• Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûrolmadan
    Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pür-nûr olmadan

    Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk
    Pâdişâh konmaz saraya, hâne ma’mûr olmadan

    Hakk cemalin Kâbe’sini kıldı âşıklar tavaf
    Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i Ma’mûr olmadan

    Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
    Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan

    Mest olup meydane geldim ta ezelden ta ebed
    İçmişem aşkın şarabın âb-ı engûr olmadan

    “Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan
    Haşr-ü neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan

    Âşıkın çok derdi amma sırrın izhâr eylemez
    Söylemesi terk-i edeb çünki destûr olmadan

    Bir acaîb derde düşmüş tutuşur Şemsî müdâm
    Hakk’a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan

    Şemseddin Sivâsî
  • YAMAN DEDE KİMDİR?

    Kayseri’inin Talas ilçesinde Rum esnaflardan iplik tüccarı Yuvan Efendi ile Afurani Hanımefendinin oğlu Diyamandi 1887 yılında dünyaya gelir. Henüz on aylık iken ailesi Kastamonu’ya göç eder. İlk tahsilini Rum Ortodoks Mektebinde yapan küçük Diyamandi, 1901de Kastamonu İdadisi(lise)ne girer. Yedi yıllık idadiyi birincilikle tamamlar. İdadide arkadaşları kendisine “Yamandî Molla” lakabını takarlar.

    Bir Rum çocuğuna neden molla lakabı takılmış, gelin Yaman Dedenin kendi ağzından dinleyelim:

    “Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk Edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsça’ya pek düşkündüm. Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça Hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:

    “Bişnev in çün şikayet mî küned
    Ez cüdâyîhâ hikayet mî küned

    Kez neyistân ta mera bübrideend
    Ez nefirem merd ü zen nalideend”

    “Dinle neyden ki hikayet etmede
    Ayrılıklardan şikayet etmede”

    Tahtaya yazılan ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekte aciz kalıyorum.”

    FARKINDA OLMADAN MÜMİN OLMAK

    Farsça dersinde başta Mesnevî olmak üzere Şark İslam Klasiklerinden beyitler ezberleyen, Din Dersinden gayrimüslim talebeler muaf olduğu halde sınıfta oturan ve bir Müslüman gibi İlmihal bilgilerini, Rasûlullah’ın hayatını, inanç esaslarını öğrenen Diyamandi, farkında olmadan içindeki aşk ile mü’min olmuştur. İslam’a duyduğu sevgi gün geçtikçe artmakta, bir taraftan tıpkı Farsça edebi metinler gibi aruz kalıpları ile rubailer, gazeller yazmaya çalışmaktadır. Ancak toplum, okul, arkadaş ve aile çevresinde halen Hıristiyan olarak tanınmaktadır.

    Arapça metinlerle birlikte hadis-i şerif ve bazı ayetleri de ezberlemeye başlar. Yazdığı beyitler, edebiyat hocasının gözünü doldurur. Hocası bir şiirini şu mısralarla övecektir: “Aferin yavrum güzel, hem de pek güzel. Aferin yavrum güzel gerçekten çok güzel… Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel (Allah Manevi sevinç ve ilhamlarını artırsın.)”

    GENÇ BİR AVUKAT

    Liseyi birincilikle bitiren Diyamandi, Arapça ve Farsça hocalarından özel dersler de alır. Üniversite tahsili için İstanbul’a hareket eder. İstanbul’da Hukuk mektebine giren Yamandi Molla, fakülteyi bitirdikten sonra devlet kademesinde görev alır. Bu esnada özel hocalardan edebiyat ve İslamî ilimler okumaya devam eder. Kendi ifadesine göre artık hidayet bulmuş, lisana dökemese bile kalpten Kelime-i Şehadeti çoktan kabul etmiş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Meşhur mevlevi dedelerinden Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okur. Mesnevi ve şerhlerini (açıklamalarını) kısa sürede okur. Bir yandan devlet kademesinde görevine devam ederken diğer yandan şiir çalışmaları sürmekte, Ankara Radyosunda çeşitli Mevlevi büyüklerinin hayatını anlatan sohbet programı yapmaktadır. Bu programlar, devrin gazete yazarları ve ediplerinin dikkâtini çeker. Kısa sürede edebiyat ve ilim çevrelerinde yer edinir.

    AŞIKLAR KÂBESİ

    Mevlevîler arasında Konya; Aşıklar Kâbesidir. Yaman Dede de kırklı yıllarda sık sık Konya’ya sefer eder. Şeb-i Arus törenlerinin özel davetlilerindendir artık. Biri İstanbul’a gelse ve “Ben Konya’dan geliyorum” dese Yaman Dede “Demek Sultanımızın şehrindesiniz” der; alır, yedirir, içirir ikram eder!… Konya ve Mevlânâ onun için özel aşk bestesinin vazgeçilmez iki notasıdır.

    MÜSLÜMANLIĞINI İLANI

    1942 yılından itibaren, başta azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılmış, eğitimciliğin yanı sıra serbest avukatlık yapmaya başlamıştır. Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde Mevlana konulu konferanslar verir. Ancak halen gizli bir mümindir. Namazını en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılmakta, Ramazanda gizli oruçlar tutmaktadır. Kızı ve eşi inancından habersizdir. “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum, ama ailem bunu hiç bilmedi!..” der hatıratında. Avukatlıktan çok zamanını lise derslerine, gençliğin manevi aşkı tanımasına ayırmaktadır. 15 Şubat 1942 de ismini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir KEÇEOĞLU adını alarak nüfus idaresine ismini ve yeni dini İslam’ı tescil ettirir. Bu sırada 55 yaşındadır. Kırk yıldır sakladığı yeni kimliğini kuşanmış, ama o saatten sonra da aile içi sancı başlamıştır.

    CEKETİ ALIP ÇIKMAK

    Üsküdar’daki evinde bir kış gecesi durumu kızı ve eşine açar. Karısı ve kızı o an feryadı basarlar. Haber Patrikhaneye kadar ulaşır. Dönemin Hıristiyan din adamları, ya Hıristiyanlığa dönmesi ya da karısından boşanması konusunda baskı yaparlar. Karısı bu ikilem karşısında kararlı bir tutum sergileyemez. Yaman Dede, zor ama cesur bir karar alır. Evden ayrılacak, yalnız yaşayacaktır. Yerde dizlere kadar kar, havanın keskin ayaz olduğu bir Şubat gecesi ailesini toplar ve: “Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ıstırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!..” Ceketini alıp çıkmıştır artık. Üsküdar, Selamsız yokuşundan iskeleye iner. Sabah ezanına kadar o soğukta sokakları ve sahili arşınlar. Sabah karşıda, Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer. Birkaç gece burada yatıp kalkar. Dostlarının, öğrencilerinin evlerine misafir olur bazı geceler. Kendi ifadesi ile özgürdür artık.

    HOCALARIN HOCASI

    Azınlık okulları yanı sıra İstanbul İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslam Enstitüsünde de Farsça derslerine girer. Bugün her biri kendi branşında otorite olan Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Emin Işık, İstanbul Eski Müftüsü Selahaddin Kaya, Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi gibi pek çok öğrenci Farsça’yı ondan öğrenir. Mevlana’yı onun gözyaşları içinde verdiği derslerden tanırlar. Allah, Rasûlullah, Mevlana, Konya, Aşk deyince hüzün çöken, hemen ağlamaya başlayan ikinci bir kişinin görülmediği bu zatların beyanlarından anlaşılmaktadır.

    Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi, Yaman Dede ile ilgili hatırlarını şöyle anlatıyor:

    İLGİNÇ DAVRANIŞLARI

    Çoğunlukla içe dönük bir hayat süren Yaman Dede, çevresi ile haberleşmede daha çok mektubu kullanır. Büyük fikir adamları ve sanatçılarla olduğu kadar, ders verdiği azınlığa mensup öğrenciler, liseli gençlere de mektuplar yazmıştır. Bunlar edebi ölçüde kıymetli nasihat ve söz sanatları yüklü metinlerdir. Her hafta Pazartesi günleri akşam namazları ile Cuma namazlarını Eyüp Sultan’da kılmayı adet edinmiştir. Cumadan sonra “Haftalık haccımı eda ettim” diyecek kadar Eyüp ziyaretine önem verir. Konyalı Dr. Ali Kemal Belviranlı, ahbaplarından birkaç kişi ile Yaman Dedeyi hasta yatağında ziyaret eder. Dedeye, “Yanan Kalbe Devasın Sen” naatını bestelediğini söyler Ali Kemal Bey. Dede pek memnun olur ve misafirler koro halinde bu naatı okurlar. Önce hıçkırıklara boğulan dede, birden yatağından fırlar, cezbeye gelerek, semazenler gibi dönmeye başlar. Eşi Hatice Hanım içeri girerek:

    “Lütfen okumayın… N’olur kesin… Yakında kalp krizi geçirdi. Bu cezbeyi kaldıramaz.” diye rica etmek zorunda kalır. Bir dönem sevgi kavramını kullanan Mason teşkilatına üye olur Yaman Dede. Kendisinden herhangi bir konuda ilmi rapor hazırlaması istenir. O da safça tutar İslamiyet’in üstünlüklerini anlatan bir rapor yazar. Ertesi gün dedeyi locadan ihraç ederler!…

    İKİNCİ EVLİLİĞİ VE VEFATI

    Dostlarının teşvik ve tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la hayatını birleştiren Yaman Dede, eski karısı ve kızını zaman zaman telefonla arayarak hediye ve ikramlarda bulunmayı ömür boyu ihmal etmemiştir. 1962 yılına gelindiğinde çok hasta olmasına karşın Acıbadem’deki evinden Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslam Enstitüsüne derslere gelmeye devam eder. O artık paltosu içinde zayıf, ceset gibi solgun, 75 yaşın yorgunluğuyla bedenini sürüyerek yürümektedir. 3 Mayıs 1962 Perşembe günü “Ölüm asûde bir bahardır” diyerek Hakka yürür. Öğrencileri ve yüzlerce seveninin omzunda Karacaahmet Mezarlığına defnedilir.


    http://www.islamveihsan.com/...man-dede-kimdir.html


    *Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel
    Allah Manevi sevinç ve ilhamlarınızı artırsın, daim kılsın inşallah.
  • 227 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Baba-oğul ilişkisi -çok olmasa da- edebiyatımızda son zamanlarda kendine daha sık yer bulan temalardan. Son iki-üç yıldır bu konuda iki yetkin, güçlü kitap yazım dünyasına merhaba dedi. Bunlardan ilki Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” kitabı bir diğeri de kısa süre önce piyasaya çıkan Kemal Varol’un “Âşıklar Bayramı” kitabıdır. Kitabın sayfalarında ilerledikçe Kemal Varol’un Hasan Ali Toptaş’ın kitabına selam yolladığını da görüyoruz. Kitabı elime alınca aklıma Hasan Ali Toptaş’ın şu cümlesi düştü: “Babalar alnımıza yazılan yalnızlıklardır.” Zira kitap, baba-oğul ilişkisinin işlendiği bir kitap okuyacağımızı bize söylüyordu.

    Kemal Varol’a en uygun sıfat nedir diye düşündüm bir hayli. Daha önceki kitaplarını okumamı da göz önünde bulundurarak ona; “Anadolu Anlatıcısı” dedim kendi kendime. Her kitabında Anadolu insanı kokar; Anadolu’nun taşı, toprağı, sokakları, dağları, âşıkları, kızları, oğlanları, nehirleri, hayvanları, meseleleri onun kitaplarında can bulur, tekrar tekrar. Nerede unutulmuş, unutulmaya meyilli bir konu, bir insan, bir değer varsa Kemal Varol hemen el atar: “Ey Anadolu! Sen aslında busun, sen aslından buydun, sen aslında bu olmalısın; senin bu acın, bu sevinci, bu toprağın bu gökyüzün var. Kendini unutma!” der adeta. Bunun yanında Kemal Varol’a  “Masal Anlatıcı” demek yerinde bir sıfat olmuş olur. Onun romanlarında hep masalsı bir hava hakimdir.

    “Kime ne söylesem canım efendim!
    Hasanım Ali, Hüseyin’im Ali, Hevesim Ali
    Kendini unutan insan, neyi Unutmaz ki!”

    Bu dizeleri hatırlayanınız olur elbet. Kemal Varol’un bir diğer “Ucunda Ölüm Var” kitabından.  Heves Ali, Âşıklar Bayramı’nda karşımızda. Ana karakterlerden, baba olandır Heves Ali. Yukarıda roman baba-oğul ilişkisini anlatan bir kitap olduğunu belirtmiştik. Heves Ali, âşıktır. Elinde üç telli sazıyla, memleket memleket gezer. Türkü söyler, âşıklarla buluşur, her yerde bir tanıdığı vardır Heves Ali’nin. Heves Ali sevilir halk arasında, kadınlar arasında, âşıklar arasında… Belki de bu sevdadır onu oğlundan uzaklaştıran. Yusuf, kırk yaşında bir avukattır. Heves Ali onu bırakıp gittiğinde, Yusuf henüz on beş yaşındadır. Yusuf, hocası sayesinde okur. Okul hayatı siyasi olaylarla geçer; takip edilir, sorguya çekilir, işkence görür. O zaman Aylın’a âşık olur ve hiç unutmaz. Her zaman Aylın ile yaşar, başka kadınlarla olsa da.

    Yusuf, bir gece öksürük duymaya başlar ve kapısında birinin olduğunu anlar. O öksürük Yusuf’un hayatını değiştirdiğini söyleyebiliriz. Birkaç defa kapıyı açıp açmama tereddütten sonra en sonunda kapıyı açar ve  karşısında yirmi beş yıl önce onu terk eden babasını görür. Heves Ali hastadır, yorgundur, pişmandır; Heves Ali, ölüyordur. Neden geldiğini söylemez Yusuf’a ama nereye gideceğini söyler. Kars’a gitmek ister, Âşıklar Bayramı’na…

    İşte yolculukla beraber, kitap da asıl bundan sonra başlar. Baba-oğul yoldadır. Anadolu’dadır. Âşıklar Bayramı’na yetişmek için yola koyulurlar. Yusuf babasına kızgındır ama yine de gönlü onu yalnız göndermeye elvermez bir türlü. Babasına karşı yeniktir; “Yine de her oğul gibi, ne kadar direnirsem direneyim daha en başından babama yeniktim.” (s. 21)

    Yusuf, kendisiyle de kavgalıdır. Babasını kendisine bile anlatamaz. Kabullenmekten zorlanır bazı şeyleri. “Kendime bile anlatamadığım, kim olduğunu bir türlü kavrayamadığım, ruhunda hangi fırtınaların koptuğunu bilmediğim, hiçbir paye biçmediğim, en ufak bir mertebe yakıştıramadığım, ömrünü bir bağlama peşinden oradan oraya sürüp duran bir babayı başkalarına serinkanlılıkla nasıl anlatacaktım ki!”(s. 48), “…bir babanın kendisiyle değil, hatırasıyla kavga etmek her zaman daha kolaydı, belki de daha zor, kim bilir.” (s. 49)

    Her şeye rağmen yol arkadaşı olurlar, baba ve oğul. Çok konuşmazlar yol boyunca. Heves Ali yol boyunca ardında bıraktığı kadınları ziyaret eder. Âşıklarla beraber türküler söyler tekrar. Gittiği her yerde saygı görür, el üstünde tutulur. Baba-oğul yolculuğunda Anadolu’nun dağları, köyleri, ıssız yolları, soğuğu, yağmuru, ovaları da bu sessizlikte onlarla beraber bir görünür bir kaybolur. Onlar yol aldıkça Heves Ali’nin hastalığı da yol alır. Heves Ali gün gün erir Yusuf’un gözleri önünde. Yol üstünde çeşitli yerlerde konaklanır, çeşitli hastanelerin acil servislerinde tedaviler görür. Heves Ali aşık olduğu kadınlara uğrarken Yusuf da on beş yıl önce bıraktığı Aylın’e ulaşmaya çalışır. Babasının şu sözü hallerini çok güzel açıklar ; “Göz elli kişide kalp bir kişi kalır”(s. 176). Kendisine ulaşmaya çalışır ama beyhude. Ne Aylın’dan haber alır gönderdiği mektuplar sonucunda ne de babasında bir umut belirtisi görür. Gün geçtikçe her ikisini de kaybedeceğini anlar. Şimdi tek hedefi babasının son dileği olan Âşıklar Bayramı’na onu yetiştirmek. Ve son nasihatini gerçekleştirmek… Heves Ali, Yusuf için tamamlanmamış bir kelime olarakta kalır. “Baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten” (s. 226)

    Kemal Varol, toplumsal meseleleri, unutulmaya yüz tutmuş değerleri tekrar hatırlatırken; su gibi akan kurgularıyla, pürüzsüz diliyle, okurda bıraktığı derin hislerle bu toprakların insanlarına anlatacağım daha çok şey var diyor adeta. Bu toprakların acılarında yetişen insanların anlattığı hikâyeler, bu toprakların asıl meseleleridir. Kemal Varol bunu her seferinde büyük bir ustalıkla başarıyor.

    Ve Heves Ali’nin şu sözleri ile bitirelim yazıyı: “insan öldüğü yaşta kalırmış. Yani kaç yaşında ölürsen geride kalanlar seni hep o yaşta hatırlarmış. Zannedersem, insan birinden ayrılınca da aynı yaşta kalıyormuş
  • Ey ulu tanrılar! Ne komedyadır bu!
    Nedir bu deliler sürüsü her cins deliden oluşan bu çılgın sürü! Bundan yetkiyle bahsedebilirim, çünkü tanrılar böylece eğlendikleri vakit ara sıra ben de onlarla beraber bulunurum.
    Birisi, bir kadıncığa aşkından ölür, kadın onu ne kadar sevmezse, sevgisi o derece artar; bir başkası evlenirken, kızdan ziyade drahomayı alır.
    Beriki karısına eliyle âşıklar bulur; öteki, karısını o kadar kıskanır ki, bir an için olsun gözünden kaçırmaz.
    Burada, ansızın gelen bir ölümle kederlenen bir adam, bin bir çılgınllk yapar ve söyler, elem ve gözyaşı oyunu oynamak için para ile ağlayıcılar tutar, ötede böyle bir olaydan dolayı için için sevinen birisi kederli görünmek için en büyük çabalarda bulunur ve Greklerin dedikleri gibi, kaynanasının mezarı üstünde ağlar.
    Daha ötede oburluğunu tatmin için elinde olanı toplayan ve yakında bir kuru ekmeği bile olmayacak olan bir pisboğaz; ya da en yüksek mutluluğu avarelik ve uykuda bulan bir tembel.
    Bazıları, kendi işlerini ihmal edip, komşunun işleri için durmadan harekettedirler. Bazıları da, borçlarını ödemek için ödünç para almakla zenginleştiklerini hayal ederler, oysa iflas etmek üzeredirler.
    Şu pinti, mirasını zenginleştirmek için dilenci gibi yaşamaktan daha hoş bir şey bilmez. Şu doymak bilmez tüccar, ufak ve deneyimli bir kazanç için, denizlerde dolaşır, bir kere elden gidince dünyanın bütün altınının ona geri veremeyeceği hayatını rüzgârların, dalgaların keyfine bırakır.
    Başka biri de evinde sakin sakin, rahatça yaşayacağı yerde gidip talihi savaşta aramayı tercih eder. Bazıları, mirasçısı olmayan bir ihtiyarı aldatarak kolayca zengin olmayı ümit ederler; bazıları da aynı maksatla, kendilerini zengin bir ihtiyar kadına sevdirirler.
    Fakat hem berikiler hem ötekiler aldatmak istedikleri kimseler tarafindan aldatılınca, tanrıların neşesinin sının olmaz.
  • 244 syf.
    ·6 günde·9/10
    Herhangi bir eserde intihar konusunu anlatmak, okura hissettirebilmek her zaman için zor olan bir anlatımdır. İntiharın somut gerçekliğinin tasviri bir yana, intihar sürecinde bir insanın içinde bulunmuş olduğu zihinsel bunalımlar ve mantıksızlıkların resmedilmesi her zaman için en zor olan anlatımlardan biridir. Birçok eser, birçok felsefi metin vardır intihar üzerine. Ama kaç tanesi başarılı olmuştur diye soracak olursak, bunlardan pek azıdır zannımca. İntihar gerçeğini halen daha yaşayan insanlar olarak tasvir edebilmemiz her zaman için en kısıtlı olan ihtimaldir. Bizim intihar hakkında konuştuklarımız her zaman intihara uzak olan şeylerdir. İntihar anındaki düşünsel dalgalanmayı tarif etmeye kalkışırız ama bu sadece bir varsayımdan ibaret olarak kalır. Benim şimdi intihar hakkında bahsettiklerim gibi tıpkı. İntihar eden insanlarla konuşabiliyor olsaydık eğer, intihar anındaki yüzlerce düşünceden binlerce sayfa bir intihar izlenimi çıkartılabilirdi belki de. O binlerce sayfadan yola çıkılmış yüz binlerce sayfalık başka izlenimler de cabası olurdu. Çünkü bir insanın yaşamında olabilecek en yoğun anlardan biridir bana göre intihar anı. İntihar anına giden düşüncelerden oluşmuş yollar ve o yolun sonunun oluşumu.

    Bir varsayım anlatımı ne kadar doğru ve yerinde olabilir? Bunun derecesini kanıtlayabilmek bile başlı başına bir sorun aslında. İntiharı, en iyi şekilde, intihar eden ve tam da o anda olan biri en yakın bir şekilde tasvir edebilir. Biz 'intihar etmemiş olanların' tasvirleri en fazla sadece birer varsayım olabilir. Çünkü tanımlamaya çalıştığımız şey hakkında sadece, "A kişisi intihar etmeden önce böyle düşünmüş olabilir" ya da "B kişisi böyle bir ortamda intihar ettiyse belli ki aklından bu düşünceler geçmiş olmalı" şeklinde tahminler türetilebilir. Çünkü bizi sınırlayan bir şey var intihar kavramında; ölüm. Bu tahmin ve varsayımların ne kadar doğru olduğu, ölüm şeklimiz intihar etme şeklinde olursa şayet ancak bu şekilde anlaşılabilir belki de. Bu anlaşılma da paylaşılamaz, başkalarına anlatılamaz biçimde olacaktır, çünkü sonuçta ölmüş olacağız. Bu gibi hayatta asla tam olarak anlaşılamayacak gerçekler beni heyecanlandıran konulardan bazıları. Sadece tahminlerimizle yaklaştığımız konularda elbette ki çeşitlilik de çok fazla olacaktır.

    İncelemeye neden ölüm ve intihar gibi karanlık gerçeklerden başladığımı soracak olursanız, bunun nedeni Bernhard. Kendisi bir eser inşa ediyor, gerçek hayatta tüm korkulan ve kaçınılan konuları bir anda yüzünüze çarpıyor. Bunu yaparken de kendine özgü, uçta karakterlerini kullanıyor ve bir yandan karanlık gerçeklerin zihnimizce sindirilmesi ile uğraşırken bir yandan da anlaşılması zor olan karakterimiz ile boğuşurken buluyoruz kendimizi. Aslında bu gibi bir eserde her şeyin daha zor olması en mantıklı olan şeydir. Çünkü ilk başta bahsettiğimiz gibi intihar kavramı tam olarak anlaşılabilen bir kavram değildir, onu anlaşılır kılmaya çalışmak, başka bir deyişle bu konuyu basitleştirmek, zaten ne yaparsak yapalım yanına tam olarak doğru bir biçimde yaklaşamayacağımız bir konudan gittikçe daha da çok uzaklaşmamıza yol açacaktır. Bu bağlamda da asıl mantıklı olan şey, en az yanlış olacağı düşünülen bir biçimde zor olan bir kavramı anlatmaya çabalamaktır. Kolaylaştırırarak değil, aksine olduğu gibi salt zor haliyle intihar gerçeğini ortaya koymak, bu ortaya koyuşu daha az yanlış kılar. Zor olan bir konunun zorluğunu zihnimizin her bir köşesinde hissetmeliyiz ki anlamanın neredeyse imkansız olduğunu fark edip, gerçeği kavrama açlığı içersinde pür dikkat kesilebilelim. Belki de felsefi metinlerin ve romanların zor okunması bu yüzden. Belki de zor okunan eserler sırf bu gerçek yüzünden zor okunuyor. Zor okunan eserlere boşuna derin eserler demiyoruz sonuçta, o zorluğu hissedip daha da fazla içine girmeye çabalıyoruz eserin, böylece gittikçe daha fazla derinleşiyor eser.

    Başta da bahsettiğim gibi Bernhard bu romanında çok zor bir konuyu seçmiş. Kendisi, eğer seçtiği konu anlaşılması genel olarak zor bir konu ise okuyucuyu tabiri caizse kıvrandırmayı amaçlar bana göre. Zihinsel olarak bir anlam karmaşası içinde kıvranmalıyız ki daha derinlere inebilelim. Bernhard'ın eserlerinde derinlere inmek de ancak zor yolla olur, çünkü o kolaylığı sevmez asla bana göre. Genel olarak eserde karakterimiz olan Roithamer'ın intihara sürüklenişi anlatılıyor. Kendisini de eserin zaman akışına göre öldükten sonra tanıyoruz. Yani gerçek zamanlı bir intihar değil, üzerinden kısa bir süre geçmiş bir intiharı inceliyoruz aslında. Bu gibi bir yöntemle Bernhard eseri daha da derinleştirmiş zannımca. Çünkü eserin asıl dikkat çektiği bir gerçek de şudur; eğer eserde anlatılan olay zaman akışına paralel olarak, başka bir deyişle hikayedeki şimdiki zamanla birlikte ilerliyorsa yorum yapmak biraz daha güçleşir. Çünkü bu anlatıma göre yaşanılan olayların üstünden bir kere daha geçilmez. Bu okura bırakılır bir anlamda. Elbetteki ki okur da yorum yapabilir. Ama Bernhard'ın kullandığı yöntemle intihar eden kişinin, başka bir kişi tarafından tahlilini görüyoruz. Bu yöntemle biz de hem kendi tahlilimizi hem de tahlilin tahlilini de yapabiliyoruz. Böylelikle hem Roithamer'ın notlarından gerçek zamanlı olarak bakıyoruz olaylara, hem de anlatıcımızın ve arkada kalanların gözünden olayı geçmiş zamanda kalmış, üzerine çokça kez düşünülmüş ve düşünülüyor olan bir olay örgüsü olarak görüyoruz. Bu, bu tahlil durumu, aslında kitabın ismini de oluşturan temel bir kavram, ama buna daha sonra geleceğiz.

    Roithamer'ın çok sevdiği kız kardeşi için tüm parası ile inşa ettiği koni biçiminde bir bina da anlatılıyor eserde. Öyle ki, bu inşa ve bu inşa ile ilgili çoğu şey çok yoğun bir anlam karmaşası barındırıyor içlerinde. Anlam karmaşası diyorum, çünkü Bernhard'ın olay örgülerini en iyi betimleyen kavramın bu olduğunu düşünüyorum. Her şeyin birbirine karışmaya müsait olduğu bir anlam karmaşası ortamı. Bu anlam karmaşası ilk olarak bir insanı hayatsal olarak gördüğümüz uzamdan bahsederek başlıyor. Bir insan, herhangi biri, zaman içindeki uzamı ile halen daha varoluşsal olarak mevcuttur. Ölüm veya intihar bu uzamı sonlandıramaz. Bu belki de bizim ölmüş olan varlıklara, yaşayan varlıklar olarak bakışımızın bir sonucu. Mesela şu örneği vermek bu konuyu çok daha anlaşılır kılacaktır: Ölen bir insanın odasına girdiğimizi düşünelim. Orası bir zamanlar ölmeyen, hayatta olan kişinin odasıydı, öyle değil mi? Peki biz bu odayı gördüğümüzde nasıl anımsıyoruz? Örneğin, ölen Roithamer'ın odasıydı bu, deriz. Ölü olan bir insanın odasını bile tarif ederken onun ölü olmayan hali ile bir şeyleri tarif ederiz. Yani zihnimizde tam olarak o anda biz fark edemesek de insanlar daima canlı olarak kalır. Çünkü bizim o kişiyi zihnimizde tutmamız için tetikleyici etmen her ne kadar ölüm bile olsa o kişi zihnimizde ölmez. Bunun somut bir şey olmasına da gerek yok; oda veya ölüden arda kalan eşyalar gibi. Düşünsel olarak da bu canlılık kesinlikle söz konusudur. Ölen kişi, eğer çok benimsediğimiz bir kişi ise zaman zaman kendi hayatımızda "o olsaydı şimdi böyle düşünürdü" tarzında düşüncelerin aklımızdan geçmesi bile insanın zihinsel manada asla öldürülemeyeceğinin kanıtıdır. Bu açıdan ana karakterimiz Roithamer zihinsel manada asla ölmemiştir bir anlamda. Fiziksel varlığı sona ermiştir fakat zihinsel varlığı onun en yakın arkadaşlarında ve ardından bıraktığı düşünceleri okuyan herkes tarafından istemsizce bile olsa sürdürülecektir.

    Ben bu bağlamda yazı yazmanın önemine dikkat çekerim hep kendim adına. Çok aktif yazı yazan bir insan olmasam bile mutlaka düşüncelerimi her türlü biçimde yazmaya ve yorumlamaya çabalarım. Çünkü insan beraberinde bir süreklilik, daimilik arayışı da getirir bana göre, bunu da en etkili biçimde uygulayabileceği yöntem budur: Zihinsel yaşamı boyunca aklından geçen her şeyi kağıtlara aktarmak ve en azından düşünsel devamlılığı sağlamak. Yazarların da yaptığı şey bu değil midir aslında? Çağlar öncesinde yaşamış olan filozoflar neden günümüzde dahi ilk günkü gibi tartışılıyor? Bu tartışma neyi gösterir bizlere? Düşünce insanlarının ölümsüzlüğünü belki de. En basitinden Aristoteles mesela, hiçbir zaman ölmemiştir aslında, zihinsel olarak varlığını yüzyıllar boyunca sürdürmüş ve sürdürmeye de devam edecektir. Bu açıdan varoluş olarak insanlık sürdükçe onun varlığı da daimi olacaktır.

    Eserde Bernhard'a ait alışılagelmiş saldırmalara da sıkça rastlıyoruz. Ülkesel olarak bir eleştiri. Diğer Bernhard karakterleri gibi Roithamer da ülkesi tarafından anlaşılamamış ve doğduğu yerden yaşamı boyunca kaçmaya çalışan bir uç insandır. Bernhard bu uç insanları anlatmayı gerçekten büyüleyici bir biçimde mükemmellikle başarıyor. Aklıma Kafka hakkında söylenmiş bir söz geliyor: Kafka da tıpkı bu gibi bir ruh halinde idi aslında, doğduğu yerden yaşamının sonuna dek kaçmaya çalışan biri. Zeynep Oral'ın Esintiler 80'li Yıllar'ından okumuş olduğum bir cümle. "Franz Kafka Prag'da doğdu, ama yaşamı boyunca oradan kaçmaya çalıştı." Tıpkı Roithamer da Kafka gibi yaşamı boyunca en başta ailesinden daha sonra ülkesinden kaçmaya çalışan (belki de kaçmaya mahkum?) bir düşünce insanıdır. Ona göre insanlar milletlerin ve ülkelerin prangaları altındadır. Herhangi bir insan sırf bir millet içinde doğduğu için o ülke doğmuş ve doğacak insanların tümüne ömürleri boyunca sürecek olan bir esaret uyguluyor. Bu anlamda, evrensel açıdan düşünmek imkansızdır Roithamer'a göre. Çünkü biz ne kadar evrensel düşünürsek düşünelim aklımızın bir köşesinde daima bir yerlere ait olduğumuz düşüncesinin kalacağını, onu atamayacağımızı söyler. Bu açıdan da tam olarak düşünülebilir salt bir evrensellikten söz edilemez. Ama yeterli cesurluluk ile bunun da üstesinden gelinebilir ve en azından evrensel olmaya bir adım daha yaklaşılabilir. Doğuştan gelen akrabasal ailesel alışkanlıklardan vazgeçmek bile son derece ağrılı bir süreç iken, tam olarak evrenselleşebilmek son derece zor bir durum olarak geliyor bana da. Evrensellik, Roithamer'a göre imkansız da olsa, imkansız gibi kesin olumsuz bir kavramı neredeyse kullanacak ölçüde zor bir mesele. Bernhard bu sancılı konulara, bizleri de zihinsel karmaşa içersinde kıvrandırarak dikkat çekiyor.

    Ama Roithamer gibi uç insanlara hayran olmak da bize hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü olan şey yalnızca kendimizi kaybetmektir. Biz bazı insanları o denli çok benimseriz ki artık onlara kendimiz olarak bakamaz hale geliriz. Çünkü bizim düşüncemiz onun düşüncesi olmuştur. Bu noktadan sonra biz, biz olmaktan çıkarız ve bizden uzak özenti hale gelmiş sahte biri olarak o kişiye bakmaya başlarız. İşte bu yüzden tarafsız ve bilimsel düşünebilmek çok önemlidir. Herhangi bir düşüncenin ya da bir insanın tahlil edilebilmesi için en önemli şart belki de budur. Ayrıca insanın, insanlık olarak bakış açısı öyle fazladır ki, biz birini tahlil etmeye çalıştığımızda aslında o kişiyi yalnızca kendimize göre tahlil etmiş oluruz. En basitinden örnek vermek gerekirse, her insan birbirinden farklıdır, bir tek insan onu tanıyan her insana karşı farklı görünür. Bu durum, söz konusu olan kişinin iki yüzlülüğünü kanıtlamaz bizlere, bu durumun bize kanıtladığı şey bir insana bakış açısının insanların sayısı boyunca çoğalacağıdır. Bu yüzden de insanın kendi olarak kalması çok önemli bir noktadır. Düşünce tarihi bu yüzden günümüze gelinceye kadar olağanüstü derecede genişleyerek gelmiştir. Çünkü düşünce insanlarının sayısı çoğaldıkça izlenimler de artmış ve farklılık göstermiştir. Biz de bir kişinin veya bir fikrin doğru tahlilinin bizim yaptığımız biçiminin doğru olduğunu iddia edemeyiz. O yüzden onlarca yüzlerce başka izlenimlere de ihtiyacımız vardır. Gözlemlenen izlenim ne kadar artarsa o kadar doğruya yaklaşılır ama asla en doğru biçime ulaşamayız. Bu da Bernhard'ın altını defalarca kez farklı konularla altını çizdiği değişmez konulardan biri. Hiçbir şeyin kesin olamayacağı, en iyi ihtimalle herhangi bir şeyin yalnızca daha az yanlış olabileceği.

    Hayatımızda aykırı şeyleri gerçekleştirmekten kaçınmamalıyız, ucunda kendi ölümümüz bile varsa. Roithamer bunu fark edebilecek kadar zeki biriydi. Bu konudan biraz bahsetmek istiyorum. İnsanın bir fikre ya da ideale kendini tamamen vermesi aynı zamanda onun sonunu getirir. Bu düşünceden yola çıktığımda aklıma William Golding'in Kule eserindeki papaz geliyor. Bir fikre tamamen kendini vermek bir kayboluş sebebidir. Roithamer'a göre insanın kendi amacı olan bir şeyi kendisi dışında kimseye göstermesi, sergilemesi gerekmez. Günümüzde insanların içine düştüğü en büyük hata da budur. Bir sergileme yapma, gösteriş budalalığı. Ayrıca her zaman en karmaşık fikirler en basit ve sıradan fikirlerden ve gözlemlerden çıkar. İnsan doğası karmaşıklaştığında basitlik ve yalınlığa düşkün hale gelir. Bu yüzden asıl aşıklar, gerçek aşk kavramını asla bulamamışlardır. Bulanlar da bir fikre saplanmanın getirisi olarak yaşama veda etmişlerdir. İşte Roithamer'ın bu saplantısı kız kardeşi için inşa etmeyi istediği koni olmuştur. Sadece görünürde, fikirde basit ama zihinsel bağlam olarak aşırı karmaşık olan bir yapı. Bu uğurda yıllarca çalışmış ve kendilerine mimar diyen insanlardan bile daha üst düzey bilgiye sahip biri haline gelmiştir. Bu saplantı yüzünden de herkesin inşa edilmesi imkansız gözüyle baktığı koniyi inşa etmiştir. Roithamer'ın farkı bu içinde bulunduğu ölümcül saplantıyı fark edebilmesi olmuştur. Çünkü kendi ölümü ile ilgili olan salt dehşet verici bir gerçeği, soğukkanlılıkla karşılayan çok zeki bir insandır kendisi.

    Şundan da bahsetmek istiyorum ki, Bernhard, Roithamer aracılığıyla günümüz mimarisini ve inşaat bilimini bolca eleştiriyor. Günümüzde inşa edilen yapıların büyük bir çoğunluğu tamamen ekonomik kaygı güdülerek ortaya çıkmıştır aslında. Elbette ki ortada bir estetik ve sanat anlayışı vardır ama bu, eski çağlara nazaran neredeyse koca bir hiçtir. Başka bir deyişle estetik kaygı çok daha kısıtlıdır artık. Aslında bu kısıtlılık durumu da estetiği ve sanat anlayışını öldüren en büyük etmenlerdendir bana göre. Eski çağlarda yapıların inşa edilmesi çok daha zahmetli idi ama bu, inşaat ve mimari ile sanat yapılmasına engel olmuyordu. Ekonomik kaygılar sanat anlayışının önününe geçememişti ve ortaya olağanüstü, şahane yapılar çıkmıştı. İnşa edilecek bir yapı varsa eğer bir planlamada, öncelikli olan şey estetik kaygı ve sanat duygusu idi. Yapının liderliğini götüren kimseler estetik kaygı içerisinde oldukları için de ortaya günümüzde halen daha korunmakta olan mükemmel yapılar çıkıyordu. Çağımızda ise artık yapıların inşasında sanatın ve estetik kaygının tamamen ekonomik kısıtlılık içersinde sıkışıp kalmış olduğunu düşünüyorum. Roithamer'ın da tepkili olduğu şey bir nevi bu boğucu kısıtlılık idi. Bu yüzden de onun inşa etmek istediği koniye imkansız gözle bakılıyor, kendisi de inşaat çevreleri tarafından hiç sevilmiyordu.

    Saplantılı bir fikir insanın çıkış yollarını erkenden kapatır. Biz insanlar kendimize özgü çıkış yollarımız ile yaşarız. Her zaman en umutsuz anda bile bir çıkış noktası bulabilmemize dayalıdır yaşamamız. Aksi takdirde yaşam bizler için imkansız hale gelirdi. Herkesin kendi hayatında sarıldığı bazı olmazsa olmaz şeyler vardır. Ölüm zamanı gelinceye kadar biz çeşitli çıkış yollarına girer dururuz. Hayatsal akışın kendisi budur. Sevdiğimiz insan ölür, en azından onun anısını yaşatmak için ben yaşıyorum deriz, evimiz yanar, en azından bir işim var para kazanabilirim deriz, işimizden oluruz, yeni bir iş bulabilirim deriz. Bu gibi çıkış yolları tükendiğinde insan hayatının sonu da gelip çatmıştır. Biz insanlar günün birinde hiçbir çıkış yolu bulamamak için yaşıyoruz aslında. Ama insanlar bu çıkış yolu yoksunluğunu genellikle hep tam son zamanlar fark ederler. Ama Roithamer gibi insanlar kendi içinde bulunduğu durum kendi çıkış yollarını kapatmaya başlamışsa bunu da görüp kendini buna erkenden hazırlayabilir. Bu açıdan da onaylanamaz olan dehşet verici intihar kabul edilebilir bir gerçek haline gelir. Hem kendisi için hem de çevresindeki herkes için bu bir mutlak kabul edilebilirlik durumuna dönüşür. Bir anlamda da hayatları boyunca kabul edilmemişliklerin abidesi olan insanlar (Roithamer gibi) ölümü bu açıdan da bir kabul edilebilirlik olarak görürler. İntihar bir intikam olarak da planlanabilir buna göre.

    Koni zamanla Roithamer'ın da bir yaşam amacı haline gelir. Bir noktadan sonra intiharı yeni yeni görebilmeye, seçebilmeye başlar kendisi, tıpkı ufukta yeni görülen bir gemi gibi. Ve bu gerçeği kabullenmeye başlar. Kendisinin o zamana dek olan düşünce gelişiminin bir sonucu, bir ufuk noktası onun için artık inşa etmekte olduğu konidir. Koni kendi doğup büyüdüğü Altensam'dan ayrı düşünülemez çünkü fikir temelleri ilk olarak oraya dayanır. Bir çocuk ailesinden dışlanmış olarak büyür, gelişir, okur ve tüm bu düşünsel faaliyet bir sonuca bağlanır. Bu bağlamda bir fikri çıkaran şey ile ortaya çıkan şey ayrı olarak düşünülemezler. Bu yüzden de Roithamer koniyi hayatının amacı, hayatındaki düşünsel faaliyetin mutlak bir sonucu, sonu olarak görür. O son gelip çattığında koni inşa edilmiş, adına ithaf edinen kız kardeş geçirdiği şok sonucu yaşamını yitirmiş, Roithamer da fiziksel olarak varlığının sonuna gelmiştir. Kendisi de ben her şeyde özgürdüm ama şimdi koniyi inşa edenin kurbanıyım, diyor. Koniyi inşa ettiren şey var olmasından bu yana sürüp gelen düşünce faaliyetidir. Bu kaçınılmazdır. Roithamer gibi zeki insanların yaşamları, düşünsel faaliyetlerini en aktif biçimde sürdürmeye bağlıdır. Hani o öldüremez olan zihinsel çaba. İşte o başta bahsettiğimiz bir anlamda öldürülemez olan zihinsel varoluş bir insanın sonunu dahi getirebilir. Böylelikle insan kendi kendinin sonunu getirendir, tüm yolları aslında kendisi kapatandır. Fark etmese bile insan kendini adım adım ölüme hazırlar. Bunların hepsi aslında insan yaşamı için bir 'düzelti'dir. Kendi zihninin ölümsüzlüğü için bir düzelti; benliğin feda edilmesi.

    Biz bu düzelti ile varlığımızı sürdürür, zaman geçtikçe düzeltinin de düzeltisini yaparız kendimizce. Daha sonra da düzeltinin, düzeltisinin düzeltisini de belki de? Ama bu düzeltiler bizim hem yaşamımızı oluşturan hem de sonumuzu hazırlayan şeydir. Açgözlülükle para kazanırız, buna çaba gösteririz, ulaşamadığımız her şey bize ulaşılabilir gelir, zevk içinde yaşamımıza devam ederken ulaşılabilen şeylerin, fazla ulaşılmaları sebebiyle çıkış yollarımızı kapatmış olduğu gerçeğini fark edemeyiz. Bilgisel olarak açlığımızı ve tatminsizliğimizi artırırız, asıl bilgiye ulaşmanın imkansızlığını sonradan görürüz ve böylelikle de bir çıkış yolunu tıkamış oluruz. Bu bir anormallik değil, bu yaşamın kendisi! İster kabul edelim ister etmeyelim hayat bu çıkış yollarının hemen ya da zamanla tıkanmasından ibaret. Hayatın bize çarptığı tokatlar geçmişten kendimize çarptığımız tokatlardır. Bu düzelti tokatlarıdır bizi her defasında kendimize getiren. Bizi daha çok biz de yapabilir düzeltilerimiz, bizi bizim içimizde yok da edebilir. Biz asla en uç tutarlılıkla düşünemeyiz, bu kusur yüzünden çıkış yollarını tıkarız, farkına bile varmadan. Eğer tam tersi olsaydı, yani en uç tutarlılıkla düşünebiliyor olsaydık her şeyi çözmüş olurduk. Ama o zaman da insan olmamızın bir anlamı kalmazdı belki de. İnsanız, çünkü kusursuz değiliz. Düzeltilerimizle varız aslında biz, belki de bizi Roithamer gibi daha az düzgün yapan düzeltilerimizle. Parçalanmaya mahkum olan insan doğasının düzeltileri ile.

    Her zaman düşünmek, tam anlamıyla bir düşünce insanı olmak her zaman doğruyu söylemeyi zorlaştırır, hatta imkansız hale getirir. Roithamer gibi bir düşünce insanının, kendisi hakkındaki gerçeği tam olarak bahsedememesi de sırf bu yüzden belki de. Kitap boyunca koni inşası, Roithamer'ın yaşamını koniye adaması -öyle ki kendisi bile eserin sonlarına doğru, her şey sonunda konidir, diyor- anlatılır, ama neden, yani neden koninin varoluşu vazgeçilmezdir, bu gibi can alan detaylar gölgede kalır. Koninin varoluş amacını, kız kardeşine yapmak istediği normal dışı bir bina olarak görür Roithamer. Ama asıl can alıcı noktaları, mesela koninin aslında kendisinin son ve en önemli düzeltisi olması gibi noktaları Roithamer'ın kendisi bile bilmiyordur artık. Çünkü hikayenin gidişatında koni fikri bir anda ortaya çıkar, sanki yıllarca üstünde çalışılan bir fikirmiş gibi de Roithamer'ın kendisi tarafından hemen kabul edilir. Ama Bernhard bizlere bu gölgede kalan detayları aydınlatan bir anlatım sunar. Böylelikle biz okurlar Roithamer'ı, kendisinin de farkında olmadığı perspektiflerden inceleme şansı buluruz. Belki de o gölgeleri en zeki insanlar bile göremezler, evet Roithamer zekiydi, kendi sonunu çok önceden görecek kadar, ama kendisi hakkında gölgede kalan gerçekleri görememesi onun bu detayları gözden kaçırması değildir, bu insanın doğasıdır. Doğruyu söyleme olanağının sıfıra inmesidir. Ve eserin sonunda Roithamer kendi asıl düzeltisine ulaşır. İntiharı için birçok anlam aranabilir, hayatı boyunca yaşadığı kabul edilmemişliğin bir intikamı denebilir, çıkış yolu bulamama hali de denebilir, ama bunlar kesin değildir. Tek söylenebilecek şey son ve en büyük düzeltinin ölüm olmasıdır. İnsanın kendine şekil verdiği, kendi düzeltisini yaptığı son şey ölümdür. O da kendi son düzeltisine kendisi karar vermiş ve intihar etmiştir. İnsan yaşamındaki her şey bir düzelti değil midir? Yaşamlarımızdaki zihinsel olarak değişimlerin tamamı düzeltilerdir. Ama asıl düzeltiyi hep erteleriz diyor Roithamer'ın kendi de. Birini kavrayamamak o kişinin düzeltisine şaşırmaktan ibarettir. Ve intihar bizim için en anlaşılmaz şey olduğu için başta da bahsettiğimiz gibi, intiharın anlaşılamaması gibi Roithamer'ın kendi de genel manada bir anlaşılmazlıktır. Bu yüzden intiharı seçmiş insanlar bizi genellikle şaşırtır, anlaşılamaz gelir. Ama şunu kesin olarak biliyoruz ki düzelti insan hayatının bir temelidir. Asıl düzelti de Roithamer'ın de bahsettiği gibi ölümdür, belki de intihardır. Kendi düzeltisi uğruna kendisinden vazgeçmiş olan bir insanın öyküsüdür Düzelti.

    Bernhard'ın bu sancılı zihinsel karmaşasının kendisi de bir düzeltiden ibarettir belki de? Düzelti'nin de hayatınızdaki düzeltilerden biri olmasına izin verin, pişman olmayacaksınız.
  • Hamdım, piştim, yandım

    Bu üç cümleden ibarettir Hayat. İnsan hamdır, nefis ile mücadelesi ile başlar pişmesi, taki Allah'dan gayri herşeye Lâ diyerek başlar sanırım yanması.
    Bizim haddimiz değildir ki, Derya' yı incelemek naçizane elimizden gelenleri paylaşmak istedim...

    https://1000kitap.com/_GOKYUZU_ ,* EFLATUN* , lazcuk , inci , https://1000kitap.com/minalper_koc , Mir'ât-ı Cünûn , Metin Pir ( Von Kleist ) , özlem , sueda reyyan , Eylül Türk , Büşra A. ve nice dostlarıma abilerime ablalarıma etkinliğe, paylaşımlarıyla, iletileriyle okudukları kitaplarla, katkıda bulunan herkese yardımların dan dolayı çok ama çok teşekkür ederim. Sayelerinde, hayalim olan Şebi Ârus etkinliğini Allah'ın izniyle yaptık ve o kadar keyif aldım ki, gerçekten hepsine ne desem az..

    Alıntılarla size Hazreti Pir'in Mesnevî Şerif'i nasıl yazmaya başladığını, içeriğini ve günümüze kadar olan etkilerini aktarmaya çalışacağım haddim olmayarak. İçeriğini, sırlarını Anlatmaya bizim kelamımız yetmez Vesselam...


    Mesnevî Nasıl Yazıldı?       

    Mevlâna"nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini yazmaya başlayan Ahmed Eflâkî(ö.1360), Mesnevî"nin yazılmaya başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin"in dilinden şöyle anlatır:

    “Hüsâmeddin Çelebi, bir gece Mevlâna"ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki “Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı"nın her tarafını kapladı. Allah"a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî"nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku"t-tayr"ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar. Artık bundan sonrası Hüdâvendigâr (Mevlâna) ın lûtuf ve inayetine kalmıştır.

    Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz"î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsâmeddin"in eline verdi. Bunda Mesnevî"nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi
    ~Alıntı~

    Tüm Mesnevi İlk 18 beyittin içindedir aslında, o sırrı anlayan Mesnevi yi anlar der büyükler...


    Ne Zaman ve Kaç Yılda Yazıldı?                     

    Mevlâna nın diğer eserleri gibi Farsça söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî"nin I.Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlandı. II. cilde başlanmak üzere iken Hüsâmeddin Çelebi"nin eşi vefat etti ve Mesnevî"nin yazılması iki yıl kadar beklemede kaldı. Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah, akşam, semâ-sohbet, otururken, ayakta demeden söyleniyor ve Hüsâmeddin Çelebi tarafından da yazılıyordu.

    Hüsâmeddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna"nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtti. Böylece 14 Mayıs 1264 günü tekrar başlanan Mesnevî"nin kalan V cildi , hiç ara vermeden 1268 tarihinde  tamamlandı.

    ~Alıntı~

    Konuları, Kaynakları ve Amacı

    Mesnevî"nin konuları hakkında birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî"de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş; Âyet, Hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır

    “Kur"ân"ın tefsiri” ve “Allah âşıklarının kitabı” olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna"ya göre hakîkate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir.
    Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir.

    Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür, ama Musa kavmine sudur.

    Bu sözün (Mesnevî"nin) düşmanı, gözüme cehennemde tepe taklak olmuş bir halde görünüyor .

    Mevlâna Mesnevî"sini aydın gönüllü, görüş sahibi ve ciğeri yanmış âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızk olarak nitelendirilir...

    Mesnevî"nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, Âyetlerin, Hadislerin ve hikayelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve anlama gücü ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki insan onun  (Mesnevî) sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıksa bu özellikler olmadan da Mesnevî"yi anlama hususunda aşkı ona kılavuz olabilir ve bir menzile erişebilir.

    Mevlâna"ya göre; sûfîlerin söyledikleri, yazdıkları ve sözünü ettikleri konu ne rüya, ne de fal; Allah tarafından gönüllerine doğan vahiy (gönül vahyi, ilhamı)dir. Hal böyle olunca da Allah istemedikçe dil söze gelmez; geldiğinde de "O"nun ilham ettiklerinden başka bir şey söylemez. Bazen de kalbe doğan bu ilhamların söylenmesi yasaklanır; ya da halkın anlayabileceği, akılların alabileceği ölçü ve seviyede söylenir...


    Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte.

    Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim; ya da izin ver, tamamıyla açıklayayım.

    Yine de ne bunu, nede onu istiyorsan ferman senin...”

    Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânâları içimde oynatıp duran Allah"ım! Madem ki bunun (Mesnevî) tamamlanmasını diliyorsun;

    Kolaylaştır, yol göster, başarı ver; ya da bu isteği, bu arzuyu gider, bizi suçlama.

    Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece-gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir; (Sen olmadıkça) meydana getirilen şiire kim bakar ki?

    Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı gibi Mesnevî"nin sadece kendi fikirlerinden oluşmadığını vurgulayan Mevlâna VI. cildin sonlarına doğru «Bu bahisler ancak buraya kadar söylenip, açıklanabilir; bundan sonrakilerin gizlenmesi gerekir.» (b.4620) der ve aşağıdaki beyitle eserini tamamlar:

    Gönlümden kopup gelen o söz, o taraftan gelmededir. Çünkü gönülden gönle pencere  vardır....


    Tercüme ve Şerhleri       

    Şu ana kadarki tespitlere göre Mesnevî"nin Türkçe ilk tam tercüme ve şerhleri Şem"î"nin (ö.1600"den sonra) ve Sûdî"nin (ö.1596) eserleridir.

    İlk yapılan bu tercüme ve şerhlerden sonra “Fâtihü"l-Ebyât” adlı eseriyle Hz.Şârih unvanı alan İsmail Rüsûhî Dede (Ankaravî) (ö.1631) bu konuda haklı bir şöhrete kavuşmuş; eseri günümüzde dahi Mesnevî"yi anlama hususunda en önemli kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu değerli eser önce Mısır"da (1836) ikinci defa da İstanbul"da (1872) basılmıştır.

    16 yy"dan günümüze kadar hâlâ devam eden Türkçe tercüme ve şerhlerin en önemlileri ise aşağıda sunulmuştur :

    1-Sarı Abdullah (ö.1660), Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, I-V c. (Mesnevî"nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287-1288/1870-1871

    2-Bursalı İsmail Hakkı (ö.1725), Rûhu"l- Mesnevî, I-II c. (Mesnevî"nin bir bölümü), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287/1870

    3-Âbidin Paşa (ö.1908), Tercüme ve Şerh-i Mesnevi-yi Şerîf, I-VI c. (Mesnevî"nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, 1324/1906

    4-Ahmed Avni Konuk (ö.1938), Mesnevî Şerhi, 1937 yılında tamamlanan bu tam şerh henüz basılmamış, Mevlâna Müzesi"nde bulunmaktadır.

    5-Tâhirü"l-Mevlevî (Tahir Olgun, ö.1951), Mesnevî"nin Tercümesi ve Şerhi, Mesnevî"nin ilk IV cildini ve V. cildin bir kısmını kapsayan bu eser, F. Sezai Türkmen"in teşebbüsüyle 1963-1975 yılları arasında XIV cilt halinde neşredilmiş; daha sonra bu neşir, Şamil Yayınları tarafından tekrar yayınlanmıştır (2000). Bu eksik tercüme ve şerhin kalanı Tâhirü"l-Mevlevî"nin öğrencisi Şefik Can (d.1910) tarafından yapılarak yayınlanmıştır.

    6-Abdülbâki Gölpınarlı (ö.1982), Mesnevî ve Şerhi, I-VI c., Mesnevî"nin tamamının tercüme ve şerhini kapsayan bu eser de birkaç kez değişik yayınevleri tarafından basılmış, son olarak da Kültür Bakanlığı tarafından üç defa yayınlanmıştır. (I-VI c., Ankara, 2000, 3.Baskı)
    ~Alıntı~

    Etkileri

    Şüphesiz Mesnevî"nin ilk tesiri Mevlâna"nın oğlu Sultan Veled"e (ö.1312) olmuş ve onun ilk mesnevîsi olan İbtidânâme (Velednâme) (1291, 8760 beyit) meydana gelmiştir. Sultan Veled bu konuda, babasına her hususta çok benzediğini mesnevî usulünde de onun yolunu takip etmek istediği için bu eserini meydana getirdiğini söyler ve “Gücüm yettiğince o Hazrete benzemeye çalıştım, ama buna imkan yoktu” der.

    Mesnevî"yi ilham kaynağı alarak Türkçe mesnevîler oluşturan bazı önemli şairler ve eserlerinin te"lif tarihi de şu şekildedir:

    1-     Gülşehrî (ö.XVI yy.), Mantıku"t-tayr (Gülşen-nâme, 1317)

    2-     Âşık Paşa (ö.1333), Garîb-nâme, 1330

    3-     Şeyh Gâlib (ö.1799) Hüsn ü Aşk, 1782

    Bu eserler defalarca basılmış, günümüz diline aktarılmış ve haklarında gerek tez ve gerekse kitap olarak birçok araştırmalar yapılıp, yayınlanmıştır.
    ~Alıntı~

    Bu kadar bilgi yeterli sanırım bilgilendirmek amaçlıdır inceleme kesinlikle benim haddim değildir...