• 'İstersek
    İstersek sular
    İstersek sular batıramaz...
    ...hayallerimizi.'
    Ah gidiyorum bu öteki, sıra dışı, ikinci evrenimden.
    Elveda Derry (ah Derry), elveda kaybedenler, elveda sevgili Kaplumbağa... Kitabın bitmemesini o kadar çok istedim ki sonlara gelince sayfaları endişeyle çevirmeye başladım. Çünkü ''O'' öyle bir kitaptı ki benim için ikinci bir hayat, öteki bir evren oluverdi. Bu yüzden kitabı her elime aldığımda kendimi gerçek dediğimiz hayattan soyutlayıp zihnimi Çorak Topraklar'a, Derry'ye, kütüphaneye taşıdım. Kitaptan 7 harika dost, birkaç düşman ve değişik bilgiler edindim (bkz. plasebo etkisi). Kitapta gördüklerimi gerçek hayatta görünce bir süre durup, düşünüp, gülümseyeceğim ve uzunca bir süre etkisinde kalacağım mü-kem-mel bir kitap.

    (!Sonrası spoiler!)

    Ben, Bill, Bev, Richie, Eddie, Mike, Stan... 7 harika karakter. 7'sinde de ayrı özellikler. 7 nota gibi, gökkuşağının 7 rengi gibi, dünyanın etrafındaki 7 gezegen gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Dahi Ben (namıdiğer Saman Kafa), lider Bill (ya da Koca Bill), şakacı Richie, cesur ve güzel Bev, narin Eddie, şüpheci Stan, araştırmacı ve kaybedenleri 27 yıl sonra tekrar toplayan Mike. Hayatları boyunca serseriliğe mahkum kalmış, ezilmiş ama kaybedenler grubu ile birlikte kendilerini ilk kez bir yere ait hissetmiş 7 çocuk (sadece çocuk demek ne kadar doğru bilmiyorum). Kardeşi öldükten sonra ailesinin ona karşı soğuk tavırlarından bıkan Bill, kiloları yüzünden sürekli aşağılanmış Ben, annesi Sonia'nın baskısı altında hayatı şekillenen Eddie, babası Alvin'in ona karşı sert tutumlarından bıkan ancak bir yandan da babasının kendisi için endişelenmesinden de memnun olan Beverly, ırkçılığa maruz kalan Mike (İroniktir ki ileride Eddie aynı annesi gibi olan Myra ile, Beverly de aynı babası gibi olan Tom ile beraberdir.)... Kurt Adam'ı, Cüzzamlı'yı, Mumya'yı kısacası O'yu yok etmek için Çorak Topraklar'da inşa ettikleri kulüp evlerinde oturup planlar yapan, kızılderililerin ritüellerini deneyen kaybedenlerin arkasındaki güç Öteki, Kaplumbağa veya herhangi bir şey olabilir. Ancak bana kalırsa arkalarındaki gücün esas kaynağı çocukluklarından gelen dışlanma duygusunun temelini oluşturduğu bir şeyi başarma isteği, inanılmaz zekaları (O'yu kendi evinde, 29 numarada kandırmaları muazzamdı.) ve sıra dışı hayal güçleriydi (Eddie'nin asit silahı, 'yumruklarını direğe yaslıyor, hayaletleri görmeyi bekliyor'). Azmi inanılmaz derecede yüksek olan Koca Bill'i, kitap kurdu Saman Kafa'yı, King'in efsane anlatımından dolayı kendisine aşık eden Bev'i, esprileri ilk başlarda tuhaf gelse de alıştıktan sonra her konuştuğunda yüzümde gülümse bırakan Richie'yi (Bip bip Richie), inhalatörüyle arasında kuvvetli bir bağ olan Eddie'yi, ne kadar şüpheci olsa da arkadaşlarını asla bırakmayan Stan'i ve 27 yılını araştırmalarla geçirip kaybedenleri tekrardan bir araya getiren Mike'ı o kadar özleyeceğim ki...
    Henry, Belch, Victor... Bunlar hakkında ne söylesem az kalır. İdeallerinden asla vazgeçmeyen harika üçlü. Ah hayır son cümleyi yazarken o kadar zorlandım ki anlatamam. Hayatımda en son kimden bu kadar nefret ettiğimi hatırlamıyorum. Henry, Belch, Victor, Patrick, Boogers... Her biri zorba, pislik, iğrenç 'insan'lar. Böyle düşünen tek kişi ben miyim bilmiyorum ama bunlar kadar olmasa da Eddie'nin annesi Sonia da kendinden az da olsa nefret ettirmeyi başardı. Her ne kadar evladını koruma içgüdüsü veya Henry ve diğer zorbalar için yetiştirilme şekilleri, ailelerinden gördükleri davranışlar bu kötülüklere sebep olsa da hiç kimse beni hayvanları öldürmenin, bir insanı öldürmenin (Patrick'in kardeşi Avery'yi öldürmesi, Henry'nin babasını öldürmesi), bir çocuğu hiçbir sebep yokken astımı olduğuna inandırıp sürekli kendini zor durumda hissetmesini ve hayatının buna göre şekillenmesinin tolere edilecek şeyler olduğuna inandıramaz.
    O, Kaplumbağa, Öteki... Evrende çok uzun yıllardır var olan bu üçlü nedense bana Olimposluları hatırlattı. Evrenin karanlık tarafı O, her ne kadar onlara çok fazla yardım edemese de bana çok sevimli gelen Kaplumbağa ve O ile yapılan savaşta kaybedenlerin kazanmasının etkilerinden biri olan Öteki. Her biri özenle yaratılmış sıra dışı karakterler.
    Gelelim sevgili King'imize... Okuyucuyu nasıl etkileyeceğini çok iyi bildiğinden, kitaplarını adeta bize yaşatan bir yazar olduğundan bahsetmeye gerek yok çünkü bunlar su götürmez birer gerçek. 27 yıl arayla söylenmiş cümleleri birbirine bağlaması bile bu adamın ne kadar usta bir yazar olduğunun kanıtı. Böyle bir gerilim dolu kitapta bile okuyucuya birçok şey öğreten üstat King gerçekten yaşayan en değerli yazarlardan biri. Sevgilerimi sunuyor, ayakta alkışlıyor, şapkamı çıkartıyorum efendim.
    Bu arada kitabın çevirmeni Oya Alpar'ı da ayrıca tebrik etmek gerekir. Kitapların çevirmenlerine pek bakmam ama King'in kaleminden çıkan yazıları bize o kadar güzel sunmuş ki kitabı okurken 'Kimmiş bu kitabın çevirmeni?' diyerek ismini öğrendim. Kendisine ve Altın Kitaplar'a bu değerli kitabı bize böyle güzel bir şekilde sundukları için teşekkür ediyorum.
    Velhasılıkelam okuyun okutturun. Kendinizi ikinci bir evrene, karanlık evrene bırakın. Tabi hangi evrenin karanlık olduğu size kalmış.
  • Kitabı okurken adeta kendimden geçmiş olarak buldum kendimi...
    Aslında herkeste olan şey bende de olmuştu hani bir kitap okurken başlarda çok sıkıldım bu ne biçim kitap dediğiniz olmuştur eminim fakat asla bir kitabın ilk yüz sayfasına gelmeden ona çok sıkıcı dememeliyiz asıl olaylar bazı kitaplarda o yüz sayfanın sonlarında gerçekleşir. Gelelim kitabaa ben de şöyle bir olay oldu spoiler almak istemezsiniz tabi kim ister ki? Korkmayınn şuan o spoileri size vermeyeceğim
    Ufak bir bilgi sadece kitap bölüm bölüm oluşuyor ve bu bölümlerden bazıları beni gerçekten çok etkiledi seni bir olayın içine koyuyor ve sen sanki o olayın içindeymişçesine ordan oraya sürüklendiğini hissediyorsun bir bakıyorsun okurken nefesini tutuyorsun öyle nefessiz kalıyorsun ki o cümlelerden başka bir şeyi düşünemiyorsun o sırada acaba ana karakter ben miyim? Sorusu oluşuyor aklında evet komik gelebilirr kitabın ana karakteri neden ben olayım ki değil mi fakat ana karakterin ne olduğu kim olduğu belli olmayan bir kitap olması daha da ilginçleştiriyor. Olayları sen çözmeye çalışıyorsun sen düşünüyorsun bazen duruyorsun okurken ve kendi kendine bu mümkün mü? acaba o olabilir mi ? Tarzı sorular beliriyor kafanda psikopat mısın kızım sen ne düşünüyorsun manyak manyak diyebilirsiniz çünkü bazen ben de kendimi kendim hissetmiyorum kitap okurkeen, evett çok değişik tarzda cümlelerde kuruyorum neyse döneyim şu mükkemmell dediğim kitaba sanırım minik bir spoiler vereceğimm ama çok minik bana bunları yaşatan bölümlerden birinin adı: Gölge. Öyle cümleler yazıyor ki şahsen beni o cümlelerin keskinliği aşık etti
    Zamandan zamana geçiyorsun bir bakıyorsun eski zamanda bir yerde buluyorsun kendini bir bakıyorsun şimdi ki zamandasın amaaa değişik olaylar ile karşılaşıyorsun (minik bir spoiler daha) mesela aynadan biri çıkıyor, uykunda bir anda gölgenin yanında olduğunu hissetmen sankii bir insan gibi ordan oraya yürüyor olacak iş değil ama şizofrence de olabilir nefesine kadar hissediyorsun onu... Eğer bu gerçekte olsa dehşete kapılırsın, korkarsınn, yorganını kafana kadar çekersin nefes alamazsın kendi hayatını bir yandan düşünür bir yandan tehlikeye atarsın bizim manyaklığımız bu da işte sanki yorgan seni sonuna kadar koruyacak yahu o senin gölgen bee :))) neyse.
    Böyle bir kir kitabın az okunmuş olması birazcık üzüyor ama gerçekten birazcık çünküüü ben böyle eğlendiğim her duyguyu yaşadığım bir kitabın keşfedilmemesini isterim bir yandan ama tabiki sadece bir yandan tabiki herkes okumalı fakat öyle bir huy var ki bende hani şarkı dinlerken az dinlenmiş olduğunu görürsün ve o keşfedilmemiş şarkıyı keşfettiğinde o an bir mutluluk oluşurr yaa işte onu hissediyorum. Bence bu kadar gevezelik yeterli yoksa siz sınav sırasında paragrafın uzunluğunu gördüğünüzde o verdiğiniz anlık tepki var ya onu verirsiniz ya hah işte umarım bu yazıyı görünce öyle bir tepki vermezsiniz inşallahh benden bu kadar sağlıcakla kalın ️
  • Neden sana olan sevgimi sana değilde kağıtlara yazarım ben.
    Neden hayır diyemem sana?
    Neden bana yanlış gelen davranışlarına göz yumarım?
    Neden seni deli gibi kıskansamda,sadece;ben sana güveniyorum derim?
    Neden konuşamam senin karşında?
    Neden herkese akıl verirken,verdiğim aklın tek zerresini kullanamam senin karşında?
    Aşık değil miyim yoksa sana?
    Yada fazla aşkın kaybetme korkusu mu tüm yaşadıklarım?
  • Warcross sonrası stres bozukluğu halim hâlâ sürüyor olsa da ilk günkü şiddetinde değil. Bu yüzden kolları sıvayıp içimi dökmeye karar verdim. Öncelikle olayı kişisel almamanız adına klasik girizgâhımı yapayım: Kitabı çok sevene, az sevene, biraz sevene, aşırı sevene ve daha nicesine sözüm yok. Bunlar kitabı okuyanlar hakkında değil hatta yazar hakkında bile değil, kitap hakkındaki fikirlerimdir. Sevdiğiniz kitabın sevilmediğini görmek sizi incitiyorsa lütfen sayfadan çıkıp farklı sayfalara geçiniz, teşekkürler.

    Warcross ile ilgili neler neler var aklımda, bilemezsiniz. Hepsini hatırlayıp yazabilecek miyim, bilmiyorum ama bizi uzun bir yorum süreci bekliyor gençler. Yine. Kitabı okuyan çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Özellikle de detayları çok önemsemiyor, yüzeysel anlatımlardan rahatsız olmuyorsanız genel hatlarına bakarak kitabı sevmenin kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de güncel romanlar arasında fikir olarak, bu detay önemli, orijinal olmasının bir etkisi olabilir. Sanal gerçeklik üzerine yazılmış çok fazla roman yok. Hele popüler, hiç yok bildiğim kadarıyla. Her neyse. Ama ben sırf yazarın aklına çok güzel bir fikir gelmiş diye kitabı sevemem, ne yazık ki. Fikir güzel ama yazamamış, olmamış. Hakikaten olmamış.

    Bence kitapla ilgili en önemli sorunlardan birisi yazarın mübalağa sanatını çok fazla kullanması olmuş. Mesela oyunu ele alalım: Warcross. Sekiz yıldır falan milyonlarca insanın oynadığı, sevdiği, bağımlısı olduğu ve bugüne kadar hiçbir siber saldırı ya da aksaklığa maruz kalmamış bir başyapıt. Ve kızın birisi hazırlık oyununa, yarım milyar insanın izlediği bir oyuna “Dur bakayım, hackleniyor mu? Kodu yazdım. Ahanda oldu. İçerde-ma!” diyor. Ne? Bu oyun nasıl ayakta kaldı arkadaş? Sanal çağın yaşandığı bir dönemdeyiz, sekiz yıldır bir akıl sahibi hacker bile kodu yazamadı mı? Elin kızı oyundaki bu saçma sapan açığı nasıl buldu? Bakın o da bir saçmalık. Emika Chen. 18 yaşında, iki yıl bilgisayar ve altı ay internet yasağı ile yaşamış fakir bir genç. Elindeki telefonun ekranını bile zor açıyor, düşünün bilgisayarı ne haldedir. Elektrik faturasını nasıl ödediğini bile bilmiyoruz, kızımızın yiyecek yemeği yok. Aslında dâhi bir hacker. İstese kendini kurtaracak kadar para kazanabilirmiş. Çoğu kişide olmayan beceri bende var, Dark Web kullanırım kimsenin ruhu bile duymaz falan diyor bir yerde. İstesem yaparım diyor. Defalarca pavyonda çalışacak seviyeye düştüğünü söylüyor ama kendini kurtaracak bir hırsızlık yapmayı reddediyor. Derken aniden, hiçbir hazırlık ve plan yapmadan, Warcross oyununa bağlanıyor ve şurada bir açık bulmuştum aslında, başka da açık yok aslında, bir tek bu aslında. Güçlendiriciyi çalsam ve satsam ne olur ki? Evet, dur bir deneyeyim diyor ve çalıyor. Azıcık düşünen birisi ön hazırlık falan yapar, plan yapar, açığa çıkma ihtimalini düşünür falan ama nerede o kafa? O yetmiyor, bu imkansızlıklar içinde kızımız harika bir Warcross oyuncusu olduğunu iddia ediyor. Harika güvenlik kalkanları var sanal dünyasında. Ama kitabın sonunda aslında hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Aaa, meğerse takip edilmişim. Aa, meğerse güvenlik kalkanlarımı aşmış. Aa, benden iyiymiş, Aa, Aa, AA. Warcross oynarken görün hele. Yani nasıl bir deha, nasıl. Direğin altına dinamit koydum, patladı ve koştum. VAY ARKADAŞ! VAY! Böyle oyun görülmedi. Yeminle Temple Run falan daha iyi. Yani o çok iyi olarak anlatılan kız da fos bro, fos fos fos. Dese ki normal bir insan evladıyım, kendi çapımda hackerlık yapıyorum, hackliyorum oluyor klasksdkds biz de sinir olmayalım. Bazı yerler var kafamı duvara vurmak istedim. Adam kızı parasını verip işe almış, güvenlik durumları falan. Kız bilgi alıyor, haber alıyor ve şöyle diyor: Neyse ya bu o kadar da önemli bir şey değil, ona söylemeyeyim. Akşamında gözünü hastanede açıyor. Daha yüzlerce detay söyleyebilirim size kadın karakter hakkında. Verilmek istenen ve verilen farkı şu: Hayaller / Hayatlar. İnanılmaz yüzeysel, detaysız, altı boş bir kadın karakter. O kadar ki nefret bile edemiyor insan. Direkt yok benim için. Önemli biri değil gibi.

    Bahsi geçen oyun da fos ki çok az anlatılıyor zaten. Yani korkaklık mı desem, yazamama mı desem bilemedim. Sen sanal oyun kitabı yaz ve kitapta oyun hariç her şeyi anlat. Bir dâhi -Hideo Video, ona da geleceğim- nörolink diye bir şey bulmuş. Gözlüğü takıyorsun ve hop Warcross. Burada sevgili @miyopastronot’tan alıntı yapmak istiyorum: “Neymiș şehire senkronize edilmiș oyun. Odasında yaptığı şeyler puan kazandırıyormuș. Kupon avcısı sanırsın beleşçiliğe bak. TOKYOYA HOȘ GELDINIZ +20 PUAN. SİFONU ÇEKTİNİZ +3 PUAN. YEMEĞİN YANINDA YEDİĞİNİZ KAÇINCI DİLİM LAN O? 9 PUAN GERİ ALIYORUM. İlk zaman çatır çatır kazanıyordun puanları, sonra niye unutuldu? Biz okurlar kaçın kurasıyız be, yer miyiz bunları? Bin tane yere girip çıktı niye işlemedi puanlar, anca göz boyama.”
    Vay oyun savaş oyunuymuş. Ölüp ölüp diriliyorsun, no problem. Önemli olan elindeki bir taşmış, onu alana kadar catch me if you canmiş. Vay mimar varmış, sanal evreni zekasını kullanarak oyun için uyarlayabiliyormuş. Kızımızın zekasını örnekleyelim: Dur şu ipi atıp ejderhanı nasıl eğitirsin yapayım. Vay, evreni senin gibi düzenleyen görülmedi gülüm. Yılın mimarı ödülü kime? Tabii ki Chen. Benim için resmen “çen oyun mu oynuyorsun bakayım çen”. Ve oyunları adam gibi anlatmıyor yazar. Gözlüğü taktım, koştum, atladım, zıpladım, dinamit patlattım ve öldüler, kazandık. Helal be, olsa da oynasak. Mario bile daha iyiydi sanki. NEYSE.

    Gelelim Hideo Tanaka’ya. Ben ona Video diyorum. Bilin bakalım o ne? O da dâhi. Acaba yazar bağlaç olan dahi mi kullandı diye düşünmedim değil okurken. Arkadaşlar, dâhi cidden başka bir olaydır. Keşke bir iki makale okusaymış da biz de bol dâhili, abartılı kitabımızı okuyup göz devirmeseymişiz. Bakın şimdi adam nörolink diye bir şey yapmış. Beyinden ilham almış. Detaylar için lütfen warcross kitabına başvurmayınız. Çocuk yazmış, olmuş işte, niye merak ediyorsunuz detayları? Neyse, gözlüğü takıyorsun ve sanal dünyadasın. Hayallerini sanal dünyanda, kendi haline gerçekleştirebiliyorsun. (Bahsetmedim ama Matrix göndermesi 800 bin detaydan biri falan bu yalnızca) Öyle güzel yapmış ki sanal dünyada gibi hissetmiyorsun, sana göre gerçek gibi her şey. Oyunu yapmış, sekiz yıl hiç tökezlememiş. Emrinde bir sürü profesyonel hacker, oyun kurucu, planlayıcı, yardımcı vs. var. Kimsenin bilmediği bir şifreleme ve hackleme küpü gibi bir zıkkımı var. Oyunu sürekli kontrol ediyor. Güvenlik kalkanları falan var. Kızın biri de hackledim, ahanda oldu; diyerek sisteme girip seni dünyaya rezil rüsva ediyor. Hayır, kimse buna takılmıyor eyvallah bro. Yarım milyar insanın hepsi de iyi niyetli çıktı, tebrikler. Ama nedir bu müsrif oğul evine döndü tavırları? Vay özel jet, vay kral dairesi, vay ayağına masaj yapayım, vay puanlar sana be güzelim modları. Ya hırlı mı hırsız mı? Şeytan mı hain mi? Kıza ne sebeple güvendin de peşinde koşuyorsun?
    -Alo, Tokyo’ya gel.
    +Tamam.
    -İşe alındın.
    Detaylar o kadar saçma ki yazar kendisi de araya giriyor. “Hideo daha önce kimseyi bu kadar çabuk işe almamıştı. Hideo daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Böyle dememişti. Böyle konuşmamıştı.” Konuşma dediği de şey: Hoş geldiniz bayan çen, bizimle çalışmak ister misiniz falan. Hani bir şey anlatmıyor. O kadar anlattığı karaktere uymayan hareketler ki olayı ilk görüşte aşk, böyle başladı; adı üstünde yıldırım aşkına çevirdik. Gördü ve âşık oldu. Hackleme gibi aynı değil mi? Ne kadar romantik. Ay kalp kalp kalp. Daha neler neler var da Allah biliyor yıldım. Hayaller / Hayatlar olayı burada da çok fazla vurgulanıyor.

    Sonra zaten Yeşilçam’a bağladık. Kitabın yarısında sakın ha şöyle şeyler yapayım deme Marie, bu kadarı da fazla dediği ne varsa kitabımızın sonundaydı. Kendimi sağa sola falan atmak istedim. Ve çok kötü mesajlar vererek, ben aslında sizin süperegonuzum falan modlarında bir sonla, gerçekten bir saçmalık silsilesi olarak sona erdi. En büyük merakım da şey kitaba dair; bundan sonra sakın şöyle olmasın dediğim onlarca saçmalıktan hangisi acaba ikinci kitapta olacak? Cidden, cidden merak ediyorum. Çünkü o son... Yani ne desem bilemiyorum.

    Turda okuduğumuz en kötü kitaplardan biriydi benim için. Verdiğim paranın her kuruşuna, tüm kalbimle acıdım. Bari pdf olarak okusaydım, neden aldım diye çok düşündüm. Henüz bir cevabı yok. Ne yazık ki ben sevmedim, eller alsın diyor ve tavsiye etmiyorum. Yani nasıl sevmediysem yorum bile tam istediğim gibi olmadı ama siz mesajı aldınız bence. Tabii sevenlerin yorumlarına da göz atın derim zira bildiğim kadarı ile Kimra, Sinem ve benden başka sevmeyen biri yok, şaka değil. Sevgiler.
  • "Peki ben neden gerçek bir aşk yaşamış değilim?... Herkes bana hiç âşık olmadığımı söylüyor. Manen o kadar çirkin miyim?"
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 16 - Antik Dünya Klasikleri
  • https://youtu.be/Dt5Obi6Gs9E

    Beni hor görme kardaşım
    Sen altınsın ben tunç muyum
    Aynı vardan varolmuşuz
    Sen gümüşsün ben sac mıyım

    Ne var ise sende bende
    Aynı varlık her bedende
    Yarın mezara girende
    Sen toksun da ben aç mıyım

    Kimi molla kimi derviş
    Allah bize neler vermiş
    Kimi arı çiçek dermiş
    Sen balsın da ben çeç miyim

    Topraktandır cümle beden
    Nefsini öldür ölmeden
    Böyle emretmiş yaradan
    Sen kalemsin ben uç muyum

    Tabiata Veysel aşık
    Topraktan olduk kardaşık
    Aynı yolcuyuz yoldaşık
    Sen yolcusun ben baç mıyım