• Bazen bir an geliyor hiçbir şey söyleyemiyor insan, insan olduğunun, güçsüz olduğunun farkına varıyor acımasızca. Dünyadaki her şey dönüyor etrafında, o duruyor ama. Basit birisi olduğunu anlıyor eninde sonunda. Bunların daha güzel günleri olduğunun bile bilincinde artık. Her şeyin her zaman kötüye gittiğinin olduğu gibi. Fibonacci sayıları gibi tüm hayat. Katlanarak büyüyor sorunlarımız, tahmin edilir olsa da oldukça. Biz en başta kalsak da sabah değilmiş gibi, her şey üstümüze çullanıyor belki. Teoride sadece dışarıya dönüşü olan onlarca dünya arasında, unuttuğum birisi - yok unuttuğumu sanmıyorum açıkçası. Başlıyorum demem lazım galiba, herkes yerini aldıysa. Olabildiğince aciz, olabildiğince insan, hala ben ama. O, bir parça tahmin edilebilen, hatırlanan, bazıların sevdiği- yo sadece alıştığı- bazıları için hayal kırıklığı olan, sonu hep aynı biten umutsuz vakanız. Kendine acıyanlar her dönemde popüler olmuş edebiyat camiasında, benim neyim eksik ki. Ecnebilerin mavi dediği tondayım zaten bir kaç günden beri - sebebim yok. Daha dün gece kabul ettim kötü birisi olabileceğimi, herkes kötü cevabını aldım sonrasında. Felsefe ya da değil - kötü müyüz aslında gerçekte? Sizi de yanıma çekerek üste çıkmaya çalışmıyorum. Sadece merak ediyorum. Bir buçuk yıl önce, bir başkası - ne kadar doğru olur insanın öteki kendini başkası gibi göstermesi bilmiyorum- kötü insanlar olmadığımızı söylemişti. Herkes her şeyi söylüyor, iyi bir şey değil bu gerçekten. Ben de söyleyemem iyi olduğumu, baştan beri söylüyorum. İki tür insan var belki, ben hep o şüpheci, içi pislik dolu olanlardan olmayı yeğledim galiba. Ama diğerlerine ihtiyacım oldu hep. Şansıma da hep diğerleri düştü, iyi olanlar- üzdüm, yıktım onları hep şansıma. Şanslılardı galiba, oksimoron gibi görünse de. Kötü insanı bende tanıdılar, en zararsız kotüde belki. Yarın ne olacağımı bilmiyorum. Ölüm filan da bahsetmiyorum, güçsüzlük en başta söylediğim. Çaresizlik, her şeye sahip olduğunu düşünse de kemiriyor insanı. Her şey ne; mutlu, pişman olmayacağın bir hayat? Mümkün mü, ben hiç bir şeyden pişman olmadım diyebilecek misin kendine dürüstçe? Daha iyi ya da daha kötü değil, gerçekten başka bir şey istemiyor muydun kendin için? Burada mı hala herkes- öykü konması gerek buraya bir tane? Ağustos böceği ile karınca gibi belki. Ya da kırmızı başlıklı kızın öyküsü- masal değil ama. Henüz kar yağmamışken başlayan bir öykü bu. Oyuncular, Büyük Kötü Kurt, namı değer Bigby - her ahvalde aşık olunası kız (kırmızı başlık opsiyonel), binlerce figüran- kimi önemli, kimi önemsiz. Kime göre, neye göre bilinmiyor ama. Ormanda saçma sapan gezen bir yapısı var kızımızın. Kurt aslında saf olanı, başına daha önce piyano düşmüş, aptalca dolaşıyor etrafta, saçmalıyor da diyebiliriz tabi- en doğal insan/kurt içgüdüsü Hermann Hesse'den beri saçmalamak. Görecek tabi kızımızı eninde sonunda, başka türlü olmaz hikaye de masal da olsa. Yemesi gerek motor reflekslere göre, öyle başlıyor her şey - Bigsby'liğe yakışan şeyler yapıyor- albenisi çok olan. Uzun bir süreç tabi-uzun olduğu kadar da umutsuz. Stokholm- Antistokholm, ne kadar sendrom varsa yaşanıyor, her aptal kırmızı başlıklı kız uyarlaması gibi aşık oluyor kızımıza kurdumuz. Sonra- sonrası malum. Kız fark ediyor içerideki kötüyü. Öldürtmeden oduncuya ama, olaylar karınca/ağustos böceğine evriliyor. Kızımızı karınca- salak kurdumuzu ağustos olarak düşünün. Yiyemeden, öpmeden kızı- bitiyor her şey- öğütler başlıyor üst üste. Aptal kurt dolaşamıyor ki artık ormanda başıboş. Her yerde kızı görüyor. Ama bir şey yapamıyor, haklı çünkü karınca her zaman. Ağustos böcekleri aşağılanmaya mahkum her zaman. Peki siz kim oluyorsunuz da masallara anlamlar yüklemeye çalışıyorsunuz? Bu gözler neler gördü Kırmızı Başlıklı Kızla ilgili? Hiç kimse böyle bir şey anlatmaya zorlanmamalı. Hiç kimse bunları okumaya zorlanmamalı. Çürük ruhlar, sahte insanlar , aptalca ünvanlar, dönüyor etrafımda. Aralarından uzatmak istiyorum elimi bazen. Geçiyor şans eseri hiç bir şeye değmeden, ama boşta kalıyor her zamanki gibi. Ne olacaktı sanki, diye soran okuyucu, teşekkürler hala burada olduğun için. Sen hiç sevdin mi diye Anadolu masallarına girmeyeceğim tabi ki, kötü bir şey o. Üff, yine gereksiz bir yazı oldu- sömürüyle dolu. Başlarda güzel bir şey olacağa benziyordu halbuki. Anlamalıydım, güçsüz insan her yere çıkabilir elbette. Neyse, mutlu olmak lazım demiş birileri. En güzeli sahte olan- uğraşmak zorunda olmuyorsun hiç bir şeyle- gülümse yeter, olabildiğince içten, bilen biliyordur zaten seni. İyi geceler.
  • Aşk anlamaktır...
    Aşk bir acıdır...
    Aşk teslim olmaktır...
    Aşk gözyaşıdır...
    Aşk telefon çalacak diye beklemektir...
    Aşk bütün bir dünyadır...
    Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir...
    Onu kucaklayarak bütün dünyayı dışarda bırakma arzusudur...İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir...
    Yeni Hayat bir aşk romanı, aşka giden yolun, yolu aşktan geçen, aşkına emek veren, aşkı için acı çeken bir yolcunun romanı...
    Ne diyor Osman Canan için:“Anne ben âşık oldum, anne ben kayıp gidiyorum... onun için her şeyi yapabilirim.”
    Bir gün bir kitap okudum ve bütün “okuma listemin en iyileri” alt üst oldu.
    Dün 6 saat boyunca elimden bırakmadan okudum, bırakamadım çünkü büyülenmiş gibiydim ve gözyaşlarıyla okudum. Gece 01..20’de kitap bitmişti ve ben de bu kazadan sağ çıkamadım...
    Sabahın 6.35’inde ( saate baktım çünkü) telefonun çalar saati değil, kitaptan okuduğum cümleler uyandırdı beni ( ilk kez yaşıyorum bunu)
    Kitap cümleleri beynimde ,kalbimde yankılanıyordu, duydum...
    Çok tartışmalı bu roman için çok şey söylendi şimdi ben de konuşabilirim.

    Romanda üst metin olarak şu anlatılır:
    “22 yaşındaki Osman okuduğu bir kitaptan öylesine etkilenir ki o kitapta anlatılan hayatı aramak için yola çıkar. Yanında kitapla tanışmasına vesile olan ve ilk görüşte âşık olduğu Canan vardır. Otobüslerle ( VARAN ) şehirden şehire giderler durmaksızın. Garajlarda, sokaklarda, kazalarda, otobüslerde, evlerde bu hayatı ve kitabı okuyup anlayan Mehmet’i ararlar. Sonunda Osman Mehmet’i bulur ve Mehmet’in ve hatta Nahit’in “kendisi” olduğunu anlar.
    Peki olay bu kadar basitse neden okuyanlar kitabı anlamadıklarından yakınıyorlar.
    Çünkü kitap alt metinlerle yüklü, ilmek ilmek örülmüş adeta, hem de ustalıkla.
    Şöyle ki :
    14 . yüzyılda Gülşehri, İranlı şair Feridüddin Attar’ın aynı adlı eserinden yola çıkarak “ Mantık’ut Tayr” ı yazdı. Kuşların Dili anlamına gelen bu alegorik tasavvufi eser bir yolculuğun hikayesidir : Kuşlar ülkesinin padişahı yoktur, kuşlar padişahsız bir ülke olmayacağını düşünerek bir padişah seçmek isterler. Hüdhüd kuşu, aslında bir padişahları olduğunu onun adının Simurg olduğunu ama çok uzakta Kafdağı’nda yaşadığını, isterlerse kuşları oraya götürebileceğini söyler. Binlerce kuş bu yolculuk için hazırlanır ve yola çıkarlar.
    Yol çok zorludur, engellerle doludur ve uzundur. Yolculuk sırasında bir kuş acıktığını söyler ve aşağıda gördüğü buğday tarlasına iner.Diğeri sevgilisini özlediğini söyleyip geri döner, biri nin yolda gördüğü altın ve zümrütler gözünü kamaştırır , mücevherleri tercih eder. Birini güneş çarpar, biri soğuktan donarak ölür. Biri hastalanır geride kalır, biri “ Benim yaratılışım kaypak ben vazgeçtim.” der .Binlerce kuştan geriye 30 kuş kalır. Kafdağına varırlar, dağı aşıp aşağıya süzülürken gölde kendi yansımalarını görürler ve anlarlar ki Simurg kendileridir. ( Farsça’da si: 30 murg : kuş demektir.)
    Tasavvufta Simurg Allahtır, ( Canan da sevgili yani Allah’tır.) Hüdhüd mürşid, yani yol gösterici şeyhtir, kuşlar da mürit yani dervişlerdir.
    Bu yol Allah’a ulaşma ve Allahın varlığında yok olma yoludur.
    Tasavvufa göre Allah der ki , “Görünmek istiyorum .” ve tıpkı bir aynaya yansır gibi adem denilen yokluğa yansır ve görünen tüm kainattır. Allah görünmeyi dilediği için “ varlık” vardır. Var olan tek şey Allah’tır geri kalan her şey yansımadan ibarettir.

    Yeni Hayat da bir yolculuk hikayesidir. Osman Yeni Hayat’ı ve kendisini ararken Canan’a aşık olur. Yıllarca arar ve sonunda kendini bulur. Kendini bulduğunda 3 el ateş edip kendini öldürür, bu da tasavvufta ölmeden ölmek yani hiçliğe ulaşmakla ilişkilidir.
    Öldürdüğü Osman da Nahit de Mehmet de kendisidir.
    Uzakta aradığımız aşk aslında yanıbaşımızda, engelleri aşmak gerek mesela bir ateş denizini mumdan bir gemiyle geçmek,aşka ulaşmak için her şeyi göze almak gerekir.Yani aşk için ölmeli , aşk o zaman aşk.
    Yani bir sevmek bin defa ölmek demek.

    Romanda Batı kültürünün bizi nasıl yozlaştırdığından da yakınıyor yazar. Çocukluğumuzun, gençliğimizin güvenli hayatı; markalarla, teknoloji ile, modernleşme adı altında bizi özümüzden koparmış yutmuş,ezip geçmiştir.

    Büyülü gerçekçilik kitapta adeta zirvededir. Osman’ın hayalete soru sorması, konuşmaya çalışması fantastiktir ama hayaletin ona cevap vermesi ve Osman’ın bunu doğal karşılaması büyülü gerçekçiliktir ve hayli örneği vardır.

    Başka bir akım varoluşçuluktur romanda ve sorar Osman :” Ben ve dünya birbirimize neden varolduğumuzu, neden bu saatte burda olduğumuzu, en büyük amacın ne olduğunu sorarız.”
    Zaten roman hep sordu:
    Hayatın amacı ne?
    Hayatta:
    Kaza var, kader var, aşk var, yalnızlık var,ölüm var, mutluluk var...

    Aşk ile dönmekte dünya...
    Gözyaşları ile bitirdim..
    Beni yerden yere vurdu, süründürdü, acı çektirdi, kalbimi burktu...
    Hayat ne kadar kırık dökük...
    Bu kitap:
    Tahripkâr...
    Sıra dışı...
    Anlayamayanların “saçma” olmakla itham ettiği bir şaheser...
    Orhan Pamuk... ( soykırım iddiaları kitap dışıdır ve kitabı bağlamaz bence) Nobel ‘ i hak etmiştir( okuduğum 5. Pamuk romanı Yeni Hayat bunu tescilledi.)
    Öyle çok şey yazasım var ki ama uzun bulup sıkılmayın diye kısa kesiyorum.
    Okuyucunun alaycı ve saldırgan olduğunu söylerken de haklı Pamuk.
    Çünkü elimde tuttuğum bu kitap yeterli okuma birikim ve donanımına sahip olmayan okuyucu için beş para etmez, onlar okumamalı...
    Ya ben....
    Ben yıllarca okuduğu kitaplarda ilk 3’ü değişmeyen okuyucu son okuduğu 2 kitapla tamamen evrilen, hırpalanan ama mazoşist olduğu için mutlu olan ben...
    Önce Tutunamayanlar...
    Şimdi Yeni Hayat...
    İşte ben de karşınızda yenilenmiş okuyucu Nermin
  • Destek Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ertürk Akşun...
    Kır saçlı, çekik bakışlı, güzel gülüşlü bir adam...
    Biraz mesafeli ama kibar... Ciddiyeti saygılı olmaya zorluyor insanı..
    Kendini böyle anlatıyor :))
    Narsist.... :))

    “Sanatçı bir anlatıcıdır.” diyor Ertürk Akşun. Yeni bir dünya kurmak kadar devrimcidir sanat.
    Cehaleti tanımlarken de sadece kendi yazdığını beğenen yazarları da kastederek “Kendilerinden önce ve sonra yazanları dikkate almayıp dünyadaki her şeyin kendisiyle başladığını sananları “ adres gösteriyor.

    Yaşayanların çoğu dışardan iyi görünüyor ama ruhları kirli, ruhları boş, ruhları aldatılmış insanlar..... Onlar yenilmiş...
    Sadece gösterişten ibaret insanlar, gereksiz ve ölçüsüz gururu olanlar da henüz yenileceklerinin farkında değiller.
    Birisi gelecek ve tüm sahte şatoları yıkacak, bir kahraman ama sonra bu kahramana yakışan ancak fiyakalı bir ölüm olacak.
    ........ ............
    Başrollerde Tarık ve Alev...
    Siyah beyaz bir nostaljinin içinde buldum kendimi. Tarık Akan ve Fatma Girik...
    İlk görüşte birbirlerine âşık olan Tarık ve Alev birbirleri için gözlerini kırpmadan ölümü göze alırlar.
    Aşk değil asıl tema zaten olsaydı yarım bırakırdım bu kitabı vıcık vıcık, aldatmalı, sinsi planlı aşk öyküleri ne bu romana ne benim gibi okura yakışırdı.
    68-70 kuşağının devrimci gençlerinin içinde bulunduğu çıkmazı, “ Uğruna ölünecek insanların ve ölmeye değecek bir hayatın” bulunmasının yüceltildiği bir dönem romanı Ve Kızın Adı Gece.
    Her çağ bir süre sonra koca bir ölüye dönüşür. Bir çağ ölür, yeni bir çağ başlar.
    Ve Tarık da bir ölüyü gömmekle yükümlüdür, devri kapatmaya hüküm giymiştir.
    Modernizm ve kapitalist bireyciliğin insana sunduğu “Yalnız ol, sadece kendin için yaşa , yabancılaş ve körleş!” manifestosuna karşı “ Edebiyat ve sanatla ufacık bir kıvılcım, minnacık bir ateşle bir yangın çıkarmaya gücü yeten devrimciler” romanda birer birer canlanıyor :
    Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve niceleri...
    İnsan varlığını ve yaşam amacını sorgulayan bir yerli roman... Yakın tarihimizi, siyasi çekişmeleri, ayakta ve hayatta kalmaya uğraş veren romantik devrimcileri gözler önüne seriyor ; açık, yalın, sürükleyici anlatımıyla...
    Yine ölmek isteyen ama ölemeyen bir kahramanın vicdanının peşinde( Yeni Hayat’taki Mehmet, Tutunamayanlar’daki Turgut, buradaki Tarık) gecesi olmayan hep gündüzü olan bir hayattan hafif yaralı çıktım.
    Türk devrimci hareketinin 68 kuşağının nice aydınlarının hapishanelere ve darağaçlarına gidişinin hazin öyküsü...
    Geri planda anne ve babaların çaresizliği ve tükenişleri kalp burkmakta...
    “ Aşk ve devrimdi beni ben yapan en temel argüman.” diyen bir kahraman yaratan yazar, aslında bu sözlerle popülerliği ve çok satmayı değil, bir misyonu ve vizyonu olan roman yazmayı göze almış...
    Zaten çok gözü pek gördüm kendisini...
    Cesur...
    Gerçek hayatta mızmızın tekidir belki ... :))
    Edirne , Amasya, İstanbul üçgeninde bir Türkiye panoraması okumak değil izlemek isterseniz, anıların ölümsüzlüğüne inanan iflah olmaz bir romantik okuyucu iseniz buyrun kır saçlı, güzel gülüşlü adam sizi bekliyor.... :))
  • Kime tutunacağız ki bundan sonra, söylesenize tutunacak dalımız mı kaldı? 
    Müzeyyen Senar gittiği günden bu yana bir daha; "Aşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni" diye sevebilecek çıkar mı? "Benzemez kim sana" derken içimizi kim cız ettirecek ki? 
    Ya Zeki Müren gibisi gelir mi bundan sonra? Kim, "Gözümden öpme ayrılıktır derdin. Öpmedim, ayrılmadık mı" diye soracak? Peki ya kim gitme sana muhtacım diyecek? Kim sevdiğini gözlerin doğuyor gecelerime deyip özleyecek? Akşam olup gizli gizli kim ağlayacak? Kim dertli gönüllere girecek? 

    Ya simsiyah gecelerin koynunda Barış Manço'nun "Uzaklarda bir yerde güneşler doğuyor" sözleri ve bizi o çok uzak yerlere savuruşu? Ne sözler yetiyor, düğümlenen kelimelere, ne de susuşlar. 

    Ferdi Özbeğen'siz zamanlardayız hem, kim soracak şimdi; gülmek için yaratılmış gözlerdeki yaşın hesabını? 
    Kayahan gibi; "Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah beyaz filim gibi biraz" diye bizi geçmişimize savuracak var mı bu devirde? Usta; "Sen iskambil kağıtlarından fal bakardın, istediğin çıkmadığında kağıtları bir daha karardın" derken nasıl da vurmuş dibine anlamların! 
    P
    Ya bir menekşe kokusunda seni aramak var ya" derken ciğerimizi Ahmet Kaya’dan başka kim böyle derinden sızlatacak ki? 
    "Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de." derken kim fırtınalar estirecek ruhumuzda. "Dün gece gördüm düşümde, seni özledim anne diye anaya vuslatı kim böyle içten söyleyecek. Kim son pişmanlığı "Seninle bir bütün olabilirdik." diyerek itiraf edecek? 
    Hem son pişmanlık neye yarar? Zaten "Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümüzde!" Müslüm Baba bile öldü be, şimdi kim, "Hangimiz düşmedik kara sevdaya, hangimiz sevmedik çılgınlar gibi" diye haykırarak içimizi titretecek?  
    Söylesenize kim? 
    Önder Deniz Çavuşlar
  • Bir dakika, izin verin de anlatayım şu öyküyü. Camilla Lopez adında bir kıza âşık oldum. Bir gece çalıştığı yere gittim ve karşımdaydı ve o günden beri o kızın güzelliğini her düşündüğümde boğulacak gibi olurum, şimdi yazarken bile.
  • Hatırlarmısın Begonyam!

    İlk halin geldi, gözlerimin önüne... yıldızlar düşerdi bir bir yer yüzüne, gözlerinden.

    Öyle bir bahardı ki, sonbahar'ı düşünmeden sarıldım sana. Nasıl dile gelir ki, söyleyemediğim o anı.

    Ooff!

    Bir çiçekler içindeydim, elimde bir bardak çay, öylecesine içiyordum, hastane'nin bir köşesinde... Yalnız, yalnızım, bir tek ben mi yalnızım... ben yalnız değilişim meğer, öyle sanmışım..

    Bir yudum daha aldım, sigaramı attım şöylece bir tarafa, sonra kalktım ayağıya, eğildim yere ve , aldım. O benden mi yalnızdı... - saçmalıyorum - - saçmalıyorum, çünkü nasıl anlatacağımı, tarif edeceğimi bilmiyorum...

    -Gözlerimi kapatıp, cesaret topluyorum - -

    Sağım da sıralı dört ağaç, solumda bir kaç dikenli, budaklı öylesine görkem verilmek istenen, bahçenin, yeşilimsi çitleri.. bir kaçının dalları kırılmış, ufalanmış yerlerde çöp olmuş...

    Son yudumumu aliyorum dudaklarıma değen soğuk tenli bir çay..! Çöp kutusuna bıraktım onu, o da beni, sana getirdi. Döndüm seni çapraz gören bank'ın bir tarafında oturdum sessizce; başka şey'ler ile ilgilenir gibi oyalanmaya - beceremem de belli ederim kendimi - - bir an kavradığımı düşünmüştüm. Kendimi hep belli ederdim, saklayamazdım meğer sen baska hülyalardaymışsın... Akşam karanliğında dökülen göz yaşlarının parlakliğının yere düşmesine kadar...

    Beni farketmemene sevinmiştim, ya da sevindiğimi sanmışım, ben yalnız değil, sen yalnızmışsın Begonyam, özür dilerim!

    Dayanamadım, dayanamazdım ki, bir insan ağlasın, ben kalkıp bir çay daha alıp içeyim, sonra kalkıp gideyim... yapamadım Begonyam, yapamadım...

    İçimde beni terslemenin korkusu ile geldim sana, ne mutlu bana Begonyam, ne mutlu seni sevmeme, Begonyam.

    -sustum- (doldum) !

    Evet Begonyam, müsade istemiştim "otura bilirmiyim?" diye. Ne kadar naziktin, cevapsız, kaydın kenara... oturmuştum yanına, aşık olacağımı bilmeden. Hani içim bir hoş olmadı değil ama, bilmem bir gariptim, böyle değildim.

    "Kıvılcım, düşmüş yoluna, yoksa getirirmiydi seni bana 'Ateş Böceğim' "

    "Neyiniz var" dedim. Ardından devam ettim, "Ağlıyorsunuz?"

    Başını çevirip baktığın "o gözlere, ebediyen mahkümüm hücrem.." gülücük kondurdunuz, nasıl cesarettir bana o gülücük ki, elimi korkarakta olsa kaldırdım, baş-parmağım ile "özür dilerim!" dedim ve sildim sağ gözünü, sağ gözün yakındı, sağ gözünü sildim. Zaten cesaretim olsaydı o kadar, soluna otururdum.. sol yanıma aldım ya! Seni, daha ne...

    "Sol gözümü silmeyecekmisin?" dediğin de sol gözünü öpesim geldi, dudağını, alnını. Ooff Allah'ım yapamadım, utandım... suskun kaldım bir an ama, ne yapayım. Hiç öpmemiştim ki... sağ elimi kaldırdım, sol gözüne dokundum. "Üzülme" dedim. Başımı sağa çevirdim de , parmağımı sen diye öptüm, "tuz göz(l)üm."

    Sonra "bana müsade" diyişin ve bende ki -Hüzün-

    Benden vaz geçmiştim, ardından takip etmiştim. Merdivenleri çıkıyordun, baktın-güldün , "sende mi ?" dediğinde aklıma gelen ilk söz "Artık bende!" oldu... hasta olmuştum, sana... eşlik ettim Onkoloji yazan o baharı, güzel savuran girişin ardına...

    Peki ya godene kadar olan sohbetimiz ? Çok güzeldin Begonya'm. İlk o zaman bana, bir sözden ötürü, "Sersem sende..." diyişinle başladı bütün sana sersemliğim.. sana sersem olan kaç yürek var ki acaba, beni böyle sersem eden o kaç dil olabilir ki öyle... sonra ben hep sana sersemlik ettim durdum. "Sersem sende.." kulağıma dokunacak bir söz vardı, "o da senin dilinden buyurdu..." Ben o tanışmamızda...

    "Biz; ilk gün, sevgili olmanın şokuyla bahar olduk..., güz geldi de savrulduk.."

    - Bıraksalardı, o gece yanına kıvrılıp yatardım -

    Böyleydi işte Begonyam ilk tanışmamız, seni masumca öpüşümde... sarılışlarımda.

    Senden ayrıldığımda ki ilk hislerim de şöyleydi.

    - -
    Dönsen mi geri, dönemem, almazlar içeri,
    Camına taş atsam ama, şimdi serum vakti.
    Yağmurlara desem, vursalar camına...
    Ah! Begonyam, üşüdüm, yağmur sevmezmisin sen...

    Kahvem elimde ama soğuk hava gibi...
    İçimi ısıtan soba değil, bana tebessüm ettiğin halin.
    Dışarıda nasıl esir olunurmuş öğrendimde...
    Soğuktur oda'n şimdi, düşle sarıl bana emi...

    Kadim TATAROĞLU
  • Aşık Veysel evli olduğu zamanlarda eşi başka bir adama aşık olur ve kaçmaya karar verir. Gece uyumak için yataklarına girdikten sonra eşi
    kalkar, bohçasını da aldıktan sonra pabuçlarını giyer ve ardına bakmadan kaçmaya başlar. Biraz aradan sonra ayağına bir şeyin vurduğunu fark eder. Pabuçlarını çıkarttığında gördüğüne inanamaz. Aşık Veysel'in tüm parası oradadır. Kaçacağını anlayıp sahip olduğu her şeyi eşine bırakmıştır.

    Ayrıca parayla beraber bir kağıt bulur.
    Ve o kağıtta şu yazar: Al bu para ananın ak sütü gibi helal olsun, gittiğin yerde kendini ezdirme. Bir de güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa...