İlk Yaşar Kemal kitabım olduğu için diline ve edebi tarzına alışmam biraz zaman almıştı. Kitap genel olarak sanki bir resim cizermişcesine mantığında yazıldığı için her şeyi göz önüne getirebilmek çok mümkün. Göç ve travma edebiyatında bu tür edebi stiller aslında çok yaygındır, okuyucuya tam anlamında mesajı, hikaye örüntüsünü hissetirebilmek için Yaşar Kemal çok fazla bizim edebiyatta "auditory senses" dediğimiz yönteme başvurmuş.
-
Poyraz Musa'nın oldukça politik bir figür olduğunu, hatta neredeyse baba tarzı güce sahip olduğunu hikaye boyunca görebiliriz. Anlatı o kadar yoğun ve sembollerle dolu ki bir süre sonra bunlar karakterler ile de eşleşiyor. Onun bir diğer double karakteri olan Vasili ise köklerin bağlılığını, anayurda olan aşkı temsil ediyor, Poyraz Musa ise bunun tam tersi, tıpkı bir Odyssey gibi hayatı sürekli akış, göç etme ve seyahat etme temaları üzerine kurulmuştur. Birkaç yabancı makalelerde Yaşar Kemal'i "modern Homer" şeklinde tasvir ediyorlar, o zaman bu paralelliği çekmek sanırım çok yanlış olmaz.
-
Uzun betimlemeleri, ikilemeleri ve tramvayi bu pattern ile örerek sunması oldukça başarılı, bir edebiyat öğrencisi olarak bu kitap hakkında daha söyleyecek çok şeyim var, fakat incelemeyi de edebiyat dersi haline getirmeye gerek olmadığını düşündüğüm için puanımı verip noktalıyorum.
9/10
Her iki karakterin de Zweig kafa yapısını yansıttığı bir kitap, ve bence dönemin her iki görüşünü de anlamak amacıyla okunmalı. Paula; Zweig'in savaş karşıtlığı, savaşın çılgınlığını ve akıl almazlığını okuyuca verirken, Ferdinand ise her normal insan gibi celp çıkınca "mecburiyetten", otomatik bir makine tarafından orduya gitmenin paradoksluğunu anlatmaktadır. Ordu ve ev Freud terimleri "death drive ve eros" ile incelendiğinde ana karakter eros seçmekte ve hayata sarılmaktadır. Kısa fakat oldukça etkili bir kitap, zamanın zıt fikirlerini karı-koca figürleri üzerinden okuyucuya sunmak oldukça akıllı bir iş.
Hikayedeki köprü oldukça sembolik bir yapıya sahiptir. Ferdinand kendisini köprü gibi görmektedir, ikiye ayrılmış uçları birleşmeyen bir beton yapı. Bir tarafta savaş, umutsuzluk ve gazilik varken diğer tarafta ise özgürlük, ressim, hayatın okyanusu ve sonsuz idealar Ferdinand'ı gittikçe sıkıştırmaya hatta benliğini yitirmesine kadar götürmüştür.
8/10
İngiliz Kurgusu dersi için okuduğum ikinci kitap, modernism akımının etkisinde olan bir diğer kitap da diyebiliriz. Kitap sanki bir hayat döngüsü gibi, kısa kısa hikayelerden oluşuyor Dubliners, bu hayat döngüsü "The Sisters" bölümü ile başlıyor ve bir papazın ölümünü konu alıyor. Daha sonra hayatın başka yollarını, yönlerini anlatıyor diğer bölümler ile. Kitabı oldukça beğendim, James Joyce oldukça başarılı bir eser ortaya çıkarmış tekrardan. Kitap "The Dead" bölümü ile bitiyor, yani yine bir ölüm konulu bölüm. Hayat Dublin'de ölüm ile başlamıştı fakat yine ölüm ile sona erdi; ki bence oldukça sembolik bir iş.
Aralarında benim ilgimi en çok çeken bölüm "Eveline" oldu, bir kadının hayatının değişme şansı olmasına rağmen Dubliners kitabının tekrar eden tematik olayından biri de "Dublinde sıkışık kalıp, oraya tekrardan geri dönmek" görünüyor bu bölümde. Feminist perspektiften bakarsak bir kadının kendini tekrardan onu baskılayan olaylara geri dönmesi eseri oldukça başyapıt yapmaktadır
9/10
İngiliz Kurgusu dersi için ilk okumamız gereken modernist anlamdaki ağır dilli, zor fakat bir o kadar da Avrupalıların kendilerince vahşi ve ilkel dedikleri Afrikalıların sömürülmesini anlatan başyapıt. Ana karakterimiz Marlow şu an bulunduğu duruma gelene kadar başından geçen denizcilik maceralarını anlatıp aynı zamanda vaktin de geçmesini sağlamaktadır. "Darkness" yani karanlık bir metafor olarak ele alınmıştır.
7/10