• “Artık kendimi bu yaşadıklarımda yalnız hissetmiyordum, şimdi ben yeryüzüydüm, kasırgaydım, sağanaktım, kabaran doğanın içindeki geceydim..”
  • 376 syf.
    ·Beğendi·10/10
    On beş yaş. Bu kitap, bilmiyorum, bana on beşinci yaşımı en baştan yaşattı. Tarif edemiyorum. En başlarda kitabın uslubu biraz garibime gidiyordu. Sürekli “garip.” “garip.” Gibi söz tekrarları yapılıyordu ya da aileleriyle olan ilişkileri fazla sevecen veya çocukça geliyordu ama sonra ne oldu bilmiyorum, kapılıp gittim.

    On beş yaş yaşayana kadar benim için hiçbir önem teşkil etmiyordu. Ben daha çok on altı için heyecanlıydım, benim için özel olan yaş oydu. Ama on beşte çok az şey yaşamama rağmen o kadar çok şeyi aynı anda hissetmiştim ki, benim için farklı ve özel bir yaş oluverdi. İlk defa insanların benim hakkımda ne düşüneceklerini kafama takıp kendimi kısıtlamaya ve kapamaya başladım, ilk defa korktum, sahip olduğum her şey elimden gitmiş gibi hissettim, tüm dünya bana karşıymış gibi, beni bünyesinde barındırmamak için elinden gelen her şeyi yapıyormuş gibi.

    Ve bu kitabı okurken, Aristo’nun tüm o düşüncelerini, hislerini okurken kendimi o kadar hassas ve garip hissettim ki, bunu tarif edemem. Sanki aynı kalbe ve zihne sahip bir arkadaşımın günlüğünü okuyor gibiydim.

    Utanç duymanın nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Ancak Dante nedenini de biliyordu. Ve ben bilmiyordum.

    Mesela bu alıntıyı okuduğumda, beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü arkadaşlarıyla dilediğince eğlenen ve gülen kız aniden yaptığı ve söyleyeceği her şeyin salakça olacağı ihtimalini düşünüp yaptığı ve söylediği her şeyden, kendinden utanmaya başlamıştı. Bu yüzden kendinden nefret ediyordu ve bu döngünün dur durak bilmediği bir ağa takılıp kalmıştı.

    On beş yaşındaki ben kelimelerin ne kadar güçlü olduğunu daha yeni keşfetmişti. Onların bir insana aslında ne kadar çok zarar verebileceğini ve yaralayabileceğini. Aristo da yeni keşfediyordu ve onun bu acılı keşfini okumak bu kitap için var ettiğim kalbi kırdı. Ama sizi üzen değil de, daha çok yüzünüzde buruk bir tebessüm oluşturan cinsten bir şekilde.

    Ve Aristo’nun babası ve onun arasındaki o bağ. Bilmiyorum, kendimi çok garip hissettim. Aristo’nun babası hakkındaki gerçekleri, babasının nasıl bir insan olduğunu anlayabilmek için sarfettiği çaba… bunları okumak yüzümde buruk bir tebessüm oluşturmaktan fazlasını yaptı. Nefretimi yeniden açığa çıkardı, Aristo’nun çaresizliğini ve çabasını o kadar iyi anlayabiliyordum ki.

    “Babam hala oradaydı, sallanan sandalyeme oturmuştu.
    Ben yatakta yatarken bir an birbirimize baktık.
    ‘Beni arıyordun,’ dedi.
    Ona baktım.
    ‘Rüyanda. Beni arıyordun.’
    ‘Ben hep seni arıyorum,’ diye fısıldadım.”

    Bu alıntıyı defalarca kez okudum. On beş yaşında esasında çok fazla olmasına rağmen, babama ihtiyaç duymadığımı söyleyip dururdum. Bunun gerçek olmadığını bilmek, aslında babamla yakın olmak istediğimi bildiğim gerçeği beni sinirlendirirdi. Aristo’yu da sinirlendiriyordu ve gerçekten, en sonunda o ve babası arasındaki ilişkinin nasıl bir şeye dönüşeceğini merak ediyordum. Babası hakkındaki gizemi keşfedip keşfedemeyeceğini.

    Aslında buraları kimse okumayacağı için uzaya mektup yazıyormuşum gibi hissediyorum ama ben hep uzaya mektup yazdığım için doğrusunu söylemek gerekirse çokta umurumda değil. Bu yüzden yazmaya devam ediyorum. Berbat ve tutarsız olması da sorun değil çünkü yazmam gerek ve vaktim yok.

    Belki de Dante kendisini gittiği her yere aitmiş gibi gösterebildiğindendi. Bense... Ben hiçbir yere aitmişim gibi hissetmiyordum. Kendi bedenime bile ait hissetmiyordum... özellikle kendi bedenime ait hissetmiyordum zaten. Tanımadığım birine dönüşüyordum. Dönüşüm canımı yakıyordu. Fakat neden canımı yaktığını bilmiyordum. Ve duygularımla ilgili hiçbir şey anlam ifade etmiyordu.

    Aslında bu alıntı hem Aristo’nun hem de benim on beşimin özeti gibi. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum çünkü bazı şeyleri sadece hissedebilirsiniz. Ki eminim burayı okuyan herkes bir şeyler hisseder. Ben de hissettim ve bu kitabı zaten bu yüzden seviyorum. Böyle basit kelimelerle basit ama can yakıcı şeyler hissettirdiği için. Dönüşümün insanı nasıl yaraladığını böylesine güzel anlattığı için.

    Ve on altıya geçmeden önce bir alıntı daha var. Ne yazık ki o hala tamamiyle on beş yaşıma ait olarak kalabilmiş bir şey değil.

    - Mesele annemi ve babamı sevmemem değil. Mesele onları nasıl seveceğimi bilmemem.

    Ki mesele bu da değil. Ailemi, arkadaşlarımı, çevremdeki herkesi o kadar çok seviyorum ki, tüm bu sevgiyi nasıl işleyeceğimi, onlara bunu nasıl hissettireceğimi veya Aristo’nun dediği gibi, nasıl seveceğimi o kadar çok bilmiyorum ki, aşırı sevgiden oluşmuş bir okyanusun içinde boğulduğumu hissediyorum bazen. İşte öyle. Aristo’yu da bu yüzden sevdim, seviyorum. Çünkü onun çaresizliğini anlayabiliyorum. Sevginin taşınması gereken bir yükmüş gibi hissettirmesini anlayabiliyorum çünkü ben de öyle hissediyorum.

    Ve sonra on beş yaş bitti. Böyle bir şeyi beklememiştim. O kadar çok alışmıştım ki bu kısımları okumaya, kitabın sonuna kadar gitseydi asla kızmazdım, gerçekten. On beş yaşın bitişi, tıpkı gerçeğinde olduğu gibi ani oldu. Ve ben gerçekten üzüldüm çünkü o kısımları okumak o kadar çok hoşuma gidiyordu ki, bittiği için çok üzüldüm.

    On altı geldi. Açıkçası on beş bittiği için biraz sinirlenmiştim ve kitabın bu noktadan itibaren kötüleşmesini bekledim. Ama hayır, o değişimi, süreci o kadar ama o kadar iyi işlemişti ki, ben sadece bir kez daha hayran olabildim sadece.

    "O oyunu oynayabiliriz," dedim. "Spor ayakkabılarının canına okumak için uydurduğun oyunu."
    "Eğlenceliydi, değil mi?"
    Bunu söyleme tarzı. Sanki o oyunu bir daha asla oynamayacağımızı biliyormuş gibi. Artık büyümüştük. Bir şeyi kaybetmiştik ve ikimiz de farkındaydık.

    Şuncacık şey bile, aslında bu dönüşümü o kadar iyi ve güzel anlatıyor ki. On altı artık büyük olduğunuzu fark ettiğiniz an. Bir şey yapmadan veya söylemeden önce ‘bunu on altı yaşındakiler yapar mı?’ diye düşündüğünüz an. Yani, bir şeyleri kaybettiğinizi ilk fark ettiğiniz an. Bu his o kadar kötü ki, bu alıntıyı okuduğumda canım gerçekten çok yandı.

    On beş yaşın acısı ne nefreti gitti. Aslında kimseden nefret etmediğini sadece nasıl iletişim kuracağını bilemediğini ve bunun nefret olmadığını fark etti. Yavaş yavaş nereye ait olduğunu keşfetmeye başladı. Ama onun yerine öfke geldi. Artık hiçbir şey eskisi kadar önemli değil olgunluğu geldi ve hangisi daha kötü bilmiyorum. Sanırım beni en çok etkileyen kısım Aristo’nun babasının gizeminden yorulup, ‘gerçekten umurumda değil baba, gerçekten’ dediği kısımdı. Gerçekten umurumda değil baba ve bu sefer doğruyu söylüyorum. Gerçekten.

    Tüm bu alıntılarla hislerimi anlatmaya kalkışsam gerçekten bu kitabı baştan yazabilirim sanırım. Ve saçma ve boş bir iş olur. Ama sadece ne kadar güzel bir kitap olduğunu tüm dünyaya haykırmak istiyorum. Yani hala daha buraları yazmak için alıntılara bakarken, nasıl diyorum, nasıl biri benim tüm hislerimi ve düşüncelerimi bu kadar doğru ve eksiksiz bir şekilde yazmış olabilir? Gerçekten tamamen benim gibi insanlar oralarda bir yerde mi? Bunu düşünmek bile bana kendimi yalnız değilmişim gibi hissettiriyor ve mutlu oluyorum. Aristo’nun oralarda bir yerlerde olduğunu düşününce mutlu oluyorum. Yani gelecekte istediğim arabanın bile aynısını aldı, pikap… bunun daha ötesi olabilir mi? Ve gece vakti çöl manzarası.. Bu istanbul’da yaşadığım için görebilmeyi en çok istediğim manzaralardan birisi.

    Aristo ve Dante’nin ilişkisine çok değinmedim ya da diğer ilişkilere ama onlar da diğer her şey kadar güzel. Böyle bir çocuğun bir ilişkisi varsa, kötü olması beklenebilir mi? Dante’yle olan kısımları içinizi ısıtıyordu ve sizi mutlu ediyordu. Eğer tamamiyle sevgili olsunlar gözüyle kitaba yaklaşıyorsanız biraz hayal kırıklığı yaşatabilir ama bilmiyorum, bu haliyle ilişkileri çok daha güzel ve naifti.

    Aileyle olan ilişkileri de bir süre sonra çocukça bulmayı bıraktım ve kendimi keşke ben de ailemle bu tür bir ilişkiye sahip olsam diye imrenirken buldum. Aristo’nun babasını bile bir süre sonra sevdim. Hepsi de çok tatlıydı ve güzellerdi. Hepsinin hikayesini çok sevdim.

    Tüm kitap boyunca Aristo ve Dante’nin dünya ve aileleri hakkında gizemleri bulmaya çalışmalarını okuyoruz. Ama aslında keşfetmeye çalıştıkları şey: kendileri. Düşünceleri, nefretleri, sevgileri ve öfkeleri ve gerçekler ve gençlikleri ve kısacası her şey. Zihinlerimiz ve kalplerimiz bir evren genişliğinde ve Aristo ve Dane evrenin sırlarını keşfederken aslında sadece kendilerini keşfediyorlar.

    “Dante’den daha kalpsizdim. Sanırım bu kalpsizliği ondan saklamaya çalıştım çünkü beni sevmesini istemiştim. Fakat artık biliyordu. Kalpsiz olduğumu. Ve belki bunda bir sorun yoktu. Belki kalpsiz olduğum gerçeğini, tıpkı onun kalpsiz olmadığı gerçeğini sevdiğim gibi severdi.”

    Ve bunu yazmak çok zor ama yine de Limon bunu hak ediyor. Simon ve Baz’la tanıştığımda on beştim. Limon’un ayağını yaraladığım için ağlıyordum. Aristo ve Dante’yle tanıştıktan sonra, sanki onlarla tanışmanın bedeli buymuş gibi Limon’u kaybettim. Ve bu alıntı ona gelsin. Neden bu alıntı olduğunu Limon biliyor. Seni özlüyorum dostum.

    Ve sözü bir yere bağlamam gerekecekse, çok sevdiğiniz bir şeyi paylaşmak her daim zordur. Ama biraz bile hassas biriyseniz ki bu ortamdaysanız zaten öylesinizdir, okuduğunuza pişman olacağınızı sanmam. Ben çok sevdim, umarım okuyanlarda benim kadar sever. Kendinize iyi bakın.

    Dipnot: buraya kadar okuyanlara ayrıyeten teşekkür ediyorum.
  • Artık kendimi hissetmiyordum; bu nefeslerin benim kendi nefeslerim mi, yoksa geminin uzakta çabalayan kalbinin mi olduğunu bilmiyordum; bu gece yarısı dünyasında, dinmek bilmeyen bir hışırtı içinde akıyor, akıntıda kaybolup gidiyordum.
  • İstemem artık dünyayı, dünyada da kimse beni istemesin artık.

    Çok eski zamanlardan beri akıllı insanlar, mutluluğun sağlık gibi olduğunu bilmiştir: Varken farkına varamazsınız. Ama aradan yıllar geçtiğinde yaşadığınız o mutluluğu nasıl anarsınız, nasıl anar ve özlersiniz!

    Üzerimden bir ağrılık kalkmıştı, dünyada olup biten her şeyin uğursuz sorumluluğunu üzerimde hissetmiyordum artık. Patlamış bir fıtığın suçlusu ben değildim; ters doğum yapacak bir kadını kızakla getirdiklerinde yüreğim hoplamıyordu; ameliyat gerektiren iltihaplı meme zarları hiç ilgilendirmiyordu beni, ilk kez sorumluluğunun birtakım sınırları olan bir insan olarak hissetmiştim kendimi.

    Uykunun ne demek olduğunu anlayamıyorum, Beyin hücreleri nasıl uyuyordu? Ne yalan söyleyeyim, gerçekten anlayamıyorum. Nedense, fizyoloji bilimi kurucusunun bile bundan pek emin olmadığı kanısındayım.

    Ölüm. Soğuk, ağır ölüm. İşte o bilimsel, akademik 'sıkıntılı ruhsal durum' tabirinin altında yatan bu.

    Yağmurun iri damlaları dünyayı bir perde gibi gizliyor benden. Gizlesin varsın. İstemem artık dünyayı, dünyada da kimse beni istemesin artık.

    Bir morfinmanın, kimsenin ondan koparıp alamayacağı tek bir mutluluğu vardır: Yapayalnız bir hayata sahip olma yeteneği. Yalnızlık ise önemli, derin anlamlı düşüncelerdir; gözlem gücüdür, huzurdur; mantıktır.

    Gece simsiyah ve sessiz akıyor. Bir yerlerde, çıplak bir orman, ötesinde bir dere, soğuk sonbahar havası. Uzaklarda çalkantılı, heyecanlı Moskova. Hiçbir şey ilgilendirmiyor beni, hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şey çekmiyor beni.

    Coşkulu saatlerimde herkesi seviyorum ama yine de yalnızlığı tercih ediyorum..

    Karanlık bir pencerede soluk birkaç sureti bekliyorum. Benim için dayanılmaz bir bekleyişti bu. Yalnızca bir perde vardı pencerede. Hastaneden gazlı bez alıp pencereye astım, yaptığımın geçerli bir açıklaması yoktu. Hem neden her yaptığımın bir açıklaması olmalıydı ki? Evet, gerçekten de bir ıstıraptı bu, yaşamak değil. Düşüncelerimi açık seçik ifade edebiliyor muyum? Bence evet. Hayat mı? Saçmalık.

    Yine ağlıyorum, neden gece vakti geliyor bu iğrenç zayıflık?
  • Bir anda hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu, bu öz benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık.
  • Daha sonraki derslerde artık o kadar büyük yalnızlık hissetmiyordum, pek çok kişiyle tanışmıştım, el sıkıyor, konuşuyordum, ama arkadaşlarımla aramda yine de her nedense gerçek bir yakınlaşma olmuyordu, için için üzülüyor ve kendimi olduğumdan başka gösteriyordum.
  • “Bir anda hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu, bu öz benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık.”