• Beni hor görme kardeşim
    sen altınsın ben tunç muyum
    aynı vardan var olmuşuz
    sen gümüşsün ben sac mıyım

    ne var ise sende bende
    aynı varlık her bedende
    yarın mezara girende
    sen toksun da ben aç mıyım

    kimi molla kimi derviş
    allah bize neler vermiş
    kimi arı çiçek dermiş
    sen balsın da ben cec miyim

    topraktandır cümle beden
    nefsini öldür ölmeden
    böyle emretmiş yaradan
    sen kalemsin ben uç muyum

    tabiata veysel aşık
    topraktan olduk kardaşık
    aynı yolcuyuz yoldaşık
    sen yolcusun ben bac mıyım
  • Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilemeyiz. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şey ise tahlildir. Sonunu düşünün, dünyada hepimizin hoşlandığımız bir çok kimseler, mesela benim hakikaten sevdiğim bir çok dostlarım var. Şimdi ben bütün bu insanlara aşık mıyım?
  • Hayatta, olmazsa olmaz dediğimiz şeyler vardır.
    Kimimiz aşksız mutlu olamıyor, kimimiz olsa iyi olur diyor, kimimiz ise zaten aşkı yaşıyor.
    Peki, nedir iki insanı birbirine bağlayan aşk? Neden bazı insanlar aşkı doludizgin yaşarken, bazı insanlar aşktan mahrum kalıyor?
    Gelin beraber burçlar açısından durumu değerlendirelim; değerlendirirken de Venüs'ün bugünlerde gökyüzünde ortalığı karıştırdığını göz önünde bulundurulalım.
    Bıçak kadar boyu var, türlü türlü huyu var dedirten Venüs-Akrep seyrinin 7'den 70'e tüm ilişkileri sınava tabi tuttuğunu da unutmayalım.
    Koç, Balık ve Akrep burçları; aşk konusunda çekingen davranmayı tercih eder.
    Yalnızlıktan da mutluluk duyan nadir burçlar olduklarını dahi söyleyebilirim.
    Onlar, hayatın anlamını aşkta aramaz.
    Olsa fena olmaz ancak, onlar için olmaması da bir eksiklik değildir.
    Bu durumu 'Acaba ben güzel/yakışıklı değil miyim?' diye değerlendirmezler.
    İkizler, Aslan, Yay ve Kova burçlarının hayatına kim girerse girsin, öncelikle kendilerine aşıktırlar. Onlar için bir nevi bekarlık sultanlıktır da diyebilirim.
    Bu durumu çapkınlık olarak da değerlendirebilirsiniz. Aynı zamanda aşka, evliliğe, uzun süreli ilişkiye en uzak burçlardır. 'Seviyorum, öyleyse varım' demek hiç de onlara göre değildir. 'Önce ben' demekten asla çekinmezler; onlar için aşk yaşamak, birilerinin ona aşık olması demektir.
    Karşılıklı duygular konusunda pek iyi değillerdir.
    Boğa, Yengeç, Başak, Terazi ve Oğlak burçları için aşk çok önemlidir. Aşka aşık olduklarını dahi söyleyebilirim.
    Düzenli bir ilişki, hatta düzenli bir kalp ritmi tam onlara göredir.
    Hayatlarını yalnızca bir kişiye adayabilirler.
    Seviyorum demek, aşık olmak, evlenmek onlar için asla korkutucu bir şey değildir.
    Beraber oldukları kişide kendilerini bulur, bulamazlarsa da bulana kadar ararlar.
    Bu durum onlar için yorgunluk değil, aksine heyecan demektir.
  • Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

    Dalları zayıflamış, susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

    Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgâr doldurmaya çalışıyorlar.

    Her şey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade…

    Dünyanın her yerinde ortak tek bir an içinde bir sürü insan gözlerini bambaşka yerlerde ilk defa açarken bende Tacoma’da dünyanın nasıl bir yer olduğuna meraklı gözlerle bakıyordum ilk defa. 1935’in 30 Ocak günü.

    Babamı hatırlamak istemiyorum, bir oğlu olduğundan haberi olduğunu da sanmıyorum zaten.

    Aradan yirmi yıl geçti, harika bir yere gelmediğimi anladım artık.

    Evimdeki aynaya bakıyor ve yüzümü görüyorum, başka bir şey görmek isteyebilirdim belki. Gördüğüm 20’sinde polis karakolunun camlarını elindeki taşlarla alaşağı etmiş bir suçlu, yalnız biri, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmiş bir kaybeden, bir kalem ve kâğıt müptelası, bir yazar, bir alkolik, bir yalnız nihayetinde.

    Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz…

    Kaçmakla kurtulunur, en azından inanılan bu. Fazlasıyla da denenilen. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.

    21 yaşımda Tacoma’yı terk ettim, umurunda olmasını isterdim, California’da yaşamaya başladım. Sokak aralarında, köşe başlarında bazen de ana caddelerde şiirlerimi satıp, yalnızlığı kovmaya bir de karnımı doyuracak kadar yiyecek parası çıkarmaya çalışıyordum. İşportacı şair Brautigan…

    Bir on yıl böyle gitti, bu süre içerisinde Beat’lerle tanıştım hani şu Beatnik’ler, kafalarına göre takılan kıyak adamlar yani, Jack, Allen ve diğerleri. Ama hiçbir zaman kendimi onların yürüdüğü yola tam olarak ait göremedim.

    Beat’ler anlaşılır, açık, içten, cüretkâr, muhaliftiler, mizah duygusuna da sahiptiler. Ama bir şiir için bunlar yetersiz kalır, lirik ve sürreal olmalı, saflığı ve sevgiyi barındırmalı. Benim için sevgiliye yazılan naif satırlar her türlü karşıt hareketten daha güçlüdür.

    Tabiat ve önemsiz anlar hayatı oluştururlar, asıl olan budur benim için.

    67 yılında Amerika’da Balık Avı kitabım yayınlanınca bende bir hayli tanınır hale geldim. O sokaklarda yıllarca kendi başıma takılırken aradığım şey kimsenin umurumda değildi. Ama bir kitap, her şeyi değiştirecek öyle mi, artık isteniyor ve tanınıyor muyum? Bunların hiçbiri umurumda değil.

    Her şey fütursuzca yalpalanıyor ve eskiyor, bende bu akışı içimde hissediyorum.

    Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

    Bir barmen tezgâhın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilebilecek şeyler üretecek kadar yaratıcıyız hepimiz. İnceliğin peşi çoktan bırakıldı. Ürettiklerim tüketilmeli ve tüketeceğim şeyler üretilmeli. Bunu daha fazla hassasiyet ve bilgi gerektiren bir platformda gerçekleştirince de entelektüel oluyoruz. Bu duruma üzülmeli miyim bilmiyorum ama sevinemeyeceğim kesin.

    Yıl 72’ydi ve ben 37’sinde yolun sonuna yaklaşmıştım. Yazdıklarım seviliyor, Amerika ve Japonya’da tanınıyordum. Ama sıkılmaya yine kötü hissetmeye başladım. Ne kitaplar ne de şiirler içimi aradığım şey kadar dolduramıyordu. Yüzler, sesler her zamankinden daha anlamsız geliyordu. Şimdi herkes peşimde, sürüyle dinleti ve röportaj teklifleri geliyor, bunlarda umurumda değil bana hiçbir şey ifade etmiyor.

    Buna bunalım mı deniyor bilmiyorum ama ne deniyorsa eğer en derinlerine düşmüştüm. İçki, yalan ve gerçek kadar güçlenmişti hayatımda, onla ve onsuz yapamıyordum. Montana’da bir çiftlik evine yerleştim. İnzivaya çekilmek sadece kendimi dinlemek istiyordum.

    Belki bende herkes gibi ömrünün geri kalanını geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

    Bir şekilde bekliyorum, yaşayacaklarımın hayalimdekilerle kesişeceği o imkânsız zamanları, herkes gibi bende bekliyorum, hiç gelmeyecek özgürlüğün ve aşkın tadını, bir şekilde bekliyorum, herkes gibi, nasıl olsa beklemek beklemektir.

    Farklılaştırabildiğim şeyler olmuştur belki, kendi adıma ya da bütün bir hiçlik adına. Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesine dolduran güzel ve âşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şuan hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt’ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken karşımda ki eşsiz çekicilikte sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

    Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

    Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

    Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikâyetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorgunsunuz…

    Kaçmak dedim de, bir ara bunu başarmıştım sanırım. Jantları çatlak, kaportası çürüklerle dolu, görmüş geçirmiş eski bir amerikan arabasının arkasına taktığım karavanla Idaho nehirlerinin kıyılarına kurduğum kamplarda biraz olsun kurtulmuştum peşimi bırakmayan tüm hezeyanlardan…

    Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.

    Beklentilerimi azalttım, insanlardan beklediklerime harcadığım enerjiyi kendime yakınlaşmak için harcadım. Şu an hiçbir şey yapmıyor ve düşünmüyorum. Sadece sessizliği dinliyorum. Ben ve kendimden bir parça uzaklaştım. Doğadan soyutlanıp sanata yönelmiyorum, hayatın bir değişkeni ya da hayatı değiştirme gibi bir derdim yok, doğa olmaya çalışıyorum. Bir şey anlatmıyorum aslında anlattıklarımdansa beklentim yok artık. Doğanın bağrındayım, bir parçasından öte artık oyum. Doyacak kadar yemeğim var, fazlası her zaman insanı kötülüğe iter, sessizce uyuyacak bir yerdeyim, entelektüel ve duygusal zırvaları azaltıp içimdeki sese yöneliyorum.

    Bunlar iyi zamanlarımdı, ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine.

    Sanırım oraya kalem ve kâğıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

    Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

    Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

    Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken, sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikâye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken yolu kayıp bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek te uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

    Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi Bolinas’ta bir balıkçı kasabasındayım.

    Ömrümün geri kalanını cehennemin kapısı aralanana dek yazarak geçireceğim.

    Kendimi her şeyden koparıp göl kenarında balık tutup içki içeceğim.

    Richard Brautigan
  • 555 gün olmuş o kara başlangıçtan beri. 500. yazıyı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda aklımdan bu geçmiyordu elbette. O zaman masum bir şeyler yazıp bu sıkıntılı görevi hemen bitiririm diyordum kendi kendime.Oysa o hırslı yaratık arkamdan gelip fısıldamaya başladı, bu 500. seferde de. "Aynı olabilir mi acaba? Ne güzel olur değil mi hem? Sen bak ilk önce, sonra yazarsın yazıyı." gibi değersiz ama ikna edici cümlelerle aklımı çelmek istiyordu. Her zamanki gibi dinlemedim onu en başta. Yazmaya başladım anlamsızca:

    "Merüzzennami Halil Bey ile zevceleri Mahmure Hanımefendilerin ilk tanışmaları üç aydan kısa bir vakit önce vuku bulmuştu. İstanbul'un o eski şaşalı zamanlarından kalma görkemli bir aile olan Merüzzenamilerin tek çocuğu Halil, Avrupa'da eğitimini tamamlayıp vatan dönen refiki Parya'nın sağdıçlık önerisini büyük bir memnuniyet ile kabul ettiğinde, cemiyet'in yakın zamanda parlayan ailesi Hasarettinzadeler'e güvey olacağını elbette ki tahayyül bile edemezdi. Peki bu mesud hadise nasıl cereyan etmişti, isterseniz ona bakalım önce"

    Birden gözlerim karardı, tansiyonumun düştüğünü sandım ama elleriyle gözlerimi kapattığını anladım, o yılışık histen. "Çık artık buradan" dedim, "hükmedemezsin bana, yeterince zarar vermedin mi zaten, zapt edebildiğini zannediyorsan beni, zerre kadar da olsa, zehrini zevkle içime zerk ederim zayıflığımı örtmek için." Ne diyorum diye düşündüm o an , ama galiba beni çekmeyi başarmıştı o kaotik ve hastalıklı evrenine. Bir daha söylettirmeden çekti elini. Bilgisayar önümdeydi ama ben orada değildim ne yazık ki. Orada olsam yazabilirdim herhalde diye düşünüyorum. Ya da etrafımda başka şeyler de olurdu o pembe dumanın dışında. "Neden çıkmamı istiyorsun ki? Ben sen değil miyim zaten, hep beraber yapmadık mı her şeyi, beraber yazmadık mu 499 taneyi, ne değişti şimdi hayatında" Elimi dudağına götürdüm, çok konuşuyordu, her an beni etkileyebilip fikrimi değiştirmeme sebep olabilirdi. Sustu, gülümsedi. Ben de bilgisayarı koltuğumun altına sıkıştırıp son sürat kaçmaya başladım Bilgisayarım ve ben pembe duman içerisinde, herhangi bir umut kırıntısına sahip olmadan koşuyorduk. Duman da bizimle birlikte ilerliyordu, koşuyordu diyemeyeceğim çünkü ayakları yoktu dumanın. Ayakları olmayan bir şeyin koşamayacağının bilincindeydim hala, demek ele geçirememişti beni henüz, bilgisayarımdan da qwerty gibi sesler çıkıyordu. Bir şeyler söylemek istiyordu sanki bana. Hemen başımı kaldırdım ve söylemek istediği şeyi gördüm. (Aslında başka bir şey de söylemek istiyor olabilirdi ama olayın heyecanı ile ben söylemek istediği şey ile gördüğüm şeyin aynı iki şey olduğunu düşündüm, şüpheci insanlar bunların benzer şeyler olduğunu da düşünebilirler) Pembe sis dağılmış ve O, şu ana kadar öldürdüğüm tüm sineklerle birlikte yolumu kesmek için bariyer kurmuştu. Hayır, 500. yazıda tek başıma olmam gerekiyordu. Hazır sis açılmışken yere oturdum, bilgisayarı açtım ve bana söylemeye çalıştığı asdf'li kelimeleri önemsemeyerek yazıma başladım tekrar.

    "Halil oturduğu yerden kalktı, kaçamak bakışlarla karşı masadaki kızı keserek hesabı ödemeye gitti. Masa ile kasa arasındaki yürüyüş hızını çok iyi ayarladığını düşünüyordu Halil, öyle ki bu kısa bakışmalarda kızın okuduğu kitabı (Zweig'ı sevmezdi fazla), yakasındaki rozeti (Hasret Koleji) ve isimli kolyesini (Mahmure) fark etmiş, kızla iki defa göz göze gelip bu anları hayatı boyunca unutmayacağını düşünerek beyninin en saklı yerine kazımış, üstelik bütün bunlar esnasında diğer müşterilerin ve en yakın arkadaşı Parya'nın dikkatini çekmemeyi de başarmıştı. Hesabı öderken arkasını döndüğünde kızın ..."

    Etrafımdaki vızıltılara dayanamayarak bıraktım bilgisayarı. Tüm sinekler, hayatım boyunca bilinçli ya da bilinç dışı öldürdüğüm (bir mahkeme kurulup savunmam istenirse, istemeden de öldürmüş olabileceğim sinekler olduğunu düşünüp hazırlık yapıyordum tabi) tüm karasinekler (sivrisinekleri düşünememişti aptal) saldırmaya hazır bir şekilde üç yanıma toplamıştı. Neden dört değil diye düşündüm. Hemen cevap verdi, " Eskiden olduğu gibi beraber olabilseydik şu 500. yazıda da, bunlara hiç gerek kalmayacaktı. Biliyorsun, ben olmadan düzgün şeyler yazmayı bir türlü becerememiştin. Hatta sigarayı bile bırakamazdın ben olmasaydım " Kim olduğunu sanıyordu bu, ben tek başıma yapmıştım her şeyi. Saçmanın bağladıklarına karşı çıkmıştı en başta. Onu dinleseydim Dersaadetteki uykusuzlar gibi bir ismi olacaktı blogun, ki ben ne dersaadeti severim ne de uykusuz kalmayı."Sen" diye bağırdım, elektrikler kesildi birden. Sinekler de kesildi haliyle, elektrikle çalıştırıyorum onları zam geldikten sonra herhalde. O dördüncü duvarı yıkıp çıktım, koşmaya devam ettim tekrar. Bağrışını duyabiliyordum arkamda "Neden" diye. Olağanüstü zevk veren bir şeyin damarlarımda dolaştığını hissedebiliyordum, ama biraz sonra koşarken neden diye bağırdığımı ve o duyduğumun kendi sesim olduğunu anlayınca, hemen durup boşalttım damarlarımı. Densiz zevklere ihtiyacım yoktu. Yeterince uzaklaşmıştım zaten. Bilgisayarımı açtım, uykudaydı hala. Öperek uyandırdım ve yazmaya başladım:

    " Fazla konuşma dedi Halil, "çek silahını. İkimizden birisi hak etmiyor Mahmure'yi. Bunu da kader belirleyecek." Parya, Halil kadar istekli değildi çatışma konusunda. Merüzzen tarikatının üyelerinin yeteneklerinin bilincindeydi. Kaldı ki Halil'i çocukluğundan tanıyordu. Beş yaşında ondan ayrılmadan önce bile oldukça yetenekli bir silahşör olacağının izlenimini edinmişti. Şu anda karşısındaki muhasebecinin içindeki canavarı tanıyordu. "Aslında Mahmure birimizin ölmesindense kendini feda etmeyi tercih ederdi", diye bir girişimde bulundu. Ama Mahmure'in uzaktan gelen zayıf sesi zaten hayalleri bir pamuk ipliğine bağlı olan Parya'yı iyice yıktı. "Ne yapacaksınız, satranç mı oynayacaksınız.."

    Kafama düşen vezir ile yazmayı kestim yine. Taşlamaya başlamıştı beni, Yaklaştığını fark etmemiştim, dönmezdim yoksa. Şimdi de koskoca atı gönderiyordu üstüme üstünde bir piskoposla. "Sen hep böyleydin, kavram karmaşası oldu seninle beraberken hep" diye bağırdım. Bilgisayarım yine uyandı. "Bırakacak mısın beni" dedi. "İstiyorum" dedim. "Uyumak istiyorum" dedi. "Ben de" dedi, "ama yanında olmalıyım senin, beraberdik onca zaman" dedi. "Ben de" dedi. "Seni seviyorum" dedi. "Ne oluyor size" dedim, "işte benim de anlatmak istediğim buydu tam olarak ". Bilgisayarım küsüp kapandı, ama uzun sürmeyeceğini biliyordum, hiç uzun sürmez. "Hey" dedim, cevap verdi. "Böyle kaçmaya devam etmek istemiyorum" dedim. "Biliyorum" dedi. "ben de istemiyorum kaçmak". "Biliyorum" dedim, "ama bu kısım çok konuşmalı oldu, sıkılanlar olmuş olabilir, ister misin son bir defa daha". Çocuklar gibi sevindi, ama etraftaki çocukların hepsi ağlıyordu o sırada. Ben çocukların ayaklarına basmamaya dikkat ederim her zaman yola çıktığımda. Onlar da ağlamamayı bilsinler öyle her şeye. Aldım küsen bilgisayarımı koşmaya başladım son bir kere, yoksa sonsuzluğa uzanan bir dağ gibi, güneşe uzanan kollar ya da, sadece sevgiliyi saran battaniye belki onun gibi bitimsiz olacaktı sadece bu yazı. Neyse ki bu kez kısa sürdü kaçışımız, geldi yanıma. "Merhaba" dedi, "Tamam" dedim "bakacağım" - açtım bilgisayardan hesaplayıcıyı. Tam 555 gün olmuş, şeytan kulağına kurşun. Bu 555. günde yazılacak 500. yazıyı beraberce oluşturmaya karar verdik sonra, nasıl sigaraya başlamaya ya da saçmalamaya beraber karar vermişsek. 555 gün önceki o mutlu günü bir kere daha anmak için başladık yazmaya, kader arkadaşım, ruh ikizim, düşman kardeşim, özlem dolu gecelerimin müessibi, şehvet dolu yemeklerimin tüketicisi, beş parmağında beş marifet, onlardan öte yüce bir beşeriyet derken ipi ele almam gerektiğini hissettim ve bilgisayarımı da ikna edip yazmaya başladım.

    " Halil ölüyordu, en yakın arkadaşı Parya başında göz yaşları içinde; "Böyle bir şeye nasıl cesaret edebilirler" diye bağırdı. Haseretya Silahlı Kuvvetlerinin önemli bir binbaşısıydı sonuçta Halil. Böyle karanlıklar içinden çıkan ne idüğü belirsiz bir kadın tarafından bıçaklanması üzdüğü kadar şaşırtmıştı da Parya'yı. "Getirin şu kadını" diye emir verdi etrafındakilere. Getirdiler çabucak, hiçbiri Parya'nın öfkesinin kurbanı olmak istemiyordu. "Adın ne?" diye sordu Parya kadına. "Marie" dedi kadın, "Marie Meruzzennami". "Yalan söylüyor" diye bağırdı ölmek üzere olan Halil. Bir zamanlar aşık olduğu o ahu gözlü kızı tanımayacak kadar kendinden geçmemişti henüz. " Mahmure"dedi, nefret ve çaresizlik dolu gözlerle. "Onun adı Mahmure..."

    - Bitti mi dede
    - Yok, çok geç oldu, devamını da yarın anlatırım
    - Bence anlatmana gerek de yok, aşırı saçma bir şey zaten bu
    - Saçmaymış, gerçek hayattan alınma bir kere bu
    - Eh, yeme beni sen de dede, böyle saçma sapan şeyi internette bile bulamazsın. Bunak derler adama
    - Çok konuşma da uyu sen, terbiyesiz. Orada okudum zaten sen inanmasan da.
    - Tamam dede, sen yine de ilaçlarını almayı unutma.
    - Kime çektin bilmiyorum ki, soytarı. Hadi iyi geceler.
  • Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazan derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilemeyiz. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şey ise tahlildir. Sonra düşünün, dünyada hepimizin hoşlandığımız birçok kimseler, mesela benim hakikaten sevdiğim birçok dostlarım vardır. Şimdi ben bütün bu insanlara aşık mıyım?