• Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin
    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin
    Madem ki son şarkının kırık bir güftesiydin
    Niçin yarım bıraktın, neden bırakıp geçtin.

    Ne çok sevmiştim seni ne çok hatırlar mısın
    Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın
    Hâlâ beni düşünür ve hâlâ ağlar mısın
    Bir bahar seli gibi dalımdan akıp geçtin.

    Beste: Muzaffer İlkar
    Güfte: Şemsi Belli
    Makam: Hicaz
    Usûl: Nim Sofyan
    Form: Şarkı
  • -KOCAKARI ILE ÖMER-

    Yok ya Abbas'ı bilmeyen, kimdi?..
    O sahabiyi dinleyin, şimdi:

    "Bir karanlık geceydi pek de ayaz..
    İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,
    Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
    Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
    Aradan geçmemişti çok da zaman,
    Az ilerden yavaşça oldu iyan,
    Zulmetin sînesinde ukde gibi,
    Ansızın bir müheykel a'râbî!
    Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
    Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
    Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
    Durmadan karşıdan selâmlaştık.
    Düşünürken selâm alan sesini,
    O heyûlâ uzandı tuttu beni:
    Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
    - Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
    - Şu mahallâtı devre çıkmıştım...
    Gel beraber, benimle, üç beş adım.


    Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
    Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
    Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...
    Şu yatan beldenin huzûruna bak!
    O semâlar kadar yücelmiş alın,
    Çakarak sînesinden âfâkın,
    Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
    Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
    Duruyor her evin önünde Ömer,
    Dinliyor bî-haber içerdekiler
    Geçmedik en harâb bir yapıyı,
    Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
    Geldik artık Medîne hâricine;
    Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.


    Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
    "Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,
    Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
    Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
    -Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...
    Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
    Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
    Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
    Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
    -Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
    -Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
    -O halde, neden
    Biraz yemek komuyorsun?
    -Yemek mi? Çömleği sen,
    Tirit mi zannediyorsun? İçinde sâde su var
    Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
    Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
    -Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
    Tek erkeğin de mi yok?
    -Hepsi öldü... Kimsem yok.
    -Senin midir bu küçükler?
    -Torunlarım.
    -Ne de çok!
    Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
    Ah!
    Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
    Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
    Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
    -Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
    -Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
    Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;
    Gelip de bir aramak yok mu?
    -Haklısın, yalnız,
    Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
    Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
    -Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
    Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
    Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?
    İşitme sen de civârında inleyen elemi
    Medâne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...
    Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!


    Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
    Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
    - Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
    Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!
    Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
    O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!
    "Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver... "
    "Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"
    Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!
    Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
    Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
    Ömer vuruldu bu son sözle...
    - Haklısın, teyze!
    Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.


    Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;
    Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
    Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
    Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
    Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
    Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;
    Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
    Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
    Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.
    - Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
    Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
    Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;
    Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
    Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
    Dedim ki:
    - Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
    - Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
    Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.
    Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
    Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in
    Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
    Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
    Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
    Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
    Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!
    Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
    Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
    Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
    Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
    O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
    Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
    Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
    Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?
    Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
    Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
    Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?


    - Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
    İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?
    Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,
    Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
    Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,
    Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.
    Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
    Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
    Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
    Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!
    Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,
    Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!


    - Uzak mı yol? Daha çok var mı?
    - Ancak üç beş adım.
    Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
    Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
    Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
    Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
    - Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
    Hemen çakılları çömlekten indirip attı,
    Uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.
    Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak
    Hemen sönüp gidecek...
    - Teyze, yok mu hiç yakacak?
    Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;
    Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
    Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;
    Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,
    Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;
    İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
    Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
    Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!


    Ocak tutuştu, yemek pişti;
    - Var mı teyze kabın?
    Getir de indirelim...
    - Var büyükçe bir kap, alın.
    Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
    Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
    Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;
    Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
    Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
    Dedim:
    - Sabâh oluyor kalkalım...
    - Evet, haydi!
    Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;
    Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.


    Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
    Biz de çıktık vedâ edip artık
    Hiç görünmeksizin gelip geçene,
    Doğru indik Halife'nin evine.
    "Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."
    Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.
    Etti az sonra subh-i velveledar
    Uyuyan şehri kamilen bidar
    Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
    -Galiba, teyze, uykusuz kaldın!
    İşte bağlanmak üzredir nafakan,
    Alacaksın her ay gelip buradan.
    Şimdi affeyledin değil mi beni?
    -Böyle göster fakat adaletini.
  • Edebiyatımızın usta yazarlarından Tezer Özlü bugün 75 yaşında. İyi ki Doğdun Şiir Kadın,

    10 Eylül 1943 - 18 Şubat 1986
    🌹🌹🌹💖💖💖

    Tezer Özlü'den alıntılar:

    • Hiç kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum.

    • Şunu öğrenmelisin: Sen hiç bir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.

    • İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.

    • Eski aşklara dönemezsin, ama eski kitaplara dönebilirsin.

    • En çok ve en uzun sana inandım.

    • Artık giderek dünya insanları bana birer fabrika ürünü gibi görünüyor.

    • Insan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyüktür.

    • Bu sabah artık yağmuru neden bu kadar çok sevdiğimi anladım . Ağlayan bir yüreğe benzediği için.

    • Aynı gökyüzünün dünyanın tüm ülkelerini kapsamasına olanak var mı?

    • Dünyanın acısı olmasaydı, taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.

    1943 yılında İstanbul’da doğdu. 1935 yılında doğan öykü ve roman yazarı Demir Özlü’nün kız kardeşidir. Yayımladığı üç “farklı” kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu.1963 (Ankara) ve 1968 (İstanbul) yıllarında çevirmenlik yaptı. 1981 yılında burslu olarak Almanya’ya gitti. Burada radyo programları yaptı.İstanbul’da Avusturya Kız Lisesi’nde okudu (Austrian St. George’s College). İlk kitabı olan Eski Bahçe’yi, (1978) 1963’ten beri dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşturdu. İlk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri (1980); kişinin, çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın, kimi zaman fiziksel-kaba, kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da “yaşamasına izin verilmek istenmeyen” farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde, “teninde duyarak” işledi.Özlü, yaşamın anlamını arayan ve bu arayışı hayranlık duyduğu üç yazarın (Svevo, Kafka ve Pavese) izlerini ve izleklerini de sürerek sürdüren ikinci roman/anlatısını ise 1983’te Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla yazmış; yapıt 1983 Marburg Yazın Ödülü’nü kazanmıştı.Bu kitap, daha sonra dilimizde, yazarı tarafından Yaşamın Ucuna Yolculuk (1984) adıyla bir anlamda yeniden yaratıldı. Özlü’nün ölümünün ardından; ilk öykü kitabı, daha sonra yazdığı öykülerle bir arada Eski Bahçe – Eski Sevgi (1987) adıyla basılmış; Gergedan dergisi 13. sayısında yazarın adına özel bir “fotobiyografi” yayımlamış; kimi günce ve anlatı parçaları ise Kalanlar (1990) adlı küçük bir kitapçıkta toplanmıştı.1993’te YKY tarafından başlatılan “Bütün Yapıtları” dizisi, Özlü’nün daha önce yayımlanmamış senaryosu Zaman Dışı Yaşam’la sona eriyor. Not: Kalanlar adıyla bir araya getirilen metinlerin birçoğu Almanca yazılmış ve Sezer Duru tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.Göğüs Kanserinden 18 Şubat 1986 tarihinde İsviçre’nin Zürih Kentinde (43 yaşında) vefat etti. Cenazesi İstanbul Aşiyan Mezarlığına defnedildi.Eski Bahçe (1978), öykü
    Çocukluğun Soğuk Geceleri (1980), roman
    Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde 1983),roman
    Yaşamın Ucuna Yolculuk (1984), roman
    Eski Bahçe – Eski Sevgi (1987), öykü
    Zaman Dışı Yaşam (2000), senaryoTezer Özlü’nün beğenmediği insan tiplerinden bazıları:Lodosta başı ağrımayanlar
    Uçakta iştahla yemek yiyenler
    Karı veya kocasına hayranlık duyanlar
    Sabahları genel konular üzerine konuşabilenler
    Âşık olunca, ömür boyu sürecek eşlerini bulduklarını sananlar
    Kendilerine hâkim olmaları gerektiğini sananlar
    Görgüden söz edenler
    İnsan dramının bilincinde olmayanlar
  • https://www.izlesene.com/...n-yollarinda/5847713

    Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin,
    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,
    Madem ki son şarkının kırık bir güftesiydin,
    Niçin yarım bıraktın, neden bırakıp geçtin,

    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,
    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,

    Ne çok sevmiştim seni ne çok hatırlar mısın,
    Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın,
    Hala beni düşünür ve hala ağlar mısın,
    Bir bahar seli gibi dalımdan akıp geçtin

    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,
    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,
  • "Âşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perîşânındadır
    Kanda olsam ey perî gönlüm senin yanındadır"