• Ervah-ı ezelde levh-i kalemde,
    Bu benim bahtımı kara yazdılar,
    Gönül perişandır devri alemde,
    Bir günümü yüz bin zara yazdılar Bulmadım şadlığın iradesini,
    Çekerim bu gamın ziyadesini,
    Herkes dosta verdi ifadesini,
    Bizimkini ülüzgara yazdılarAşk benimle eyler daim kıyl-ü kal,
    Daha sabretmeye kalmadı mecal,
    Derdim taksimdara kıldım arzuhal,
    Dedi neylim bahtın kara yazdılar. Gönül gülşeninde har oldu deyu,
    Hasretlik cismimde var oldu deyu,
    Sevdiğim, sevdiğin pir oldu deyu,
    Erbabı garezler yare yazdılar. Dünyayı sevenler veli değildir,
    Canı terkedenler deli değildir,
    İnsanoğlu gamdan hâli değildir,
    Her birini bir efkara yazdılar. Nedir bu sevdanın nihayetinde,
    Yadlar gezer yarin vilayetinde,
    Herkes diyarında muhabbetinde,
    Bilmem bizi ne civara yazdılar. Kadrimi bilmeze eyledim minnet,
    Derdimi artıran görmesin cennet,
    Sarraflar verdiler yare bin kıymet,
    Benim kıymetimi nere yazdılar.Döner mi kavlinden sıdk-ı sadıklar,
    Dost ile dost olur bağrı yanıklar,
    Aşk kaydına geçti bunca aşıklar,
    Sümmâni’yi derkenara yazdılar.

    Aşık Sümmani
  • Karanlık işlerde zıplama ister.
    Evine granit kaplama ister.
    Dünya mektebinde diploma ister.
    İnsanlık dersinden kaçar pezevenk.

    Aşık Erbabi
  • Kapı Aralık

    Oğul babaya düşman, ana kızına dargın,
    Suratlar asık...
    Akrabalar yabancı, karşı komşuda yangın,
    Hissiyat ânlık...
    Merhamet uzaklarda, af ve mağfiret sürgün,
    Affeden sanık...
    Mazlumlar zâlim başı, zâlimler mazlum bugün,
    Sayısız tanık...
    İnsanlar öfke seli, yüzden düşen bin parça,
    Çehreler; çatık...
    İsim sorana dayak, hatır sorana fırça,
    Selam; ağırlık...
    Akılsızlar akıllı, akıllımız zır deli,
    Ölçü dünyalık...
    Düşmanlar el üstünde, göz hapsindedir velî,
    Mesut münâfık...
    Mânadan uzak insan, maddeperest ahâli,
    Kafalar kırık...
    Yoktur biraz düşünen, şu; bir acâib hâli,
    Akıllar kaçık...
    Merak batıya dâir, doğu çoktan eskimiş,
    Ne iş; çılgınlık...
    Eskilerde gözyaşı, dillerinde serzeniş,
    Zor iş; yalnızlık...
    Yirmidört saat gece, nerde güneşi gören,
    Nerde aydınlık...
    Yıldızlar kayıplarda, ay nûrsuz, sorma neden?
    Her yer karanlık...
    Terâziler hileli, uzaklarda adâlet,
    Hesap karışık...
    Ceza; güçlüye yasak, zayıflara müebbet,
    Berat mezarlık...
    Esirler her yerde kral, efendi kimse köle,
    Yok ki; uyanık...
    Yaklaştıkça en sona, artar, eksilmez çile,
    Heyhat!... İnsanlık!...
    Fiyatlar tavanlarda, hakîkat sudan ucuz,
    Rûhlar satılık...
    Etraf suyla çevrili, insan ölüyor susuz,
    Deniz bulanık...
    Göklerle yer bir olmuş, âlem daralmış gibi,
    Gökyüzü basık...
    Cüce devler dört yanda, güyâ savaş gâlibi,
    Delice çığlık...
    Medeniyet nâmına, medeniler harcanır,
    Elbette yazık...
    Yakındır, batının da, bir gün tahtı sallanır,
    Devrilir kayık...
    Perdeler garîb, mahzun, köşe başında küfür,
    Sineler açık...
    İdrâk yabancı lafız, can çekişir tefekkür,
    Düşünce çarpık...
    Edebsize bol prim, küstaha alkış, tufan,
    Hayâlar batık...
    Bir garip devirdeyiz, zaman yaman mı yaman,
    Gözyaşı katık...
    Azınlıklar çok olmuş, çoğunluklar yok olmuş,
    Düzen karmaşık...
    Hesap içre hesaplar, dostluklar unutulmuş,
    Düşman barışık...
    Yüzlerde binbir maske, çirkin dünya güzeli,
    Yok ki tanıdık...
    Kulluktan habersizin, kulakları küpeli,
    Sözde çağdaşlık...
    Güneş dünyaya küskün, yıldızlar göçer gider.
    Uzakta ışık...
    Elinde kibrit çöpü, nûra sırtını döner,
    Korkuya lâyık...
    Sevgili ağlar durur, sevilende zevk-sefâ,
    Gönüller kaçık...
    Aldatmak mârifettir ve deliliktir vefâ,
    Vefâkar alık!...
    Kaptan prangalanmış, dümen başında çoban,
    Gemimiz yatık...
    Domuz eti raflarda, kedi, köpekten kurban,
    Bulunmaz azık...
    İt başköşede, evler; hayvanâtın bahçesi,
    Ocak samanlık...
    Fakir ağlar kenarda, yazık, çıkmaz da sesi,
    Şöyle birazcık...
    Alkışlanır arsızlar, edebliler yuhlanır,
    Terbiye saçık...
    Ciddiyetten uzağı, yolda herkesler tanır,
    Çoğunluk cıvık...
    Saflık çoktan kaybolmuş ve sâfiyet buruşmuş,
    Çocuk yılışık...
    Aşk dahi kirletilmiş, rezillik aşk sunulmuş,
    Aşık sırnaşık...
    Kavuşmalar birer film, planları acemi.
    Hani ayrılık...
    Çeşit çeşit duygular, muhabbeti, özlemi,
    Sözde doğallık...
    Çirkinden yana zengin, güzelden yana fakir,
    Genel dağarcık...
    Uzaya evler kurmuş, hemen kaçacak zâhir,
    Âlem daracık...
    Tâcir işin erbabı, iflas etse de yapar,
    Râb’la pazarlık...
    Hergün bir başka Râbbe, başka İlâh?a tapar,
    Görme tuhaflık...
    Kelle başı üç kuruş, özürler para ile,
    Aydın kirâlık...
    Biraz düşünüversen, nasıl düştük bu hâle,
    Çöker fenâlık...
    Tasa; belâsız ömür, dertsiz tasasız hayat,
    Mahzun adamlık...
    Keyfeder ehli hevâ, ağlar dertzede zevât,
    Adam idamlık...
    Ukba uzak bir hâyal, bütün kaygı bu dünya,
    Hayır ahmaklık...
    Bu devirde ölçü bu, öyle gerekmiş güyâ,
    Yaşa hodkâmlık...
    "Hey insanlar!... Dinleyin!... Yarın ölüm-hesap var!..."
    Diyen dayaklık...
    "Gün bugündür azizim!... Hem bak yarına kadar!..."
    Lafı alkışlık...
    İman; garîb emanet, yol bulmada tek rehber;
    İz bilmez mantık...
    Şu yaşadıklarımız, çok önceden bir haber,
    Muhbiri sâdık...
    İnsan olan ağlamış, hem de yüksek perdeden,
    Sineler yanık...
    Yokluk epey sevinmiş, yarınları görmeden,
    Utanmış varlık...
    Herşeye rağmen ümit; yine varolmuş, neden;
    Kapı aralık...


    Ankara, 2008
  • Mustalem

    Aktı kan, kan aktı meşhur meydana,
    Bir sır damla damla döküldü elhak.
    Kol düştü, baş uçtu, gövde bir yana,
    Bir nida hatiften: Sana müstahak.

    Bir kadeh sunarız, ezeli serin,
    Bir yaygı ve kılıç senin kaderin,
    Esrarımızı faş eden bir erin,
    Sonu işte budur, buyurdu el-Hakk.

    Darağacı; miraç, buse; inancı,
    Ne bilsin zahire mahkum yabancı,
    Görünmezi gören gönülde sancı,
    Davalı Hüseyin, dava Ene’l-Hakk...

    Ankara, Nisan 2011

    http://www.dailymotion.com/...nys_music#from=embed

    Ve hikayesi:

    26 Mart Hüseyin bin Mansur Hallac Hazretleri'nin dünyayı terkinin yıldönümü; 26 Mart 922...
    Yukarıdaki cümleyi yazmak zor oldu...
    Zira "katledildi" ifadesini ne gönül ne de baş kulağım kabul etmiyor...
    "Öldü"yü ise ruhum...
    Onun ki büsbütün bir terkten başka bir şey değildi hakikat...
    Her şeyi, kendini, "ben"ini dahi terk...

    "Ben" mevzusu ile ilgili İblis ile bir konuşmasından bahsedilir bu arada Hallac'ın... Ve bir gönül ehlinin mana aleminde Allah ile konuşmasından; yine aynı mevzu fakat İblis yerine Firavun kıyası ile... Merak edenler bir şekilde ulaşabilir...

    "Şiirimin hikayesi" kısmı için aşağıdaki şiir çalışmasının hikayesi noktasında; Hallac'ın yürüyüşünün yıldönümü vesilesi ile O'na dair bir kardeş ile biraz dertlenmenin ve zevklenmenin bir meyvesi olduğunu yazmak idi arzumuz yalnızca... Velakin bahis O olunca, olan kendiliğinden olmakta...

    Ziyadesi ile konuşulmaya, anılmaya, yazılmaya değer bir Muhterem diyelim velhasıl...
    Noktayı koymadan ve asıl şiirin asıl hikayesine geçmeden evvel Hz. Ebubekir (radıyallahu anh) Efendimizin de bir sözünü aktarmış olalım: "Sırrın senin kanındır, onu akıtma..."

    Evet!...

    Üç noktanın peşisıra aşağıdaki videoda yer alan Hallac-ı Mansur anısına bir topluluğun seslendirdiği (hiç, yok'tan iyidir ismindeki) eserin sebep olduğu ilaveli hikayeyi kaydedelim.. Zira şiir çalışmasının okunması için gerekli olan zaman, eserin dinlenmesi için geçecek zamanın yanında pamuk misali... Hem O'ndan bahsetmekle "şiirin hikayesi" noktasında biraz daha detay vermiş olalım, hem de O'nun sohbeti ile muhabbete vesile... Asıl vesile elbet O ve mutlak gaye ise muhabbet sebebi ile yine O... Sonrası bana, sana, O'na kalmış...

    Siz eseri dinlerken yahut dinlemek için videoyu harekete geçirirken biz de diyelim ki:

    Evet Hallac-ı Mansur yahut Hüseyin b. Mansur ya da tam ismi ile Ebu Abdullah Hüseyin bin Mansur El Beyzavi el Hallac...

    Tezkiratü'l Evliya (Feridüddin ATTAR) isimli eserde müellif Mansur'un hayatını, hallerini ve sözlerini yazmaya başlamadan evvel O'nu anarken: "Allah yolunda Allah'ın maktûlü, (Hakk'ın şehidi), tahkîk ormanının arslanı, saflar yaran, cesur, sıddîk ve dalgalı deryaya batmış olan Hüseyn b. Mansur Hallac'ın (ra) işi acaib bir iştir, kendisine has birtakım garib vakalar vardır. O hem gayet hararet ve iştiyak içinde idi. Hem de şiddetli firak alevleri içinde mest, kararsız ve hali perişan bir vaziyette idi. Samimi ve bağrı yanık bir aşık idi," der...

    858 yılında İran'ın Beyza şehrinde, Tur Kasabası'nda doğan Hüseyin'in Dedesi mezdek inancına sahip olsa da babası müslümandır. Çocuk denecek yaşta Kuran'ı hıfzeden Hüseyin bin Mansur zamanla, bir İlahî hüküm neticesinde kendisini tasavvufi bir hayatın içinde bulur.

    Gençlik yaşlarında evvela; Sehl bin Abdullah Tüsterî'nin, bir zaman sonra ise Amr bin Osman Mekkî'nin sohbetlerinde bulunur ve onların feyzinden, Allah'ın Onlar'a ihsan ettiği nûrdan, hikmetten ve Onlar'da tecelli eden sırlı güzelliklerden istifade eder. Zamanının büyüklerinden Ebû Ya'kub Akta', O'nu kızı ile evlendirir. Bir vakit sonra ise birtakım sebeplerden ötürü yolu Bağdat'a düşer ve Cüneyd-i Bağdadî'nin kapısına bendolur. İçinde yaşadığı hâle ve bazı meselelere dair sorduğu sorulara Bağdadî'den cevaplar alamadığı gibi bir de Cüneyd'den: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya (kana) boyaman galiba yakındır!" hitabı ile karşılaşan Hüseyin, Cüneyd-i Bağdadî'ye: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyadığım gün sen suret ehlinin kisvesini giyeceksin," der ve Bağdat'tan da ayrılır. Anlatılan o ki; Hallac'ın katline dair imamlar fetva verdiklerinde Cüneyd-i Bağdadî ehl-i tasavvufa has bir giysi içinde idi. Zamanın Abbasi Halifesi Muktedir: "Hüseyin bin Mansur hakkında verilen bu hüküm için Cüneyd'in hattı da gerek," diye emredince; emir üzerine Cüneyd, zahiri alimlerinin giyinme tarzı üzre giyindi ve: "Biz zahire hükmederiz, yani katl zahir hale göredir, fetva zahir üzredir. Ancak bâtını Hudâ bilir," dedi ve evvela Mansur'un daha sonra yönetimin kendisine söylediği işi yerine getirdi.

    Seyyah velîlerden olan (ki hangi veli sefere biganedir ve hangi insan yolculuktan uzaktır) Hüseyin, pek çok ülkeye rıhlelerde, seyahatlerde bulunur. Hindistan'dan, Çin'e; Türkistan'dan Horasan'a kadar pek çok yerde gider ve ora ahalilerine "Ehl-i sünnet vel cemâ'at" inancını aşılar, tasavvufu anlatır. Anadolu'nun, Türklerin İslam'a ve tasavvufa meylinde Hüseyin bin Mansur'un da büyük bir etkisinin olduğu söylenir. Hakikat öyledir. Hali, söyledikleri, yaşadıkları sebebi ile gezdiği, gördüğü pek çok yerde kendisine ilgi duyan, O'nu seven kimseler peyda olur. Dört bir yandan mektuplar yazılır Hallac'a. Ve onlarca isim verilir. Çinliler Ebû Muin adını takarlar. Horasan ehli O'na Ebû Mihr diye hitap ederken, Fârisliler Ebû Abdullah Zâhid diye çağırırlar O'nu... Basra'da Muhbir, Huzîstan'da Hallâc-ı Esrâr diye nam salar. Ve Bağdat'ta O'na "Mustalem" ismi verilir... Yani, "kendinden büsbütün geçmiş, kendisinden tamamen kopmuş adam..."

    İlâhi sırlardan bahseden Hüseyin'i sevip, kabul edenler olduğu gibi O'nu düşman belleyip, zındıklıkla itham ederek reddeden hasımları da olur. Öyle ki halkına anlattığı fakat halkının anlatılanlardan yana nasipsiz olduğu onlarca şehirden binlerce hakaret ile kovulur.

    O'nun, zahir ehlince reddi; makbul oluşuna zarar vermez. Zira zamanında yaşamış büyükler, O'nun hali hususunda kabul bayraklarını dalgalandırırlar; devrin Allah dostlarından Ebû Abdullah bin Hafîf, Hüseyin için: "Hüseyn bin Mansur Rabbâni bir âlimdir," derken yine Hakk'ın yakınlarından Ebû Bekir Şıbli: "Hallac'la ben aynı meşrepteniz. Şu var ki bana deli, dediler ve kurtuldum. Onu ise aklı mahvetti..." buyurur. Her ne kadar Ebû Kasım Kuşeyrî'nin dışında kalan şeyhlerin ekserisi O'nu reddetmiş olsa da O'nun bâtını yani aslı Ehl-i Sünnetce makbul olarak görülür ve böylece iman edilir.

    Hüseyin bin Mansur'un lakabı olan Hallac sıfatı ise zuhur eden bir olayın ardısıra verilir. Şöyle ki: Bir zaman pamukçuluk işi ile meşgul olan bir arkadaşının dükkanına uğrar. Ondan bir işinin hallini isteyerek bir yere gitmesini rica eder. Arkadaşı; işinin olduğunu, pamukların temizlenmesi gerektiğini söylese de, Hüseyin, pamukları temizleme işini halledeceğini belirterek adamı gönderir. Dükkan sahibi Hüseyin'in kendisine söylediği işi görüp tekrar dükkanına döndüğünde bir de görür ki pamuk yığınları bıraktığı gibi durmakta. Bunun üzerine: "Ya Hüseyn!... Bu ne iş, hani ben hallederim, demiştin..." der. O böyle der demez Hüseyin bin Mansur parmakları ile pamuk yığınına doğru bir işarette bulunur ve yığınla pamuk o anda harekete geçer. O'nu sihre nispet eden bir kısım "zavallı taife"yi tırnak içinde anarak, Hallac'ın Allah'ın izni ile gerçekleştirdiği bu kerameti ile pamuklarının işi yarayan kısımları bir yana; çekirdek ve çöplerinden ibaret kısmı ise başka bir yana dökülür. İşte bu hadiseden sonra Hüseyin; "pamuk atan" manasında Hallac adı ile anılmaya başlar.

    Kendisine her mezhebin en zor hükmü ile hareket etmeyi esas kılan Hallac-ı Mansur'un insanın aklını hayrete, ruhunu ise muhabbete düşüren pek çok hikayesinden bir tanesi şu ki: Tasavvuf işine gönül verdiğinde evvela riyazet ile meşgul olur. Bu yüzden üzerinde yimri yıl boyunca yalnızca bir aba ile gezer ve o abayı hiç çıkarmaz. Günlerden bir gün boynunda bir akrebin olduğunu gören çevredekiler, akrebi öldürmek için harekete geçince Hallac-ı Mansur: "Durun, der. Elinizi ondan çekin. Zira o; oniki yıldan beri boynumuzda dolaşan bir ahbabımızdır..."

    Yukarıdaki menkıbeyi biraz açmak noktasında: Evliyaullah bahsinde insanlardan olduğu gibi hayvanlardan da bir kısım leyhte ve aleyhte taraftarlar vardır. Hayvanlardan da bahtiyar olan bir kısım vardır ki; "Velîleri" bir takım özel işaret ve hallerinden dolayı tanır ve onlara hürmet gösterirler. Ademoğlu'nun çoğunun hüsran içinde kaldığını ve kalacağını ve sonunun da mahrumiyet olduğunu ve olacağını haber veren Rabbani hükümler gerçek olduğu gibi, bir kısım hayvanatın da cennete mesken tutacağı Rasuli bir hakikattir. Aklın teslim bayrağını çektiği noktada mevziyi vicdana ve kalbe bırakmak akıllı kişinin alametidir, diyelim ve üç noktayı yavaş yavaş koyalım. Herhalde şu okunan son satırlar, hadiseler, Hallac-ı Mansur için O'nun anısına sunulan eserin de sonunun gelmesi ile aşağı yukarı aynı zamana tekabül eder.

    O'na dair bir başka hadise ise şudur ki: Anlatıldığına göre Hüseyin bin Mansur, malum söz ve uydurma birtakım suçlamalardan dolayı tutuklanarak zindana atılır. Zindanda mahpus olarak tutulan hür adam Hallac, zindan arkadaşlarının ve görevlilerin gözleri önünde her gece bin rekât namaz kılar. O'nun bu halini görenler sorar: "Ben Hakkım, dediğine göre bu namazı kim için kılıyorsun?..." Cevap verir: "Biz kadrimizi biliriz..."

    Ve bir başkası (burası için sonu): Artık hükmün infaz gününün gelip çattığı o dem, Hüseyin bin Mansur zindandan çıkarılır ve onbinlerce insanın döküldüğü Bağdat'ın meydanına, kalabalığa yara yara ilerler. Bu esnada Bâbu't-Tâk'ı dolduran insanların, hepsinin gözlerinin içine bir bir bakarak davasını haykırır. Nihayet muallak taşı bildiği darağacına varır. O esnada kalabalıktan bir ses duyulur, bir sual: "Ya Hallac!... Aşk nedir?..." Hüseyin bin Mansur gözleri ötelerde seslenir: "Aşkın ne demek olduğunu bugün, yarın ve öbür gün göreceksin..." Rivayet o ki; Hallac'ı o gün öldürürler, ertesi gün ise ateşe verip yakarlar. Ve öbür günde külünü bir rüzgarlı bir anda havaya savururlar. Bu manzara "aşk işte budur..." demektir.

    Ve evet... Yukarıda kaydettiğimiz bir kaç menkıbenin Hallac-ı Mansur denen deryadan bir damla olduğunu not düşerken bir de tavsiye de bulunalım: O'nu okuyun... Ve dinleyin: Sabah Türküleri/Hallac-ı Mansur...

    Hayatı ve yaşadığı haller sebebi ile Hüseyin bin Mansur'a benzediği rivayet edilen bir mutasavvıfın sözleri sonun başlangıcı olsun: “Şu son devrin Mansur'u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembolü haline gelmiştir. Aşıklar her saat darağacına meyleder. Çünkü Mansur'u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır. Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır..."
  • https://youtu.be/dR8enIV2GWw

    Ervah-ı ezelde levh-i kalemde, 
    Bu benim bahtımı kara yazdılar, 
    Gönül perişandır devri alemde,
    Bir günümü yüz bin zara yazdılar

    Bulmadım şadlığın iradesini,
    Çekerim bu gamın ziyadesini, 
    Herkes dosta verdi ifadesini,
    Bizimkini ülüzgara yazdılar

    Aşk benimle eyler daim kıyl-ü kal,
    Daha sabretmeye kalmadı mecal,
    Derdim taksimdara kıldım arzuhal, 
    Dedi neylim bahtın kara yazdılar.

    Gönül gülşeninde har oldu deyu,
    Hasretlik cismimde var oldu deyu, 
    Sevdiğim, sevdiğin pir oldu deyu,
    Erbabı garezler yare yazdılar.

    Dünyayı sevenler veli değildir, 
    Canı terkedenler deli değildir,
    İnsanoğlu gamdan hâli değildir, 
    Her birini bir efkara yazdılar.

    Nedir bu sevdanın nihayetinde, 
    Yadlar gezer yarin vilayetinde, 
    Herkes diyarında muhabbetinde, 
    Bilmem bizi ne civara yazdılar.

    Kadrimi bilmeze eyledim minnet, 
    Derdimi artıran görmesin cennet, 
    Sarraflar verdiler yare bin kıymet, 
    Benim kıymetimi nere yazdılar.

    Döner mi kavlinden sıdk-ı sadıklar, 
    Dost ile dost olur bağrı yanıklar,
    Aşk kaydına geçti bunca aşıklar, 
    Sümmâni’yi derkenara yazdılar.
    Âşık SÜMMANİ