• 176 syf.
    Edebiyat; insanın yaşadığı devrin toplumsal, siyasal, ekonomik, düşünsel atmosferinden etkilenerek, bunların etkilerini kendi ruh dünyasında özümseyip farklı bir bakışla estetik bir dokusu güçlü bir ürün ortaya koyması demektir. Yaşadığı devir ifadesi bizi yanıltarak sanatçının sadece kendi devrine odaklandığı hatasına götürmemelidir; zira her devir kendinden öncekilerin üzerinde yükselir. Bu açıdan da aslında kendi devrimizin yapı ve özelliklerine baktığımızda, bizden önceki binlerce yıllık insanlık devrine de bakmış oluyoruz.

    Edebiyat organik bir canlılığa sahip olmasa da düşünsel bir canlılığa sahiptir. Sürekli değişir, gelişir. Aynı zamanda çevresini de değiştirir. Buna, o dönem Fransa’sında yıkılması kararı alınan Notre Dame Katedrali’nin, Victor Hugo’nun yazdığı eserler neticesinde oluşan kamuoyunun sayesinde bu sondan kurtulmasını örnek verebiliriz. Bir başka örnek, Rus toplumunu yazdıkları eserlerle bilinçlendiren ve akıbetlerine doğrudan etki eden Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy gibi büyük yazarların eserlerinin bu gücüdür. Bu açıdan Emel Kefeli, edebiyat akımlarını gelgit olarak niteliyor.

    Edebiyat akımlarının doğuş yeri Avrupa kültürüdür. Özelde ise Almanya’da doğan romantizmi bir kenara koyacak olursak, Fransa ön plana çıkıyor. Uzun yıllar Avrupa’da Fransızca’nın egemenliğini bu çerçevede de değerlendirebilir, etkisini gözümüzde canlandırmak açısından ise Rus romanlarında sürekli geçen Fransızca kelimeleri aklımıza getirebiliriz. Türk edebiyatının da etkilendiği ve beslendiği ana kaynak Fransız edebiyatı olmuştur. Fransız edebiyatının ve genel olarak Avrupa kültürünün beslendiği kaynaklar ise Antikite ve Hristiyanlık olmuştur.

    Antikiteye baktığımızda Homeros’tan önce ilk edebi eserlerin dini nitelikte olan ‘hymnos’ adı verilen şiirler olduğunu görüyoruz. Din adamlarının bu etkisi, Troia Savaşı ile kırılarak, tanrıya yakarının ve dileğin salt tema olduğu şiirlerin yönü, ‘rhapsodos’ adı verilen gezici şairlerin elinde kahramanlık temalarına kayıyor. En tanınmış rhapsodos ise İliada ve Odissea’nın yazarı olarak kabul edilen Homeros’tur. İliada, kahramanlık ve savaş temalarının önceli; Odissea ise modern romanın başlangıcı, baş kahramanı ile modern kahramanın prototipi oluyor. Odysseus karakteri, Troia Savaşı’nda kilit rol oynayan oldukça zeki ve kurnaz bir askerdir. Savaştan sonra kendi krallığına dönüş yolculuğu oldukça çetrefilli olmuştur. Bu esnada başından geçen zorluklar aslında insanın doğaya karşı üstünlük mücadelesini simgeler. Doğanın tüm yıkıcı güçlerine karşı Odysseus’un aklıyla kurduğu oyunlar gelecekteki insanın doğaya karşı nispi zaferinin ilanı ve bu yönde ilk ateşin yakılmasıdır. Aynı zamanda bu iki eserde ve diğer Antikite eserlerinde, öğretici ve ahlaki yönde verilen mesajlar klasisizmin temel yapılarını da oluşturacaktır. Bundan evvel ise araya Ortaçağ girecektir.

    Ortaçağ düzeninde insan, birey olarak kendine yer bulamaz; üst bir insanlar topluluğu içinde bulunması zorunludur. Bu topluluğun kimlik özellikleri insanın otomatik olarak özelliği olur. Bu aynı zamanda insana çizilen oldukça katı sınırdır. Çünkü eğer bu sınırı aşmak isterse Ortaçağın katı hiyerarşik düzeninin lideri ve muhafızı kilise devreye girerek insanı ateşe atabilir, kazığa oturtabilir. Skolastik felsefe bu noktada kilisenin elindeki kılıçtır. Bilginin Tanrı tarafından kesin, değişmez ve evrensel manada verildiğine duyulan katı inanç etkisiyle Ortaçağ filozofu, kendisine kalan tek şeyin bu bilginin temellerini sağlamlaştırmak olduğunu düşünür. Daha sonra insanların yavaş yavaş sömürüye ve baskıya karşı seslerini yükseltmeleri ve keşif ile icatların etkisiyle insanı temel alan bir düşünsel akım olarak doğacak Rönesans’ın filozofu ise “yeni bir teklif getiren” kişi olarak kendini konumlandıracak. Artık bilginin önündeki engeller yıkılıyor ve hazır yemek ortadan kalkıyor. Rönesans, dünya edebiyatına görecelik ve hoşgörüyü kazandırarak günümüze kadar birçok sanat akımının temelini atar. Diğer özellikleri ise şu şekilde sıralanabilir: Antikite’yi örnek alma, akıl ve dengeye önem verme, dil ve üsluba önem verme, insanı merkez alıp evrensel bir insan profili ortaya koyma çabası ve bu esnada ise milli olmaktan uzaklaşmadır. Aslında birazdan göreceğimiz üzere bunların çoğu klasisizm akımının da özellikleri olacaktır. Bu ara geçiş sürecindeki önemli isimler olarak şunlar verilmiştir: Dante, Petrarca, Boccacio, Rabelais, Montaigne ve Cervantes. Bunlardan, insanı genel özellikleri ile anlamak isteyen ve bunun için kendinden yola çıkarak Denemeler’ini yazan Montaigne’i, klasik tenkitin kurucusu Sainte-Beuve “klasisizmin müjdeleyicisi” olarak isimlendirir.

    Latincede “classicus” kelimesi seçme anlamında kullanılıyormuş. Daha sonra mana gelişmiş ve neticede, Yunan ve Latin edebiyatına klasik eserler denilmeye başlanmış. Antikite’de ve ondan sonraki dönemlerde insanın temel arayışı olan, değişenin altında değişmeyen özü arama arzusu edebiyatta da temel hedef olarak görülmüş ve bu da onların Antikite’yi ana kaynak benimsemelerinin yolunu açmıştır. Klasik devir diye adlandırılan 17. Yüzyılın tarihi ve sosyal arka planında ise şunlar bulunuyor: Derebeylik yıkılmış, krallıklar hakim, Protestan vs mücadelesi sürüyor, dini inançlarda hürriyet çok az, her şey unvanlara ve belli kurallara göre düzenlenmiş ve bu kurallara uymak zorunlu, birey bilinci yok, herkes bir kalıptan çıkmış gibi, birbirlerine benzerdir. Bunların edebiyata da doğrudan etkisi mevcuttur.

    Bu etkiler şu şekildedir: Klasik, birey üzerinde değil, genel insan tipi üzerinde durur. Duygular öne çıkarılmaz, akıl hep ön plandadır; dilde asalet ve mükemmeliyet arayışı hakimdir. Genel insan tipinde temel sınır, insanın üçgüdülerine teslim olmayan tam tersi onun hakimi olan yüce bir yaratık olmasıdır. Bunun yansıması ise edebiyatta insanın içgüdülerine yer vermeme veya yer verilse bile bunların kötü olarak gösterilip aklı önceleyen bir karakterle içgüdünün hakimiyetinin kırılarak insanın ‘olması gereken’ hale getirilişi şeklinde olmalıdır. Bu insan tipinde temel olan akıldır, genel olarak da akıl değişimin ardındaki değişmeyendir. Haliyle evrensel olarak konumlandırılan akla bağlı olarak denge, sadelik ve his dünyasının geri plana itilmesi ve Aristo’nun altın ortası sağlanmalıdır. Bunun içinse bu konuları zaten işlemiş olan Antikite örnek alınmalı hatta taklit edilmelidir, zira sanat taklit etmektir. Tabi bu taklit insanı, insan tabiatını taklittir, yoksa klasik devirde doğaya ilgi yok denecek kadar azdır. Geneli önceleyen bir akım olmanın doğal sonucu olarak millilik, yerellik geri planda bırakılmıştır. Devrin simge özelliği; olay, zaman ve mekanda birlik, yani üç birlik kuralıdır. Buna göre sanatçı, yıllar sürecek olayları iki-üç saat sürecek bir temsile sığdıramaz, haliyle eser basit ve konuları belirli zaman ve mekan dahilinde ele alıp, işlemelidir. Altın ortaya dönecek olursak, eserlerde insanların ahlaki ve sosyal konumlandırmaları yapılır ve bunda ölçüt kendi doğalarıdır. Örneğin; kadının doğası kabul edilen özelliklerini terk etmesi eleştirilir vb. Bu akımı özetleyen söz ise şudur: “Sanat bir fantezi değildir. Öğretici ve ahlaki olduğu oranda değer kazanır.” Klasisizmin önde gelen isimleri olarak şunlar verilmiş: Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Boileau.

    Tarihler 1789’u gösterdiğinde Fransa’da devrim rüzgarları esmekte ve insanlar otorite ile geleneklere karşı isyan halindelerdir. Bu dönemde bireycilik, hürriyet, eşitlik, demokrasi olguları dillerden düşmüyordur. Keza kölelik, milliyetçilik ve ulus kavramları yoğun tartışma konusudur. Sosyal ve siyasi hayatı bu kadar derinden etkileyen bu düşüncelerin kendisini edebiyatta da hissettirmemesi imkansızdır. En başta, otoritenin yıkıldığı bir dönemde, sanatta klasisizmin katı ve kuralcı anlayışı hedef alınmadan olmazdı. Victor Hugo, doğan romantizm akımını boşuna “edebiyatta liberalizm” olarak nitelemez. Daha önce de denildiği üzere romantizm akımı Almanya’da klasisizme tepki olarak doğmuş, sonra da Fransa’ya gelmiş ve yoğun ilgi görmüştür. 1800’den 1843 dek üç farklı dönemde yaşanan Fransız romantizmi, 1830’un siyasi atmosferinde iki kola ayrılır: Bunlardan ilki, “Sanat sanat içindir” romantizmidir ve bu ileride parnas, sembolizm ve gerçeküstücülük ile neticelenecek; ikincisi “Toplum için sanat” romantizmi ise ileride ortaya çıkacak realizm ve natüralizme zemin hazırlayacaktır. Peki bu romantiklerin derdi ne?

    En başta aklın sınırlarından bir kaçıştır. Onu elinde bir kılıç olarak kullanarak insanları genel insan tipinin içinde birbirine benzer kılarak farklılığı dışlayan klasisizme tepkidir. Bu açıdan romantizmin en önde gelen özelliği bireye verdiği önemdir. Artık insan, benzer özellikleriyle değil, farklı özellikleriyle ele alınır. Bu bireyin oluşumunda mevcut sosyal yapının etkisi doğrudandır, buna kanıt olarak Rousseau’nun “insan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur” sözüyle “ben”e vurguları gösterilebilir. Bu ben, salon ve şehir hayatının katı sınırlara ve kurallara sahip atmosferinden kendisini kır hayatına ve uzak memleketlere atmak isteyen hüzünlü bir bendir. Bunun sonucunda aynı zamanda klasisizmin dışladığı doğa, insanın ilgi odağı olur ve ilk olarak Rousseau’yla edebiyata giren doğa tasvirleri, romantizm akımın karakteristik özelliği halini alır. Bu tasvirler daha çok, hüzünlü kişinin arkasındaki bir fon ve süs olarak kendini gösterir. Rousseau’nun “Julie ya da Novella Heloise(1761)” eseri bu konuda ilk özelliği göstererek edebiyat dünyasında önemli bir yere sahiptir. Uzak memleketlerdense romantiklerin ilgi odağı, klasisizmin değişimin içindeki değişmeyeni aklın yerine duyguyla birlikte konumlandırdıkları egzotik, gücünü zıtlıkların bir arada olmasından alan Doğu’dur. Ama bu Doğu tahayyülü, gerçeklerden ziyade onların zihinlerinde ürettikleri bir tahayyülden ibarettir. Bundan dolayı ne kadar romantik varsa o kadar Doğu vardır denir. Uzak memleketlere kaçamadığı noktadaysa romantik, idealler yaratarak hayal dünyalarına sığınır. Çünkü, melankolinin kendilerine mahsus bir özellik olduğu romantikler, içinde bulundukları hayattan memnun değillerdir. Öyle ki bu hüzne “mal du siecle”(Asrın hastalığı) adı verilmiştir. Asrın hastalığına sahip bu insanlar; bedbaht, nasıl mutlu olacağını bilmeyen, dertleri zevk edinen, acı çekmekten hoşlanan bir duyuşa sahiptirler. Öte yandansa birer dava adamıdırlar. Bunlardan önde gelen romantik şairlerden Lord Byron, işi abartarak Yunan İsyanına katılmış ve burada da hayatını kaybetmiştir. Hugo ise klasiklerin iktidara bağlı duruşuna zıt olarak döneminde halkın yanında olmuş önde gelen bir romantiktir. Bununlar birlikte Hugo’nun Notre Dame Kamburu eserindeki yoğun tasvirleriyle birlikte Katedral adeta romanda bir kahraman hüviyeti kazanır. Bu tarz gerçekçi tasvirler nedeniyle romantizm aynı zamanda kendisine tepki olarak doğacak olan realizmin de zeminini hazırlar.

    Romantik için din duygusu da ön plandadır ama bu, dogmatik şekilde kendini göstermez daha çok mistik bir duyuştur. Bu duyuş onların ideal alem yaratımlarını besleyen bir başka etmendir. Sürekli bir kaçış ve arayış duygusu içinde olan romantikler, klasisizmin görmezden geldiği yerel unsurlara, milli kültüre ve tarihe de ilgi duymaya başlarlar. Rönesans’ın hor gördüğü Ortaçağ onların ilham kaynağı olur. Yine Notre Dame Kamburu bu konuda iyi bir örnektir. Tarihe bakışlarındaki temel farklılık ise savaş hikayeleri odaklı olmayıp, devrin insanlarını merkeze almalarıdır. Hugo’nun Sefiller eseri bu konuda önemli bir örnektir. Geçmişe duyulan ilgiyle her millet milli eserlerini derleyip toplamaya başlar ve bunun sonucunda Antikite’nin yanında yeni bir kaynak doğar. Öte yandan milli bilinç kuvvetlenir, milliyetçilik uluslararası bir olgu haline gelir. Tiyatroda ise Victor Hugo’nun eseri Hernani’nin gösterimi sırasında çıkan tartışmalar tarihe Hernani Savaşı olarak geçer ve romantizmin klasisizme karşı zaferinin simgesi olur. George Sand’ın şu sözü ise romantizmin yasası olarak kabul edilir: “Biz bahtsız bir soydanız, bunun içindir ki kendimizi sanatın yardımıyla hayattan uzak tutmaya şiddetle muhtacız.”

    Birinci tekil şahıs romanları/anılar, seyahatler, mektup-romanlar, tarihi dram ve tarihi roman bu akımın başlıca türleridir. 19. Yüzyılda sanayi devrimin yarattığı yeni koşullar ve pozitivizmin etkisiyle yerini realizme bırakmıştır.

    A.Comte’nun insanlık tarihinin üçüncü aşaması olarak konumlandırdığı pozitivizmde, insan kendi aklının değişimin ardındaki değişmeyeni anlayamayacağına ikna olmuş ve istikametini deney ve gözlemle var olan kanunların arasındaki ilişkileri anlamaya çevirmiştir. Ampirizm önem kazanmış, buna ek olarak Sanayi devriminin sonucunda makinelerin ekonomik sistemin temelini teşkil eder hale gelerek anamalcılık zirveye doğru ilerlemiş; maddi değerler öne çıkmış ve materyalizmin etkisi kendini iyice göstermiştir. Bu ortamda romancılar, gerçeği olabildiğince nesnel bir şekilde yansıtma amacıyla yazmaya başlamışlar. Bunlardan dolayı realizm, pozitivizmin sanat ve edebiyata aksi olarak kabul ediliyor.

    Osmanlı Balta Limanı Sözleşmesi’yle İngiltere’nin açık pazarı haline geldiği 1850’li yıllarda, realizm romantizme tepki olarak ama onun oluşturduğu tasvir zemininden doğmuştur. En etkili olduğu 1850-1890 arasında birtakım düşünürlerin de etkisiyle determinizm güçlenmiş ve dinin etkisi sıfırlanmıştır. Bununla birlikte ahlak ve geleneklerin sınırlayıcı etkisi de kırılmış, romancılar insan hayatının gerçekliğine daha yakından bakma ve onları kağıda dökme imkanı bulmuşlardır. Realist yazarlar, çevrenin insan üzerindeki etkisini merkeze alırlar. Bunu yaparken tasvirleri, romantikler gibi bir dekor, süs olarak değil, insan ruhunun kapılarının açılmasının imkanını verecek bir anahtar olarak kullanırlar. Öyle ki okur tasvirleri okurken romanın ilerleyen sürecinde meydana gelecek aksiyonların neticesine de psikolojik olarak hazırlanıyordur. Bu konuda pozitivist gözle yazılan ilk roman olan Flaubert’in Madame Bovary’isinde Bovary’nin taşındığı kasabanın uzun tasvirleri örnek olarak gösteriliyor. Bu kasabanın tasvirlerinden okurda kalan izlenim, ilerleyen satırlarda Bovary’nin bu atmosferden bunalacağı ve haliyle bunun romanda belirleyici bir unsur olacağıdır. Çoğu kez realist romancı bu tasvirler için olsun karakter ve onun hayatı için olsun gerçek hayatı gözlemleyerek uzun uzun notlar alır. Bu konuda kitapta, Alphonse Daudet örnek verilmiş, zira onun bu notları kendisi öldükten yayınlanmış. Benim verebileceğim örnek, realizmle derin farkları olmayan natüralizm akımının öncüsü Zola’nın, Germinal romanını yazmak için uyarılara aldırmadan bizzat maden ocaklarına inip orayı incelemesi ve madencilerle birebir konuşmasıdır. Bir diğer örnek ise Tolstoy’dur. Tolstoy büyük eseri Savaş ve Barış’taki Borodino Muharebesi’ni daha iyi anlatabilmek için savaş alanında iki gün boyunca at sırtında gezinmiş.

    Realist romancıların bu gözlemleri iki farklı noktada yoğunlaşır: İlki, kahraman karaktere yoğunlaşarak; insanı diğerlerinden ayıran özellikleri işlerler ve bunun için de güçlü kişiliğe sahip insanları kahramanları olarak seçerler. İkincisi ise törelere önem vererek, alelade, silik karakterleri merkeze alıp toplumun gelenek ve göreneklerini, bunların insana yansımalarını yansıtırlar. Son olarak realist roman ahlaki, dini ve sosyal bir amaca hizmet etmez. Bu, romancının romandan asla bu tarz sonuç çıkarılmasın isteği olarak anlaşılmamalı, manası, okuyucunun romandan çıkaracağı ahlaki sonuç romanın hedefi değildir. Romanın kendi güzelliğinden ve biçim mükemmeliyetinden başka bir hedefinin olmadığı belirtilmiş. Ancak bu noktada Rus realist romancılarının bu özelliğe dahil olmadıkları yönünde itirazda bulunabilir. Diğer bir noktada realist romancının romanında kendi fikirlerini katmaması ilkesidir ki, bunun da sağlanabileceğini yani mümkün olduğunu pek zannetmiyorum.

    Emile Zola’nın başını çektiği natüralizmi, realizmin uç noktası olarak niteleyebiliriz. Bilim insanı gibi romana yaklaşmayı prensip edinmişler, romantizme ve romantizmin idealizmine, bireyselliğe karşı bir pozisyonda kendilerini konumlandırmışlar. Determinizm etkisini yakinen gösterir. Realizm ve natüralizmin şiirdeki yansıması ise Parnas akımıdır. Bu akıma göre şiirde, kişisel olmayan konular lirizmden uzak şekilde ele alınmalı; tasvirlerle adeta bir resim ortaya koyulmalıdır. Tek gayesi sanat olup “Kolay sanatı öldürür” prensibını edinmişler; ilginç gelen yanı ise şairin kendi duygularını yansıtmayarak duyarsız ve hissiz bir şekilde kendini konumlandırması, kendi kendime öyle şiir mi olurmuş dedim okurken. Bunu tek ben dememişim meğersem, Baudelaire de öyle düşünmüş ve Kötülük Çiçekleri ile hem rüya ve gizemi hayattan çıkaran pozitivizme hem de varlıkta, tabiatta sadece dışı gören natüralizme tepki olarak doğan Sembolizmin ilk örneğini vermiş. Bu akımın en önemli özelliği şiirin her okurda farklı çağrışımlar yapmasıdır. Birinci Dünya Savaşının en buhranlı zamanlarında doğan ve savaştan bıkmış bir neslin isyanını dile getiren ve gerçeküstücülüğün zeminini hazırlayan Dadaizm ise gelenekselliğe ve akla karşı bir anarşi olarak ortaya çıkıp kısa sürede de kaybolur. Keskin sirke kübüne zara diye boşuna demiyorlar. Belirli bir durum ve anın tespitini esas alıp, nesnel gerçeklikten ziyade nesnelerden gelen izlenimleri anlık ifade etmeye dayalı empresyonizm (izlenimcilik) ile özün değişmeyen resmini her açıdan yansıtarak çizmek isteyen kübizmin atışmasına şahit oluyoruz. Empresyonizme yakinen şahit olmak isteyenler Marcel Proust’u okuyabilirler. Çayına bandırdığı kurabiyesiyle başlayan izlenimlerin sonu gelmez. Edmund Husserl’in fikirlerinden etkilenerek oluşan ekspresyonizmde ise önemli olan, sanatçının iç gerçeğidir, zira Türkçesi de dışavurumculuktur. Sanatta aklı ve şuurun kontrolüne gıcık olan gerçeküstücülüğün öncü ismi Andre Breton’dur. Diğer temsilcileri, Picasso, Salvador Dali, Aragon vb. “Varlık özden önce gelir,” sözüyle en kısa şekilde ifade edilebilecek varoluşçuluk, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ortamda geniş yankı bularak bunalımı, umutsuzluğu, insanın hayattaki ‘saçma’ vaziyetini sembolik bir dille anlatmış, bundan dolayı halktan ziyade aydın zümreye hitap edebilmiş.

    Modernizm ise özellikle realizme tepki olarak doğar. Çünkü, 20. yüzyılda bilimdeki gelişmeler sonucunda insanın dış gerçekliğe güveni azalmıştır. Perpektivizm anlayışı oluşur. Bununla birlikte sanatın kurmaca olduğuna dikkati ilk olarak modernistler çekmiştir. Postmodernizm de insanların uygarlığa ve insanlığa güven duymadığı bir ortamda gelişir. Büyük savaş, nükleer silahlar, insanlığın yok olma tehlikesi bu inancı zedeleyen etmenlerdir. Öte yandan modernizmin fikrini de etkileyen bilimsel gelişmeler postmodernizmi de etkiler. Bunlar; kuantum fiziğinin ortaya koyduğu belirsizliğin, Einstein’in görecelilik kuramının, doğrunun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak doğru olduğu; evrenin bir sistemler karmaşası olması, evrenin giderek genişleyip yok olmaya doğru gittiği görüşleridir. Bunlar sonucunda, insanın kadim değişmeyene duyduğu inanç ve özlem, arzu da yıkılmaktadır.

    Edebiyata 1950 ile girip 70-80’li yıllarda genişleyen postmodernizmin bazı temel özellikleri şunlardır:
    - Önemli olan anlamın berrak olması değil, zengin olmasıdır.
    - En temel özelliklerinden birisi ve mevcut bilimin yansıması olan belirsizlik. Evren bir kaostur, bu kaos içinde hiçbir şeyi hatta kendimizi bile bilemeyiz.
    - Haliyle böyle düşüncenin doğal sonucu olarak, mevcut sanatı ve değerleri sorgulama. Bunun neticesinde insan da kendini yeniden keşfe dalmalıdır. Bu da kimlik karmaşasını beraberinde getirir.
    - Alt – üst kültür ayrımı tanımaz, kültürün bütünlüğünü esas alır. Dostoyevski’nin eserleri ile isimlerini bilmediğim veya aklıma gelmeyen sözüm ona yazarların eserleri, Tv dizileri ile sanat filmleri vs hepsi aynı düzeydedir.
    - Sanat kurmacadır, önemli olan bu kurmaca yapının sergilenmesidir. Sanatçının bu yönde elinde her şey malzeme niteliği taşır.
    - Postmodern sanatçı, sanat ile gerçek arasındaki bağlantıyı yok etmeyi amaçlar.
    - Gerçekler görecelidir ve tartışmaya açıktır.
    - Postmodernizm, etnik kökler ve fundamentalizm (köktendincilik) ile de bağlantılıdır. İçinde yaşadığımız devirle hesaplaşma olarak da görülen postmodernizm, köktendinciliğin nedeni ve sonucu olarak da görülüyor. Aynı zamanda dinin dogmatik yapısını farklı şekillerde yorumlamaya açar.
    - Bireyde kimliğini bulma ve kendini kanıtlama arzusunu körükler. Bu arayış günümüzle hesaplaşmayla birleşince doğal olarak geçmişe dönüşe neden olur. Bu da geçmişe duyulan nostaljik özlemle kendini su yüzüne çıkarır.
    - Postmodernizm, tüm sistemlerin demokrasi adı altında bireyciliği kitleleştirerek yok ettiğini düşünür. Günümüzdeki bireylerin ancak bir gruba ait olarak var olduklarını ve ait oldukları kimliğin özelliklerini gösterdiklerini söyler. (siyah, beyaz, erkek, kadın, sağcı, solcu vb:)
    - Kimlikleri sorgular, bize bunların altında verilen doğruları ve kavramları tartışır; bu ister istemez toplumların bölünmesine neden olur. Sosyal medyanın da etkisiyle bunun seviyesi daha da artar. Etnik hareketler, feminizm, kadın hareketleri, homoseksüel haklarının tartışılması bunun yansımaları olarak gösterilir. Bu görüş, tarih, felsefe, edebiyat, eleştiri gibi pek çok alanın doğrularının da sarmakta ve her şeyin sınırları birbirine karışır. Bununla paralel olarak insanlar arası iletişim ve uyum da azalmaktadır. Buluşulacak ortak paydalar ortadan kalkar. Yerlerine küçük küçük paydacıklarla kamplaşma yaşanır. Her kamplaşma kendi gerçekliğinde yaşar. Haliyle postmodernizmin farklılıkları bir araya getirerek evrensel olma iddası zedelenir.
    - Postmodern sanatçı başka metinlerden de sıklıkla faydalanır. Metinlerarasılık özelliği ile eserde başka eserlerden metinler yer alabilir. Bunu referans vermeden alabilir, alıntılar yapabilir. Bu parçaları birbirlerine ekleyip hiçbir yorum yapmadan yeni bir kurgu içinde sunabilir.(pastiş)
    - Orta sınıf kültürü olarak gelişen akım için, şöhret kimsenin tekelinde değildir, en sıradan bir kişi bile bir ana şöhret olabilir. Zira günümüzde sosyal medyalarda bu sıklıkla yaşanılıyor. Youtube kanalı açma, twitter’da dikkat çekici sözler etme, instagramda fiziksel özelliklerini ön plana çıkarma sıradan insanları ünlü yapma yolları olmuştur.
    - Postmodern romanda, bütünlük yoktur. Bölümler arası bağlantılarda kopukluklar görülür, birbirleriyle ilişkili olmayan kahramanlar bulunabilir. Anlatılanlar okurun, düş ile gerçek arasında ikilem yaşamasına neden olur. Dikkat çekici sonlar veya net bir finale sahip sonlardan ziyade okurun “ee ne oldu şimdi” demesine neden olacak sonlar tercih edilir.
    - Okurdan dedektif veya bulmaca çözen gibi davranılması beklenir.
    - Neticede, evreni anlamak nasıl mümkün değilse sanat eserinde de bir anlam aramak boşunadır anlayışı hakimdir.

    Kitabı çok beğendim. Edebiyat akımlarının oluşumunu tarihsel nedenleriyle ele almış, onların arasındaki ilişkiler ve karakteristik özellikleri, önde gelen isimleri okuru sıkmadan ve yalın şekilde ortaya koyulmuş. Sonlarda, Türk edebiyatındaki yansımalarına kısaca yer verildikten sonra bu akımlara örnek olması için metinlere de yer verilmiş. Herkese tavsiye ederim. ,


    İyi okumalar.
  • 240 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Herhangi Birinin Notları - Kenan Mermer
    İz Yayıncılık / 238 syf
    Puanım : 7

    Herhangi Birinin Notları 14 öyküden müteşekkil bir eserdir. Eser de geniş betimleme ve tasvirlere bunu yanında insan psikolojisine yer verilmiştir. Öykü, yerine göre her zaman bir şahsın penceresinden değil, öykü içerisinde yer alan başka şahıslar penceresinden de ele alınmıştır. Bu durum esere zenginlik katmakla birlikte anlama güçlüğü de ortaya çıkarmıştır. Yazar hemen hemen bütün öykülerinde iç dünyasının çalkantılı yapısını ve buhranlı ruhunu yansıtmıştır. Ve anlatım da genel de hep bir tutarsızlık mevcuttur.

    Eser ismini ‘’apaçık manyak bu çocuk’’ diye nitelenen, ‘’karanlığı tefsir edemiyorum şu aydınlık olmadan’’ diyen, herhangi birinin notlarından almıştır. Öyle ki bu notları yengesinin sobaya atmasının ardından başına keskin bir bıçak saplanmıştı sanki Fahri’nin. İçerisinde fırtınalar kopuyordu ancak dışarıdan gayet durgundu. ‘’Olsun, önemli bir şey değildi zaten.’’ diyebilmişti.

    Kitapta birçok karakter yer almaktadır ancak ön plana çıkanları biraz bahsedebiliriz;

    Fahri, annesi ve babasını kaybetmiş ağabeyi ve yengesiyle yaşamak zorunda kalmış istenmeyen biri. Manyaklık ve delilikle itham edilen saf bir karakter. Kurtuluşu kaçıp gitmekte görüyordu. Kendisine değer verilecek, insan yerine koyulacak bir yere . Ancak nereye ? Nasıl ? Ne zaman ?

    Servet; bir kahveci. Ortaokulu azmedip bitirmiş ama o kadar. O zamanlarda bir kız sevmiş adı “Güllü”. Ama bir kere bile açılamamış kıza, aşağılık ayrımcı hisleri, seçkin ırkçılığı ve korkaklığı yüzünden. Ama hayatı boyunca da unutamamış onu. Güllü’yü anlatırken o sefil adam yok olup yerine dev geçiveriyormuş. Öyle muazzam görünüyormuş ki bu acıyı taşırken, aynen ölenlerin yüzüne yerleşen asalet gibi bir şeymiş bu.

    Dudu Kadın; Mutsuz ama sabırlı bir kadındı. Bir posta memuruyla evliydi. Ancak içinde yanıp duran bir hasret vardı ikisinin de. Evlat hasreti. Sanki bir çocukları olsa daha az kavga edeceklerdi yahut daha çok mutu olacaklardı. Sanki o zaman bütün kötülükler sona erecek, bir efsun olacaktı. Oldu da bir erkek çocukları oldu ama bir zaman sonra kavgalar tekrar baş gösterdi.

    Münir Bey; Memurdur. Uzunca yıllar hizmet vermiş bir kişidir. Devamlı güler Münir Bey, ama hiç sevindiğini görmedim. İki çocuğu var biri erkek biri kız. Abdülbaki ve Cemal Nur. Abdülbaki doğum esnasında havasız kalmış ve doğuştan zeka özürlü, kız ise tam bir zehir hafiye. Abdülbaki, Münir Bey’in sızlayan yarası ancak ona öyle merhametli ve öyle muhabbet dolu ki. İyi ki kendini bilmiyor diyor, Abdülbaki için. Bilse üzülür.

    Şükrü Usta; Mavi üstlüğünü giymekten vazgeçmeyen, hayata ayak uydurmaya direten eski kafalı bir adam aslında. Mesleği tamirci. Ama saf, karısına çok değer vermiş kötülük konduramamış bir insan. Ancak böyle insanlar çabuk harcanır. Çocukları olmamış Şükrü ustanın . O da mahallede ki çocuklara vermiş çocuk sevgisini . Onları alır götürür gezdirirmiş. Bir de kedisi var Sarıca. Karısı “Gülbeyaz”. Kocasının çırağına tutulmuş. Hançerin böylesi. Kaçmış çırakla Şükrü Usta’yı bir başına bırakıp. Şükrü Usta bu ihanetten sonra pek iyiye gitmemiş bir gece cinnet geçirmiş boğmuş kedisini. Şuncacık hayvanın ne günahı vardı bu çirkin işleyişte.

    Şakir; Haksızlığa meydan okuyan adam. Her bakkala gittiğinde arda kalan 5 kuruşlarla, kendisine sakız veren iri cüsseli adama meydan okuyacak. Şakir önce içinden geçenleri olmuş gibi bir canlandırdı. ‘’Hesapladım, 25 lira borçlusun bana. Sakızları düştüm elbet.’’ Sonrasında içinden geçenleri ara vermeden sıraladı. Ama dediğimiz gibi bu sadece Şakir’in içinden geçenlerdi. Tüm bu içinden geçirdiklerinden daha etkileyici bir şey söyledi o gün Şakir bakkala ‘’ Bana artık sakız değil, paramı ver.!” Başardı. İri cüsseli adam usulca uzattı 5 kuruşu.
  • 272 syf.
    ·Beğendi·8/10
    TÜRK MEKTUPLARI
    Kanuni Döneminde Avrupalı Bir Elçinin Gözlemleri
    OGİER GHİSELİN DE BUSBECQ

    ....
    Ogier Ghiselin de Busbecq kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu'nun sınırında yer alan Lillie kentinde 1522'de doğudu. Babası soylu bir ailedendi. Rönesans ve reform'un toplum hayata iyice nüfuz ettiği bir ortamda yetişti.
    Botanik ve  zoolojiden ,dilbilime kadar pek çok konuda bilgi sahibidir.Aralarında  Türkçe'nin de  yer aldığı 8 dil bildiği söylenir.
    Türk Mektupları" yazarın bu dönemde dostu Macar asıllı diplomat "Nicholas Michault 'ya yazdığı mektupların derlemesidir.
    Kanuni'nin Hürrem'le ve şehzadeleri ile ilişkilerinden, Rüstem Paşa'ya, Osmanlı ordugahlarındaki düzenden, hamam adetlerine İstanbul sokaklarında ki hayvanlardan ,güncel dedikodulara pek çok konuda ilk elden verdiği bilgileri  kapsayan bir eserdir.
    Hümanist bir bakış açısıyla yazdığını söyleyebilirim .Osmanlı ülkesinde tanık olduğu aksaklık ve adaletsizlikleride eleştirmiştirdir.
    Busbecq 1592'de radikal katoliklerin saldırısına uğrayarak hayatını kaybetmiştir.
    ....
    Alıntılar;
    *Türklerin bir özelliği de binaların da ihtişamdan kaçınmaları. Bu gibi şeylere önem vermeyi kendini beğenmişlik, gurur ve gösteriş adediyorlar.
    *Türklerin cesaretini fevkalâde buluyordum.... Bana yüksek sesle verdikleri cevap sadece "Alaure"yani"Allah bizi korur "oldu.
    * Türk orduları yağmur sularının kabarttığı azameti nehirler dibidir.
    Türk hanlarında her zaman bir saltanat sarayındaymışım gibi misafirperverlikle karşılandım.
    * Sultan alçak bir sedire oturmuştu.30 santimden yüksek olmayan bu sedirin üstünde bir çok değerli örtüler ve zarif işlemeli yastıklar vardı. Yayı ,okları yanında duruyordu.Söylediğim gibi yüzünde tebessümden başka her şey mevcuttu. Bu ifadeye hüzünle birlikte azametli bir sertlik hakimdi...
    *Süleyman'ın üzerimde bıraktığı intibaı anlatmamı arzu edersiniz sanırım.Yılların ağırlığını hissetmeye başlamış olmasına rağmen davranışındaki asalet ve genelde dış görünüşü böyle uçsuz bucaksız bir imparatorluğun hükümdarına yakışır seviyede.
    * Süleyman....Bu yaşlı adam kaderin getirdiği her şeye tevekkül gösteren öyle katı bir yüreğe sahipti ki, bütün övgülere karşı heyecansız görünüyordu.
    *İmam Muhammed'in adını telaffuz ettiği zaman derin bir saygı içinde başlarını yere eğiyorlar, Tanrı'nın adı anıldığında huşu ile yere kapanarak toprağı öpüyorlardı.Türkler dini merasimlerine büyük bir sevgi ve saygı ile katılıyorlar.
    *Türkler yiyecek konusunu o kadar sade ve yemek yeme zevkinden öyle uzak ki ekmek ,tuz biraz sarımsak veya soğan bir de adına yoğurt dedikleri bir çeşit mayalanmış sütten başka bir şey istemezler.
    *Bunların büyüğü Selim babası tarafından veliaht seçildi Beyazıt'ın desteği ise annesini sevgi ve himayesiydi......Kimsenin şüphesi yoktu ki sultanı seçme hakkı annesinde olsaydı , Beyazıt'ı Selim'e tercih eder eder ve tahta geçirirdi.
    * Gerçekten de bütün Türkler vebalı birinden kaçar gibi domuzla temastan kaçınıyor.
    *Bütün bunlar size Türklerin içinde bulunduğu şartlara karşı ne büyük bir sabır, uyanıklık ve tasarrufla katlandığını gösterecektir. Seferde verilen alışılagelmiş yemeği beğenmeyen, özenle pişirmiş zarif yiyecekler bekleyen bizim askerimizden ne kadar da farklı!!!
    *Bir zamanlar Roma'ya rakip olan İstanbul eski ihtişamından eser kalmamış-o muhteşem mevkiinden başka.Şimdi acıklı bir esaret altında uzanmış yatıyor.Acıma hissi duymadan insanoğlunun sebep olduğu değişimi düşünmeden kim bu şehre bakabilir? (!)
    *Türkler her işe dua ile başlar.
    *...uzun süre Türkler arasında yaşamış olmaktan hala duyduğum sıkıntı ve kasvetin izlerini silme ve yardımcı olsun()
  • 222 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Çok güzel bir kitap, okumanızı öneririm. Bakış açınıza bir şeyler katacağından eminim. Keyifli okumalar.

    “ Kolay şey değildir mutluluk, kendimizde bulmak zor, başka yerde bulmak imkansızdır.”


    Eserin girişinde yer alan bu pasaj, eserin konusu ile ilgili olarak bize bir nüans sağlıyor kanımca. Schopenhauer, eserinde yaşam bilgeliği kavramını mutlu bir varoluşun sürdürülmesi olarak ele alır. ”Yaşam bilgeliği kavramını burada bütünüyle içkin anlamda, yani yaşamı olabildiğince rahat ve mutlu bir biçimde sürdürme sanatı anlamında alıyorum, ki bu sanatın kılavuzu mutluluk öğretisi olarak da adlandırılabilir; Buna göre bu kavram mutlu bir varoluşun yolunun gösterilmesi olurdu.”

    Arthur Schopenhauer, yapıtının ana eksenini belirledikten sonra bir sonraki adım olarak; Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik eserindeki insan yaşamındaki mülkleri üç sınıfa ayırmasından yola çıkarak insanların yazgılarındaki farkları- mutluluk öğretisini yani- üç temele ayırarak inceliyor. Bunlar:

    1. Bir kimsenin ne olduğu, en geniş anlamda ‘kişiliği’.

    2. Bir kimsenin neye sahip olduğu, her anlamda malı ve mülkü.

    3. Bir kimsenin neyi temsil ettiği, başkalarının düşüncesinde ne olduğu, başkalarınca nasıl tasarlandığı anlaşılır. Buna göre bu temsil başkalarının onun hakkındaki görüşlerinden oluşur ve saygınlık, rütbe ve şan olarak ayrılır.

    İşte bu üç maddede yer alan ayrımlar, biz fani ruhların yaşamındaki mutluluğu ve mutsuzluğu, bilumum tüm duygu bunalımlarımızı etkiliyor- imiş büyük filozofa göre. Ona hak vermemek elde değil, okurken birçok kez durup durup doğru çok doğru söylüyor derken bulmuştum kendimi. 
    Schopenhauer eserini bu üç temellendirmeyi açımlayarak devam ettiriyor. Kısaca diyor ki; Bir kimsenin ne olduğu, kendinde( kendi içinde, benliğinde) neye sahip olduğu, mutluluğu ve mutsuzluğu açısından diğer iki maddeye yer bırakmayacak şekilde önemlidir. Bunu da zaman zaman facebook iletilerimizin içeriğini süsleyen o meşhur cümlesiyle ifade ediyor. “ Tüm sınıfsal ya da kökensel üstünlükler hatta asalet, zenginlik vb.; sahici kişisel üstünlükler karşısında, büyük bir zihin ya da büyük bir yürek karşısında, gerçek krallar karşısındaki rol icabı krallar gibidirler.”


    Neye sahip olduğunuz ve neyi temsil ettiğiniz ‘ne olduğunuzdan’ asla daha önemli değildir. Neye sahip olduğun; iyi bir aile, güzel bir iş, kariyer, iyi dostlar, iyi bir gelir, mal-mülk bütün bunlar hayatında önemli bir yer kaplar. Fakat kötümser bir karaktere sahipsen, sıradanlığın güzelliğinin farkında değilsen, anlık heyecanlar peşinde kısa süreli hazlar peşinde vakit harcıyorsan, hırslarına ve öfkene yenik düşüyorsan eğer, mutluluk yine senden uzakta olacaktır. Neyi temsil ettiğine gelince, bu tamamen dış dünyanın seninle ilgili izlenimlerini içerir. Bu ‘ başkasının kafasındaki sen’sindir. O yüzden başkalarının bilinçlerindeki temsiline bakmamalı, bunun için üstün bir çabaya girmemelisin. Çünkü “ herkes bir başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür.” Onu ancak kendi zekası, anlayışı el verdiği ölçüde kavrayabilir ve anlayabilir. İşte böyle açıklıyor yaşam bilgeliğini Schopenhauer.


    İnsanın başkalarının görüşündeki değeri, bütünüyle orantısız ve mantıkdışıdır; Bu yüzden Hobbes bunu gerçi çok sert ama belki de doğru bir biçimde dile getirmişti: Zihnin tüm neşesi, tüm canlılık, insanın onunla kendisini kıyaslayarak yüksek görebileceği bir kimsenin varlığına dayanır.


    Schopenhauer eserinin son kısmı olan ‘öğütler ve özdeyişlerde’ kibir, gurur, onur- şövalye onuru- burjuva onuru gibi kavramları açıklayıp, aralarındaki farklara değinerek; İnsanın sahteliğini ve maskesini takınan bireyin hep bir başkasına ‘oynayan’ olduğunu yüzümüze vurmuştur, diye düşünüyorum. Gurur sessizdir, içten gelir ve kendine dolaysızca bir saygının göstergesidir, diyen Schopenhauer; Gururu ‘suskun’ olarak nitelerken kibir olgusunu gururun zıttı olarak, dışarıdan saygı görme isteği olarak ele alır ve onu ‘geveze’ olarak niteler.



    Ne olduğumuzdan çok neyi temsil ettiğimizi, neye sahip olduğumuzu önemsediğimiz şu yüzyılda bu eser bize, önemli olanın ‘ne olduğumuz’ olduğunu hatırlatıyor. Başkalarının bilincinde değil, kendi bilincimizde ne olduğumuz aslolandır, diyor Schopenhauer. Fakat bizler başkalarının bilincindeki ‘benle’ o kadar meşgulüz ki; Bu yüzden instagrama en güzel fotoğrafı atma yarışları, bu yüzden andan çok o anın sahnelenmesinin önemi belki de, Sanallıkta bir gerçekliği arayışımız bu nedenledir belki, bilemiyorum.