• 224 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Merhaba @koridoryayinlari bez ciltli klasik eserlerinden olan #muhteşemgatsby nin yorumuyla geldim. @kitapbugusu öncülüğünde her ay #kitapbugusuokumagrubu ile Koridor klasiklerini okuyoruz en alta yazdığım, sizden yardım istediğim bir konu var lütfen onu cevaplar mısınız?

    Kitabi sevdim mi sevmedim mi emin değilim. Garipti. Tam canlandıramadım, bazen olay o noktaya nasıl vardı kestiremedim. 1k da yorumları okudum çoğu kişi benim gibi düşünmüş. Filmini izleyince daha iyi anladım diyenler olmuş ben de filmi izleyince net olarak anladım.

    Gatsby ile hemen tanışmıyoruz, Nick adlı birisi olayları anlatıyor. Nick babasının nasihati ile başlıyor kitaba: "Birisini eleştirmeye kalktığında, dünyada herkesin seninle aynı avantajlara sahip olmadığını hatırla yeter."

    Gatsby ile karşılaşana kadar kitap sıkıcıydı. Sonrasında çok az merak unsuru gelişti bence. Ama birkaç saat içinde bitirdim
    Gatsby zengin, sürekli partiler veren, insanlara yedirip içiren, eğlenmelerine vesile olan genç bir adam. Kendisi hakkında çok dedikodu var. Gatsby hüzünlü birisi. Yıllardır ona hayatı dar eden bir aşkın pençesinde. Ama ben bu kadar uzun süren bir aşk olduğunu sanmıyorum bence bu takıntı. Gatsby, Daisy'ye deli gibi aşık/saplantılı. Daisy ise Nick'in kuzeni. Nick fakir sayılır, Daisy zengin ve zengin bir adam olan Tom'la evli bir çocuğu var. Daisy zamanında Gatsby'yi fakir olduğu için istememiş.

    Kitapta bir yandan da Amerikan rüyası eleştiriliyor. Görkemli, süslü, para kaynayan hayatların meydana getirdiği yalnızlık hissi, anlaşılmazlık var.Herkes kendi halinde ama saçma sapan ilişkiler mevcut. Daisy'nin kocası onu aldatıyor o bunu biliyor. Gatsby ile karşılaşınca bu sefer de Daisy kocasını aldatıyor.

    Kitabın sonu şaşırtıcı bitti. Kitabı illaki okuyun diyemem ama belki de siz benim bulamadığım bir şeyi bulursunuz, o yüzden şans verebilirsiniz.

    Gatsby aşkı için kendi statüsünü yükseltmiş zengin olmuş, hırslı birisi. O parayı yalandan yanlış işlerden ve üçkağıttan elde ettiğini anladım.

    Gatsby istediği yere ulaşmış, hayaline kavuşmuş gibi görünse de işler daha da kötüye gidiyor. Etrafında çok insan var ama o kalabalıklar içinde yalnız. Garip bir hayat yaşamış. Para mutluluk getirmiyor,kazanç yeri de düzgün olmadığı için huzuru yok. Böyle bir insanı anlatıyordu kitap.
    İNSTAGRAM: Mahmut Divanİ_DİYARLAR
    BLOGUM: https://farklidiyarlarayolculuk.blogspot.com
  • Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz. Eşyaları korurken insanları yok eden nötron bombası çağımızın mükemmel bir simgesi. Gecenin yıldızlarını askeri hedeflere çeviren katil sistem için insanoğlu bir üretim ve tüketim faktöründen, bir kullanım aracından başka bir şey değil; zaman yanlızca ekonomik kaynak, bütün gezegen suyu son damlasına kadar emilecek bir rant kaynağı. Zenginliği çoğaltmak için yoksulluklar çoğaltılıyor ve diğerlerinin yoksulluğunu çizginin dışında tutmak, bu çok azın zenginliğini gözetmek için silahlar kat kat artıyor, bu arada yalnızlık da kat kat artıyor: Bize ne yiyecek ne de sevecek bir şey veren, çoğunluğu yiyecek açlığına, çok daha fazla kişiyi de kucaklaşma açlığına mahkûm eden bu sisteme hayır diyoruz.

    Yalana hayır diyoruz. Büyük iletişim araçlarının evrensel ölçekte yaydığı egemenkültür, bizleri dünyayı yakınımızdakilerin olsa olsa bir mal ya da rakip olabileceği ama asla kardeş olamayacağı bir süpermarket ya da otoyol saymaya davet ediyor. İnsan aşkını sonradan fazlasıyla geri almak için spekülasyona tabi kılan bu yalancı sistem gerçekte bir bağsızlık kültürüdür: Tanrısı muzafferler, paranın ve iktidarın başarılı sahipleridir; kahramanları da bu kişileri ulusal güvenlik doktrinini uygulayarak koruyan üniformalı rambolardır. Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı'nın işidir. Aynı biçimde bazı insanların diğerleri tarafından aşağılanmasının dayanışmacı öfkeyi ya da skandali gerektirecek bir nedeni yoktur çünkü şeylerin doğal yasasıdır bu...

    Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranırlar ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni, galiplerinin belleğini kendi bellekleriymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi överler. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmeyi reddediyoruz.

    Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor: Gerçeklik gerçekdışı olmasın diye iktidarsızlığın ideologları bize ahlakın ahlaksız olmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Onursuzluk karşısında, sefalet karşısında, yalan karşısında boyun eğmekten başka çaremiz yok. Alınyazısıyla damgalanmışız, tembel, sorumsuz, şiddete eğilimli, aptal, seyirlik ve askeri yönetime mahkûm doğuyoruz. Özet olarak, kendimizi bizi aşağılayan lüksü ve bize vuran sopayı finanse etmek için imzalanmış muazzam bir dış borcun faizlerini zamanında ödeme yetisi olan, iyi halli mahkûmlara dönüştürmek için gönüllü olmalıyız.

    Bu dünya tablosunda, biz insan sözünün tarafsızlığına hayır diyoruz. Çevremizde gerçekleşen gündelik çarmıha germeler karşısında bizi elimizi yıkamaya davet edenlere hayır diyoruz. Aynada kendini izleyen ilgisiz, soğuk bir sanatın sıkıcı cazibesi karşısında sıcak bir sanatı tercih ediyoruz; insanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik güzel olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adalet adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz, çünkü bu ikisinin güçlü ve verimli kucaklaşmasına evet diyoruz.

    Biz hayır diyoruz ve hayır derken de evet diyoruz.

    Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda'nın bir şiiri ya da Violeta'nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz...

    Paranın özgürlüğüne hayır derken, insanların özgürlüğüne evet diyoruz...

    Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına,... o güce evet diyoruz.

    Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz; ... aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: ... çocuklar gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.
  • "Varoluşsal yalnızlığa bir çözüm getirmek amacını taşıyan ve birçoğunda rastlanan yaygın ve güçlü bir yaklaşım da birleşmedir; yani kişinin kendi sınırlarını yumuşatması, bir başkasının içinde eriyip gitmesidir.... Yaşamın büyük paradokslarından biri de insanın benlik bilincinin kaygıya yol açmasıdır. Birleşme, bu bilinci bertaraf ederek kaygıyı kökünden söküp atar. Âşık olan ve mutlu bir birleşme durumu yaşayan bir insan kendi benliğini düşünmez; çünkü sorgulayan yalnız ben (ve ona eşlik eden yalnızlık kaygısı) biz duygusu içinde eriyip gider. Böylece insan kaygılarından kurtulur ama kendisini de yitirir."
  • 360 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Union gölü üzerinde yüzen evler de yaşamış iki farklı kadın 2 farklı hikaye beni en çok etkileyen Penny'nin hikayesi oldu. Kendisinden 20 yaş büyük ve işine aşik bir adam olan Dexter eve pek uğramadığı için zamanla oluşan ilgisizlik,iletişimsizlik ve yalnızlık duygusu Penny 'i başka bir aşka yönlendirmiştir. Ve yıllar sonra eşini ve kızını kaybetmiş olan Ada bir zamanlar Penny'nin yaşadığı eve acılarından kurtulmak için yerlesir ve Penny'nin hayat hikayesini evde ki bir sandıktan çıkan eşyalar sonucu araştırmalara başlar. Bu kitabı okurken yüzen evlerle ilgili bir araştırma yaptım. Gerçekten çok güzeller. Severek okuyacagıni dusunuyorum. Zira ben 2 günde okudum sürükleyiciydi. Keyifli okumalar.
  • Ama âşık ve mutluysan, bu eninde sonunda boşluğa bırakıyor ye rini. Ve hiçbir amaç kalmıyor geriye; sadece yalnızlık. Neden başka bir şey var olsun ki o zaman, neden biz bireylerin bir anlamı olsun? Seni çok sevdim ben, Leo ama sonunda sen de gittin. Sanırım seni artık öldürebilirim.
  • Eski bir konsolda, kendine aşık
    Ve saat tıkırtısında,
    Uğuldayan rüzgardadır
    Dallar arasında,
    Bir kadeh rakının
    Puslu beyazlığında,
    Yalnızlık asıl yürektedir ama.
  • 168 syf.
    ·6/10
    Ordınov; yabani, kendini soyutlamış, bilime ölümcül derecede düşkün, yoksul ve hoyrat bir insan. Bir gün oturduğu daireyi değiştirmeye karar verir ve kendini Petersburg sokaklarına atar. Pek aşina olmadığı kalabalık, sokakların canlılığı ve yaşamın rengi onu içine alır ve aklında bir düşünce filizlenir: Tüm yaşamını yalnız geçirmiş, sevmemiş ve sevilmemiştir. Gördüğü insanlarla konuşmaya, kaynaşmaya çalışır ancak hiç kimse ona sıcak davranmaz, hatta davranışlarını garipserler. Yılların yalnızlığının getirdiği hoyratlık ile insanlarla kaynaşmak kolay olmayacaktır tabii...
    Sokakları dolaşırken bir kiliseye girer. Kilisede yaşlı bir adam ve yanında genç bir kadın görür. Ritüellerini garip bularak onları evlerine kadar takip eder. Ev aramasını bahane ederek onların kiracısı olur. Burada Ordınov aşkı keşfeder. Acaba gerçekten aşık mıdır yoksa yalnızlık canına tak ettiği için aşık olduğunu mu sanmıştır?

    Üslup güzel, karakter tahlilleri ve betimlemeler içinde kaybolunacak kadar derin ancak okurken neyin gerçek neyin sanrı olduğunu ayırt edemedim. Yazarın "Öteki" romanından ve Ordınov'un hummalı geçen epilepsi nöbetlerinden yola çıkarak her şeyin Ordınov'un zihninde yaşandığı varsayımında bulunabilirim.
    Sara nöbetleri, yoksulluk faktörlerinin bulunuşu yazarın kendi hayatından izler olduğunu gösteriyor. Dostoyevski'yi yakından tanımak adına eserinin acemilik dönemine ait olduğu göz önünde bulundurulup beklenti yüksek tutulmadan okunabilir.