Geri Bildirim
  • JAPONLAR'DAN ÖĞRENİLMESİ GEREKEN 10 TEMEL İLKE
    Japonlar,
    ne hıristiyan,
    ne musevi
    ne de müslüman.
    ne peygamberleri,
    ne de kutsal kitapları var
    ama, İnandıkları insani değerler ile bütün dünyaya ders verdiler.
    Demek ki insan olmak, başka bir şey.
    JAPONLAR'DAN ÖĞRENİLMESİ GEREKEN 10 TEMEL İLKE
    1. AĞIRBAŞLILIK
    Hiçbir dövünme ya da aşırı hareketlerle ıstırap ifade etme görüntüsü yok. Üzüntünün kendisi yüceltildi.
    2. ONUR
    Su ve yiyecek kuyruklarındaki disiplin. Hiçbir kaba söz ya da sert el kol hareketi yok. Sakinlikleri övgüye değer.
    3. YETENEK
    Örneğin, inanılmaz mimarlar. Binalar sallandı ama yıkılmadı.
    4. ERDEM
    İnsanlar sadece o anda gereksinimleri olanları aldılar. Başkaları da bir şeyler alabilsin diye.
    5. DÜZEN
    Hiçbir dükkân yağmalama yok. Yollarda korna çalmak, sollamak yok. Sadece anlayışlı tavırlar.
    6. Özverili
    Elli çalışan deniz suyu pompalamak için nükleer reaktörlerin içinde kaldı. Bunların yaptıklarının karşılığı nasıl ödenebilir?
    7. DUYARLILIK
    Lokantalar fiyatlarında indirim yaptı. Korunmayan bir bankamatiğe hiç kimse saldırmadı. Güçlüler zayıflara baktı.
    8. EĞİTİM
    Yaşlılar ve çocuklar dahil herkes ne yapacağını tam olarak biliyordu. Aynen de yaptılar.
    9. MEDYA
    Bültenlerde kendilerini mükemmel bir şekilde dizginlediler. Aptalca konuşan muhabirler/spikerler yoktu. Sadece sakin bir şekilde yapılan habercilik. En önemlisi de, durumdan faydalanarak kolay yoldan kendine pay çıkarmaya çalışan politikacılar yoktu.
    10. VİCDAN
    Bir mağazada elektrikler kesildiğinde, insanlar aldıkları şeyleri tekrar raflarına koydular ve sessiz bir şekilde çıktılar.
    Ülkeleri dev bir afete uğramış durumdaki Japon vatandaşlarından dünyanın alacağı çok dersler var...
  • İnsanların çoğu sınırlı bir hayal gücüne sahiptir. Duyumlarını uyaracak ölçüde yakınlarında gerçekleşmeyen bir olaya ilgi göstermek pek içlerinden gelmez; ama aynı şey gözlerinin önünde, doğrudan duygularına dokunma mesafesinde gerçekleşirse, bu olay önemsiz bile olsa, hemen aşırı duyarlılık gösterirler. Böylelikle normalde nadiren görülen tepkilerini ölçüsüz ve abartılı denebilecek bir sertlikte telafi etmiş olurlar.
  • ANTONİN ARTAUD, VAHŞET TİYATROSU

    Kabul edilsin ya da edilmesin, bilinçli ya da bilinçsiz, şiirsel du­rum, yani hayatın aşkın bir durumu, aslında halkın aşkta, suçta, uyuş­turucuda, savaşta ve isyanda aradığıdır.

    Vahşet Tiyatrosu tiyatroya tutkulu ve çırpınmalı bir hayat kavra­mını geri getirmek için oluşturuldu ve bu tiyatronun dayandığı vahşeti şöyle anlamak gerekiyor; şiddetli bir sertlik ve sahne elemanlarının aşırı derecede yoğunlaşması.

    Sistemli bir biçimde değilse de gerektiğinde kanlı olabilen bu vahşet, yaşama ödenmesi gereken bedeli ödemekten korkmayan kuru bir ahlaki safiyet kavramı ile karışıyor.

    1- Öz Açısından;

    Yani konular ve işlenen temalar. Vahşet Tiyatrosu çağımızın baş­lıca huzursuzluk ve endişelerine cevap veren konular seçecektir.

    Vahşet Tiyatrosu insanın ve çağdaş yaşamın mitlerini kurtarma çabasını sinemaya terk etmemek niyetindedir. Ama bunu kendine öz­gü bir şekilde, yani dünyanın ekonomiye, yararlılığa ve tekniğe yöne­lişine karşı çağdaş tiyatronun sahte bir uygar insan cilâsı altına sakladığı büyük meseleleri yeniden gündeme getirerek yapacaktır.

    Bu temalar kozmik, evrensel, en eski metinlerden ve eski Mek­sika, Hint, Yahudi, İran vs… kozmogonilerinden* alınarak yorumlan­mış olacaklar.

    Vahşet Tiyatrosu, insan kişiliğini ve duygularını dilimlere ayıran psikolojik yaklaşımı reddederek, yasalar tarafından ezilmiş ve dinler, kurallar tarafından deforme edilmiş toplumsal insanın da ötesine “bü­tün insana” hitap edecek.

    Ve insanı anlatırken ruhun tersini de yüzünü de yansıtacak; im­gelemin ve düşlerin gerçeği, yaşamla aynı düzlemde gösterilecek.

    Ayrıca büyük toplumsal çalkantılar, halkların halklarla, ırkların ırklarla çekişmesi, doğal güçler, rastlantının müdahalesi, kaderin manyetik çekimi ister dolaylı – mitik boyutlarda, tanrılar, kahramanlar ve canavarlar kadar büyütülmüş kişiliklerin hareket ve jestleri biçimin­de -ister dolaysız- yeni bilimsel yollarla elde edilmiş maddi görüntü­ler biçiminde- olarak kendilerini gösterecekler.

    Bu tanrıların ve kahramanların, bu canavarların, bu doğal ve koz­mik güçlerin yorumlanması en eski kutsal metinlerin ve eski kozmo­gonilerin imgelerinden esinlenerek gerçekleştirilecek.

    2- Biçim Açısından;

    Öte yandan tiyatronun, halkın en içine kapanık ve dalgın kesim­leri için ebediyen tutkulu ve duyarlı olan bir şiirin kaynaklarına yeni­den dalması gerekliliği eski ilkel mitlere dönüş yoluyla gerçekleşti­ğinden, biz, metinden değil de mise en scene’den bu eski ça­tışmaları gerçekleştirme ve daha çok da güncelleştirme çabasını is­teyeceğiz; yani bu temalar doğrudan doğruya sahneye taşınacak ve kelimeler içinde boğulmaksızın hareket, yüz ifadesi ve jest olarak ger­çekleşecekler.

    Böylece metin konusundaki teatral batıl inançtan ve yazarın diktatörlüğünden kurtulacağız.

    İşte böylece sözün ve sözcüklerin tehlikeleri ve dilden ileri gelen bozukluklar olmaksızın doğrudan ruh ile dönüştürülen ve hissedilen eski halk gösterilerine yeniden kavuşacağız.

    Tiyatroyu her şeyden önce gösteri üzerine temellendireceğiz ve bu gösteriye katacağımız şey yeni bir uzam anlayışıdır. Bu uzam olası tüm planlarda ve her türlü yükseklik, derinlik, perspektif açılarından kullanılacaktır. Ayrıca bu anlayışa hareketin dışında özel bir zaman fikri de eklenecektir.

    Belli bir süre içinde olabilecek en çok sayıda hareketle, olabildi­ğince çok fiziksel imgeyi ve bu hareketlere bağlı anlamları birleşti­receğiz.

    İmgeler ve hareketler yalnızca göz ve kulağın açık seçik zevkle­rine değil, ruhun daha gizli ve daha yararlı zevklerine de hitap ede­cekler.

    Böylelikle teatral uzam yalnızca boyutları ve hacmi içinde değil, eğer denebilirse, iç çamaşırları içinde de kullanılacak.

    İmgelerle hareketlerin örtüşmesinin sonuç olarak varacağı nok­ta, nesnelerin, sessizliklerin, haykırışların ve ritimlerin gizli anlaş­ması yoluyla, temelinde sözcüklerin değil imlerin bulunduğu gerçek bir fiziksel dilin yaratılması olacaktır.

    Çünkü şu bilinmelidir ki; belli bir zamanda yapılmış bu hareket ve imge niceliğine, sessizlik ve ritim kadar belli bir titreşim ve ger­çekten yapılmış jestlerden, gerçekten kullanılmış nesnelerden oluş­muş belli bir maddi kışkırtmayı da katacağız. Ve denebilir ki en eski hiyerogliflerin ruhu bu saf teatral dilin yaratılmasına yön vere­cektir.

    Herhangi bir halktan seyirci her zaman direk ifadelere ve imge­lere düşkün olmuştur; söylenen sözler, açık seçik sözlü ifadeler ak­siyonun açıkça belirlendiği bölümlere ve yaşamın hareketsizleşip bilincin devraldığı bölümlere girecektir.

    Ama bu mantıki yönün yanı sıra sözcükler bir çeşit büyü teker­lemesi gibi, yani gerçekten sihirli yönleriyle de kullanılacak -yalnız­ca anlamları değil biçimleri ve yaydıkları ses dalgaları açısından-

    Çünkü canavarların etkili görüntüleri, kahramanların ve tanrıların sefahati, çeşitli güçlerin plastik görünümleri, dış görünüşleri bozmak ve un ufak etmekle yükümlü şiirin ve mizahın sarsıcı müdahaleleri, gerçek şiirin anarşik ve analojik ilkelerine göre; ancak duyular üze­rine yöneltilen baskı sonucu ruhun varabildiği hipnotik telkin atmos­ferinde asıl büyülerine kavuşabilirler.

    Eğer bugün rahatlatıcı tiyatrosunda, sinirler yani belli bir psi­kolojik duyarlılık bile bile bir kenara atılmış, seyircinin bireysel anar­şisine teslim edilmişse, Vahşet Tiyatrosu duyarlılığı kazanmak için önceden denenmiş büyülü yolların hepsini yeniden kullanmak niye­tindedir.

    Renklerin, ışıkların ve seslerin şiddetinden, müzikal bir ritmin ya da söylenmiş bir sözün titreşimi, sarsıntısı veya tekrarından oluşan, tonaliteyi ya da sahne ışıklandırmasının iletişimsel kapsamını kulla­nan bu yollar yalnız “ahenksizlik” aracılığı ile tam bir etki sağlayabi­lirler.

    Ama bu ahenksizliği tek bir anlamın egemenliğine teslim etmek yerine, bir anlamdan diğerine, bir renkten bir sese, bir sözden bir ay­dınlığa jestlerin sarsıntısından tonalitenin dümdüzlüğüne vs. atlata­rak geliştireceğiz.

    Bu şekilde biçimlenen, bu şekilde yapılanan gösteri, sah­nenin tasfiyesiyle bütün tiyatro salonuna yayılacak ve tabana inerek ince iskelelerden oluş­muş bir parmaklık gibi seyirciyi dört yandan sarıp sürekli bir ışık, imge, hareket ve gürültü yağmuruna tutacaktır. Dekor, dev mankenler boyutlarında büyütülmüş kişiliklerden, sürekli yer değiştiren nesneler ve mas­keler üstünde ışıldayan hareket­li ışıkların yarattığı manzaralar­dan oluşacak.

    Ve uzamda kullanılmamış bir yer kalmayacağı gibi, seyirciye de nefes alacak vakit ve aklında ya da duyarlılığında boş bir yer bırakılmayacaktır. Yani ya­şamla tiyatro arasında belli bir kesinti olmayacağından sürekliliği sağlama sorunu kalmayacaktır. Bir filmin herhangi bir sahnesinin çe­kimine şahit olan bir kimse ne demek istediğimizi çok iyi anlayacaktır.

    Sinemanın, filme kaydedildikleri anda her türlü etkisini, büyü­sünü ve hayatiyetini kaybeden yani ziyan olan ışıklandırma, figürasyon gibi pek çok zengin teknik olanaklarını tiyatro sahnesinde kullan­mak amacındayız.

    Vahşet Tiyatrosu’nun ilk gösterisinin adı şu olacak:

    MEKSİKA’nın FETHİ

    İnsanlar değil olaylar sahnelenecek. İnsanlar yerlerine psikolo­jileri ve tutkularıyla gelecek, ama, belirli güçlerin görüntüleri olarak ve olaylar ile içinde rol aldıkları tarihin ölümcüllüğü açısından ele alınacaklar.

    Bu konu şu yüzden seçildi:

    1- Güncelliği ve bunun yanı sıra Avrupa’yı ve dünyayı hayati açıdan ilgilendiren sorunlarla olan bağlantıları yüzünden.

    Tarihi açıdan “Meksika’nın Fethi” sömürgecilik sorununu işleye­cek. Avrupa’nın bir türlü yok olmayan üstünlük duygusunu acımasız, kanlı ve sarsılmaz bir şekilde sahnede canlandıracak. Gösteri, Avru­pa’nın kendi kendisine yakıştırdığı üstünlük duygusunun söndürülme­sini sağlayacak. Hıristiyanlığı çok daha eski dinlerle karşılaştıracak. Batı dünyasının paganizmden ve bazı doğal dinlerden çıkardığı yan­lış kavramları yargılayacak ve bu dinlerin üstüne kurulduğu hâlâ ge­çerli olan eski metafizik temellerin şiirselliğini ve ihtişamını patetik ve yakıcı bir şekilde vurgulayacak.

    2- Hâlâ çok güncel olan sömürgecilik sorununu, yani, bir kı­tanın bir başka kıtayı kendi yararları için kullanmak hakkına sahip ol­duğu inancını sorgularken aynı zamanda bazı ırkların öteki ırklara olan (ama bu sefer gerçek) üstünlüğünü de sorgulayacak ve bir ırkın deha­sını uygarlığın kesin formlarına bağlayan içsel akrabalık ilişkisini gös­terecek. Sömürgecilerin tiranik anarşisiyle geleceğin sömürüleceklerinin derin ahlaki uyumu arasında bir karşıtlık kuracak.

    Daha sonra en haksız ve en kaba maddî temeller üzerine kurul­muş çağın Avrupalı monarşisinin karışıklığına karşı, tartışılmaz tin­sel esaslar üzerine yapılandırılmış Aztek monarşisinin organik hiye­rarşisini aydınlığa kavuşturacak.

    Toplumsal açıdan, gösteri, hiç kimsenin aç kalmamasını sağla­yan yani devrimi çok eskiden gerçekleştirmiş olan bir toplumun ya­şadığı huzuru gösterecek.

    Ahlaki kargaşanın ve Katolik anarşinin pagan düzenle bu çatış­masından, acımasız diyalogların arasına serpiştirilmiş güçlerin ve imgelerin olmadık çalkantılarını çıkartabilir “Meksika’nın Fethi”. Ve bu, tamamıyla karşıt fikirleri birer leke gibi taşıyan kişilerin adam adama dövüşmeleriyle olacak.

    Ahlaki öz ve böyle bir gösterinin güncel ilgisi yeterince vurgulan­dıktan sonra sahnelenmek istenen çatışmaların gösteri açısından de­ğerli olması konusunda ısrar edilecek.

    Önce Montezuma’nın iç kavgaları var; tarih bizi bu trajik kralı güdülendiren güçlerin neler olduğu konusunda hiçbir zaman aydınla­tamamıştır.

    Astrolojinin gözle görülen mitleriyle olan kavgası ve sembolik tartışması, görsel ve objektif bir şekilde anlatılacak.

    Nihayet, Montezuma’dan başka bir de güruhlar var, toplumun çe­şitli kesimleri var, halkın (Montezuma tarafından temsil edilen) kadere başkaldırısı var, inançsızların şikâyet bağırtıları var, filozofların ve rahiplerin anlamsız gevezelikleri var, şairlerin ağlayıp sızlanmaları var, tüccarların ve burjuvaların ihaneti var, kadınların cinsel çekim­serliği ve ikiyüzlülüğü var.

    Güruhların ruh hali, olayla­rın itici gücü, kimi yerlerde güç çizgileri çekerek, dalgalar halin­de seyircinin üstüne üstüne gi­decek ve bu dalgaların üstünde bazılarının zayıflatılmış, isyan eden ve umutsuzca çökertilmiş bilinci saman çöpü gibi su yüzü­ne çıkacak.

    Teatral açıdan sorun bu güç çizgilerini kesinleştirmek, ahenkli hale sokmak, bir merkez­de yoğunlaştırmak ve bunlar­dan bazı çağrışımlara yönelten melodiler süzmektir.

    Bu imgeler, bu hareketler, bu danslar, bu ayinler, bu müzikler, bu eksik melodiler, bu sonuçsuz diyaloglar titizlikle not edilecek ve özellikle gösterinin diyalogsuz bölümlerinde sözcüklerle yapılabile­ceği kadar tanımlanacak; ilke, aynı bir müzik partisyonunda olduğu gibi sözcüklerle tanımlanamayacak şeyleri notalamak ya da şifrele­mek olacaktır.
  • "İnsanların çoğu sınırlı bir hayal gücüne sahiptir .. Duyumlarını uyaracak ölçüde yakınlarında gerçekleşmeyen bir olaya ilgi göstermek pek içlerinden gelmez ; ama aynı şey gözlerinin önünde , doğrudan duygularına dokunma mesafesinde gerçekleşirse , bu olay önemsiz bile olsa hemen aşırı bir duyarlılık gösterirler. "
    Stefan Zweig
    Sayfa 1 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • İnsanların çoğu kısıtlı bir hayal gücüne sahiptir. Duyumlarını uyaracak ölçüde yakınlarında gerçekleşmeyen bir olaya ilgi göstermek pek içlerinden gelmez; ama aynı şey gözlerinin önünde, doğrudan duygularına dokunma mesafesinde gerçekleşirse, bu olay önemsiz bile olsa, hemen aşırı bir duyarlılık gösterirler. Böylelikle normalde nadiren görülen tepkilerini ölçüsüz ve abartılı denebilecek bir sertlikte telafi etmiş olurlar.
  • Bazı kitaplar vardır. Seveceğime emin olduğum ama tam verim alabilmek için en doğru zamanı beklettiğim. Puslu Kıtalar Atlası gibi, Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk gibi. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'un beni çeken ilginç bir havası vardı. Uzaktan uzaktan takip ettiğim, kavuşma vaktimizin yavaş yavaş yaklaştığını hissettiğim kitaptı o. Derken sürpriz bir kargoyla kavuştuk kendisiyle. Üstelik sevgili kitapdostum Murat Sezgin 'e sözkonusu kitaba ne kadar ihtiyacım olduğundan hiç bahsetmediğim halde seveceğimi düşünmüş. Bu nasıl güzel bir histir.

    "Son zamanlarda bir düşüşteyim. Kelimenin tam anlamıyla bir düşüş bu. Ayağa kalkmaya çalıştıkça yeniden tökezliyor ve daha da dipte buluyorum kendimi. Sanki bir kuyudayım ve sesimi kimseye ulaştıramayacakmışım gibi de korkuyordum. Ancak son aylarda öyle güzel kargolar aldım ki Türkiye'nin dört bir yanından. Huzur ve mutluluk çıktı içlerinden hep. Haberleri bile olmadan yüreğimdeki yaraların varlığından; sarıp sarmaladılar. "Ne güzel insanlar biriktiriyorum," diye düşündüm tam da o zaman. Kiminle, nerede olduğunuz, ne yaptığınız hiç önemli değil. Yüreğinizin ellerinden kim tutuyor önemli olan sadece bu. Şu ve ya bu sebepten, hatta belki de sebepsizce, ve ya çözümü olmayan bir derde üzüldüğünüz zamanlarda da üzgün olduğunuzu söylemekten çekinmeyin. İzin verin onlara ihtiyacınız olduğunu bilsin insanlar. Bu zayıflık değildir. İzin verin, başka ruhlar dokunsun ruhunuza, çünkü ancak o zaman çiçekler açacak ruhumuz." Dedim kargoyu alınca. Oysaki o zaman henüz kitabı okumamıştım bile. Hemen başladım ama.

    "Ölüm sebebi olarak da şunu yazardı ölüm raporuna: Aşırı duyarlılık." (sy. 94) diyen bir kahraman ile de böyle tanıştım. Kahraman dediğime bakmayın, kendini öyle görmek istese de içten içe hiçbir zaman bir kahraman olamadığı için utançla dolu bir adam bu. Hatta "akut bir utanç sorununun tetiklediği depresyondan muzdarip" (sy.131) olduğunu iddia ediyor. Ne kadar da ilginç değil mi? Bir insanın en ufak ayrıntılarda boğulup gitmesi ve bunun tamamen bir sorun haline dönüşmesi. "Bir bahçe çitinin direğine takılmış çocuk eldiveni kimseyi duygulandırmıyor." (sy.9) diyor mesela kahramanımız. Haydi itiraf edin, kim dikkat ediyor o eldivenin yalnızlığına ve melankolisine? Melankoli sürekli olduğunda ruha zarar verse bile arada ihtiyacımız yok mudur? Birazcık duyarlılık kimsenin mi işine gelmez?

    Sevgili kahramanımız çok sarsıcı olaylar yaşadıktan sonra bile kendini iyi hissedebilmesi için başını önüne eğmiş bir köpek görmesi yeterli oluyor. Öyle ince bir gözlem yeteneği var ki, bunu mesleğe dönüştürebilse ne kadar da mutlu bir hayatı olurdu. Yarısı yenmiş bir kek görerek başlattığı bir düşünce zincirinin uçları nerelere gidiyor. Yahut çok sıradan bir cümle bile sırf ahengi için hoşuna gidebiliyor. Ne dersiniz; birazcık incelik öğrenmemiz gerekmez mi? Ama sadece birazcık. Aşırı duyarlılık da sağlığa zarar. Yoksa yaşanacak gibi mi bu hayat?
  • AHFEŞ'İN KEÇİSİ

    Ahfeş, Arap gramerinin en büyük âlimlerinden üç ayrı kişinin adıdır: Ebül-Hasan Sait b. Mesade, Ebül-Hattab Abdülhamit ve Ali b. Süleyman. Bunların her üçü de yaptıkları çal­ ışmalarıyla Arapçaya büyük hizmetlerde bulunmuşlar, ancak içlerinden birinin adı, bu çal­ ışmalarından dolayı değil; çalışma sisteminden dolayı ibretle anıla gelmiştir.
    Ahfeş kelimesi aslında tropikal iklimlerde görülen bir tür göz hastalığının adıdır. Güneşe ve ışığa aşırı duyarlılık sebebiyle ortaya çıkan bu hastalığa yakalananlar gözlerini kısarak bakmak zorunda kalırlar, bu da ciltlerinde bozulmalara sebep olurmuş. Ahfeşlerin gözleri küçük olup geceleyin gündüzden, bulutlu havada da gün ışığından daha iyi görürlermiş. Söz konusu dilci de bu illetten mustarip olduğundan Ahfeş lakabıyla tanınmış ve asırlar içerisinde artık adı yerine yalnızca lâkabı kullanılmıştır.
    Ahfeş, yaşadığı muhit itibarıyla dil konusunda verdiği dersleri dinlemeye istekli kimse bul­ amaz; sayıları birkaçı geçmeyen öğrencileri de sık sık derslere devamsızlık ederlermiş. Böyle durumlarda Ahfeş hem öğretmenliğin hakkını vermek, hem devletten aldığı parayı hak etmek, hem de bilimsel araştırmalarını ilerletmek için öğrencisiz sınıfta dersini anl­ atmaya devam eder, kesinlikle vazifesini aksatmazmış. Ancak sınıfta bir muhatap olursa, ders takririnin daha zevkli geçeceğini düşünüp keçisinin boynuna bir ip geçirerek, bir öğr­ enci gibi kendisiyle beraber derslere getirmeye başlamış. Dersini anlatıyor, gerekli yerlerde "Anladın mııı?" diyerek keçinin yularını çekiyormuş. Keçi, yuları çekildikçe mecburen baş­ ını öne eğiyor, Ahfeş de bunu tasdik manasına alıp bir sonraki bahse geçiyormuş. Ahfeş ile keçisi arasındaki bu hoca-öğrenci ilişkisi o kadar uzun sürmüş ki, sonunda keçi Ahfeş'in "Anladın mııı?" manasına gelen hitabını duyar duymaz, ipinin çekilmesine gerek kalmadan şartlı refleks ile başını sallamaya başlamış.
    Ahfeş, yıllarca derslerine böyle devam etmiş ve dilin inceliklerini öğrenecek insan bulam­ ayınca Recisine öğretmeyi bir görev şuuru saymış. Ama ne yazık ki keçisi asla konuşamamış.
    Şimdilerde Ahfeş'in keçileri, yavaş yavaş hecelemeyi söktüler. Ama ne yazık ki hâlâ "Tabii efendim, haklısınız üstadım, doğru söylüyorsun azizim, baş üstüne müdürüm..." demekten öte geçemediler.
    "Ahfeş'in keçisi gibi başını sallayanların bu bapta gösterdikleri ilerleme ise şartlı refleks olmaktan çıkıp iradî refleks hâlini aldı. Buna da zamanımızda, "Salla başını, al maaşını!" diyorlar.