• Yazar bir kış günü arabasıyla fantastik bir vadiden geçerken kaza yapar. Aracın içinden kan revan içerisinde çıkarılırken kendisini tutan ellere bakar. Bu eller bir kadına aittir...

    EVDE

    Kadın, yazarın en büyük hayranlarından biridir. Kendisine "Kitaplarınızı beğenerek okuyom ama sonunu iyi bağlayamıyonuz. Benim istediğim gibi yazceksiniz." der.

    Yazar da "Ne diyon hanfendi allah aşkına.." deyip kadını tersler. Vay efendim sen misin ne diyon diyen deyip (diyon diyen diyojen) baltayla yazara saldırır. Yazar kan revan içerisinde çığlıklar atarak pencereden atlar. Ayağı burkulmuş ve yürüyememektedir. Tam o sırada kadın bir eliyle pencere pervazına tutunarak "Geliyom!" diye bağırır. Tam üzerine atlamıştır ki saçından çekildiğini farkeder.

    Bu bir polistir. Polis kelepçeyi taktım derken arkadan bir ses işitir. Bu ses, çim biçme makinesinin sesidir. Üzerinde de kelepçelemeye çalıştığı kadın vardır. "Bu nasıl oluyo yaw.." diyerek şaşkınlığını gizleyemeyen polisi paramparça eder.

    Sonra birbirlerine aşık olurlar.
  • Ali'm i bitirmiş bulunmaktayım, itiraf etmem gerekirse ilk kitaptan bir tık aşağıdaydı, bu kitapta bambaşka bir Ali ile karşılaştım, adamın içinden bildiğin Hulk çıktı : ) kitap boyunca Ali'nin kaç yüzünü gördüm sayamadım, dengesiz,öküz,esprili,sadist, adam resmen kafamı çorbaya çevirdi :)

    Serinin bu ikinci kitabında Ali'm in hikayesini okuyoruz, onun geçmişine doğru bir yolculuk yapıyoruz, henüz on yaşında iken babasını kaybettiği zamanlara dönüyor, acısına ortak oluyoruz, annesi ile birlikte para kazanmaya çalıştığı balık tezgahının kokusunu alıyoruz, ve her şeyi değiştiren o ana tanık oluyoruz, annesini rahatsız eden, ekmeğine mani olan o pislik herifi, balık tezgahına yatırıp doğradığı o andan itibaren, Ali'm artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir hayata adım atıyor..

    Her şerde bir hayır var dedikleri bu olsa gerek diyorum, zira gittiği ıslahevinde Sedat'la tanışması, belkide hayatın Ali'ye bir şans verme şekliydi, Sedat onun kurtuluşu oldu, sonra Bekir girdi hayatlarına ve ardından Duygu, gittikçe büyüyen, birbirlerine hayatlarını emanet edecek kadar değer veren kardeşlere, koca bir aileye sahip oldu Ali'm ..

    Bu kitapta tüm aile yine bir aradaydı, hiç birinden mahrum kalmıyoruz,olaylar birbirini kovalıyor, kafaya sıkmalar, adam dövmeler, son hız, ayrıca kalabalık ev ahalisine yeni katılanlar var ki, bunlardan biri Alim'in geçmişinde bıraktığı en büyük acısı , onun eksik yanı ..

    Aslı, Alim'in başının belası,ilk kitapta harem de başlayıp Duygu'nun evinde son bulan gürültülü bir tanışmaları olmuştu,kızın ilk zamanlardaki tavırlarına ifrit oldum desem yeridir, kaba, ağzı bozuk , şımarık, dengesiz bir kızdı, babası istanbul'un önde gelen yeraltı adamlarından Arnavut Ethem olunca, zor bir hayatı olmuş orası belli, annesinin trajik ölümü de üstüne tuz biber ekmiş, ama okuyunca bu dengesizliğinin nedenlerinin, sadece şımarıklıktan kaynaklandığına emin oldum :)

    İkilinin oldukça dengesiz bir ilişkisi var,zorunlu bir evlilik yaptılar, kız kaşındıkça Ali hırpaladı, hırpaladıkça sevdi, sevdikçe dengesizleşti, dengesizleştikçe iyice hırçınlaştı,Aslı adamı manyak ettikten sonra az biraz durulmaya başladı,ama kızdaki dengesizlikte aynen baki,aşık oldu kocasına, bu kez o yaklaştıkça Ali'm onu itti, sevdiğini bir türlü gösteremeyince, ve üstüne kızın beklediği o iki kelime de ağzından çıkmayınca, olaylar iyice şirazesinden çıktı, Ali'm de ne yapsın çareyi kafaya sıkmakta, kemik kırmakta buldu, bir yandan kırdığı kemiklerin sesiyle rahatlarken, aynı anda iç sesiyle yaptığı esprilere gülmesi, benim de akıl sağlığımı bozdu :)

    Kitapta, Levent karakterini de çok sevdim, Ali'm le birbirlerinin dilinden çok iyi anlıyorlar, onların sahneleri çok ama çok eğlenceliydi :)
  • "Aşkın sadist yönlerine âşık oluşum, aşkın hep sadist yönlerine âşık olanlara denk gelişimdendir."
  • ÜÇ İNSAN
    İçimde yaşar üç insan
    Aşık, sadist ve deli
    Sadist aşığa zulumde daim
    Aşık yangınıyla meşgul
    Duymaz başka acı
    Delinin de umrundaydı sanki
    Üç insan
    Üçü de benden insan
    08-01-2017
    UĞUR UKUT
  • İki kitabı okuyan ve bir tanesini de okumaya çalışan ben, ruh halimin değişkenliği nedeniyle başka bir kitap bulup onu bitirdim. Gerçekten okunmuyorsa okunmuyor, bundan sonra başladığım kitapları okuyamadığım zaman başka bir kitabı deneyeceğim. Böyle yapmadığımda hiçbir şekilde kitap okuyasım gelmiyor çünkü.
    Dediğim gibi ruh hali nedeniyle elime geçen ilk aşk romanını aldım, okumaya başladım. Biraz önce bitti, sarhoş edici derecede güzel değildi ama tekrardan kitap okuma isteğimi arttırdı.
    Kitaba başlarken arka kapağını okumadım, önyargı oluşacağını bildiğimden bilgi edinmeden başladım. Ve şaşırtıcı bir şekilde berbat bir kitap değildi. Son zamanlarda çok nadiren güzel kitapları yakalayabiliyorum. Bu yüzden bu kitap biraz umut ışığı oldu diyebilirim.
    İlk sayfalarda kadın karakterimiz olan Laurelyn’in düşünce şekli dikkatimi çekti. Devam etmemin nedeni gerçekten o düşünceydi. Uçakta yolculuk ederken e-reader’ını alıp bir kitap okumaya başladı ve okuduğu kitaptan bahsetti, ‘Kitabın sadece altıncı bölümüne gelmiştim ama baş kadın karakter yeni tanıştığı yakışıklı adama çoktan aşık olmuş, bunu itiraf etmekte zorlanıyordu. Basmakalıp, dedim içimden.’ Tam olarak bunlar yazıyordu. Ve ben yazarın, herkesin işlediği bu konuyu, bizim klişe olarak adlandırdığımız bu konuyu nasıl ilerleteceğini çok merak ettim.
    Hikayenin içine girmekte asla zorlanmadım ama yazarın yaptığı ters köşeler… Laurelyn ve Addison Wagga Wagga’ya indiklerinde Laurelyn’in Ben’le bir ilişkisi olacağını düşündüm. Yanıldım. Hemen ardından Zac girdi araya (bundan önce Addison abim yanında bir arkadaşını getiriyor dediğinde acaba Zac’le mi bir şeyler olacak diye düşündüm. Yanıldım.) ve Addison’la Zac’in birlikte olacağını anladım. Biraz kafam karıştı ama yazar yardıma yetişti.
    Jack MclachIan diye bir başlık altında, farklı bir bakış açısından anlatılmaya başlandı. Merakım arttı tabii. Sonuç olarak ana erkek karakterimiz Jack oldu! Farklı bir kadın arayan Jack şanslı günündeydi çünkü tam da o gün Amerikalı kızımız sahneye çıktı. Jack, aradığını bulduğunu hissetti. Garson kızın yardımıyla bilgiler edindi. Ama ismini öğrenmek istemedi. Burada biraz durmak istiyorum. İsimlerin bir gücü olduğuna inanırım, benim için isimler önemlidir ve duygulara karışabilir. Jack’in neden isim bilmek istemediğini ve ismini söylemediğini anlayışla karşıladım bu yüzden. Bazıları için saçma gelebilir ama benim için öyle değil.
    Aradaki detayları geçiyorum ve esas meseleye geliyorum. Beraber akşam yemeği yerlerken Jack üstü kapalı bir şekilde teklifini sunuyor. Laurelyn biraz geç olsa da durumu kavrıyor ve tam beklenildiği gibi kabul etmiyor. Kim tanımadığı ve daha bir iki kez karşılaştığı adamın teklifini kabul eder ki?
    Aldığı red cevabını kendine yediremeyen Jack yine de Laurelyn’in peşinden gidiyor. Peşinden gitmesi fikrini değiştirmeyecektir ama şansını dener. Düşünmesini ister… Sonuç olarak önce tanışmak koşuluyla teklif kabul edilir. Herkes mutlu olur. Ve kimse sadist değildir. Bu kısım içimi rahatlattı çünkü son zamanlarda yaygınlaşan bu sadistlik konusuna dayanamazdım. Olmaması çok iyi olmuş.
    Jack’in anlaşması üç aylık. Üç ay beraberiz sonra ne sen ara, ne de ben arayayım. E tabii bu anlaşmayı görünce diyorsunuz ki, ‘Biz çok duyduk bu lafları…’ Doğal olarak bende böyle dedim.
    Teklifine ‘evet’ cevabını almak için romantik tavırlar sergileyen (çok az bir miktardı bana göre) bir Jack gördüm. ‘Kendini rahatsız hissetmeni istemem. O yüzden, canın yanarsa bana derhal söyle.’ Gibisinden topuklu ayakkabıyla yürürse ayakları ağrır düşüncesine sahip birini gördüm. Sonrasında ayaklarını ovan bir Jack daha gördüm. Ve gerçekten romantik bir erkek göreceğimi sandım. Tamam yine gördüm ama hayalimdeki gibi değildi…
    Yazarın Laurelyn’i 13.kız yapmasını ve 13’ün uğursuzluğunu şöyle bir düşününce… Belki de yazar 13ü uğurlu buluyordur diye düşünmekten kendimi alamadım. Güzel bir detay olmuştu. Tıpkı Laurelyn’in tamamen tesadüf eseri Jack’e Jack demesi gibi.
    Tamam Jack’in değişeceğini biliyoruz, hissedebiliyoruz ama bunun ağırdan alınması benim çok hoşuma gitti. Noel için Laurelyn’i ailesinin evine davet etmeyişi gibi. Biraz kırıcı ama gerekli bir durumdu. Daha sonra ailenin yanından erkenden kaçıp Laurelyn’in yanına gelişi hoştu.
    Aralarındaki esprilere gülümsediğim de doğrudur. Yazarın ‘ilişkide netlik’ konusuna yaptığı vurgular gözümden kaçmadı. Kitapta iki kişi de ne istediğini biliyordu. Ergenlik yoktu. Gayet olması gerektiği gibiydi diye düşünüyorum. Öyle saçma sapan kıskançlıklar, ergen tavırlar, şımarık bir kadın görmedim. Ve görmediğim için de gayet mutluyum.
    Jack’in annesi de olmazsa olmazlardandı. Habire Jack’e öğretemedikleri hakkında üzgündü. Çok tatlıydı.Bir de ben aile üyeleriyle olan diyalogların daha fazla olmasını isterdim. Mesela Jack ve Chloe. Sonuçta kız kardeş,daha fazla konuşma daha fazla kavga isterdim. Aile için sıcak ve tatlı kavgalardan. Olmadı, bende içime gömdüm.
    Şu asla kelimesini bu kadar keskin bir şekilde kullanmaktan korkuyorum. Kullananları da görünce ‘hıhı’ demekten kendimi alamıyorum. Neler olacağını nereden bilebilirsin. Olmaz dediğin oluyor genelde, bu yüzden annesinin gelin ve torun istemesine karşılık Jack’in ‘Bu. Asla. Olmayacak. Önce cehennemin buz tutması lazım.’ Tarzı düşüncelerini okuyunca küçümseyen gülüşlerimi atmadan edemedim.
    Laurelyn’in gitmeden önce aklı başına gelen Jack sonunda sevdiğini kabullendi. Ama tahmin edersiniz ki çok geç kalmıştı. Laurelyn çoktan gitmişti.
    Genel olarak sevdiğim yanları vardı evet, sevmediğim yanları da vardı. Çok mükemmel şeyler hissettiğimi söyleyemem. Nötr durumdayım. İkinci kitabın ilk kitaptan daha iyi olacağını ümit ediyorum.
  • Bugünlerde kendimi hiç iyi hissetmiyorum.
    Bir yanım cancağızım Tarık AKAN'ın hüznüyle kavruluyorken öbür yanım ise taptaze bir Ahmet ERHAN'ımın şiiri!
    Ne yapacağımı hiç bilmiyorum Turgut Abi..
    Şehrin loş ışıkları ve pasif insanları taşlı yapılar arasında üzerime üzerime geliyorlar karlı bir gecede. Oysa hani geceler şairin şiir sırdaşıydı be hey mavi gözlü dev şairim Nâzım Hikmet'immm...
    Yüreğim bir Yeşilçam filminin sonları gibi cam kenarlarında seni düşlüyor. Kemal Sunal...Çocukluğumda beni yaşadığım travmalardan çıkaran komik usta! Ah be...Ya sana ne demeli Tezercim?
    Senin varoloşuna kapılmışken, yazdıklarını kendim yaşıyormuşçasına üzülüyorken terk etmek de neyin nesiymiş? Yahu sen neden intihar ediyorsun. Ben sana sırılsıklam bir bulutun buruşuk kollarında aşık olmuştum. Ama sen ne yaptın? Söyle bana...Neden yalnız bıraktın beni be hayatımın divası! Sen hiç konuşma Ferit Edgü...Sen memleketime gitmişsin orada O'nu yazmışsın. Ama Hakkari'de bir mevsimi yazarken niye benim ailemin yüreğindeki acılarının mevsimini de yazmadın be koca adam? Yazsaydın ya koca puntolarla...Hakkari, silik bir coğrafya haritalarda. Oysa yüreklerde öfkesi dinmemiş bir yanardağ! Üç abimin, akrabalarımın ve bütün insanlarımızın tabutu orası! Ah ahh...Göz kapaklarım sulu bir balya gibi ağırlaşmakta Attila Amca...
    Keşke herkes gitse başımızdan!
    Beni kim anlayacak söylesene Oğuz Atay?
    Hegel'i bir öğrencisi anlamıştı.
    O da yanlış anlayarak. Selim'i ise hiç kimse anlamıyordu. Ama o kendisini anlıyordu. Çünkü kendisine "kimse beni anlamıyor" teşhisini koymayı iyi biliyordu. Oysa ben tamamen Fransız kalmıştım Hegel'in oyununda! Gel beni de öldür Oğuz Atay! Belki böylece bir palyaço olurum mezarımdayken.
    Ne mezarı yahu?
    Beni de sabun yaparlar, Yahudileri yaktıkları gibi...
    Şimdi beni anlıyor musun Godot Bey?
    Seni neden beklemediğimi!
    Çünkü çok kötüyüm bugünlerde.
    Kendimi Gregor Samsa ve Bay Mearsault karışımlı bir ruh olarak hissediyorum Zerdüşt'ün böyle buyurmaları yanında.
    Nasıl tarif etsem ki?
    Bir yer var biliyorum. Ama anlatamıyorum Orhan Veli gibi...
    İşte orası çok acıyor be doktor civanım.
    Hani olur ya yetim bir çocuğun elinden annesinin fotoğrafını alırsın ya işte o acıya çok benziyor!
    Çocukluğumu çaldılar benden Necip Fazıl'ın kaldırımlarında; çocuklar Cahit Zarifoğlu'na işaret ederken!
    Herkes oyunlar oynarken, ben felçli bir şekilde sadece uzanmıştım. Anadolu gibi...Ufuk Aymaz, "Zonguldak Hatırası" şiirinde şunu demişti: "Babamın bıyıklarıya dikiyorum/ Çocukluğum denen o yırtığı" Saatlerce ağladım bu satırlarla. Abartı yok! Çünkü, bu satırlar, benim çocukluğuma eşdeğer...Ama bir şey var ki, o da dilim varmıyor söylemeye. Benim babamın bıyıkları dökülmüştü hunharca acılardan dolayı! Ve o acılar beni ona yabancılaştırmıştı. Sadece beni!
    Ve onca kişinin arasında sadece ona mı? Hayır, bütün aileye... Sanki, yeni alınmış bir süs eşyasının geçici göz zevki gibiydim onlar için! Söyle Ufuk Abi, ben yırtık çocukluğumu neyle dikeceğim?
    Hangi şey yetecek?
    Hangi şeyin gücü yeter?
    İçim acıyor lan içim!
    Nerede o çok sevip inandığınız Tanrı hazretleri?
    Ben bunları yaşarken neredeydi?
    Ya çok iyi bir sadist ve sinist birisi!
    Ya da hergelenin teki...
    Gerçekten bunca insanlar ölüyorken o nerede?
    Ölmek mi dedim?
    Pardon ben bazen karıştırırım. ‘’Öldürülmek!’’ olacaktı.
    Evet bu insanlar masumca öldürülüyor.
    Ve o hiçbir şey yapmıyor!
    Her neyse bunlar derin konular.
    Ellerimde yırtık bir şeyler var şimdi.
    Yırtık çocukluğum...
    Yırtık anılarım...
    Yırtık bir resimdeki babamın bıyıkları ve acıları…

    Beni seviyorlar; ama üzme payından az.
    Neden herkes bizi üzüyor Nilgün Marmara'm?
    Belki de Didem Madak'la çiçekli şiirler yazdığımız için olabilir…

    Ben artık ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum.
    Bu topluma ayak uyduramıyorum.
    Hepsi bu bozuk sistemin orospuları gibi. Emperyalistler dahil...

    Sanırım bu kelimeler hiçbir şey anlam ifade etmiyor albayım.
    Onun için yeter artık!
    Ben yatacağım, iyi geceler (sanki gecenin iyi kısmı kalmış da...) sana tavan arasında korkuyu bekleyen piç!

    Kuzey Şükrü Kaya
    (19.12.2016)
  • Kitabı elinize aldığınızda alışılmış bir kurgu ve tatmin olmayacağınız bir yazım dili ile karşı karşıya olacağınızı şimdiden söyleyeyim :/

    Mafyamsı gibi bir orta yaşlı seri katil ve kim olduğunu bilmeyen bir genç kız...

    Karakterlerin özellikleri ve gelecekleri daha ilk sayfadan çığlık atarak belli etmesine rağmen çelişkiler ve kararsızlıklar daha da mahvetmişti kitabı!

    Ne olduğunu siz anlamadan sevgili olan uyumsuz bir çift ve yıllarını paylaşmışlar gibi yaşadıkları anlar... Tüm NewYork 'un korktuğu Vitale; 20 yıllık intikamını 20 sayfa içersinde bir kenara fırlatması..
    İdealist, sadist ve narsist bir avcı; avının gözünde gördüğü parıltılarla masum kategorisine koyup ona bir anda aşık olması...
    Ve yazarın hangi klişe olayı yazıp da sayfaları doldururum derdi!..

    Kitap gerçekten vakit kaybı.

    Ayrıca bir kitabı eleştirirken karakterlere olan nefretiniz veya sevginizden daha çok büyük çerçeveye odaklanmak asıl kuraldır.

    İnsan kendini sever ama hayattan nefret edebilir. Okuyucu karakteri sevebilir ama kurgu dünyasından nefret edebilir. Ki nefret; uygun bir kavram değil. Sadece uygun bulamaması daha uygun olur.


    Arka kapak yazısından dolayı bir Katiller Çetesi serisi kadar iyi bir seri bekliyordum ama hala bir türlü kitapların; arka kapak yazılarından bağımsız olduğunu unutuyorum.