• Anlıyordum. Nefret ettiği Arturo Bandini değildi aslında. Arturo'nun onun beklentilerine uymamasıydı. Arturo'yu sevmek istiyor ama sevemiyordu.
  • Yatağıma uzanıp onları düşündüm, St.Paul Oteli’nin odama girip çıkan kırmızı ışığını izlerken onları düşündüm ve iğrendim kendimden, çünkü o gece onlar gibi davranmıştım. Smith gibi, Parker gibi, Jones gibi, oysa hiçbir zaman onlar gibi olmamıştım. Ah, Camilla! Colorado’da küçük bir çocukken onlar beni iğrenç isimlerle çağırıp aşağılamışlardı, beni yağlı İtalyan diye çağırmışlar, bu gece benim seni yaraladığım gibi yaralamışlardı. O denli yaraladılar ki beni, kitaplara sığındım, içime kapandım, kasabamdan kaçtım, ve bazen Camilla, onları gördüğümde aynı acıyı hissediyorum, o eski yara kanıyor ve burda olmalarından mutluluk duyuyorum, köklerinden kopmuş olmalarından, gaddarlıklarının kurbanları olmalarından, güneşin altında ölüyor olmalarından. Aynı yüzler, aynı asık suratlar, kasabamdan insan manzaraları, hayatlarındaki boşluğu güneşle doldurmaya çalışan insanlar. Otel lobilerinde rastlıyorum onlara, parklarda güneşlenirken görüyorum, küçük çirkin kiliselerinden topallayarak çıkarken, yüzlerinde o tuhaf Tanrılarına yakın olmanın kasveti.
    Sinema salonlarından çıkıp gerçeğe alışabilmek için gözlerini kırpıştırdıklarını gördüm, dünyada neler olup bittiğini öğrenmek için sendeleyerek evlerine Times okumaya gidişlerini izledim. Onların gazetelerine kustum ben, edebiyatlarını okudum, örf ve adetlerine uydum, yemeklerini yedim, sanatlarına esnedim. Ama ben yoksulum, soyadımın sonu ünlü bir harfle bitiyor ve benden nefret ediyorlar, babamdan ve babamın babasından da, ellerinden gelse kanımı içerler ama yaşlanmışlar artık, güneşin altında ölüyorlar, oysa ben genç ve umut doluyum, yaşadığımız zamanı ve ülkemi seviyorum ve sana Yağlı dediğimde yüreğim değildi konuşan, eski bir yara titreşti sadece. Yaptığımdan çok utanıyorum.
    John Fante
    Sayfa 45 - İlk defa bu kadar uzun bir alıntı yapıyorum. Biliyorum pek okunmayacak ama bu kısım kitabı sevme sebebim olan bölüm gerçekten.
  • Hiç aşık oldunuz mu?
    Aşk nedir peki?
    Yarım bırakılmış bir kitap mı kavuşamamak?

    Bir yazarım ben kendi başıma ve ben en büyük yazarım. Tanrım kurtar bu yükten bu garibanı benden büyük bir yazar yarat. Büyük yazarım dediysem benden destelerce kitap beklemeyin. Bütün yazdıklarım içimde. Hani diyor ya sizin Nâzım:
    'Şiirler yazarım
    basılmaz
    basılacaklar ama '
    bu umutla öykülerim basılacak.

    Bir otel odasının dağa bakan penceresinde beş parasız bir şekilde, portakal yiye yiye karnıma ne ağrılar giriyor bilemezsiniz. Evet açım ve dışarı çıkmalıyım. Yarın annemden bir miktar para geçecek elime ve ac bir köpek gibi lezzetli yiyecekler alacağım. Yarın...Bir posta... Para. Ve akşam.
    Bir birahaneye giriyorum ve bir Meksikalı . Kahve istiyorum geliyor ama ne kahve berbat yüzümü ekşitiyorum. Hesap almaya gelirken azarlıyorum biraz ama kız çok çekiyor beni. Geceler boyu düşlüyorum onu ve bir akşam is çıkışı sahile götürüyor beni. Yüzüyoruz biraz ve esmer bedeni bana sokuluyor ama bir türlü beceremiyorum. Bütün o gecelerin arzusu nereye kayboldu ve gülüyor. Beni küçümsüyor. Ben KOSKOCA BANDINI. BÜYÜK YAZAR. Aradan günler geçiyor. Odamda tanımadığım bir kadın. Yaralı, çok yalnız. Ben ben o günki gibi yine arzusuz. Yine olmuyor ve ben birgün evinde ziyaret ediyorum. Oluyor bu sefer. Tüm arzum, nefretim ve gücüm.Kendimden geçiyorum. Dışarı çıktığım sıra etraf beşik gibi sallanıyor, binalar boşalıyor, binalar devriliyor. Büyük bir deprem. Tanrım büyük bir günah işledim bütün bunlar benim yüzümden oldu. Affet tanrım. Ve ölmüş bir sürü beden.O nasıl acaba. Ona ne oldu. Peki ya birlikte olduğum kadın. Ya ikisi de ölmüşse ama hayır Camilla yaşıyor ve aradan aylar geçiyor onu görmeye gidiyorum. Ikıncı öyküm basılmış, elime para geçmiş, yeni kıyafetler almışım ama rahat değilim ve yine eskiler üstümde. Ona aşığım. Ikimiz ayrı bir kutup. O barmeni seviyor. Hasta, saçma sapan öyküler yazan barmeni. Bir gün bana geliyor barmenin öykülerini okumani istiyor. Onun için okuyorum. Öpüyor beni ama bir yandan da eğleniyor ve yatağa uzanıyor. Ben sahip oluyorum ona ama sırf intikam için. O günün intikamı. Soğuk bir ilişki yaşıyoruz ve ardından barmene gidiyor tekrar. Bir zaman sonra kovuyor onu ve morarmış gözlerle bana geliyor. Ot sarıyor ve ben onu hala seviyorum. Günler geçiyor ve ona gitmek istiyor. Ortadan kayboluyor arıyorum, hastaneye ordan da tımarhaneye ve alıyorum onu gidiyoruz. Bir köpek yavrusu alıyoruz. Kız hasta, bağımlı. Yeni bir ev tutuyorum bize. Köpekle iyi geçiniyor, biraz renk geliyor yüzüne ve o yokken çantasından otları alıp klozete boşaltıyorum. Eşyaları almaya gidiyorum eski eve. Geliyorum yok. Bekliyorum gelecek. Kendimi kandırıyorum. Gelmiyor. Ona gitmiş. Sürüyorum arabayı barakaya gidiyorum barmenin. Kovmuş onu. Nereye gitti. Güneydoğuyu parmakla gösteriyor. Arıyorum. Yok. Yararı yoktu. Onun mahvına sebep olan bu acımasız dünyaya geri getirmek neye yarayacaktı?
    Yüreğim kanayarak döndüm. O tepelere aitti artik. Tepeler saklasın onu. Çölle ve gökle yaşasın. Rüzgar uçursun saçlarını.Bırak o yolda gitsin.
    Arabaya bindim.Koltukta basılmış ilk kitabım. Kalem buldum, ilk sayfayı açtım ve şöyle yazdım: ' Camilla ya sevgi ile Arturo.'
    Ve 200 metre sonra firlattım kitabi çöle...
  • Toza Sor Axparig!

    Mıgırdiç Margosyan'ın kitaplarında öylesine bir Diyarbakır anlatısı vardır ki; 1953'de daha 15 yaşında orta mektep talebesi iken şehrinden ayrılmış bir çocuğun değil, ömrü billâh o kadim surların içindeki mahallelerden ayrılmamış, hep oralarda yaşamış biri gibi.

    “Toza Sor” Bukowski’nin önsöz yazdığı John Fante’nin muhteşem kitabıdır.
    Yazar adayı Arturo Bandini ve garson sevgilisi Camilla’nın hikâyesidir. Finali vurucudur kitabın, kendisi de öyle!
    Camilla uçsuz bucaksız çölün girişinde kaybolmuştur. Bandini kitabını yazıp bitirmiş ve kitap basılmıştır. Bakar çöle Bandini ve artık kendisi için hiçbir anlamı olmayan çölün tozuna doğru fırlatıp atar kitabı. Ve hikayeye noktayı koyar.
    Mıgırdiç Margosyan 1938 Diyarbakır doğumludur. İlk Türkçe kitabı ellisine merdiven dayadığı 1988 yılında Bebekus’un Kitaplarında “Gâvur Mahallesi” ismiyle yayınlandı. Sonra diğerleri geldi.
    Gavur Mahallesi, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Söyle Margos Nerelisen ve Tespih Taneleri kitaplarında öylesine bir Diyarbakır anlatısı vardır ki; 1953 yılında daha 15 yaşında orta mektep talebesi iken şehrinden ayrılmış bir çocuğun değil, ömrü billâh o kadim surların içindeki mahallelerden ayrılmamış, hep oralarda yaşamış birinin anlatısı vardır.
    Hafıza çok diridir. Karakterler gündelik hayata capcanlı olarak müdahil olmuştur. Kendisi aile efratları ile birlikte hayatın orta yerindedir. Sosyal yaşam da öyle! Demirci körüğünü çekerken, kasap et doğrarken, evde turşu kurulur, ya da şehriye kırılırken, rakı, şarap yapılırken hayat olanca canlılığıyla ben buradayım demededir.
    Arada bir, siz buna sıkça arada bir deyin! Mesela son 15-20 yıldır yılda ortalama bir kez şehrine geldiğinde sokakları, mahalleleri, tanıdık bildik evleri bir bir kodlayarak elini kapısına, duvarına sürerek tavaf eder gibi dolaşan, hatta yanındakilere anlatarak belgeleten biridir Mıgırdiç Margosyan. Çoğunun tanığıyım.
    Son üç yıldır; 2015 sonbaharından bu yana felakete kurban gitti o mekânlar. Artık yok. Mıgırdiç Margosyan’ın evi de, adı verilip girişine tabelası çakılan sokağı da yok. Ez cümle kitaba ad olan Gâvur Mahallesi de yok.
    Bütün bunları yazdım, zaten biliyorsunuz.
    Fakat şimdi yazacağım hariç!
    Yakın günlerde izin alıp girdik hâla yasaklı Gavur Mahallesine! Taammüden cinayete kurban gitmişti. Evlerin, mahalle, sokakların yeri tarlaya dönüşmüştü.
    Birbirimizin yüzüne baktık. Kurşun değse kan akmaz haldeydik. Öylece, orta yerde dolanıp durduk. Sonra mekânların, evlerin sokakların, artık olmayan yerlerini belirlemeye çalıştık. Pek de başarılı olamadık.
    Sonra çıktık yasak alandan. Yürüdük Balıkçılarbaşından Suriçi Dörtyola doğru. Yolun ortasında Ulucaminin sol çaprazında boyacılar sıralanmıştı Hasan Paşa Hanının tam karşısında.
    Mıgırdiç Margosyan “Hele gel şu boyacılara ayakkabılarımızı bir fırçalatalım. Tozu temizlensin” dedi. Dönüp baktım toza bulanmış rengini yitiredurmuş ayakkabılara. Sonra ustaya. “Bırak istersen, öylece, tozlu olarak kalsınlar. Mahalle gitti, evler gitti, insanlar yitti. Bari geride tozu kalsın…” dedim.
    Mümkün olsaydı, yanımızda götürmüş olsaydık. Birimizin elinde “Gâvur Mahallesi”, diğerimizin elinde “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir” kitaplarımızı toza savurup fırlatıp atsaydık yitik mekânlara… (ŞD/ÇT)
  • Ah, Evelyn ve Vivian, ikinizi de seviyorum, hüzün verici hayatlarınız için seviyorum sizi, sabaha karşı eve dönüşünüzdeki sefalet için seviyorum. Siz de yalnızsınız, ama Arturo Bandini gibi değilsiniz, ne balık ne de kuş.
  • Dün gece bu kitabi bitirip kapatınca uzun süre yıldızlara bakıp Camilla’yı düşündüm. Neden Camilla!! neden..... ve yanagimdan süzüldü yaşlar. Karşılıksız bir aşk ve bahtsız bir adam. Arturo Bandini dünyanin en büyük yazarı olacağına bütün kalbiyle inan serseri , hayalperest bir yazar. Ve onun saplantı haline getirdiği aşkı Camilla. Camilla için çok fedakarlık yapar son kuruşlarını bile harcar. Üstelik beklentisiz ama Camilla hep çekip gider . Yalın ve çok derin bir kitap. Üstelik duygusal ve naif bir kitap. Kitabi bitirince kitabın kapağını oksama isteği...:)) Sammy , Arturo’ ya Meksikalı’ya sert davran onlar sert erkeklerden
    hoslanır dese bile Arturo hep Camilla’ya iyi davranir. Bir erkek ancak bu kadar güzel sevebilir... Yeraltı edebiyatına ait bir kitap olmasına rağmen içinde hiç küfür barındırmaz. Ve Bukowski Fante’yi Tanrısı kabul ettiği halde Fante ne çok fazla icki içer ne de Bukowski kadar seks tutkunudur. Ve artık bu kitap benim başucu kitabimdir her kapağını açtığımda gözlerimin nemlenmesine sebep olan kitabim. .. Mutlaka okuyun Arturo Bandini’yi....
  • Arturo Bandini, tek bir kısa öyküyle, büyük düşler kuran büyük yazar. Hâlâ görebiliyorum onu, Bandini karakterini, kolunun altında yeşil kapaklı bir dergi, sürekli kolunun altında, insan ve hayvan aşığı...