• Düşünülürse derince
    Uzak görünür görünce
    Yol bir dakka miktarınca
    Gidiyorum gündüz gece
    Aşık Veysel
  • ''Ağrı Dağı Efsanesi, binlerce yıllık derin bir sevdanın öyküsü. Efsaneye konu olan Bayazıt Valisi Mahmut Paşa’nın kızı Gülbahar ile çoban Ahmet’in acı aşk öyküsü şöyle: “Çoban Ahmet’in evinin önünde bir beyaz at durur. Geleneğe göre; at 3 kere yola bırakılır, üçünde de geri gelir ve aynı kapıda durursa o evin erkeği atın sahibi olur. Beyaz at 3 kere geri dönerek, çoban Ahmet’in olur.
    Bayazıt Valisi, kendisinin olan atı geri ister. Töreye göre atın artık Ahmet’in olduğu söylenince paşanın adamları köyü ateşe verirler ve Ahmet’i yakalayarak saraya götürürler. Ahmet’i gören paşanın kızı Gülbahar ona aşık olur. Gece olunca Gülbahar zindana gider ve Ahmet’i görmek ister. Zindancı Memo, Gülbahar’a aşıktır ve bir tutam saçını vermesi durumunda Ahmet’i göstereceğini söyler. Gülbahar, Ahmet’i görmek için belindeki hançerle saçını keserek Zindancı Memo’ya verir.
    Köylüler de atı paşaya verirler. Ançak Paşa, Ahmet’in öldürülmesi için atın kendisine ait olmadığını söyleyerek, idamını ister. Bunun üzerine halk ayaklanır, ayaklanmadan korkan paşa bir şart koşar. Ağrı Dağı’nın tepesindeki ateşi getirirse Ahmet’in canını bağışlayıp, kızı Gülbahar ile evlendireceğini söyler.
    Binlerce yıldan beri Ağrı Dağı, ateşini çalmaya gelenleri yutmaktadır. Ahmet, dağa çıkarak kutsal ateşi paşaya getirir ve Gülbahar ile evlenir. Ama gerdek gecesi yüreğine kurt düşen Ahmet, Gülbahar’a zindancı Memo’ya ne verdiğini sorar. Bir tutam saç verdiğini öğrenen Ahmet kıskanır ve yatağının ortasına bir hançer koyar. Törelere göre, kadın eğer kendini suçlu buluyorsa hançeri bağrına saplayarak ölümü seçer. Eğer kendini yalnızca erkeğine vermişse bu kez hançeri kocasının bağrına saplayarak öldürür.
    Sabaha dek uyuyamayan Gülbahar, Ağrı Dağı’nın doruğundaki ateşin yeniden alevlendiğini görür ve zamanın geldiğini anlar. Hançeri olanca hızıyla gerdeğe giremeyen kocası Ahmet’in kalbine saplar. Efsanedeki aşkın kutsallığındaki değer, bu temiz sadakat anlayışıdır.”

    https://sbhtmydyvz.blogspot.com/...agri-ishak-pasa.html
  • Şükür ki eski halime geri döndüm..
    Bazı şeyler gözümü gerçekten kör etmişti. Aşktan başka hiçbir şey görmüyodum. Aşk gözümü o kadar kör etmiş ki. Geçmişe dönüp bakıyorum da ne çok hatalar etmişim. Her şey film şeridi gibi gözümün önünden geçti bu son 1 saat.
    O kadar çocuklaşmışım ki. Kendimi kaybetmişim gerçekten. Delirmişim şarkılarda. Çıldırmışım. Çok saçmalamışım. Mantığımı aklımı kaybetmişim.
    Ve bu durumdan herkes rahatsız. En küçük kardeşimden tut dedeme kadar. Arkadaşlarım. Herkes. Değiştiğimi söylüyorlar. Bu kaç haftadır. Delirdin mi diyorlar. Çocuk gibisin diyorlar. Çıldırmışsın içiyorsun kafan güzel diyorlar. Bi ben kabul etmedim. Ama çok şükür bu gece ben de anladım. Aşkın gözü körmüş gerçekten. Hiçbir şey görememişim. Delirmişim şımarmışım çıldırmışım saçmalamışım.
    Gururumu yerler altına almam. Saçmalamam. Kalmayan yalanları söylemem. Kendimi çok gözden düşürmem. Düşünüyorum da benim gini ciddi bir kız nasıl bu hale geldi. Ama çok şükür ki artık bu saniyeden sonra her şeyin farkındayım. Bu kadar duygusallık yetti. Çünkü beni inanılmaz derecede yoruldum yıprandım yıpratıldım...
    Artık hiç gerek yok.
    Duygusallığı bir kenara bırakmanın vakti geldi.
    Artık eski beyza ya geri dönmenin vakti çoktan geldi geçiyor bile...
    Her şeyi geride bırakıcam. Ve kendime yeni bir sayfa açmaya karar verdim.
    Artık aşka yer yok...
    Çünkü aşk başa bela.
    Benim sorumluluklarım var. İlgilenmem gereken ailem var. İlgimi bekleyen arkadaşlarım var. Bir haftadır ertelediğim yakın arkadaş konuşmalarım var. Gideceğim gezeceğim yeni şeyler keşfedeceğim mekanlar var. Hayallerim var...
    Kariyer hedeflerim var. İnsnlara hizmet etmem gereken hayallerim var. İnsanlara nasıl daha iyi gelebilirim gibi düşüncelerim var...
    Mantığımı kullanmalıyım artık. İşlerime odaklanmalıyım. Hayatıma beni sevenlere değer verenlere kullanmayanlara odaklanmalıyım artık...
    Ruhum kalbim aklım....
    Sizi o kadar yordum ki..
    Kendimi o kadar çok özledim ki...
    O kadar yorgunum ki...
    Hep tek kişi olmaktan bir türlü birleşememekten o kadar yoruldum ki...
    Sevilmemek...
    O kadar acı bir durum ki..
    Kullanılmak aşağılanmak imansızlık ve dinsizlikle suçlanmak...
    Kalmayan küfürlere ağzıma almaya çekindiğim küfürlere hükümlere damgalara maruz kalmak...
    Çok acıdım kendime. Gerçekten de tam da dediğin gibi çok yüzsüzmüşüm...
    Sana aşık olmak benim için en büyük hatam...
    Umutlarımda hayallerimde rüyalarımda beklentilerimde aklımda kalbimde hayalimde hep sen olman...
    Aşkın gözü kör olsun...
    Çünki bana hiç ama hiç yaramadı...
    Gram karşılığını almadım. Bu saatten sonra da istemem artık karşılık falan.
    Ve hata hep bende ne yazık ki...
    Senin hiç suçun yok...
    Sen bir meleksin!!
    Bana gram yüz vermedin.
    Seni daralttım sıktım bunalttım belki yalanlarımla üzdüm ağlattım...
    Affet beni.
    Aşk bana gram yaramadı. Bundan sonra da istemem aşk meşk...
    İstemem ki artık..
    Ben eskilerimi yalnızlığımı seviyorum...
    Yalnızlığıma tekrar yeniden aşık olucam...
    Unutucam seni!
    Hoşçakal!...
  • Onu ilk gördüğünde aşık olmuştu aslında ama bunu kendine bir türlü itiraf edememişti yada kabul etmek istememiş olsa gerek ki başka birinde aramıştı sevgiyi ama aradığı kişide olmadığını farketmesi çok uzun sürmemişti alfredin.
    Aklında hala o vardı ama alfredin aklı bunu kabullenmemek için adeta savaşmaya devam ediyordu taki onun adım atmasını görene kadar...
    Alfred sevgiyi aradığı kişiyle bitirne kararı almıştı ve alfredin yanında sadece aklında olan o muhteşem insan vardı
    Çok değil aradan 2.5 hafta geçmişti Alfred arkadaşlarıyla bir yol üstü bara gitmişti yanın da tabiki her zaman olduğu gibi kalbinin asıl sahibide vardı. Ne olduysa o gün olmuştu aslında alfredin kalbinde ki kişi [ Marline ] alfreade olan hislerini açıklamıştı çakır keyif kafasıyla alfread duyduklarına inanmayacak olacak ki marline --bu söylediklerini sabah hatırlamaya cansın demişti ama marline nin duyguları gerçekti. Alfread düşünmek için zaman istemişti Marline den ama alfread aslında kalbinden geçen gerçeği biliyordu
    Aradan iki gün geçtiğinde alfread ile marline püskü bir gece de buluşmuşlardı Marline bir cevap bekliyordu alfread den ve alferad de daha fazla dayanamayıp Marline dönüp;
    - Marline ben seni aslında kalbimin tam ortasına koymuşum ama haberim yokmuş dedi ve Marline sarılmıştı böyle başlamıştı Marline ve alfread in hikayesi ........
  • Gece iki sularına yakındı. Kur’an’dan sure okuyan birinin sesiyle uyanmıştım. Tamam. Bu sefer öldün işte. İşte bu sefer hikâyen yerle yeksan oldu. Hiçbir şeye yetişemeden öldün gittin, dedim.
    Hâlâ yaşıyor olabileceğime dair de bir umut vardı içimde. Bu yüzden telefonu elime aldım. Annemi arasa mıydım acaba? Ölmüş olsam bile asla aramamalıydım. Gecenin bir yarısı ararsam şimdi kadın durduk yere meraklanırdı. Rehberi dolaşırken C harfine geldim. Burada arayacağım kişi vardı. Ama yanlışlıkla arayacağım kişinin yerine bir altındaki bizim bakkal Rıza ağabeyin çırağı Çağlar’ı aradım.
    Uykulu bir ses tonuyla telefonu açtı Çağlar,
    -Alo, dedi.
    Lafı fazla dolandırmadan direk sordum,
    -Çağlar, ben öldüm mü?
    -Abi sen yaşamıyordun ki ölesin. Hem gecenin bir yarısı ya, gece gece bu tip saçmasapan sorular için insan mı rahatsız edilir ya? Abi kapat allasen. Sabah ara. O zaman sakin kafayla bir daha konuşalım.
    Sonra da telefonu yüzüme kapattı.
    Çağlar’la konuştuktan sonra, kapının çalışına kadar uyumaya devam ettim. Kapı çalınca, yaşıyor olduğuma sevindim. Ellerimi iki yana açıp “Drogbaaaaa” diye bağırdım. Sonra kapıya yanaştım. Delikten bile bakma gereksiniminde bulunmadan kapıyı açtım. Kapıyı açınca bir an tereddüt yaşadım beklemediğim bir kişi vardı kapıda. Evet, kendim gelmişti. Basbayağı kapıda kendim duruyordu. Bu işin içinde, birileri olmalıydı, yoksa bu durumu izah etmenin kesinlikle mümkünatı yoktu. Kapıdaki kişi, yani kendim yalnızlığın ve kimsesizliğin tüm emarelerini taşıyan cinsteydi. Tüm heybetiyle görünüyordu karşımda şimdi.
    -İçeri buyur etmeyecek misin?
    -Geç bakalım içeri.
    İçeri geçti, üçlü koltuğa oturdu. Ben de çalışma masama oturdum. Bir taraftan yayınevini bugün, yarın biter diye oyaladığım çeviriyi yetiştirmeye çalışıyor diğer taraftan da kahvemi yudumluyordum.
    -O kadar mil uzaktan geldik. Bir çay koysan da içsek,
    -Ne çayı ya, daha memlekete gitmedim bu yüzden kaçak çay yok!”
    -Biliyorum onu. Geçen arkadaşın kokulu mu ne bir çay getirmişti. Hatta baya da övmüştü, onu demlesen ya işte.
    -Ulan, ne üşengeç herifsin sen ya, kalkıp kendi çayını koysana.
    -Bir insan bu kadar geçimsiz olur. Sen daha kendi kendinle bile geçinemiyorsun.
    Kalktım sinirle. Oflaya puflaya çayı koydum. Sonra masama tekrardan oturdum. Çay demini aldıktan sonra bardaklara doldurdum. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara çok ilginçti. Hiçbir şey söylemeye tenezzül bile etmeden bilgisayarımı almış. Kulaklığımı takmış. Üçlü koltuğa boylu boyunca uzanmıştı. Sehpayı önüne çektim. Çayını masaya koydum. Çayın yanına da en sevdiği bisküvilerden olan cicibebe bisküvilerini koydum. Sevindi hemen garibim.
    Biraz çeviri yaptıktan sonra yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra uzun uzun kendimi seyretmeye başladım. Çorabın yarısını yine ayağından çıkarmıştı. Çorap sadece ayak parmaklarının ucunda duruyordu. Pür dikkat filmi odaklanmıştı. Büyük ihtimal yine “La Grande Belleza”yı izliyordu.
    Komodinimin yanında duran bir kağıt parçasını elimle buruşturup, fırlatıp attım kendime doğru. Önce ürktü, sonra ise ciddi bir tavır tavındı. Kağıdı eline aldı, suratıma bakarak
    -Ne bu çocukça hareketler Can, hiç yakışıyor mu senin gibi birine?
    Cevap veremedim. Karşımdaki kendime iyice üzülmeye başlamıştım. Çok boşlamıştı kendini çok. Bu durumu ve gidişat hiç iyi değildi.
    -Kalk, dedim.
    Kendim ayağa kalktı. Uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm.
    -Abi n’apıyorsun, allah aşkına. Maazallah biri görecek bizi. Sonra deli diyecekler. Hayır, anlatamam da bu durumu.
    -Amaan, takma onları be tosunum. Asıl onlar anormal, bizler normaliz.
    Köşedeki Tavuk dönerci Rıfkı ağabeyden, sırf üşendiğim için her gün 3 liraya tavuk döner yemekten biraz kafayı üşütmüş olduğumu da düşünmedim değil bir miktar. Kalktım. Hazırlandım. Kendime seslendim,
    -Ben dışarı çıkıyorum, evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Gideyim birkaç parça bir şey alayım. Bugün kendimize şöyle bir ziyafet çekip, felekten bir gece çalalım. Hem sen orada iki büklüm oldun geç şu yatağa uzan.
    -Ne iyi olur be,
    Sonra da hemen yatağa atladı. Kızdım.
    -Şu yatağa biraz yavaş oturur musun? Zaten sağlam değil, iş çıkaracaksın başımıza durduk yere.
    Evden çıkmadan önce, annevari hareketlerle uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedim.
    -Kim o demeden kesinlikle kapıyı açma. Çay demlersen eğer işin bittikten sonra ocağın altını kapa. Uyumadan önce de sigaranı söndür.
    Evden çıkıp kapıyı kilitlerken karşı komşum Müzeyyen Abla ile karşılaştım.
    -N’apıyorsun evladım?
    -İyiyim diyemeden başlamıştı dert yakınmaya...
    -N’apacağım oğlum ben bu adamla, nasıl baş edeceğim? Sen dün Kur’an okunan bir kanalı aç, sonra da öyle uyuya kal. Hayır bu yaştan sonra çarpılacak kalacak o olacak.
    O sırada Zafer ağabey de sesleri duyduktan sonra kapıya gelmişti.
    -Yapma hanım, duyan da bizi hiç ibadetini yapmayan biri sanacak!”
    -Yapıyor musun Zafer?
    -Yapıyorum tabii Müzeyyen, işte Cuma günleri namaza gidiyorum ya.
    Allah, Muhammed aşkına Zafer. Yapma! Tek onunla yeter mi?
    Kapıda tatlı tatlı atışıyorlardı, ben ise seyrediyordum. Sonra dün geceyi düşündüm, halbuki ölmüş olmamla ilgili kafamdan neler neler geçmişti.
    Pek konuşmama fırsat verdirmiyorlardı ama ben ikisini de bir punduna getirip araya girme gafletinde bulundum.
    -Fakat Müzeyyen abla, bu derin bir tutku. Zafer ağabeyim, bu alemin en kral abisidir. Hatta kralın da kralı bir abimizdir. Bunları söylerken Zafer ağabey, kafasını havaya kaldırmıştı, vakur bir edayla Müzeyyen ablaya bakarak kafasını sallıyordu.
    -Konuş Can konuş, duy Müzeyyen duy!
    Konuşmaya devam ettim...
    -Müzeyyen abla, bak mesela ben bu apartmana taşındığımdan beri, Zafer ağabeyin, Ramazan ayında bir kez bile orucunu kaçırdığını görmedim.
    Müzeyyen abla o sırada kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Zafer ağabeyin, o gururlu edası o an Müzeyyen ablanın gülüşünün altında ezildi, büzüldü, küçücük kaldı.
    -Bizde tutmak isterdik oruçlarımızı da hastalıklardan fırsat bulamıyoruz.
    Halbuki öyle değildi. Zafer ağabey, emekli olduktan sonra iyice kabuğuna çekilmişti. Kendi kabuğunun içinde bir türlü boğazını tutamıyordu. 110 kilo olmuştu bu yüzden. Doktor zayıflaması için diyet programı veriyordu. Pazartesi diyete başlayıp, Salı bırakangillerdendi o da.
    Apartmandan ayrıldım. Önce elektrik idaresine gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra da alışveriş için markete gittim. Marketten tam çıkarken, Onur’la karşılaştım. Elinde kitap vardı. Okuldan yeni çıkmış olduğu belliydi.
    -N’apıyorsun?
    “N’apayım. Alışveriş yaptım şimdi de eve geçiyorum.
    -Canım çok sıkkın Can, bir çay içip sonra da biraz laflasak mı, ne dersin?
    -Onur, başka zaman konuşalım mı? Çünkü evde kendim bekliyor hem saat de geç oldu, acıkmıştır şimdi o baya.
    -Boş ver abi, beklesin. Bekler bekler gider. İnsanın kendisi bile beklemez bu zaman da, haydi gel.
    İyi peki madem diyerek Onur’un peşine takıldım...
    Onur’la her zaman gittiğimiz kafeye gittik. Bu kafede ne buluyorduk hiç bilmiyorum. Bizi cezbeden bir tarafı da yoktu ama Onur muhakkak bir şeyler buluyordu. Çünkü her defasında çayları berbat olmasına rağmen hep buraya getiriyordu beni. Onur ve ben cebimizden sigara paketlerini çıkarıp masaya koyduk. Sonuçta ikimiz de, masaya konulan sigaranın anlamını biliyorduk. Garson masaya geldi.
    -Ne içersiniz?
    Çayları söylerken Onur’un halinde inceden bir tedirginlik sezmiştim ancak anlam verememiştim. Garson bir süre sonra tekrardan gelip, masaya çayları getirmişti. Çayları tam masaya koyarken. Onur birden anlamsız bir şekilde titremeye başladı.
    Onur, n’apıyorsun diyemeden, çayı olduğu gibi üzerine döktü. Sonra bir ara Esra Ceyhan’ın programına katılan uçan adam Sabri gibi “Allah” diyerek fırladı masadan. Çevrede oturan birkaç kişi, Tarık Mengüç gibi kaçışıyordu. Elimi bir aşağı bir yukarı sallayarak, sakin olun, sakin sadece çay döküldü diyerek sakinleştiriyordum herkesi. Herkes, o an sanki birkaç dakika önce kendileri kaçışmamış gibi tekrardan masaya oturup harala gürele muhabbete tutuldular.
    Bayan garson tekrardan masaya gelmişti. Elindeki ıslak bezi Onur’a uzattı.
    -İyi misiniz?
    Onur kekeleyerek, "İiyiyiyiiyim" gibi birtakım sesler çıkardı. Bayan garson elindeki bezle masayı iyice bir silip, yanımızdan ayrıldı. Onur, sırılsıklam olmuş sigara paketinden en kurusunu seçip tekrardan sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra
    -Can, ben aşık oldum kardeşim.
    -Onu anladım Onur, sen bana bilmediğim başka bir şey söyle.
    -Adı, Ece.
    -Çayları, masaya getiren bayan garson mu?
    Şaşırarak gözlerimin içine baktı.
    -Nereden anladın?
    -Bunda anlaşılmayacak bir şey yok Onur. Bayan garsona aşık olduğun, Edirne’den Kars’a, Dünya’dan Mars’a kadar belli. Peki onun, ona karşı hissettiklerinden haberi var mı?
    -Yok.
    -Eee konuşsana o zaman kardeşim, neden bunu içinde tutuyorsun. Onun da bundan haberi olması gerekmez mi?
    -Can, benim mektup yazmam lazım. Biliyorsun ki konuşmayı beceremem.
    -Yaz o zaman.
    -Yazamam ben. En son lisedeyken mektup yazmıştım. O da üst kat komşumuz emekli öğretmen Salih ağabeyeydi. Mektubu okuduktan sonra annemi, babamı çağırıp ne biçim bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Yazdıkları imla hatasından geçilmiyor, diye paylamıştı.
    -Onurcuğum, bak canım kardeşim anlıyorum seni ama ben bunu yapamam. Bu çünkü senin hissettiklerin. Senin hissettiğin duyguları ben nasıl anlatayım?
    -Neden abi, sen yazı mazı işleriyle uğraşıyorsun ya,
    -Evet, doğru. Yazı işleriyle uğraşıyorum. Ama ben yazarların yazdıklarını çeviriyorum. Bunlar da zaten çocuk hikayeleri. Hatta Çocuk Kalbi’ni okuduktan sonra bir süre okumaya küsülen cinsten. Yani anlayacağın kardeşim, başlayabilecek bir ilişkiyi başlamadan bitirebilir. Ben bunun vebali altında kalmak istemem.
    -Çocuk Kalbi, kötü bir kitap değildi ki ama.
    -O kadar cümle kurdum. Sadece onu mu anladın?
    -Ama Çocuk Kalbi, kötü bir kitap diyorsun?
    -Değil ulan değil. Sadece çok pesimist bir havası vardı o yani.
    Sigara paketimden kuru kalmış sigaralardan ben de bulup yaktım. O sırada garson kız kapıda bekliyordu. Üzerinde önlüğü yoktu galiba mesaisi bitmiş olmalıydı. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Karşıdan biri ona doğru yaklaşıyordu. Gelir gelmez, bizim bayan garsonla sıkı sıkı sarıldılar. Ben işin vehametini anlayıp, binbir şebeklik yaparak Onur’un o yöne doğru bakmasını engellemeye çalışıyordum ama bu durumu engellemeye gücüm yetmemişti.
    Onur’un elinde tuttuğu sigara henüz bitmeden masadan el yordamıyla kuru sigaralardan birini bulup yakmaya çalışıyordu ama sigara bir türlü yanmıyordu. Sigara yanmadıkça, Onur küfürler savuruyordu. Çocuk Kalbi meselesinden dolayı mıydı, ıslak olduğu için yanmayan sigara için miydi yoksa aşık olduğu kadının az önce el ele tutuşup kafeden ayrılışı mıydı? Bilmiyordum.
    Ayağa kalktım. Elimi Onur’un omzuna attım.
    -Haydi gel, gidelim kardeşim.
    Bir süre Onur’la sokaklarda yürüdük. Sokaklarda yürürken tek kelime konuşmadık. Sadece ıslak olduğu için yanmayan sigaraları yakmaya çalışıp, yakamadıkça küfürler savurduk. Küfürler savurdukça rahatladık. Rahatladıkça, kendimize geldik. Köşebaşındaki mısırcıdan iki közlenmiş mısır aldık. Hayata döndük.
    Onur’u eve bıraktıktan sonra, elimde tuttuğum market poşetleriyle apartmana girdim. Bizim kata geldiğimde, Müzeyyen abla ve Zafer ağabeyin kapıları sonuna kadar açık duruyordu. Telaşlanarak, hemen içeri girdim. Zafer ağabey, Müzeyyen ablanın dizlerine uzanmıştı. Müzeyyen abla, bir taraftan elma soyuyor diğer taraftan da soyduğu elmaları Zafer ağabeye yediriyordu. Halbuki sabah gördüğüm manzarada, sürekli didişen sanki onlar değillermiş gibi. Hangi gazetenin son sayfasında okuduğumu hatırlayamadığım “Evlilikte, arada küçük tatlı atışmalar ilişkiyi canlı tutar,” tarzı bir haber geldi aklıma. Ne kadar da saçma diyordum. Bir insan seviyorsa, neden didişsin, kendini paralasın, neden birbirlerinin yüreğini tüketsin. Ama gördüğüm bu manzaradan sonra, artık konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Usulca evden çıkıp, yavaş bir şekilde kapıyı arkalarından kapattım.
    Nihayet sonunda kendimi eve atabilmiştim. Masada çevirmekte olduğum kitap hâlâ olduğu gibi duruyordu. Yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra, gözüm komodinimin bir köşesine iliştirilmiş bir kağıt parçasına takıldı. Elime aldım, bir süre yazıyı evirip çevirip durdum. Sonra unuttuğum kendim geldi aklıma. Ne de çabuk unutmuştum yine kendimi. Tabii beklemedi. O da benden sıkıldı ve çekip gitti. Tüm cesaretimi toplayıp, mektubu okumaya başladım.
    “Hep kendini ihmal ediyorsun, unutuyorsun. Bir gün bile, kendin için yaşamadın şu hayatı. Hep başkaları için, hayat kurdun kendine. Onlar üzerinden hayatını şekillendirdin. Onlar terk etti, onlar berbat etti bazen hayatını ama hep onlar iyiydi dedin. Onlar hiçbir zaman kötü olamazdı. Çünkü sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun dedin kendine. Kalk ve aynaya bak Can! Şu mahvettiğin hayatını orada gör, tabii biraz cesaretin varsa.”
    Unuttuğum kendimin, bana arkamdan sadece birkaç satır yazıyla veda etmesi çok ağrıma dokunmuştu. Haklıydı, hiçbir şey diyemedim. Gözyaşlarımı ceketimin koluyla sildim. Kalktım, sabahtan kalma çayı ısıttım. Çayımı bardağa doldurup, çalışma masamın tekrardan başına geçtim. O sırada telefonum uzun uzun çalmaya başladı. Arayan okuldan başka bir arkadaşımdı. Telefonu sessize alıp, çevirmekte olduğum hikâyenin ilk cümlesini çevirdim: “Ölmedim ama yaşamadım da.”