• Dedim dilber cemalin eyle ayan
    Dedi aşık mısın ya ne sorarsın
    Dedim kaküllerin olmuş perişan
    Dedi olmuş ise sen mi tararsın
    Dedim eller sarar ince miyanın
    Dedi elem çekme sen de sararsın

    Gevheri
  • Ne kaçarsın benden ey yüzü mahım
    Seni seven var mı benden ziyade
    Rûz u şeb durmadan alırsın ahım
    Aşığın ağlatma bundan ziyade
  • Başına bir hal gelirse
    Dağlara gel bağlara gel
    Seni saklar vermez ele
    Dağlara gel bağlara gel

    Bu canım aşka cinseli
    Aşk odu ile pişeli
    Yeşil dağlar menevşeli
    Dağlara gel bağlara gel

    Rakibe miktarın bildir
    Yanına civanlar uydur
    Zamane dostundan yeğdir
    Dağlara gel bağlara gel

    Gevheri düşmüş dillere
    Diyar-ı gurbet illere
    Billahi vermem ellere
    Dağlara gel bağlara gel

    (17. yüzyıl Aşık Edebiyatı şairlerinden olan Gevheri'nin şiiridirr.)

    https://www.youtube.com/watch?v=3D4l6K4HBgo
  • Diğer Videolar: facebook.com/RamazanOruc1515

    •HD izleyiniz•

    Aşık Agâhî’nin “Seher vakti çaldım yârin kapısın” diye başlayan şiirini çoğumuz türkülerden herhangi bir türkü bilir, öyle dinler. Oysa tarikatlerdeki seyr ü sülûk erkânını anlatan tasavvufi bir metindir bu. Biraz bizim dikkatsizliğimiz, biraz okuyanların metnin bir bölümünü, çok zaman aslına uymayan değişiklikler ve eklemelerle okuması sebebiyle şiirin bu özelliği pek fark edilmez.

    Halbuki şairin “yâr” dediği, tek ve gerçek sevgili olan Allah’tır. Seher vakti sevgilinin kapısını çalmış, sabah namazına durmuş, ama “kapıların sürgülü” olduğunu, yani açılmadığını görmüştür. “Feth-i bâb”, yani “kapı açmak”, sülûkta makamları aşmak yahut bazı ruh müşküllerini halletmek anlamı yanında, Miraç’taki bir hadiseyle bağlantılı olarak daha ziyade “namaz”dır. Nitekim namaz müminin miracıdır ve her rekâtta “feth” (açmak) kökünden “Fâtiha” okunur. Kapının sürgülü olması, açılmaması, namazdan feyz alınamadığına, huşû’a ulaşılamadığına işarettir. Kalbin değil, cesedin namazı olduğu için huzur-ı ilâhiye varılamamıştır.

    İşte kul bu elem ve çaresizlik içindeyken “bir gözleri sürmeli çıkagelir”. Şiirin devamında, onun yardımıyla “kapıyı açtırıp içeri giren” sâlikin bundan sonraki macerası anlatılır. Biz meselenin o tarafını bırakıp, kapıyı açtıran “gözleri sürmeli”nin kim olduğuna bakalım.

    “Gözleri sürmeli”lerden kasıt Cenab-ı Hakk’ın veli kullarıdır, mürşid-i kâmillerdir. Kâmil mürşitler böyle vasfedilerek onların bazı hususiyetlerine dikkat çekilmek istenir. Birincisi, göze sürme çekmek Efendimiz s.a.v.’in sünnetidir. Sünnetlere titizlikle ittiba, mürşid-i kâmil’in en önemli vasfıdır. “Gözleri sürmeli” denmekle onların sünnete uygun yaşama titizliklerinin belirginliği vurgulanmış olur. İkincisi, sürme, gözün görüş kuvvetini artıran bir maddedir. Kâmil mürşitler de basiret sahibidir; diğer insanların göremediği sırları, hakikatleri, güzellikleri, incelikleri, uzaklıkları görebilirler.

    Sürme, bir çeşit toz, ince bir topraktır. Göze sürüldüğü için Türkçe’de “sürme” dediğimiz bu madde, “kuhl” yahut “tûtyâ” isimleriyle de bilinir. Sürmenin aslında toz veya toprak olmasından hareketle eskiler çok zarif hayaller geliştirmişlerdir. Mesela sürmenin “hâk-i pây”, yani sevgilinin ayağının tozu yahut sevgilinin ayağını bastığı toprak olduğu ve bu yüzden aşığın onu yüzüne gözüne sürdüğü düşünülür. “Hâk-i pây” aynı zamanda toprağa bırakılmış ayak izi demektir. Bunun gözde olması, aşığın sürekli o izleri takip ettiği anlamına gelir. Başka bir deyişle “gözleri sürmeli” olan birisi, ya sevgilinin ayağının tozunu toprağını gözüne sürerek aşkının şiddetini, ya da hep onun izlerini gözeterek sevgilinin peşinde yol aldığını böylece göstermektedir.

    Sevgili Allah Tealâ olunca, “hâk-i pây”, bize bahşedilen ve Mutlak Sevgili’ye ulaşma yolunda istikametimizi bulmamıza yarayan işaret ve alâmetlerdir ki bu Kur’an-ı Kerim’dir. Nitekim “ayet”in kelime anlamı “iz, işaret, belirti” demektir. Bütün bunları toparlayacak olursak, mürşid-i kâmil, Cenab-ı Hakkın ayetlerini adeta gözüne sürme yaparak onlarla gören, her şeye bu çerçeveden nazar kılan, her işinde sadece ayetleri gözeten bir insandır. Yahut hem vuslata giden yolda en doğru istikamet üzere sürekli yürüdüğü, hem de arkasından gelenler için emin bir kılavuz olduğu için gözleri sürmelidir mürşid-i kâmilin.

    Emânî mahlaslı bir şairimiz, sürme ile mürşid-i kâmil münasebetine getirdiği farklı fakat yine son derece ince ve zarif yorumunda şöyle diyor:

    Erbâb-ı nazar hâk-i rehin sildi süpürdü
    Ey bâd-ı sabâ yâr eşiğine yelerek gel.

    Yani, “nazar sahibi veli kullar sevgiliye giden yoldaki bütün tozu toprağı sildi süpürdü; bu yüzden ey saba rüzgârı, yârin eşiğine hiç zahmetsiz, koşarak gidebilirsin”. Bu beyitte açıkça zikredilmese de “hâk” (toprak) ve “nazar” kelimeleri “sürme” anlamını verir. Allah’a giden yoldaki tozları gözüne sürme yaptığı için basiret ve nazarla nimetlendirilen mürşid-i kâmil, Asl’ına yönelenlerin yolunu böylece açmış, işlerini kolaylaştırmıştır.

    Bugün “yâr”in eşiğine giden yolda yelerek mesafe alanlar bu yürüyüşlerini “gözleri sürmeli”lere borçlu.
    Çok şükür ki, Cenab-ı Hak otağının yapısını gözleri sürmelilerden hâli bırakmıyor.

    Seher vakti çaldım yârin kapısın
    Baktım yârin kapıları sürmeli
    Boş bulmadım otağının yapısın
    Çıkageldi bir gözleri sürmeli

    Açtırdım kapıyı girdim içeri
    Aklımı başımdan aldı o peri
    Dedim sende buldum hâlis gevheri
    Dedi yok yok, bir mehenge sürmeli

    Şu kevn ü mekânı tuttu ışığın
    Nöbeti bekleyen alır keşiğin
    Beklemeli o sultanın eşiğin
    Günde yüz bin kerre yüzler sürmeli

    Agâhî karıştır kanı yaş ile
    Dost bulunmaz hayal ile düş ile
    Yetilmez menzile bu gidiş ile
    Hemen aşk atına binip sürmeli

    Semerkand Dergisi │ T. Ziya ERGUNEL