kaslı bir kazmacıya; meydan ışıklarına, yeniden kazanılmış özgürlük ağaçlarına, gelecekteki yapılara yer açmak adına yakan ve yıkan iyi niyetli bir yangıncıya gerek duyulur.’’