• 256 syf.
    ·10/10
    Nazan Bekiroğlu’nun Mücella isminde yeni bir romanı çıkacağını duyunca, ne zamandır kütüphanemde bulunan ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığım edebiyat üzerine denemelerden oluşan Kelime Defteri’ni elime aldım. İşte bir bayram sabahında da bitirmek nasip oldu.

    Yazılar elbette kelimelerle yazılır. Ama bazı kelimeler yazarın hayatında özel bir yer tutar. İşte yazarın kalbinde özel yer tutan bu kelimelerdir sevgiyi, hüznü, acıyı, şefkati dile getiren. Yazar Kelime Defteri’den atmış bir kelimeyi kendince anlamlandırsa da bir röportajında bu atmış bir kelimeyi de ona düşürüyor: “Aşk, ezel, zaman, insaniyet, empati, acı, şefkat, tabiat, fıtrat, dil.”

    Bir toplum bozulmak isteniyorsa eğer, önce kelimelerinin içi boşaltılır. Önce, geçmiş ve geleceğin köprüsü kelimeler bombalanır. Okuyorum ya Nurullah Ataç’ı nasıl da böylesi bir gayret içerisinde biliyorum. Sadece kendisi değil, etrafındaki dostlarıyla bile kullandığı kelimeler yüzünden kavgalı. Onları devrimlere ihanetle suçluyor. Eğer dilde bir sonuç alamazsak tüm devrimler akamete uğrar diyor.

    Odasını taşıyor yazarımız. Oda bir öncekine göre küçük. Dolayısıyla tercih yapması lazım. Azalması. Azaltması. Öyle yapıyor, kitapların çoğu kolilere, ya da farklı yerlere kaldırılırken çok azı odasında yer buluyor ve sonrasında diyor: "Şimdi artık sırtımı kalan kitaplara bile çevirerek göklere bakmak zamanı" Göklere bakmak bugünlerde hep aklımda. Peygamberimiz de çoğu gecelerde hep gökleri seyreder şu ayeti okurmuş: “Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ayetler vardır. Onlar ki, ayakta iken de, oturuken de, yatarken de daima Allah’ı anrlar, göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler ve Rabbimiz sen bunları boş yere yaratmadın derler.”

    Kitabın son yazısında "Ben artık şiir değil, sadece gerçeği istiyorum. Dümdüz cümlelerle yazılacak kadar belirginleşmiş olan sade, düz gerçeği. Boşlukları doldurmadan, yorum yapmadan, ‘yazmadan' yazmak istiyorum. Yalın gerçekleri, yalın cümlelerin sırtına yükleyerek söylemek istiyorum."diyor ve de ekliyor: "Düz cümleler dediysem, boş cümleler demek istemiyorum".

    Kitap, "Yaşantı", "Kavram ve Olgu", "Yazar ve Eser", "Metin Olarak Film", "Ben Artık Düz Cümleler Kurmak İstiyorum" bölümlerinden oluşmuş. Yazar bu bölümlerle bizleri edebiyatın kalbî dünyasında, sinemanın perde arkasında, romanların, bilhassa Rus romanlarının sayfaları arasında, fotoğraftaki anılarda, mektuptaki izlerde, ressamın renklerinde dolaştırıyor.

    Kelime Defteri’ni okuduğumuzda hangi yaralarımız şifa bulacakmış kendisinden dinleyelim: “Başkalarının hikâyelerinde kendimizi anlayabilir ve onarabiliriz. Bir romanın, bir filmin hikâyesinden insanlığa ve kendine dair bir anlama çabası çıkarmak isteyenler Kelime Defteri'nin talip olduğu okuyucuyu teşkil eder. Çünkü Kelime Defteri, ilgilendiği metinler üzerinden dünyayı ve şu zor insanları anlama derdinde. Edebiyat tahlili yapmak niyetinde hiç değil. Çok zor bir dünyada yaşıyoruz. En azından bana öyle geldi.”

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar. (Hepsi değil tabi)

    Ölüm: Ölüm sonrasında bir hayat olduğundan, orada tekrar buluşup konuşacağımızdan kalemimin şu an elimde durduğundan emin olduğum kadar eminim.
    *
    Bir aşkı otuz beş yıl diri tutmaya yeten hayal, gerçeğin bir anlık görüntüsüyle tuzla buz olur. Aşk gerçekte doğar, hayalde yaşar ve tekrar gerçekte ölür çünkü.
    *
    Aşkın en büyük rakibi bizatihi kendi rüyasıdır. Kendi geçmişi, kendi bidayeti.
    *
    Aşk, susmayı seçmekle biter. Kavga varsa kelimeler var, yani ümit vardır.
    *
    Kelime acıdır. Hacmi ağırlığı, dokusu vardır. Tene değer ve keser. Öldürebilir de.
    *
    Ey kalem, nereye vardık ki ucun kırıldı? Kalbim öyle kırık ki!
    *
    Bir acıdan kurtulmanın en kestirme yolu onu şiirleştirmekten, hiç olmazsa benzer bir şiiri okumaktan geçmez mi? Mektup yazmayı bilmeyenlerin acıları ebedidir bu yüzden.
    *
    Yangında ilk kurtarılacak kelimelerdir. Kelimelerimiz yanıp kül olduğunda başlar tükeniş.
    *
    Ne yana dönsem harfler üzerime üzerime sıçrarken, tarihin belli dönemlerinde göz alıcı bir şaşaayla parlayan, sonra sonsuza değin unutuluşa gömülen alfabeleri düşünüyorum şimdi.
    *
    Gökten üç kuş geçiyor ben bu satırları yazarken. İkisi önde biri arkada.Hazin. Onları bir cümleye çeviriyorum.
    *
    Zaman zaman içinde. Zamansızlığın yani cennet zamanının tecrübe edildiği üç kalpten biri şair kalbi. Diğerleri çocuk kalbi, âşık kalbi.
    *
    Yangında ilk kurtarılacak olan kelimelerdir. Kelimeler yanıp kül olduğunda başlar tükeniş.
    *
    Defter: Bitti. Oysa benim daha çok kelimem kaldı. Su gibi. Ateş gibi.
  • 247 syf.
    ·16 günde·Puan vermedi
    "Aşık olduğum zamanlarda
    Şiir yazmak âdetim değildir
    Halbuki asıl şaheserimi
    Onu en çok sevdiğimi
    Anladığım zaman yazdım."

    Orhan Veli Kanık..
    36 yıllık ömrüyle -ortalama bir insan ömrünün çok aşağısında olmasına rağmen- bizlere sayısız harikulade şiir bırakan, şiirden ziyade şiir tarihimizde çağ açıp kapatan mükemmel şâir.
    Ben daha önceki incelemelerimde de belirttiğim gibi şiirden pek anlayan yahut şiire hakim birisi değilim.Pek duygusal bir kişiliğimde yok.Lâkin kitabın içersinde öyle bir şiirler var ki gece vakti fon müziği ile okunduğunda damarınıza dokunabiliyor; hislerinize ve ya söylemediğiniz her şeye tercüme olabiliyor. Bu açıdan beni etkiledi.Sizleri de etkileyeceğine eminim.Okumanızı tavsiye eder okumakla kalmayıp yazarın hayatını da biraz araştırmanızı isterim.Şimdiden keyifli okumalar..
  • Olaki yürürüm bir başka aşka
    Ya da yürürüm mavi olmayan bir gülüşe
    Unutmaki tek aşk olduğum sensin
    Aşık olduğum değil

    Karanlıkla süzülüyor içime yıkım
    Dur diyorum yıkılıyorum
    Uçurumları baş ucuma koyuyorum sonra
    Okşuyorum saçlarını rüzgarda
    Sıcak, ılık bir koku siniyor yüreğime
    Gitme diyorum gitme düşüyorum
    Sonra beni soruyorlar bana
    Tanımıyorum diyorum
    Daha hiç karşılaşmadık
    Aynı çizgide bilge sus umu dinliyorlar
    Ben sustukca
    Yazık, bir çığlığın doğuşu gibi ölüyorlar
    Önce bir bir, sonra hepsi
    Sonra bir uçurumlar kalıyor birde yıkımlar
    Verilen herşey borçmus gibi alınıyor
    Önce bir bir, sonra hepsi
    Sonra mı bir ben kalıyorum, birde yalnızlık
    Uçurumlar, yıkımlar, ben ve yalnızlık
    Zorlu bir savaşın unutulmuş cesetleri gibi
    Yatıyoruz yan yana
    Öpüşüyoruz, sevişiyoruz da hatta
    Herşey oyunun yasaklarına uygun bir günah oluyor
    Tek umudumuzu göğe gelin ediyoruz
  • Edgar Allen Poe- "KOMPOZİSYONUN FELSEFESİ"

    Charles Dickens; şu anda önümde duran bir notta “Barnaby Ruge”ın mekanikliği üstüne vaktiyle yaptığım bir incelemeye gönderme yaparak “Bu arada Godwin’in Caleb Williams’ı geriye dönerek yazdığını biliyor muydunuz? Önce kahramanını bir dizi güçlüğe bulaştırmış, ikinci cildi yazmış ve ardından ilk defa olarak neyin neden yapıldığını açıklayan bir çerçeve içinde onu aramıştır.” diyor.

    Bunun Godwin’in tam yazma biçimi olduğunu düşünemem – aslında kendisinin açıkça belirttiği şey de Mr. Dickens’ın düşüncesiyle tamamıyla uyumlu değildir- “Caleb William”ın yazarı az çok benzer bir süreçten elde edilebilecek yararı görmemesi imkânsız olacak şekilde iyi bir sanatçıydı. Kalemle herhangi bir şeye girişmeden önce, adına yaraşır her olay örgüsünün özenle sonucuna götürülmesi gerektiğinden daha açık bir şey olamaz. Ancak sonucu sürekli göz önünde tutulursa, olayları özellikle de her noktada edayı niyetin gelişimine uygun kılarak, olay örgüsüne kaçınılmaz sonuç ya da nedenlilik havasını verebiliriz.

    Bence alışıldık öykü kurma biçiminde kökten bir yanlış var. Ya tarik bir savı destekler, ya kişiye günün bir olayı telkinde bulunur, ya da en iyisi yazar sadece anlatısının temelini oluşturmak için çarpıcı olayları bir araya götürmeye koyulur. Genel olarak betimleme, söyleşim veya yazar yorumuyla doldurmayı planladığı için sayfalar ilerledikçe olaylar veya eylemler arasındaki boşluklar gitgide göze çarpar.

    Ben bir etkinin düşünülmesiyle işe başlamayı tercih ediyorum. Özgünlüğü bir an için bile gözden uzak tutmadan –çünkü bu kadar belirgin ve kolay erişilebilen bir bilgi kaynağından yoksun olarak başlamaya yeltenen kişi yanlış yoldadır- ben kendimce önce “Kalbin, aklın veya (daha genel olarak) ruhun açık olduğu sayısız etki içinden, bu durumda hangisini seçmeliyim?” derim. Öncelikle yeni ve ikinci olarak da canlı bir etkide karar kıldıktan sonra onun olayla mı yoksa edayla mı –sıradan olay veya özel eda, ya da tam tersi veya hem olayın hem edanın özel olmasıyla mı- en iyi işlenebileceğini düşünürüm. Ardından bu etkinin oluşturulmasında bana en ok yarımı okunacak bu tür eda ya da olay birleşmelerini çevremde (daha doğrusu içimde) ararım.

    Yazdıklarından birinin son haline kavuşma sürecini adım adım ayrıntılandıracak –yani ayrıntılandırabilecek- bir yazarın böyle bir dergi yazısının ne kadar ilgin olacağını sık sık düşünmüşümdür. Neden dünyaya böyle yazı bahşedilmemiştir, hiç bilemiyorum ama herhalde yazar kendini beğenmişliğinin her türünden çok ihmalkarlıkla yakın ilgisi vardır. Çoğu yazar- özellikle de şair bir tür delice coşkunluk –esrik bir sezgi sayesinde yazdığının sanılmasını tercih eder ve halkın perdelerin ardında, düşüncenin ayrıntılarda saklı olan kararsız hamlıklarına, tam olgunluğa ulaşmamış sayısız düşünce kırıntısına, başa çıkmak mümkün değil diye bir kenara atılan tamamen olgunlaşmış hayallere, sakınımlı seçimler ve geri çevirmelere, acı dolu silinti ve eklemlere – tek sözcükle çark ve dişlilere- sahneyi değiştiren halat ve makara düzeneğine –seyyar merdiven ve şeytan tuzaklarına – yüz örnekten doksan dokuzunda yazınsal erkek oyuncuyu oluşturan horoz tüyleri, kırmızı boya ve siyah yamalara kaçamak bir bakış fırlatmasına izin vermek, onların tüylerini diken diken eder.

    Öte yandan bir yazarın ulaştığı sonuçlara kendisini ulaştıran adımları geriye doğru izlemesinin pek yaygın olmadığını da biliyorum. Genelde düşünceler palas pandıras ortaya çıktıkları gibi takip edilir ve unutulurlar.

    Kendi adıma ne yazdıklarımı oluşturan adımları anımsama konusunda söz konusu tiksintiyi duydum ne de herhangi bir zamanda en küçük bir güçlük çektim ve zorunluluk olarak gördüğüm bir çözümlemenin ya da yeniden kurmanın yararı çözümlenen şeye duyulan gerçek ve hayali her tür ilgiden tamamen bağımsız olduğu için kendi yapıtlarımdan kimilerinin oluşturulmasını sağlayan işleyiş biçimini göstermek kendimce görgüsüzlük sayılmayacaktır. En çok o tanındığı için “Kuzgun”u seçiyorum. Niyetim yazılışında hiçbir noktanın kaza veya sezgiye atfedilmeyeceğini yapıtın son aşamaya bir matematik probleminin kesinliği ve değişmez sonucuyla adım adım ulaştığını apaçık göstermektir.

    Şiirin kendisiyle ilgisi olmadığı için aynı anda hem halkın hem eleştirmenin beğenisine uyacak bir şiir yazma niyetini doğuran koşulları –ya da isterseniz zorunluluğu diyelim- bir yana bırakalım.

    Biz bu niyetle başlayalım.

    Başlangıçtaki tasavvur bu yöndeydi. Yazınsal yapıt bir oturuşta okunamayacak kadar uzunsa izlenim birliğinden doğabilecek son derece önemli etkiden yoksun kalmaya razı olmalıyız. Çünkü iki toruş gerekliyse dünya işleri araya girer ve bütünlük falan bir anda yok olur. Fakat tüm diğer şeyler eşit olduğunda, hiçbir şair tasarımına katkıda bulunabilecek bir şeyden vazgeçmeyi göze alamayacağından geriye yalnızca metinde bulunan birlik yitimini dengeleyecek uzunluk bakımından bir olumluluğun bulunup bulunmadığına bakmak kalır. Bo konuda bir çırpıda hayır diyorum. Uzun şiir dediğimiz şey aslında bir kısa şiirler silsilesinden ibarettir. Yani kısa şiirsel etkiler silsilesinden Bir şiirin şiddetle heyecanlandırdığı sürece bunu ruhu uyandırarak yaptığını göstermeye gerek yok ve tüm şiddetli heyecanlar ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. Bu nedenle “Yitik Cennet”in en az yarısı özü bakımından düzyazıdır –kaçınılmaz olarak eş değerli çöküntülerle nöbetleşe yer değiştiren bir dizi şiirsel heyecan- aşırı uzunluğundan ötürü tamamı son derece önemli bir sanatsal öğeden, etki bütünlüğü veya birliğinden yoksunur.

    Öyleyse uzunluk konusunda tüm yazınsal yapıtlarda belirgin bir sınır olduğu –bir oturuşta okunabilirlik sınırı- ve her ne kadar (birlik istemeyen) “Robinson Crusoe” gibi belli düzyazı sınıflarında bu sınır olumlu olarak aşılabilirse de, şiirde asla uygun biçimde aşılamayacağı da apaçıktır. Bu sınır içinde bir şiirin uzunluğu meziyetiyle – bir başka değişle yol açtığı heyecanla- yine bir başka değişle uyandırabildiği gerçek şiirsel etki derecesiyle matematik bir bağıntı taşıyabilecek hale getirilebilir; çünkü kısalığın tasarlanan etkinin yoğunluğuyla doğru orantılı olması gerektiği –tek şartla ki- herhangi bir etkinin üretilebilmesi için belli bir uzunluk süresinin mutlaka gerektiği açıktır.

    Eleştirmenin beğenisinin altında olmazken halkın beğenisinin üstünde saydığım heyecan derecesinin yanı sıra bu değerlendirmeleri göz önünde tutarak tasarı düzeyindeki şiirim için uygun bulduğum uzunluğa bir anda ulaştım- yaklaşık yüz dizelik bir uzunluk. Şiir gerçekte yüz sekiz dize.

    Bir sonraki düşüncem iletilecek izlenim ya da etkinin seçilmesine ilişkindi: Bu noktada da şiiri kurarken yapıtı evrensel olarak takdire değer yapma niyetini sürekli göz önünde bulundurduğumu gözlemleyebiliyorum. Yineleyerek ısrar ettiğim en ufak bir açıklamaya gerek duymayan bir noktayı –yani Güzellik’in şiirin tek meşru alanı olduğunu- açıklayacak olursam asıl konumdan çok uzağa sürüklenirim. Yine de bazı arkadaşlarımın yanlış temsil etme eğilimi gösterdiği asıl kastımı aydınlığa kavuşturmak için birkaç söz söyleyeyim. Aynı anda hem en yoğun, hem en heyecan verici, hem de en katışıksız olan bu haz bence güzelin üstünde düşünmekte bulunur. Birileri Güzellik’ten söz ettiğinde aslında tam olarak sanıldığı gibi bir niteliği değil, benim üstüne yorumlar yaptığım ve “güzel olan”ın düşünülmesi sonucunda deneyimlenen bir etkiyi kastederler. Kısacası zihnin ya da kalbin değil, ruhun o yoğun ve katışıksız heyecanına gönderme yaparlar. Sırf etkilerin doğrudan nedenlerden kaynaklanması gerektiği, amaçlara en uygun araçlarla ulaşılması gerektiği Sanat’ın apaçık bir kuralı olduğu için şimdi ben Güzellik’i şiirin bir alanı olarak seçiyorum. Kimse de şimdiye kadar sözü edilen özel heyecana anılan şiirde çok kolay ulaşıldığını yadsıyacak denli zaaf göstermemiştir. Şimdi hakikat amacına zihnin doyurumu ve tutku amacına kalbin heyecanlandırılması şiirde belli ölçüde ulaşılabilirse de düzyazıda çok daha kolay ulaşılabilir. Hak,ikat aslında kesinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaklardır.) , ki bence ruhun heyecanı ve haz dolu uyanışı olan Güzellik’e ikisi de kesinlikle düşmandır. Burada söylediklerimden tabi ki tutkunun, hatta hakikatin şiire sokulamayacağı, hatta yararlı şekilde sokulamayacağı anlamı çıkmaz –tıpkı müzikte akortsuzluk gibi karşıtlık yoluyla aydınlatmaya hizmet edebilir veya genel etkiye yardımcı olabilir- fakat gerçek sanatçı her zaman için öncelikle onları başat hedefe uygun biçimde tabi kılar ve ikinci olarak şirin atmosferi ve özü olan Güzellik’le olabildiğince örter.

    Öyleyse Güzellik’i alanım olarak görünce bir sonraki sorum onun en yüce beliriminin edasına ilişkin olacaktı. ve tüm deneyimler bu edanın üzüntü edası olduğunu göstermiştir. Her tür güzellik daima en gelişmiş haliyle duyarlı ruhu ağlatacak derecede heyecanlandırır. Bu nedenle hüzün tüm şiirsel edalar içinde en meşru olanıdır.

    Uzunluk, alan ve eda bu şekilde belirlendikten sonra şiirin kuruluşundaki temel nota olacak bir sanatsal çekicilik bütün yapının üzerinde dönebileceği bir eksen bulma düşüncesiyle işe koyuldum. Tüm bildik sanatsal etkiler ya da daha doğrusu teatral anlamda can alıcı noktalar üzerinde dikkatle düşünürken hiçbir şeyin nakarat kadar evrensel biçimde kullanılmadığını hemen fark ettim. Evrensel olarak kullanılışı kendi değeri doğrultusunda beni temin etmeye yetti ve çözümlemeye tabi tutma zorunluluğundan kurtardı. Ancak nakaratı geliştirmeye açıklığı bakımından değerlendirdim ve ilkel bir durumda olduğunu gördüm. Yaygın kullanıldığı haliyle nakarat yalnızca lirik koşukla sınırlı değildir. Etkisi bakımından da hem ses hem de düşünce olarak monotonluğun gücüne bağlıdır. Haz ancak ve ancak özdeşlik –yinelenme- duygusundan alınır. Düşüncenin tek edasını sürekli değiştirirken sesin tek edasına genel olarak bağlı kalmak yoluyla, etkiyi çeşitlendirmeye ve büyük ölçüde yükseltmeye karar verdim. Yani nakaratın uygulamasını değiştirme yoluyla sürekli yeni etkiler üretmeyi kararlaştırdım. Nakaratın kendisi büyük ölçüde değişmeden kalacaktı.

    Bu noktaları belirledikten sonra nakaratımın niteliğini düşündüm. Uygulaması sürekli değişeceğine göre nakaratın kısa olması gerektiği açıktır; çünkü uzun bir cümlenin uygulamasında sık değişiklikler yapmakta aşılamayacak güçlükler bulunabilir. Cümlenin kısalığıyla orantılı olarak, kuşkusuz, değişiklik kolay olacaktı. Bu da ben hemen tek sözcüklük bir nakaratın en iyisi olduğu düşüncesine götürdü.

    Şimdi de sözcüğün niteliği sorunuyla karşılaşıyoruz. Nakaratta karar kılmış olduğum için elbette ki şiirin kıtalara bölünmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Nakarat her kıtanın sonunu oluşturacaktı. Böyle bir son dizenin gülü olmak için çın çın öten ve uzatmalı bir vurguya yakın olması gerektiği su götürmezdi. Ve bu değerlendirmeler kaçınılmaz olarak beni en tumturaklı ünlü olarak uzun o’ya ve onunla birlikte en kolay üretilebilir ünsüz olarak r’ye götürdü.

    Nakaratın sesi de böylece belirlendikten sonra bu sesi cisimlendiren ve aynı zamanda şiirin edası olarak önceden belirlediğim hüzne en uygun sözcüğü seçmek zorunlu oldu. Böyle bir aramada “nevermore” (Asla) sözcüğünü görmezden gelmek kesinlikle olanaksızdı. Aslında kendisini ilk sunan da o oldu.

    Bir sonraki zorunluluk bir tek “nevermore” sözcüğünün sürekli kullanımı için bir bahaneydi. Sürekli yinelenmesi için yeterince makul bir neden bulma güçsüzlüğünü gözlemleyince bu güçlüğün yalnızca sözcüğün bir insan tarafından sürekli veya tekdüze biçimde söyleneceği ön kabulünden ileri geldiğini fark etmekte gecikmedim. Kısacası güçlüğün, bu tekdüzeliği sözcüğü yinelemekte olan yaratığın akıl yürütmesiyle bağdaştırmakta yattığını fark etmekte gecikmedim. O zaman bu noktada konuşabilen ama akıl yürütmeyen bir varlık şekli kafamda belirdi birden ve çok doğal biçimde ilk anda bir papağan geldi aklıma; fakat en az onun kadar konuşabilen ve tasarlanan edaya çok daha uygun olan kuzgun derhal onun yerini aldı.

    Hüzünlü bir edası bulunan yaklaşık yüz dizelik bir şiirde, her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü, “Nevermore”u tekdüze biçimde yineleyecek bir kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Şimdi üstünlük amacına ya da kusursuzluğu gözden kaçırmadan her noktada kendime sordum: “Tüm hüzünlü konular içinde insanlığın evrensel anlayışına göre en hüzünlü olan nedir?” Besbelli ki yanıt ölümdü. “Ya bu en hüzünlü konu” dedim, “Ne zaman en çok şiirsel olur?” Az çok açıkladığım kadarıyla burada da yanıt apaçıktır. “Kendisini güzelliğe en yakından bağladığı zaman: Öyleyse güzel bir kadının ölümü hiç kuşkusuz dünyanın en şiirsel konusudur ve böyle bir konu için en uygun dudakların sevgilisini yitirmiş bir aşığın dudakları olduğu da bir o kadar kuşku götürmez.”

    Şimdi iki fikri, ölen sevgilisin yaşını tutan bir âşık ve sürekli “nevermore” sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu birleştirmem gerekiyordu. Yinelenen sözcüğün uygulanışını her defasında değiştirme niyetimi göz önünde tutarak bunları birleştirmem gerekiyordu. Ama bu tür bir birleşmenin tek akla uygun yolu kuzgunun aşığın sorularına yanıt olarak sözcüğü kullandığını hayal etmekti. İşte bu noktada bel bağladığım etki – yani uygulanışın değişmesi etkisi- için sunulan fırsatın birden farkına vardım. İlk sorunun –kuzgunun “nevermore” diye yanıtlayabileceği ilk sorunun – aşık tarafından sorulabileceğini, bu ilk soruyu basmakalıp, ikincisini daha az basmakalıp, üçüncüsünü daha az, dördüncüsünü daha az yapabileceğimi fark ettim. Ta ki sonunda aşık sözcüğün kendisinin hüzünlü karakteri, sık sık yinelenişi ve sözcüğü söyleyen kuşun kötü ününü hesaba katışı dolayısıyla baştaki kayıtsızlığından uyanıp sonunda boş inanca kapılacak derecede heyecanlanır ve deli gibi çok farklı nitelikte sorular –çözümünü tutkuyla kalbinde taşıdığı sorular- sorar ve sorularını yarı yarıya boş inançla yarı yarıya da kendi kendine eziyetten zevk alan umutsuzlukla sorar. Soruları kuşun (o ki, aklı onu temin eder, taklitle öğrendiği bir dersi tekrarlamaktadır yalnızca) kahince veya iblisçe niteliğine inandığından değil, sorularını beklenen “nevermore” yanıtından acıların en dayanılmazı olduğu için en tatlısını alacak biçimde sormaktan delice bir haz duyduğundan sorar. Bulduğum – daha doğrusu şiirin kuruluş aşamasında bana kendisini dayatan- fırsatın farkına vararak önce kafamda doruğu, son soruyu- “Nevermore”un son aşamasında yanıt olacağı, bu “Nevermore” sözcüğünün karşılığının düşünülebilecek en büyük acı ve umutsuzluk olacağı soruyu- kurdum.

    İşte bu anda şiirin başlangıcını sonunda – tüm sanat yapıtlarının başlaması gerektiği yerde- bulduğu söylenebilir. Çünkü tam bu noktada, ön düşüncelerimin tam bu evresinde şu kıtayı yazmak için kalemi kâğıda götürdüm:

    “Prophed” said I, “thing of evil! Prophet still if bird or devil!
    By that heaven that bends above us –by that God we both adore,
    Tell this soul with sorrow laden, if within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore-
    Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
    Quoth the raven – “Nevermore”




    “Kahin” dedim, “ kötücül! Şeytan ya da kuş olsa da kahin!
    Üstümüzde kıvrılan cennet adına- ikimizin de tapındığı Allah adına
    Söyle kederle dolu ruh, uzak Aden’de
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı kutsal bakireyle,
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı eşsiz ve parlak bakireyle.”
    Dedi ki kuzgun: “Asla”

    Bu kıtayı öncelikle doruğu kurup aşığı önceki sorularını ciddiyet ve önem bakımından daha iyi değiştirebileyim ve kademelendirebileyim ve ikinci olarak ritmi, ölçüyü ve kıtanın uzunluğu ile genel düzenlenişini kesin olarak oturtabileyim, aynı zamanda hiçbirinin ritmik etkide bunu geçmemesi için öyle gelecek kıtaları kademelendireyim diye bu noktada yazdım. Yazma işinin devamında daha güçlü kıtalar yazabilseydim doruk etkisini bozmamaları için onları hiç tereddüt etmeden bile bile zayıflatmam gerekirdi.

    Burada dizeleştirme üstüne de birkaç şey söyleyebilirim. İlk amacım (her zamanki gibi) özgünlüktü. Dizeleştirmede bunun ne kadar ihmal edildiği dünyanın en açıklanamaz şeylerinden biridir. Salt ritimde pek az çeşitlilik oranı olduğunu itiraf etsek de Olası ölçü ce kıta çeşitlenmelerinin kesinlikle sonsuz olduğu yine de apaçıktır. Fakat yüzyıllardır koşukta kimse özgün bir şey yapmamış ya da yapacak gibi durmamıştır. Gerçek şu ki özgünlük, (çok alışılmadık güçte zihinler olmadığı sürece) kimilerinin sandığı gibi bir itilim veya sezgi sorunu değildir. Genelde özgünlük bulunur, özenle aranması gerekir ve en üst türden bir meziyetse de ulaşılması olumsuzlamadan daha çok icat gerektirir.

    Kuşkusuz “Kuzgun”un ritim veya ölçüsünde özgün görünmeye çalışmadım. Önceki “bir uzun ve bir kısa heceli ölçü” sonraki ise sekiz ölçülü “acalectic”, beşinci dizenin nakaratında yinelenen beş ölçülü “catalectic”le nöbetleşmektedir. Daha az bilgiçlik taslarcasına söyleyecek olursak bütün şiirde kullanılan uyaklar kısa bir hecenin takip ettiği uzun bir heceden oluşmaktadır: Kıtanın ilk dizesi böyle sekiz ayaktan oluşuyor- ikincisi yedi buçuk(aslında üçte iki)-üçüncüsü sekiz-dördüncüsü yedi buçuk-beşincisi de aynı-altıncısı üç buçuk. Şimdi bu dizelerin her biri tek tek ele alınınca daha önce kullanılmıştır ve “Kuzgun”un sahip olduğu özgünlük, kıta olarak birleştirmelerindedir. Buna uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey daha önce denenmemiştir. Bu birleştirme özgünlüğünün etkisi başka alışılmadık, kimileri büsbütün yeni ritim ve aliterasyon ilkelerinin uygulanışının genişletilmesinden kaynaklanan etkilerce desteklenmiştir.

    Düşünülecek bir sonraki nokta, aşıkla kuzgunun bir araya getiriliş biçimiydi. Bu değerlendirmenin ilk dalı yer idi. Bunun için en doğal öneri orman ya da tarla gibi görünmektedir. Yalıtılmış olay etkisi için kapalı bir çevrelenmiş boş alan bana her zaman zorunlu gibi gelmiştir: -bunun gücü bir resmin çevresindeki çerçeveninki gibidir. Dikkatin canlı tutulmasında tartışılmaz bir ruhsal gücü vardır ve kuşkusuz salt mekan birliği ile karıştırılmamalıdır.

    Dolayısıyla aşığı odasına –sık sık gelip gitmiş olan sevgilisinin anılarının kutsallaştırdığı bir odaya – yerleştirmeyi düşündüm. Oda gösterişli biçimde döşenmiştir. Bunun tek nedeni tek doğru şiirsel sav olarak güzellik konusunda açıkladığım fikirlerin uygulanmasıdır.

    Yer de böylece belirlendikten sonra artık kuşu işin içine katmak gerekiyordu. Kuşu pencereden sokma düşüncesi kaçınılmazdı. İlk anda aşığa kuşun kanatlarının panjura çarpmasını kapısının çalınması zannettirme fikri, uzatma yoluyla okuyucunun merakını arttırma isteği ve aşığın kapıyı bir çırpıda açıp karşısında bir tek karanlığı bulup ardından kapıyı çalanın sevgilisinin ruhu olduğu yönündeki yarı kuruntuyu benimsemesinden kaynaklanacak ikincil etkiye olanak verme arzusuyla doğmuştur.

    Öncelikle kuzgunun saklanacak yer aramasını açıklamak için ve ikinci olarak odanın fiziksel sessizliğiyle karşıtlık etkisi oluşturması için geceyi fırtınalı yaptım.

    Mermerle kuşun tüylerinin karşıtlık etkisi için de kuşu Pallas’ın büstüne kondurdum –büstün kesinlikle kuş tarafından önerildiği anlaşılmaktadır- Pallas’ın büstü öncelikle aşığın bilgi alanıyla çok uyumlu olduğu ve ikinci olarak Pallas sözcüğünün tumturaklığından ötürü seçilmiştir.

    Şiirin ortasında da en son izlenimi değiştirmek üzere karşıtlık gücünden yararlandım. Örneğin kuzgunun girişine fantastik –izin verilebileceği ölçüde gülünç- bir hava verildi. İçeriye oynaşmalar ve çırpınmalarla girdi.

    Not the least obeisance made he – not a moment stopped or stayed he,
    But with mien of lord or lady, perched above my chamber door.


    Ne bir saygı gösterdi- ne bir an durdu ya da kaldı
    Ama bir lord ya da lady edasıyla, tünedi kapımın üstüne.

    Ardından gelen iki kıtada niyet daha da belirginleşir:
    Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling
    “Though thy crest be shorn and shaven thou” I said “art sure no craven,
    Ghastly grim and ancient Raven wandering from the nightly shore!”
    Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
    Quoth the Raven –“Nevermore”

    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
    Though its answer little meaning – little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet blessed with seeing bird above his chamber door-
    Bird or beast upon the sculptured bust above his chambe door,
    With such name as “Nevermore”

    Derken bu abanoz kuş üzgün yüzümü gülümsemeye dönüştürdü.
    “Her ne kadar sorgucun kırpılmış ve tıraşlanmışsa da” dedim “kuşkusuz sanatında korkaklık yok
    Gecenin kıyısında gezinen, korkunç acımasız ve tarihi Kuzgun
    Gece’nin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adını söyle bana”
    Dedi ki Kuzgun: “Asla”

    Çok şaşırmıştım bu biçimsiz kuşun apaçık konuştuğunu duyduğuma
    Pek anlamlı olmasa da- işe yararlılığı olmasa da;
    Yardım edemeyeceğimiz için yaşayan hiç kimsenin
    Henüz mazhar olmadı oda kapısının üstünde kuş görmeye
    Kuş ya da hayvan oda kaısının üzerindeki heykel büstte,
    Böyle adı olan: “Asla”

    Sonuç etkisi böylece sağlandıktan sonra en ciddisinden bir eda için fantastiği bir yana bırakıyorum: Bu eda en son alıntılanandan hemen sonra,

    But the Raven, sitting lonely on that placid bust,spoke only,etc.
    (Ama Kuzgun sessiz büstün üstünde oturarak yalnızca bunu söyledi, vb.) dizesiyle başlamaktadır.

    Bu aşamadan itibaren aşık artık şakayla konuşmaz- Kuzgun’un davranışında fantastik hiçbir şey görmez. Ondan “suratsız, çirkin, korkunç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşu” diye söz eder ve “can evi”ni yakan “ateş gözler”i hisseder. Aşığın tarafındaki bu düşünce değişikliği okuyucu tarafında da benzer bir düşünce değişikliği oluşturmaya- şimdi olabildiğince doğrudan ve hızlı sunulan sonuç etkisi için uygun bir çerçeveyi akla getirmeye yöneliktir.

    Uygun sonuç etkisi ile –bir başka dünyada sevgilisine rastlarsa diye aşığın son isteğine Kuzgun’un verdiği yanıt ile- şiirin en açık evresinde, basit anlatı evresinde tamama erdiği söylenebilir. Buraya kadar her şey açıklanabilir olanın –gerçeğin- sınırları içindedir. Tek bir “Nevermore” sözcüğünü öğrenmiş ve sahibinden kaçmış bir kuzgun gece yarısı şiddetli bir fırtınanın ortasında hala ışık vuran bir pencereye sığınmak üzere gelmiştir.Yarı yarıya bir kitabı inceleyen yarı yarıya ölen sevgilisini düşleyen bir okurun oda penceresine… Pencerenin kanatlarının kuşun kanatlarına çarpması üzerine açılmasıyla, olaya ve ziyaretçinin tavrının tuhaflığına şaşıran, hal diliyle ve bir yanıt aramadan adını soran okurun bir çırpıda erişemeyeceği en uygun yere tüner kuş. Kendisine hitap edilen kuzgun, alışılmış sözcüğüyle yanıt verir: “Nevermore” -Durumun ilham ettiği kimi düşünceleri yüksek sesle dile getiren, kuşun yinelemesiyle yeniden şaşkınlığa düşen okurun hüzünlü yüreğinde anında yankı bulan bir sözcük. Okur artık durumu tahmin etmektedir; ama daha önce açıkladığım gibi insanın kendisine işkence etme arzusuyla, kısmen de boş inançla kendisine, aşığa, beklenen yanıtla (Nevermore) en gür acıyı getireceği için, kuşa bu tür sorular sorar. Kendine işkencenin en üst derecede hoş görülmesiyle anlatı, ilk veya en açık aşamasında kendine doğal bir sonuç bulur ve buraya kadar gerçeğin sınırları ihlal edilmiş değildir.

    Bu şekilde ele alınan konularda, ne kadar maharetle ele alınmış olursa olsun ya da ne kadar canlı bir olay dizisi olursa olsun sanatçının gözünü rahatsız eden bir hamlık veya çıplaklık her zaman vardır. Daima iki şey gereklidir – birincisi belli oranda karmaşıklık ya da uygun biçimde uyarlama ve ikinci olarak da belli oranda telkin edicilik – gizli, ama belirsiz anlam. Bir sanat yapıtına idealle karıştırmayı pek sevdiğimiz o kadar zenginliği (günlük konuşmadan güçlü bir sözcük ödünç alarak söyleyecek olursak) katan da işte bu ikincisidir özellikle. Aşkıncı denilenlerin sözde şiirlerini düzyazıya (hem de en düzünden yazıya) dönüştüren şey bu telkin edilen anlamın aşırılığıdır. (Bunu izleğin gizli değil en açıktaki anlamı kılmalarıdır.)
    Bu görüşlere bağlı kalarak şiirin son iki kıtasını ekledim – böylece telkin edicilikleri anlatının önceki kısmına yayılmış oldu. Gizli anlam önce aşağıdaki dizelerde belirginleştirilmiştir-

    “Take thy beak from out my heart, and take thy form from of my door!”
    Quoth the Raven: “Nevermore!”




    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekilip git!
    Dedi ki kuzgun: Asla!


    “Yüreğimden” sözünün şiirdeki ilk eğretilemeli ifadeyi içerdiği gözden kaçmayacaktır. “Nevermore” yanıtıyla zihni, daha önce anlatılanların tamamında bir ders aramaya sevk ederler. Okuyucu Kuzgun’u simgesel olarak görmeye başlar. Ancak sonuncu kıtanın sonuncu dizesindedir ki, onu yaslı ve hiç bitmeyen anımsayışın simgesi yapma niyetinin açıkça görülmesine izin verilir:

    And the Raven never flitting still il sitting, stil is sitting
    On the pallid bust of Palas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
    And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
    Shall be lifted –nevermore!

    Ve Kuzgun asla kıpırdamadan, hala oturuyor, oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Kaldıramayacak kendisini asla!
  • Bir an bir günü değiştirebilir.
    Tek başımıza ve hep ikide bir olan sevme arzusuyla.
    Bir dua bir hayatı değiştirebilir.
    Fısılda beni yalnız kaldığımızda özlemlerine.
    Ve bir dua dünyayı değiştirebilir.
    Ey gönül unutma!..
    Aşk sonsuz bir duada olma eylemidir.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Sana b/akıyorum teheccüt vakti duada.
    Ve yaşadığım sürece hiç görmediğim en güzel insansın.
    Bir tabip gibi asla sertleşmeyen bir kalpten.
    Kara toprak gibi asla incitmeyen bir d/okunuştur sevgi.
    Gerçek sevenin Buse’si , dünyadaki en güçlü şeydir.
    Dergâh gibidir gönül, çat diye girilmez.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Sebat gerektirir, çile içinde yoğurur insanı.
    Sadece derin sevgisi olanlar, derin acıları hissedebilirler.
    Zaman ilerlesede hakikat hep aynıdır.
    Her attığın adıma bir sınır koyar gölgeler.
    Sadece suretteki kadınlara b/akarsanız, siyretteki kadınlara aşık olursunuz.
    Edep iledir hak yolunda yol almak.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Ve bir kaçının onları soyması bir ayrıcalık yalnızlıktan.
    Ruh kendini kimseye göstermez ahiretlik sevmezsen.
    En güzel koku sevdiğin insanın duasından gelir.
    Giysiler düşebilir kabirde.
    Ancak hazine derinin altındaki sadakatte saklıdır.
    Kendinle arkadaş olabilirsen, aşk olsun.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Sahip olduğum kadarıyla ruhumdasın.
    Duam olduğun için sevincini çizmekte sevgi gönlüme.
    Bildiğim sınırları değiştirmekten değil.
    Seni dualarla sevmenin aklımı ve ruhumu büyüttüğünü hissetmekteyim.
    Seni yaşamak, var olmaksa.
    Ey yar!..
    Olmakla, içimdeki gerçekleri duymak istiyorum sen diye.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Gönül g/öze tabidir, gönlün piri akıldır.
    Bir garibtir gönlüm sevgilinin sokağında.
    Ahmaklık bildiğin nedir?..
    Toprakta yetişen gül bahçesi solar.
    Gönül bahçesindeki solar mı hiç!..
    Gönlünüzden gelen duygular, ne diyor.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Binlerce büyümek için aynı bahçede.
    Ve aradıklarını bulamıyorum mezarlık kuşu.
    Sevgi sadece biri gelip bir anlam verene kadar sadece bir kelimedir.
    Kendin ol.
    Çünkü bir orijinal her zaman bir kopyadan daha değerlidir.
    Kalbinizi sevgiyle en güzel şey haline getirmek için her şeyi yapın.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Sevilmek için her şeyi yapın, samimi ve mutlu olun kendinize.
    Ve yine de aradıkları şey bulunabilir mi?..
    Bazen yalnızlık iyidir ama bu yalnızlığın iyi olduğunu söyleyecek birine ihtiyacın var.
    Ve biraz su gibi.
    Her yerde güzel şeyler var.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Ve onlar özgürler, ya sen.
    Ama gözler kördür, gönül ile aramalıyız.
    Bil ki yüzünü buruşturmadan sevmek lazım.
    Bir ailenin ahlaki anlayışı, çocukları için yaptıklarıyla ölçülür.
    Fakiri, kötüyü, densizi, sersemi, garibi.
    Sonbaharda onlarla birlikteydi, soluk göçmen, boş sırlarıyla sisli bir güzellik.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Ve şimdi yağmurlu ağaçların arasından uzaklaştırıldı huzur.
    Daha önce olduğu gibi gerçek olmayan bir kış karşısında insan.
    Sevgiyle çok büyülü bazı insanlar sana dokunmadan sana sarılma yeteneğine sahiplerdir duada.
    Ve seni yaşam bulutları kadar gri gülümsetmelerine neden oluyor düşüncesi.
    Çünkü onlar aşkla ruhu yaratıyorlar.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.

    Hayal kırıklığına uğramayın, diğerleri size yardımlarını reddederse.
    Bana hayır diyenlere büyük bir şükran duyuyorum.
    Onlar sayesinde kendim oluyorum.
    Şems vakti bazen seni duada aramak için bir arzum var.
    Ama nedenlerim yoktu ey aşk.
    Sevmek yetmiyor, sevilmeye de çalış.
    (Y.ed - Bir Lokma Bir Hırka Albümü}

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

    https://www.antoloji.com/...a-garib-coban-siiri/
  • 632 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Herkese merhaba. Lütfen toplanın çünkü hem ilginç bilgiler vereceğim sizlere yani bilgilendirici bir inceleme olacak hem de oldukça eğlenceli...

    İşin bilgilendirici kısmından başlayalım. Bu yaz İngiltere Edebiyatı'na bir hayli aşina olmaya başladım, özellikle Victoria Dönemi diye geçen 19.yy kitaplarına. Bu dönemde en göze çarpan özellik, toplumda kadınlara oldukça kötü ve sıradan gözlerle bakılması. Dönemin düşünce anlayışına göre kadınlar sadece yemek yapar, çocuk yapar, iş yapar ama asla kitap falan yazamazlar. Jane Eyre kitabının yazarı Charlotte Bronte ile Uğultulu Tepeler'in yazarı Emily Bronte kardeşler. Bir de Anne Bronte adında kardeşleri var.

    3 kız kardeş o dönemde bir şiir kitabı çıkarmışlar ancak kadın oldukları için ve dolayısıyla kimsenin okumayacağını düşündükleri için kitabın yazar kısmına erkek isimleri koymuşlar ve isimlerini baş harfleri aynı kalacak şekilde Currer,Ellis ve Acton olarak değiştirmişler. Bu enteresan durum beni gerçekten çok etkiledi, üstüne şiir kitaplarının da başarıyla yorumlandığını öğrendiğim zaman iki kat mutlu oldum.

    Uğultulu Tepeler ile ilgili fikirlerimi zaten kitabın incelemesinde belirtmiştim, hayran olduğum kalemleri Bronte kardeşler arasında genetik sanırım, zira Charlotte olağanüstü hikaye becerisiyle beni benden aldı...

    Kitaba gelelim, yazarın yazdıklarını yaşadığı, etkisinde kaldığı çok belli. Jane Eyre isimli bir kız annesiz babasız kaldıktan sonra teyzesinin ve onun 3 şımarık çocuğunun kaldığı eve sığıntı olarak yerleşiyor. Bir süre sonra yatılı okula giderek kendini geliştiriyor ve öğretmen oluyor. Okulda sıkılınca kendisine daha iyi bir iş arıyor ve bir konakta küçük bir kıza eğitim vermek üzere işe başlıyor. Konağın efendisine aşık oluyor ve her şey burada başlıyor...

    626 sayfalık bu muhteşem kitabın her sayfasını yaşadım, her satırına gülümsedim. İngiliz Edebiyatı'nın o mükemmel betimleme gücü beni yine etkisi altına aldı ve Bronte'un kaleminin büyüsüne kapıldım. Kitap o kadar akıcı ki eğer bir gün 60 saat olsaydı 60 saatimi ayırıp bitirirdim mutlaka. Kitabın içinde o konakta yaşadım resmen. Ben Mr.Rochester oldum ve bana ait Jane Eyre'i aradım o güzel kasabanın içinde...

    Teşekkürler Charlotte Bronte...

    ''Yakınımda olduğun zamanlar...Sanki sol kaburgamın altında bir yerde bir ip varmış da bu ip senin sol kaburgana sımsıkı bir kördüğümle bağlanmış .''