• Ne çok sevmiştim seni ne çok hatırlar mısın,
    Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın,
    Hala beni düşünür ve hala ağlar mısın,
    Bir bahar seli gibi dalımdan akıp geçtin
  • Rıza Tevfik:
    "Aşiyan'da Tevfik Fikret'e yapılan ilk anma töreni için... geldiği zaman kendi-  sini kapıda karşılamış ve ihtifale başlamadan evvel, orada bulunanlara ve
    T.Fikret'in eşine, 'Anafartalar kahramanı meşhur Miralay M.Kemal Beyefendi'  diye takdim etmiştim." (19.8.1918, Biraz da Ben Konuşayım, s.49)
  • Harf kıyımı, yitirilen zamanda ensemizde gölgedir. Sandığımız kadar ve gibi olmayan malumatların kurbanıyız tüm zamanlarda. Maatteessüf bilmek bir âşiyan benliğimize. Bilgeliğin dallarında yaprakları küstürdüğümüzden bihaberiz elimizdeki baltalarla. Görünen, adlarla sınır çizilen bir mevcûdiyet üzereymiş bilmelerimiz. Bilmeyi hedef edinirken bilgeliği hedef aldığımızı bilemeyecek, olgunluğun tütsüsünden içimize bir nefes çekemeyecek kadar büyüklüğün tahakkümündeymiş şuuraltı zamansızlıklarımız.

    Bugün cahilliğimin sillesinden, acziyetimin dehlizinden, elalemin bilgisinden büsbütün düştüğüm gündür. Ve bu düşüş, nihâi kalkış adına hamledir sansürsüz. Mübarek olsun!
  • İmtihan bu ya...
    Balığın gönlü çöle vurulur... :))

    Bu da balığın imtihanı... Çöl balığı ne yapar? Kurutur!..

    Ama ne yapalım, bir diğer seçenek Dünyâ'ya gelip sevdâyı bilmeden gitmek!..
    Ne kadar artardı anlayışımız? Mevlâ'yı sevmek deyince ne anlardık, ne kadar anlardık?..
    Sevmenin kendisi Lutuf! Sevdiğince sevilmese de, kavuşmak mevzûbahis olmasa da...

    Bakın Fuzûlî nasıl anlatmış bu hâli:

    AŞİYAN-I MÜRG-İ DİL ZÜLFİ PERİŞÂNUNDUR

    Aşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perîşânındadır
    Kande olsan ey perî, gönlüm senin yanındadır...

    Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib!
    Kılma derman kim helâkim zerhr-i dermânındadır...

    Çekme dâmen nâz edip üftâdelerden vehm kıl,
    Göklere açılmasın eller ki damânındadır...

    Mest-i hâb-ı nâz ol cem et dil-i sad-pâremi,
    Kim ânın her pâresi bir zevk-i müjgânındadır.

    Bes ki hicrânındadır hâsiyyet-i kat'ı hayat.
    Ol hayat ehline hayrânem ki hicrânındadır.

    Ey Fuzûlî şem-veş mutlak açılmaz yanmadın!
    Tâblar kim sünbülünden rişte-i cânındadır...

    Fuzûlî

    Yukardaki sözle ilgili yorumumda bunları yazdığımda bir arkadaşta şöyle sormuştu:
    "Derdin kendisi devadır, o aşkın sahibi derdi devasız sevmiştir" mi diyoruz kısaca?..
    Bende şöyle cevap vermiştim bu soruya:
    Öyle iddialı konuşmalar yapamam, sınandığım imtihanların ağırlığını arttırmaktan korkarım. Sorunuz bana iki ayrı şeyi hatırlattı:

    1. si: Necip Fâzıl'ın bir sözü:
    "Benim istediğimi Allah İstemiyorsa konu kapanmıştır!

    2. si: Merkez Efendi diye bir mübârek varmış :)) Menkîbe onunla ilgili...
    Muslihuddîn Mûsâ Efendi, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede şeyhlik yapan Sünbül Sinân Hazretleri’nin şöhretini işitir. Fakat bazı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştır. Bir gün rüyasından Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini görür. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pek çok eşya dayarlar fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açılır. Bu sırada uyanan Muslihuddîn Mûsâ Efendi, yaptığı hatayı anlar ve sabahleyin Sünbül Sinân Hazretleri’nin huzuruna gitmeye karar verir. Sabahleyin Sünbül Sinân Hazretleri’nin camisine gidip vaaz ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturur. Sünbül Sinân, vaaz u nasihat esnasında Tâhâ Suresi’nin bazı âyet-i kerimelerini tefsire başlar. Tefsirden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsirimi siz anladınız. Hatta Muslihuddîn Mûsâ Efendi de anladı.” buyurur. Sonra aynı âyet-i kerimeleri daha yüksek mânâlar vererek tefsir ettikten sonra tekrar; “Ey cemâat! Bu tefsirimi siz anlamadınız, Muslihuddîn Mûsâ Efendi de anlamadı.” buyurur. Vaaz biter, namaz kılınır, herkes camiden çıkar. Sadece Sünbül Efendi kalınca, Mûsâ Efendi huzuruna varıp elini öptükten sonra af diler. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz?” buyurunca, Muslihuddîn Mûsâ Efendi iyice şaşırır. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başlar, affının kabulü ve talebeliğe alınması için istekte bulunur. Sünbül Efendi, onu kabul ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahu Teâlâ’nın zâtı ve sıfatları hakkında mârifet sahibi olmak zamanıdır.” buyurur.

    Bundan sonra Muslihuddîn Mûsâ Efendi her gün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almaya ve hizmete başlar.
    Bir gün Sünbül Efendi, sohbet esnasında Muslihuddîn Mûsâ Efendi’ye;
    “Hâşâ, âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?” diye sordu.
    Mûsâ Efendi; “ Hâşa, bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Âlem öyle bir tatlı nizam içinde ki, buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez.” dedi.

    Sünbül Efendi bu cevap üzerine; “Aferin Mûsâ Efendi! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın. Öyleyse bundan sonra ismin Merkez Muslihuddîn olsun.” dedi. Böylece Mûsâ Efendi, Merkez Efendi ismiyle meşhur olur.

    Sözün özü: Her şey nasıl olması gerekiyorsa öyle oluyordur!
    Başa gelenleri 'Kazâ' biz seçemiyoruz. Sâdece başımıza gelenler karşısındaki tavrımızı her an iyiden-güzelden yana yaptığımız seçimlerle taçlandırabilir, Rabbimizin Karşısında mahçup olmayacak şekilde güzel bir halde durmaya çabalayabiliriz... :)) Kuluz, âciziz. Elimizden ne gelirse artık, iyilik güzellik adına... :))
  • Mezarlıklar sessizdi.Mezarlıklar hayatın geçiciliğinin ispatıydı.Yine de her şey Aşiyan'ın kapısından çıkıp fanı dünyaya karışana kadardı.
  • Aşiyan'a çıkan yokuş bana öyle gelmiştir ki şair oradadır. .odasındadır,bahçesindedir.
    Boğaza bakan pencerenin önündedir ..sırtında siyah Rus kazaģi,duvarda yağlı boya tabloları