• Takım tutarız şampiyon olmaz...
    Siyasi parti tutarız iktidara gelmez...
    Aşık oluruz kavuşamayız...
    Birini severiz bize bakmaz...
    İskender yazar, okuyucu beğenmez....
    Bir parkta aç...
    sigarasız...
    ve mahçup oturmuş...
    Nazım’ın oğlu...
    Can Baba’nın sağ kolu...
    Evrilirken devrilen mülteci...
    Ceketi Van marka...
    Gömleği Bingöl yaka hayatla kavgalı Anadolu devrimcisi...
    ............
    Takdir edilmeyişine hatta
    okunmayışına sitem etmek yerine kendinden kendi de hazzetmediğini söyleyip
    Yavan gelen...
    Yayan giden İskender bileti olmadan yolculuğa çıkmaya azmetmiş...
    Sabit bir huzursuz o...
    Fay hattı kırık olası bir deprem...
    ........
    Masal gibi başlayıp trajedi olarak biten ömründe hedefi 22. yüzyılda tarihin en önemli romantik serserisi olarak anılmak. ( Hedefi bence yüz yıl öncesinden isabet etti.)
    Gece olduğunda kanayan pek çok yarası var...
    Yarım bıraktığı pek çok hikayesi...
    Ve herkesten gizlediği berbat bir sevgilisi...
    Bir köy ağıtının kör bıçağıdır İskender...
    Asitle yıkanıp temizlenir...
    Omzuna astığı tüfeği o uyurken patlar...
    İçinde yanan ateşi söndürmek yerine onunla ısınmayı öğrenir.
    Alın yazısı alt yazılı bir film; izlerken uyuyakalma ihtimali yüksek ...
    Perişan sözcüklerden bir korku sarayı ören bu isyankar ruh hayattan tasarruf edip erken ölmeyi kafasına koymuş....
    Sosyal ağlarda aforizmalarıyla boy gösterse de çok tercih edilen bir yazar değil. Yeraltını onunla gezmekten çok keyif aldım ben.
    Bir süredir tedavi gördüğünü biliyoruz hatta vedalaştı okurlarla; kalan işlerini tamamlayıp fişi çekeceğini belirterek.
    Yeraltı seviyorsanız İskender güzel bir rehber....
    Dipnot: Şifa onunla olsun.
  • Düşünülürse derince
    Uzak görünür görünce
    Yol bir dakka miktarınca
    Gidiyorum gündüz gece
    Aşık Veysel
  • İçimizdeki Şeytan, İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali, Sabahattin Ali... Sürekli duyuyor, her yerde görüyordum. Kitaba öyle büyük bir beklentiyle başladım ardından bu beklentim o kadar çabuk büyük bir hayal kırıklığına dönüştü ki. Bir bakıyorsunuz yorumlara neredeyse tek bir olumsuz yorum yok kitapla ilgili. Artık bunun tam anlamıyla sürü psikolojisine dönüştüğünü düşünmekteyim. Kapağında Sabahattin Ali mi yazıyor, öyleyse güzeldir eleştiremeyiz, çok fazla sevmesek de eleştiremeyiz, usta yazar eleştirilir mi hiç, aman sakın. Bir kitapta verilmek istenen mesajın güzel olması o kitabı çok iyi bir kitap haline getirmek için yeterli mi gerçekten? Hayır tabii ki değil. İçimizdeki Şeytan'da dokunulan noktalar iyi güzel. Bir karakterimiz var ki düşman başına; yaptığı her hatayı, her kötülüğü içindeki şeytana bağlıyor, o şeyi yapıp yapmamak için özgür iradesi yokmuş gibi. Yapılan kötülüklerden, hatalardan bir şeyleri, birilerini sorumlu tutmak çok kolay, bütün mesele kendi özgür iradenle bu şey veya birinin önüne geçerek o davranışa engel olmak. Ana karakterlerden biri olan Ömer bunun tam tersini yapıyor. "Ben yapmadım içimdeki şeytan yaptı, buna engel olamıyorum." Bir de çeşitli karakterler aracılığıyla zamanının aydın geçinen kesiminin aslında ne denli yoz olduğunu göstermeye çalışıyor Sabahattin Ali, eh bu da güzel. Ama bu iki ana fikir yetmiyor bu kitabı iyi kitap haline getirmeye. Henüz yirminci, otuzuncu sayfasına gelmeden sıkıldım İçimizdeki Şeytan'dan, düzelir diye bekledim bir noktadan sonra bundan umudumu kestim, bitsin artık diye okudum tamamen.

    Spoiler...

    Kitabın henüz başında Ömer ve Nihat isimli iki arkadaş vapurdadırlar. Ömer karşıda bir kız görür ve der ki, "Bu kıza aşık oldum." Gider kızın yanına, bir kadın vardır orada, Ömer bir bakar ki bu kadın Emine teyzesi, hem de aşık oldum dediği kızın hemen dibinde, Koskoca İstanbul'da. Bu ilk tesadüf, buna neyse diyerek okumaya devam ettim. Bu kızın adı Macide'dir, Ömer'le gezip tozmaya başladığı için Emine teyzesi ve amcasıyla arası bozulur, bir gece her şeyini alır yanına çıkar sokağa, tek isteği o evden gitmektir. Bir de ne görsün hemen orada gecenin bir vakti Ömer bekliyor onu, bu gece evdekilerle bir sorun yaşayabileceğini hissetmiş de o yüzden beklemiş. Bu noktada artık beni bu zorlama tesadüfler rahatsız etmeye başladı. Sonrasında giderler Ömer'in bir oda evine, sözümona evlenirler (bir evlilik belgeleri yoktur), ardından bir saz gecesine giderler. Orada müziğini icra eden adama bir bakarlar o da ne, Macide'nin küçükken gittiği mektepte öğretmenliğini yapan, aralarında öğretmen-öğrenci ilişkisinden farklı bir ilişki olan Bedri. Bu yetmezmiş gibi Bedri bir de Ömer'in arkadaşıymış. Bu tesadüfler günümüzde kitapları örneğin New York Times Bestseller gibi çeşitli listelere girmiş bir yazarın kitabında yaşansaydı bizim "elit, edebiyat sever" okurlarımız kim bilir nasıl yerden yere vururlardı.

    Gelgelelim kitapta çok önemli bir ayrıntıymış gibi anlatılan, Ömer'in iş arkadaşlarından birinin devlet kasasından zimmetine para geçirmesi olayını görüyoruz. Böyle bir suç ekliyor yazar kitaba ancak sonrasında bu karakterin adı neredeyse hiç anılmıyor, doğrudan ana karakterlerden Ömer'le ilgili de olan böyle bir olaya yer veriyorsanız devamında bunun altını doldurabilmeniz gerekir. Bu örnekler uzar gider, son olarak Macide karakterinin saflığı belli bir noktadan sonra kitabı okurken sinirlenmeme neden oldu. O kadar şey yaşatıyor Ömer denen kişi sana, sesini çıkar biraz bu ne saflık!? İçimizdeki Şeytan'da birkaç güzel alıntı ve paragraf olmasaymış sanırım daha kötü şeyler düşünecekmişim kitapla ilgili. Ömer, Macide, Bedri, Nihat gibi birbirinden itici karakterler, hatta Bedri ve Macide sanırsınız Alice Harikalar Diyarı'ndan fırlamış öyle iyi kalpliler, öyle saflar. Açıkçası benim içimi bayıyor böyle karakterler, sonuçta Külkedisi masalı okumuyorum. Sonuç olarak beğenmedim İçimizdeki Şeytanı, abartılmış, şişirilmiş, kapağında yazan isimden dolayı bu kadar satılmış, okunmuş bir kitap. Komik tesadüflerle dolu, birçok şeyin havada kaldığı, yazarın mesaj vereceğim kaygısıyla kurguyu, olayları tabiri caizse koyverdiği bir kitap.
  • Benim küçük gecemde
    Rüzgar ağaçların yaprağına son kez süre tanıyor
    Benim küçük gecemde viran olmanın korkusu var Kulak ver
    Karanlığın esintisini duyuyor musun?
    Ben garipçe şu talihime bakıyorum, ümitsizliğe alıştım Kulak ver
    Karanlığın esintisini duyuyor musun? Gecede, şu an bir şey geçiyor
    Ay kızıl ve karmaşık
    Ve her an düşme korkusu yaşanan bu damda
    Bulutlar yaslı kalabalıklar gibi
    Sanki yağmurun yağacağı anı bekliyor Bir tek an
    Ondan sonra hiç
    Bu pencerenin arkasında gece titriyor
    Ve yeryüzü
    Geri kalıyor dönüşünden
    Bu pencerenin arkasında bir bilinmeyen
    Beni ve seni bekliyor Ey baştan ayağa yeşil olan sen
    Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak
    Ve dudaklarını, sıcak bir his gibi senden benim aşık
    dudaklarımın okşayışlarına teslim et Rüzgar bizi kendisiyle götürecek
    Rüzgar bizi kendisiyle götürecek
  • Hem Tezer Özlü’ye olan aşkım hem mektupları çok sevdiğim ve bir çok metnin üzerinde tuttuğumdan kitap benim için tadından yenmez bir şeye dönüştü. Daha önce Ferid Edgü ile mektuplarını da okumuştum. Orada acılarını hep gizlemeye çalıştığını iyi olduğunu, korkmadığını söylüyordu Ferid Edgü’ye Leyla Erbil’e karşı daha açık davrandığını gördüm hastalık konusunda.

    Bu mektuplarda Leyla’ya en çok dert yandığı konular ülkenin içinde bulunduğu durum ve ülke edebiyatının durumu. Yazarların bir çoğunu kendi üslubuyla ve çok sert eleştirdiğini görüyoruz mektuplarda. Kim olduğu belirtilmemiş ama bu yazarların. Tezer Özlüyle ilgili aşağılayıcı bir roman yazan birinden söz ediliyor bu kitapta özellikle onu çok merak ettim. Ama kim olduğunu değil Tezer’in bu kitaba verdiği tepkiyi yazmışlar.

    Her şeyini paylaşmış bizim Zalım Leyla’yla. Bir çok noktada benzer kadınlar zaten. Ben Leyla Erbil’in biraz daha sert olduğunu düşünüyorum. Hala anlamıyorum Ahmed Arif’i neden sevmedi. Belki sevse biz Ahmed Arif’ten öyle müthiş şiirler okuyamazdık. Belki de okurduk bilemiyorum tabi. Sonuçta adam sadece aşkla ilgili yazmamış ki hem sevdasını hem davasını yazmış şiirlerine. Yani yinede Ahmed Arif‘ten güzel şiirler okurduk diye düşünüyorum. Neyse bu başka konu. Tezer’e dönecek olursak, Leyla Erbil’e karşı daha açık olduğunu düşünüyorum bazı konularda. Ne de olsa hem cinsi.. Acılarını ve korkularını cesurca paylaşmış. Gerçekten yaşadığı dönemin çok üstünde bir kadın olduğunu bu mektuplarda daha iyi anladım. Aile, evlilik, kadın erkek ilişkileri konularında şu an bile insanlarımızın varamayacağı sonuçlara taaa o zamanlarda varmış bile Tezer Özlü. Özellikle evlilikle ilgili “Bizler belki de kendi kendilerine yaşaması gereken, ama belki de toplumumuz buna elvermediği için evlilikler yapan kadınlarız...”
    yorumu beni çok etkiledi. O kadar haklı ki söyleyecek başka bir şey bulamıyorum.

    Huzursuz bir ruh Tezer. Yazar olarak, bir sevgili olarak, anne olarak, eş olarak, bir yurttaş olarak huzursuz. Onun bu saydığım kavramlara yüklediği anlamlarla, toplumun bu kavramlara yüklediği anlamlar uyuşmadığı için huzursuz. Toplumun kavramlarını reddettiği için huzursuz. Ve tüm bu kavramlardan hep kaçmış onu anladım. Yazarken yazar olmaktan. Anne iken anne olmaktan. Yurttaş iken yurttaş olmaktan. Yurttaş olmaktan 1 Mayıs 1977’de kaçmış. Kanlı 1 Mayıs diye de anılan bu günde yaşananları merak edenler ayrı olarak bakabilir. Tezer Özlü’nün o gece sabaha kadar uyumadığını ve her yeri her eşyayı temizlediğini aktarıyor Leyla. “Devletin üzerine sıçrattığı kanı arıtmak istiyordu,“diyor. Çok acı gerçekten. Sonra zaten terk ediyor ülkesini. Bu koşullar ona terk ettiriyor daha doğrusu. Sürekli memleketine özlem var mektuplarında. Bir sürgünün mektupları gibi yani her mektup. Onu bu yönü için çok seviyorum. Yurt dışında ülkesinin her şeyini (siyasi, ekonomik, edebi..) takip edip Leyla‘ya soruyor. Bunları görmezden gelmeyişi çok güzel. Benim için yazarların bu yönü çok önemli. Ülkesi ve ülkesinin sorunlarından kopuk olmamalı.

    Bu mektuplarla bir şeyi daha, net olarak anladım. Aslında hayatı boyunca kimi sevdiğini. Peki neden sonları böyle oldu ? Ama o hep onu sevmeye devam etti. Cesur kadın. Çok cesur kadın. İlişkileri ve onlara yüklediği anlamlar çok farklı zaten Tezer’in. Mesela Hans Peter’i Leyla ile tanıştırırken “bu adam benim ölümüm Leyla” diyor. Böyle cümle kurulur mu ya.. Böyle şey söylenir mi ? Tezer söyler. Ve söylediğinde de haklı çıkar ne yazık ki. Kehanetlerde bulunması gibi bir özelliği de var. Hissettiği bazı şeylerin doğru çıktığını okumuştum. Kalbi çok temizmiş diyelim. Anladığım kadarıyla Hans Peter çok narin, ince ruhlu, naif bir adam. Tezer’e hiç bir acı çektirmediğini anlıyorum.

    Tezer Özlüyle ilgili başladığım her kitapta bir öncekinin tekrarı olacak diye korktukça yeni şeyler öğreniyorum onunla ilgili. Bir matruşka gibi Tezer. Her zaman size farklı bir şey verebiliyor. Siz bitti sanıyorsunuz ama bakıyorsunuz kitaplarında ayrı bir şey vermiş size, mektuplarında ayrı. İyi ki bu kitabı okumuşum.

    Tezer çağının çok ilerisinde, ince ruhlu kırılgan, güçlü, mücadeleci, duyarlı, aşık bir kadın. Ve huzursuz bir ruh, muhalif bir ruh. Bunların hepsini bu mektuplarında bulabilirsiniz. Bu mektuplar içinde Leyla Erbil’e teşekkür etmek gerek tabi. Tezer’in vasiyetini yerine getirdiği için. Henüz Tezer Özlüyle tanışmamış biri için bundan daha samimi bir tanışma olamaz bence. Kitapla kalın..
  • Fikret Kızılok’u ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum...
    Fikret Kızılok, henüz genç
    Bir plak çıkarmak istiyor
    Plağa iki şarkı seçmiş, büyük usta Aşık Veysel'den;
    Söyle Sazım ve Yumma Gözün Kör Gibi ...
    Gazeteci arkadaşı Arda Uskan'la
    Aşık Veysel'in Sivas - Sivrialan'daki köyüne gittiler
    Arda Uskan röportaj yapacak
    Kızılok da şarkıları için izin isteyecek
    İki gün kalıyorlar o evde
    Aşık Veysel, bir gece gözlerinin nasıl kör olduğunu anlatıyor
    Tek gözüm zaten görmüyordu
    Kırlangıç Uşağı diye seyyar doktorlar vardı
    Onlar göz açarlardı, göz doktoruydular
    Babam rahmetli, gösterdi, baktılar
    Sağ gözü ışık görüyor, üzerindeki perdeyi alırsak açılır
    Akdağmadeni'ne getir, orada tedavi edelim' dediler
    Onlar gittiler, bizde bir sevinç fakat fakirlik var
    Babam para bulacak da götürecek, açtıracak
    O arada öküzün önünden
    Saman irisini, tozunu, toprağını temizlemek için ahıra girdik
    Öküz bağlıydı
    Hayvan kafasını böylesine sallayınca
    Boynuzunu tam gözümün üstüne vurdu
    Sağ gözüm de aktı gitti
    O ışık da kayboldu
    Aşık Veysel susuyor
    Kızılok eline gitarını alıyor, çalıyor
    Sonra bir cesaret büyük ozandan şarkılarını istiyor
    Cebinde 250 kuruş telif parası
    Aşık Veysel gülümsüyor;
    O parayı al şirketine götür, gazoz parası yapsınlar
    Ama sen güzel söylüyorsun oğlum
    İstediğin şarkımı kullanabilirsin' diyor
    Bu sözlü anlaşmadan birkaç ay sonra
    Fikret Kızılok'un ilk plağı çıkıyor
    Plak satış rekorları kırıyor ve Kızılok Altın Plak kazanıyor
    Kazandığı Altın Plak'ı götürüp ustasına
    Aşık Veysel'e hediye ediyor
    Aşık Veysel 21 Mart 1973'de hayatını kaybettiğinde
    Kızılok Ustam öldü, toprak oldu
    Ustamın parmaklarına değen bu sazın da toprak olması gerekir
    Artık ona can veren parmaklar yok diyerek
    Veysel'in mezarı başında sazını kırıyor.
    Ve bir süre müziğe veda ediyor ... !

    https://youtu.be/L7vWSz2_pR0
  • Birisi aşık, hem pir, hem aşık. Güzel türküler söyler. Alevi, Kızılbaş, asi. Şahın adamı, Şah Alinin, hani Düldül atının sahibi Hazreti Ali var ya, onun adamı. Bu yüzden de padişaha düşman, ona asi.

    Bir sabah yanında çalışan Hıdırı çağırır, ben bu gece bir düş gördüm Hıdır, der. Düşümde İstanbula gidiyormuşsun, orada Vali olup Sivasa geliyor, beni burada Sivas çarşısında asıyormuşsun. Haydi güle güle. Yazgının önüne geçilmez. Hıdırdır, pirin ellerine, ayaklarına düşer, aman pirim, yaman pirim,ben seni nasıl asarım, yeter ki Vali olayım. Pir Sultandır, yürü git Hıdır, der, onu yolcu eyler. Hıdır gider, aradan yıllar geçer, Sivasa bir Vali gelir Hızır adında. Bir gün Valinin aklına gelir ki onu düşünde görerek, himmet edip İstanbula yollayan piri Yıldızelinin Banaz köyündedir. Hani o Vali olup beni asacaksın demişti ya, ben ona büyük, misli görülmemiş bir şölen çekeyim de görsün, der. Sivasla Banaz arası üç günlük yol. Şölen gününü hazırlar, Sivasın ileri gelenlerini, Beylerini, Ağalarını da çağırır ki pirine nasıl bir saygı gösteriyor Vali, Vali olduğu halde. Sivasla Banaz arası üç günlük yoldur, Vali adamlarını göndertip Pir Sultan Abdalı sarayına getirtir, o şölen yerine gelirken huzurunda niyaza varır. Pir buna derecesiz sevinir ya içinde de bir kuşkusu vardır. Bu Hıdır Hızır olmuştur ve hem de Osmanlı... Bir kişi Osmanlı olmuşsa ona güven olmaz. Bir de düşünü görmüştür pir. Derken şölen başlar. Sofrada türlü yemekler vardır, buralarda görülmemiş, bilinmemiş. Sofrada kuş sütü eksik. Herkes yemeği yemeye başlamış, Pir Sultan öyle elleri kolları bağlı gibi durup durmuş. Hızır Paşanın bu gözünden kaçmaz. Buyur pirim, yemek ye. Pir karşılık vermez, herkes iştahla yemeğini yerken o el bile sürmez. Aman pirim... Pir Sultan başını kaldırır, gözlerini oradaki Ağaların, Beylerin, yüksek devlet adamlarının üstünde teker teker dolaştırır, ben bu yemekten yiyemem, der, çünkü bu yemekte tüyü bitmedik yetimlerin hakkı, kan ter içinde çalışanların kanı var, bu yemek zulüm yemeğidir, ben bu yemeği yiyemem, haramdır. Bu yemeği ben değil, köpeklerim bile yemez.

    Hızır Paşa çok kızar, saçını başını yolar, öfkeden delirir. Durumunu birazıcık kurtarmak, bu Beylerin önünde daha fazla rezil olmamak için, çağır köpeklerini, pirim, der, bakalım yemeyecekler mi... Pirdir, hemen buradan Banaza el eder, köpekler yola düşüp gelirler. Buyur Paşa, işte köpekler. Yemekler Pir Sultanın köpeklerine sunulur, köpekler, yemekleri şöyle uzaktan, burunlarının ucuyla koklarlar, Paşanın adamları ne yaparlarsa yapsınlar yemezler.

    Paşa bu kadar insan önünde çok bozulur. Bu aşağılanmayı nasıl yutacaktır, durumunu kurtarması gerekir.

    Düşün gerçek çıkıyor, pirim, der Hızır Paşa. Yalnız sana pirim olduğun için bir kapı daha açıyorum, bu bana yaptıklarına karşılık seni çoktan sallandırmayıydım. Şimdi sen, şu insanların huzurunda üç deme söyleyeceksin, bu üç demede de Şah adı geçmeyecek. Böyle yaparsan seni bağışlarım. Yoksa seni bu sabaha karşı şehrin meydanında en yüce ağaca astıracağım.

    Pir Sultan sazı kucağına çeker, ilk demesini söyler. Başta Paşa, ortadakiler donar kalırlar. Pir Sultan şiirinin her dizesinde bir kere Şah demiştir. Şölendekiler ikinci demeyi beklerler. O da baştan aşağıya Şahla doludur. Üçüncü deme de öyle.

    Hızır Paşa, pirim, düşün gerçekleşti, der, asesler piri alırlar Sivas meydanında asarlar. O yüzden Sivasın adı kanlı Sivas kalır. Kıyamete kadar da bu şehir böyle anılacaktır.