• ( #36195032 Bu etkinlik kapsamında yazılmıştır, büyük harflerle yazılan kelimelerin nedeni budur.)
    7 Temmuz Cumartesi:
    SİNCAP kostümü giymiş, reklam broşürü dağıtan maskota çarpmaktan son anda kurtularak, şehir meydanının en güzel köşesinde yer alan otelden hemen sonra sola saptı. Bir şeyin etrafında toplanmış kalabalığı (orada ne olduğunu göremiyordu) çabuk atlatmak için adımlarını hızlandırdı. Tatildeydi ancak kalabalıkları nerede görürse görsün kaçmak isterdi. Kalabalığı daha yarılamamıştı ki kulağına FISILTI halinde çalınan sesle irkildi, birkaç adım attıktan sonra sesi artık net bir şekilde duyuyordu: PİYANO sesi. Göğsünde bir titreme hissetti, gözünün önünde bir kararma oluştu. Ani bir hareketle yola baktı, daha sonra kaldırımdaki insanlara çevirdi gözünü, etrafında bir çocuk olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. İnsanların suretlerinin gitgide silikleştiğini FARK etti, derin nefes alışverişini hissetti. Yoksa bu PİYANO sesinin götürdüğü hatırası şimdi TEKERRÜR eder miydi? Dudaklarından ıslık benzeri bir ses çıktı: "Edemez, etmemeli, yok.. Yok." Vücudunun kontrolünü kaybetmeye başladı, elleri arkaya doğru çırpınır tarzda bir hareket yaptı, yere yığıldı. Son gördüğü şey, otelin duvarındaki SPOT lambanın gözlerine düşürdüğü IŞIKtı.
    5 Ay Önce:
    Şiddetli KAR yağışının olduğu bir akşam, işten çıkmadan önce tuvalete gitti, elini yüzünü yıkadı, biraz ayıldıktan sonra AYNAya baktı. Dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi, AYNAdaki kişiye göz kırparak "Mükemmel!" dedi. Evliliklerinin 2. yıldönümüne az kalmıştı, eşine hazırlamak istediği sürprizi ise şimdi bulmuştu. Uzun zaman önce, tanıştıklarının ilk yılında eşi ona her zaman kayak yapmak istediğini ancak bir türlü gidemediğini söylemişti. Zamanları olunca hemen o sene gideceklerini planlamışlar ama bu plan tuvalette yüzünü yıkmasıyla ayıldığı ana kadar her ikisi tarafından da unutulmuştu. İşyerinden çıktı, yüzüne vuran kar taneleri ona gülümsüyordu, çünkü planı artık hazırdı. Maddi DURUMunu düşündü, iki günlük bir kayak tatili için hiçbir sıkıntı gözükmüyordu. Kulaklığını takıp, mesai çıkışı yığınının içine karıştı. Müzik listesine baktı. Onu en iyi dinlendiren şey: PİYANO. Listeden Alice Sara Ott'un Nightfall albümünden Gonossiennes-1. Lent parçasını açtı, yüzündeki tebessümü koruyarak yürümeye devam etti. Karşıdan karşıya geçmesi için 9 saniyesi kalmıştı, yayalar için yeşil IŞIĞIN yanmasına kalan süre: 9 saniye. Ancak kalabalıktan bazıları sabırsızdı, araba trafiğinde arada sırada oluşan boşlukları fırsat bilip karşıya hızla geçmeye başlayanlar vardı. Elindeki telefonuna dalmış bir kadın bazı kişilerin geçtiğini göz ucuyla görünce, yeşil IŞIK yandığını sanıp yürümeye başladı. Arkasından da annesinin izini kaybetmek istemeyen küçük bir çocuk, yürümeye başladı. Birkaç saniye. Her şey birkaç saniyede oldu. Yayalar için yeşilin yanmasına az bir süre kala, kendisine yanan yeşil IŞIĞI kaçırıp kırmızıda durmak istemeyen bir sürücü, arabasının süratini arttırdı. Annesinin peşinden giden çocuğu FARK ettiğinde ise geç kalmıştı. Bir fren çığlığı, KAR yağışının etkisiyle ıslak zeminde durmakta zorlanan bir araba, tok bir çarpma sesi.
    Çarpmanın etkisiyle uzağa savrulan çocuğa doğru kalabalıkla beraber koştuğunda kulağında PİYANO sesini duymaya devam ediyordu. Gözü ise yerde cansız bir şekilde yatan çocuktaydı. Beyaz KAR taneleri asfaltta eriyip gideceğine, kana karışıyor, kanın daha hızlı yayılmasını sağlıyordu. Nasıl olabilir diye düşündü, yani bu küçücük, saf, tertemiz beden yok olup gitmiş miydi? Kural basit değil miydi, doğardığınız, büyürdünüz, iyi şeylerin yanında kötü şeyler de yapar, sonra yaşlanır, ölürdünüz. Bu çocuk daha kötü nedir, iyi nedir bilmezdi. Çocuğa yaklaştı ama dokunmadı, gözleri önünde ölümün bir çocuğu bulması, ona tüm evrendeki en haksız şey olarak geldi, yaşamın anlamı diye bir şey kalmamıştı onun için. Kulaklığı çıkardı, ölümün sessizliğini içinde duyarak eve geldi. O gece böyle bir olaya şahit olduğunu eşine söyleyemedi. Bir hafta hiçbir şeye gülümseyemedi. Ertesi hafta kayağa gittiklerinde ise artık çocuğu unutmuştu.
    8 Temmuz Pazar:
    Doktor, sinirlerinin çok yıpranmış olduğunu, tatillerini daha iyi geçirmeleri gerektiğini söylediği sırada eşi ona korkar gözlerle bakıyordu. Akşam taburcu oldu. Otele döndüklerinde eşi ona, "Hayatım, yarın şu... İSMİNİ unuttuğum meşhur kasabaya gidelim mi? Gürültüden uzak hem," demişti. Kendisini hem aşırı yorgun hem de yerinde duramayacak kadar bir şeylere sinirli hissediyordu. Eşinin yüzüne baktı, bu akşam bu yüz ona hiçbir şey ifade etmiyordu. "HAYIR, yarın eve dönelim," dedi. Eşi, merhametli bir tavırla "Emin misin?" dedi. Tepki vermedi, mimiğini bile oynatmadı. Eşi sözlerine devam etti: "Hayatım. Şu an kendine CEZA vermekten başka bir şey yapmıyorsun. Nasıl bir DERDİN var, onu da bilmiyorum. Şimdi iyi bir uyku çek, sabah kararını verirsin, tamam mı?" Eşinin kendisini yanağından öptüğünü hissetti, ona sarılıp hüngür hüngür ağlama isteğiyle doldu içi. Ancak bir FISILTI ile "Tamam," demekle yetindi.
    1 Ay Sonra:
    "Konversiyon bozukluğu." Artık kronik hale gelen bayılmaları için psikiyatrist bunu söylemişti. İlaç tedavisinin şart olduğunu da sözlerine eklemişti ama o bunu reddetti.
    Bir çocuğun ölümünü gördüğünü, bunun her an kafasının içinde dolaştığını, tatilden döndükten hemen sonra; sürekli asık olan suratını gördükçe acı çeken, sorularına cevap vermedikçe de sinirlenen eşine ağlayarak anlatmıştı. İşyerinde, evde, sokakta, hemen hemen her yerde bayılmaya başlayınca da bir psikiyatriste gitmişlerdi. İlaçları reddetmesine eşi şiddetle karşı çıktı: "Bu da ne demek oluyor! Niye, niye istemiyorsun?" Kafasını kaldırdı, eşinin sinirli, aynı zamanda meraklı yüzüne odaklandı, bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi. Kafasını tekrar yere eğdi. Eşi gözleri dolu bir şekilde kısık bir sesle tekrar sordu: "Niye?" Derin bir nefes alıp, kafasını kaldırmadan konuştu: "Çünkü... Çünkü o ilaçlar beni duygusuzlaştırmaktan, hissizleştirmekten, ilaç firmalarının da KÂRına KÂR katmaktan başka hiçbir işe yaramayacak!" Eşi dizlerinin üstüne çöktü, aşağıdan onun yüzüne baktı. "Bu böyle MÜTEMADİYEN sürecek mi? Benim.. Benim de mi hiç kıymetim yok? Beni geçtim annenin, babanın, arkadaşlarının? Beni bu acılara SÜRGÜN ettiğinin FARKında mısın?" Haklıydı, Eşi ona göre kesinlikle haklıydı ama bir çocuğun ölümünü aklı artık alamıyordu. Kendisinin de gözleri doldu, ha ağladı, ha ağlayacaktı. Dolu gözlerle ona bakarak, titrek bir sesle sordu: "Sevdiğim.. Hiç... Hiç, bir çocuk cesedi gördün mü?" Eşi kafasını onun dizine dayadı, hıçkırarak ağlamaya başladı: "HAYIR... Görmedim."
    Ertesi Yıl, 21 Şubat Perşembe:
    Ölüm raporunu yazmaya gelen doktor, ölüm saati olarak 02.45 yazdı. Yine aynı raporda ölüm nedeni olarak, bir buçuk ay önce teşhisi konulan, bir çeşit yumuşak doku tümörü olan hastalığın adı geçiyordu: "Sinoviyal sarkoma bağlı solunum yetmezliği." Eşine göreyse o, gecenin bu saatinde 'sinoviyal sarkom' yüzünden ölmemişti, bir çocuğun ölümünü gördüğü an, artık ölü bir insandı.
  • Bütün gece sevgilisini
    görebilmek için uyanık kalan adama gayretli demem, âşık derim.

    Epictetos
  • Bir çok şeyi bilmeden,
    öleceğim belki de...
    Sana sarılmanın,
    nasıl bir duygu olduğunu...
    Kokunu göğsünde huzurla uyumayı...
    Aşık oldum gözlerine,
    bakmanın tadını...
    Seni ;
    Bir türlü bitiremedim...
    Sen ;
    Sevdasına yenik düştüm...
    Sen ;
    Her gece içimde ölüp,
    her sabah yeniden sevdiğim...
    Sen ;
    solum, sonum, soluğum, sol yanım...
    Sen ;
    ömrüme ömür diye koyduğum ...
    Sen ;
    Bitmeyenim, bitiremediğim...
    Sen;
    Sevdasına yenildiğim...
    Çaresizlik nedir bilir misin ?
    Kalbin Pır, pır edip kanatlanıp gittiği yere bedenin gidememesidir... 🙏
  • ''bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı'da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan... bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı... sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder.... dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar... pırlanta anlıyacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma... dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagora kesikmiş. zagorda kaftiden içerde o sıra. bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik sağmalcılar'a benim içimde bi sıkıntı... işi anladım tabii: zagoru ziyarete gidiyo. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk; kaçmış bunlar. altı ay mı bi sene mi; kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle... önce öldü dediler zagor'a, sonra komalık. ankara'da oluyor bunlar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornavida yemiş gibi oldu. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat... ama bu sefer başka güzel orospu. orhanın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor'a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya biz de, "nasıl?" diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bişey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! işte o gün bi inandım orospuyla tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor'a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyo. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden... önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu tınmıyo hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyo milletin altına.gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor'a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyo itin. ne yaptı buna anlamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul'a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kar etmedi. her seferinde yine peşinde buldum kendimi.bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile... beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, oh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyo. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyo başka bişey demiyo. sinop'ta oluyo bunlar. ben de döndüm istanbul'a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyo gene; o halinle kalk git sen diyarbakır'a, üç gün ortadan kaybol... herif kafayı yiyo tabii. dönünce bi dayak buna: eşşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden.sonra çocuğu doğuruyo. durum hemen anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyo herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır'a, zagor'un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo. ben o ara istanbul'da taksiden yolumu buluyorum. epey bi zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor'un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıralar. bi gece bi büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bi ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyo. bi daa açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır'a geldik diyo. baktım, sahiden diyarbakır'dayım. bi soruşturma... kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bişey demedik.

    o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını,usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte. ''
  • Kime tutunacağız ki bundan sonra, söylesenize tutunacak dalımız mı kaldı? 
    Müzeyyen Senar gittiği günden bu yana bir daha; "Aşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni" diye sevebilecek çıkar mı? "Benzemez kim sana" derken içimizi kim cız ettirecek ki? 
    Ya Zeki Müren gibisi gelir mi bundan sonra? Kim, "Gözümden öpme ayrılıktır derdin. Öpmedim, ayrılmadık mı" diye soracak? Peki ya kim gitme sana muhtacım diyecek? Kim sevdiğini gözlerin doğuyor gecelerime deyip özleyecek? Akşam olup gizli gizli kim ağlayacak? Kim dertli gönüllere girecek? 

    Ya simsiyah gecelerin koynunda Barış Manço'nun "Uzaklarda bir yerde güneşler doğuyor" sözleri ve bizi o çok uzak yerlere savuruşu? Ne sözler yetiyor, düğümlenen kelimelere, ne de susuşlar. 

    Ferdi Özbeğen'siz zamanlardayız hem, kim soracak şimdi; gülmek için yaratılmış gözlerdeki yaşın hesabını? 
    Kayahan gibi; "Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah beyaz filim gibi biraz" diye bizi geçmişimize savuracak var mı bu devirde? Usta; "Sen iskambil kağıtlarından fal bakardın, istediğin çıkmadığında kağıtları bir daha karardın" derken nasıl da vurmuş dibine anlamların! 
    P
    Ya bir menekşe kokusunda seni aramak var ya" derken ciğerimizi Ahmet Kaya’dan başka kim böyle derinden sızlatacak ki? 
    "Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de." derken kim fırtınalar estirecek ruhumuzda. "Dün gece gördüm düşümde, seni özledim anne diye anaya vuslatı kim böyle içten söyleyecek. Kim son pişmanlığı "Seninle bir bütün olabilirdik." diyerek itiraf edecek? 
    Hem son pişmanlık neye yarar? Zaten "Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümüzde!" Müslüm Baba bile öldü be, şimdi kim, "Hangimiz düşmedik kara sevdaya, hangimiz sevmedik çılgınlar gibi" diye haykırarak içimizi titretecek?  
    Söylesenize kim? 
    Önder Deniz Çavuşlar