• 224 syf.
    ·Puan vermedi
    3-2-1 diyoruz ve rüyadan uyanıyoruz.

    2013 yılında doğum günümde bir adam hediye etmişti bana bu kitabı. Elimde hep kitap gördüğü için kitap almak istemiş. Bu kadar önemsiyorsun bari araştır ne tarz kitap okumayı sevdiğimi :) Kaç kere böyle sıradan bir aşk kitabı okumuşum ben :) Yanlış hatırlamıyorsam kitap da o yıl çıkmıştı zaten. Herkesin aşktan konuştuğu ama kimsenin cümlelerinin bile aşka yaklaşamadığı bir dönemde bana bu kitapla yaklaşmaya çalıştı sanırım.Tabi ki okumadım. Açıklama yapmak zorunda da kalmadım çünkü " beğendin mi, kitap güzel mi" gibi sorular da sormadı. Üzerine tarih atıp bırakmaktan öteye geçmedim haliyle ben de. Belki sorsaydı kırılmasın diye okurdum. Kendimden ödün vermelerle dolu hayatıma bir yenisini ekletmediği için teşekkür ediyorum :)
    Bunca yıl sonra neden okudum peki ?
    Baktım hayatım saçmalıklarla dolu neden bir yenisi daha olmasın ki dedim :) :) Dün girdim okuma odasına tarih kitapları kısmına bakıyordum. Ruh halimi düşündüm yok Meltem dedim bunca yüklemeyi kaldıracak bir kafa da değilsin.
    Hani bazen olur ya diptesin. Yukarı çıkmaya çalışırsın. Üzgünsün mutlu olmaya çalışırsın. Sinirlisin geçmesini beklersin. Ha işte bunlar bende böyle değil. Ben bir duyguyu tüketmeden o yukarı diye bahsettiğimiz yere çıkamıyorum. Dibin dibini görmeliyim. Günlerce üzgün kalmalıyım. Ağlamalıyım. O gün geceye kadar gülmeliyim ya da. Çünkü benim içime attığım her duygum alakasız bir şekilde alakasız bir zamanda pat karşıma çıkıyor. Şu an tam olarak bu dönemdeyim. İki üç gün çok çok güldüm deli gibi eğlendim. Şimdi sıra şu ağlamalı dibe vurmalı kısma geldi. İçinde saçma sapan aşk cümlelerinin olduğu bu kitabı o yüzden seçtim. Daha çok hatırlamak için. Belki bir duygu benzerliği yakalarım belki biri de başka birini benim gibi çok özlüyordur dedim. O kadar saçma şeyler yaptım ki hatta söylediği bir şarkıyı açtım. Kaçmadım. Şarkısını dinledim, fotoğrafına baktım. Kitabı çekilir kılsın istedim. Çünkü mümkün değil bu kitabı severek okumak. Salona geçtim televizyonu açtım. Saçma sapan bir kitaba saçma sapan bir dizi eşlik etti.Geçen bir replikten bahsetmek istiyorum. " Sen bu fotoğrafı yırtınca ben senin hayatından mı çıktım? Sen beni görmezden gelince, yok sayınca unuttun mu sandın? Ben senin ruhundayım" diye..
    Güzel dedi iyi dedi de davranışa yansımayan o boş aşk sözlerinin ne kadar hükmü var acaba ? Bir süre aşkından ölüyormuş gibi davranıp bir gün birinden sudan sebepten çekip gitmek mi birinin ruhunda olmak. Kimse kimseyi kandırmasın. O yüzden sevemiyorum ben aşk içerikli kitapları, dizileri ya da filmleri. Aşkı anlatan hiçbir şeyi sevmiyorum olmuyor yapamıyorlar. Aşk üzerine uzun uzadıya konuşacak biri değilim ben elbette. Yabancısı olduğum bir duygu hakkında çok iyi biliyormuş gibi yorumlar yapamam. Ama bu anlatılanlar değil aşk. Cümleleri süsleyince aşkı anlatmış olmuyorsun.
    Birine kendini yakın hissettiğinde aşık olmadığın gibi.
    Hayatta sadece bir kere aşık olma hakkım olsaydı şüphesiz bu hakkı sadece birinde kullanmak isterdim. Sonu iyi bitsin ya da kötü bitsin. Umrumda bile değil. Zaten çok iyi de bitmedi. Buna rağmen yine isterdim. Tüm acısına ortak olmayı, onunla ağlamayı, gülmeyi, yıkılmayı,elini tutup birlikte ayağa kalkmayı, tüm yaralarını iyileştirmeyi. Ama işte bazen olmuyor. Bunun imkansızlıkla alakası yok. Yüzde birlik bir ihtimal için bile çabalanır. Çabalardım. Bu tek taraflı olunca olmuyor işte. Bizi " biz " yapacak tüm her şeyi bizdeki bir kişiden beklersen olmaz olamaz. O biri düştüğünde sana ihtiyacı olduğunda çekip gidersen söylediğin o güzel aşk sözlerinin ya da dünyada sadece sen varmış gibi güzel bakan gözlerin bir önemi kalmaz. Neticede insan işte...
    Ona giden tüm yolları tüm o dikenli yolları ellerinle temizlesen bile görmez. Sonra ne mi olur ?
    Ait olduğunu düşündüğü bir yere gider. Başka gözlere bakar başka elleri tutar. Çünkü toprağı sen değilsin sende yeşeremez.
    Aşk üzerine yorum yapacak biri değilim dedim. Tek bildiğim bazen gitmesine izin vermek de aşka dahil. Gittiği yerde mutlu olmasını dilemek de. Şarkı da dediği gibi " bütün bu olanlara dayanamam ama hazırım "
    Son olarak bu tarz kitaplar okumayın.
    Gidin gerçek bir aşk yaşayın
    Hiç sizin olmayacak bir adam sevin
    Sonra o adamın başkasına gidişini izleyin
    Ama kesinlikle bu tarz kitaplar okumayın :)
  • bi dinleyin'

    sufle/köprüaltı

    hardal/gece vakti

    Dolu kadehi ters tut/22

    Dolu kadehi ters tut/evim

    Dolu kadehi ters tut/duvar

    Dolu kadehi ters tut/karanlık

    Dolu kadehi ters tut/madem

    Dolu kadehi ters tut/yalan

    Dolu kadehi ters tut/sen ve ben

    Açık seçik aşk bandosu/ölüm (fon müzik)

    Furkan halıcı/alışamadım

    Düşüngeç/artık başkasının problemisin

    karamel makiyato/artık sıkıldım

    karamel makiyato/özledim işte

    karamel makiyato/çok yoruldum

    karamel makiyato/evimden ayrıldım

    sakin/eksik şarkı

    utku sunkur/ sen kimsin?

    karamel makiyato/gidelim burdan

    karamel makiyato/gökyüzüne bak

    karamel makiyato/kötü zamanlar

    karamel makiyato/kurtarırsın sandım

    karamel makiyato/sen gidince

    karamel makiyato/yüzün kalır aklımda

    Lust/aslında

    Madrigal/seni dert etmeler

    Madrigal/aynadaki görüntün

    Madrigal/neden diye sorma

    Madrigal/kelebekler

    Evdeki saat/Uzunlar

    Furkan olgaç/benim iklimim incitmez seni

    Cüneyt ergün/bilinmeyen saati uygulaması

    Deyim yerindeyse/bir ben yabancı

    Ne jüpiter/bir nefes alsam

    Böyle gitme/böyle gitme

    konuya fransız/bu kuyu ulaşılmaz

    perdenin ardındakiler/bul bütün denizleri

    perdenin ardındakiler/düşlerim zifiri karanlık

    perdenin ardındakiler/sen evden giderken

    mor ve ötesi/cambaz

    mor ve ötesi/sultan-ı yegah

    adamlar/çek sifonu

    adamlar/tın tın

    adamlar/kendime çaylar

    adamlar/yoruldum

    Emir can iğrek-patron/Darbe

    Younger hunger/dead inside

    dil tengî/bir ağaç olsam

    can ozan/eftelya

    eskitilmiş yaz/geceler şimdi

    can bonomo/güneş

    konuya fransız/hallice halim

    gri/hikayeler

    nihat ilhan/hüzün buna dahil

    nihat ilhan/kalpte duran kalpçe üzen

    ayla dikmen/ilk ve son aşkım sen olacaksın

    ayla dikmen/sensiz yaşayamam

    ayla dikmen/onu bunu bilmem kararlıyım

    manuş baba/istanbul

    Femrez/iz

    pilli bebek/kedi

    güney marlen/kokun var bu evde

    oğuzhan uğur-murat dalkılıç/mağlubiyet

    ikiye on kala/mutluyum ama birazdan geçer

    sena şener/nefessiz

    LP/the one that you love

    tanju okan/öyle sarhoş olsam ki

    tanju okan/içkim sigaram

    zaaf/öylece gidiyorsun

    furkan çalışkan/rica

    can ozan/seni gördüm rüyamda

    Neyse/siyah

    rehber/sorgu

    süleyman çapar/tutsak kalsak

    aziz piyade/uzak durun

    Yiğit seferoğlu/uğruna savaşlar verilmiş gibisin

    Yol boyunca/veda mesajları hep yanlış yazılır

    Yann tiersen/summer 78(fon)

    barış manço/yine yol göründü

    ferdi tayfur/bende özledim

    Yyk/2013

    Yiğit Seferoğlu/ahı yok sevenin

    Kendimden Halice&barış /Soğuk şarap

    Yol’a Düş/Mavi Türkü

    Yol’a Düş/Hırpaladın Sol Yanımı

    Hirai Zerdüş/Aşk dediğin ölmez yok yere

    Anıl Emre Daldal/uyu bebeğim

    Tolgahan Tarıoğlu/Bu kalp

    Suzan Hacıgarip/Yağmur

    Suzan Hacıgarip/Kül

    Kendimden Hallice/O gemi

    Barış Geçim/Günahı boynuna

    Hemsaye& çağan Şengül /yaratılışın ikinci günü

    Şekersiz/imkansız aşk denir

    Taha/geceye yakışan bir kadın

    Kaldık böyle/işgal

    Salahi Bozkurt/ gidiyorsun

    Kutay uçar/sen söyle

    Emre Fel/merhabalar

    Berkan Altunyay/ben ne anladım bu işten

    Arda bal /bir ömür

    Bekir Karahan /ressamın şarkısı

    Cem Çınar/kaktük ve lavinia

    Hemsaye /fısıltı

    Nihat İlhan/hüzün buna dahil

    Saudade/son dans

    Şekersiz/uzak tuttum kendimi

    Nihat İlhan /vişneli şarkı

    Emre fel/gök’yüzünde

    Femrez/Geride kalsın

    Daniska/bir içim su

    Berk ezel /göz yaşı

    Can Grimes/vedalaşmalar

    Can Grimes/kırgınlıklar

    Berk ezel/gözyaşı

    Yiğit Seferoğlu/kitapsız

    Tuna Türk/yar

    Batuhan Kordel/sıcak şarap

    Batuhan Kordel /Dönme

    Suzan hacıgarip/bir adam

    Yiğit Seferoğlu /aşk bir garip

    Düşün/rüzgar

    Hemsaye/rüya

    Femrez/iz

    Cem Karaca/tamirci çırağı

    Cem Karaca /ben bir ceviz ağacıyım

    Barış Manço /gibi gibi

    Zerrin Özer/her şey seninle güzel

    Gökhan/Sen İstanbulsun

    Kaan boşnak/tutunamayız

    M.can asrufoğlu/ben kötü değilim

    Yyk/senede bir kaç gün

    İkiye on kala/deniz atlarını severdin sen (şiir ama çok güzel size armağanım olsun.)
  • 104 syf.
    ·4 günde
    Merhaba sevgili okurlar.

    "Her şeyi anlatmak gelir içimden"#82782415
    Her şeyi anlatmak gelir içimizden, anlatmak... ve sonrada çekip gitmek.! lakin anlatamıyoruz işte, bazı şeyler ki ne yazıya dökülebiliyor, ne de dilimiz dönüyor anlatmaya.

    Öncelikle kısaca değerli yazarın hayatına biraz değinmek istiyorum.
    Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimi gören Ahmet Erhan bir öğretmen olarak uzun yıllar tükçe öğretmenliği yapmıştır, daha sonrasında Adana Demirspor'da futbol oynayan Erhan, ağır bir sakatlık geçirince şiir ve yazıya yönelmiştir. aslında yazarın hayatını kısaca araştırırken bu bölümü okuduğum zaman şunu anımsadım; bazı şeyleri bulmak için bazı şeyleri yaşamak gerek, eğer o zaman sakatlığı yaşamamış olsaydı belki de hiç şiirlere yazıya yönelmeyecekti. Hayatta bize ne kadar ağır gelirse gelsin, kötü gözükürse gözüksün bazı şeylerin yaşanması gerekir. "Çoğu zaman da kendimizi bulmamız için yaşanması gerekir" Ahmet Erhan şiir ve yazılara yönelince henüz 23 yaşındayken Alacakaranlıktaki Ülke şiiriyle Behçet Necatigil Şiir Ödülü nü kazanmıştır. Tabi yazarlık hayatı boyunca aldığı ödüller bundan ibaret değil. Eserleri ve eserleri ile beraber aldığı ödüllere de değinmek istiyorum.

    • Alacakaranlıktaki Ülke (1981) - Behçet Necatigil Şiir Ödülü
    • Yaşamın Ufuk Çizgisi - Akdeniz Lirikleri (1982)
    • Kuş Kanadı Kalem Olsa (1984, Sevda Şiirleri, Zeytin Ağacı,
    Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin birlikte, Can Yayınları)
    • Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin (1984)
    • Deniz, Unutma Adını! (1992) - Yunus Nadi Armağanı
    • Öteki Şiirler 1976-1991 (1993)
    • Sevda Şiirleri / Zeytin Ağacı (1993)
    • Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi (1997) - Cemal Süreya Şiir
    Ödülü, Halil Kocagöz Şiir Ödülü
    • Köpek Yılları (1998)
    • Ölüm Nedeni: Bilinmiyor (1988)
    • Resimli 'Ahmetler' Tarihi (2001)
    • Bugün De Ölmedim Anne - Toplu Şiirler (2001)
    • Ankara - İstanbul Karatreni (2001)
    • Ne Balık Ne De Kuş (2002)
    • Kaybolmuş Bir Köpek İlanı (2003)
    • Şehirde Bir Yılkı Atı (2005) - Behçet Aysan Şiir Ödülü
    • Buz Üstünde Yürür Gibi - Seçme Şiirler (2006)
    • Sahibinden Satılık (2008) - Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü

    Ahmet Erhan, eserleri ve aldığı ödüller ile de gösteriyor ki ona en çok şair ve yazarlık yakışmış. Şunu da ekleyip yazarın hayatı ile ilgili olan kısmı sonlandırmak istiyorum. Ne yazık ki Ahmet Erhan 4 Ağustos 2013 de yakalandığı gırtlak kanseri sonucu 55 yaşında vefat etmiştir. Mekanın cennet olması dileğiyle.

    "Ölsem bile yeniden doğmak için ölürüm, toprağın en verimli katmanlarına düşer yüreğim"

    Yaşamın Ufuk Çizgisi kitabı Ahmet Erhan dan okuduğum ilk tanışma eseridir, sadece bir eser okuyarak yazarını ona göre değerlendirmek elbette doğru değil, ama yazarın dilini çok sevdim, bazı yazarların samimiyeti yazılarına öyle güzel yansıyor ki hele bu bir şiir kitabı ise duygu yoğunluğu daha da bir üst seviyede oluyor.

    Bazı şairler şiir yazarken sadece tek bir konu etrafında dururlar, ama Ahmet Erhan sadece tek bir konu etrafında değil bir çok konuyu ve duyguyu şiirlerine aktarabiliyor. Bazı şiirleri aşk, sevgi temalı iken aynı kitabın sayfaları içinde yine özgürlük adına isyan adına da bir şiir bulabilirsiniz
    "Ölümün yüzdelere vurulduğu çağlardan geliyorum
    ellerin de bayraklar. dilim de marşlar yok artık
    Tökezlesem de düşmem, yaralansam da ölmem diyorum
    Yine de sesim titrek, düşlerim kopuk kopuk
    Küllerden yeni bir ateş yaratmayı deniyorum."

    Veya işçi bir babayı şiirlerine yansıtması;
    "Bir işçinin, elinde ekmekle evine döndüğü o yerdedir
    mutluluk"
    #82988065

    insanların gerçeklerini de ele alıyor Ahmet Erhan;
    "Ama her gün herkes intihar etmiyor mu şu dünyada?
    Bir genç kız, duraklarda bekleterek sevgilisini,
    Müdürünün önünde elpençe divan durarak bir memur
    Sahte gülücükler, yalan dolanlar, gülüşmelerle
    Binlerce insan intihar ediyor farkında olmayarak.
    Ve tren ilerliyor, kara bir yılan gibi, yalpalayarak."#82912560

    Ahmet Erhan 'ın dili, anlatımı ile değindiği konular ile bana çok samimi geldi. Baştan sona severek okudum kitabı. Eğer bir şiir kitabında birden çok temayı işleyen kitaplar seviyorsanız rahatlıkla önerebilirim.

    son olarak kitaptan bir kaç şiir paylaşarak incelememi sonlandırmak istiyorum. Sağlıcakla, sevgiyle, güzellikle kalın efendim.:)

    "Niyedir içimdeki bu soğuk taş, bu yalnızlık?
    Açılmamış sandıklarım, yaşanmamış günlerim var." Sf. 36

    "Acılarsa, uzun uzun beklenilen istasyonlara benzer İki uzaklık arasındadır her insanın tarihi. ..
    Gitsem bütün akşamlar geç, sabahlar erken Kalsam bu kent alnıma yeni çizgiler ekler Akıp giden her suyla akma isteği midir bu?
    Açan her çiçekle açmak mı gelir içimden?
    Oysa acılarımızdır birbiriyle çarpışan yaşam boyu Mutluluklarımızdır, cephe gerilerinde bekleyen". sf.26

    "Söylenecek bütün sözleri dinledim ve söyledim bütün söyleyeceklerimi
    Acının bütün uçurumlarına indim ve çıktım sevincin bütün dağlarına..."
  • 112 syf.
    ·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet


    Ulaş Başar Gezgin


    Sâdık Hidâyet (1903-1951), Muhammed Ali Cemalzade’yle birlikte, çağdaş İran yazınının öncüsü sayılıyor. Hidâyet, çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerinde çalkantılı bir yaşam sürüyor. Defalarca kendi yaşamına son vermeye çalışıyor. Her defasında yazarak tutunuyor yaşama yeniden. Hidâyet’in intihar girişimleri, kişisel bunalıma bağlanır. Oysa ülkesindeki baskı ortamı da bununla yakından ilişkilidir. İlk çağdaş İran romanı olarak görülen ‘Kör Baykuş’ romanı, ülkesinde yasaklanır. Memleketine döndüğünde baskı ve kovuşturmalarla karşılaşır. 1951’de son intihar girişimi başarıya ulaşacaktır; bu girişimden önce, başbakan olan eniştesinin (Haj Ali Razmara) bir siyasal İslamcı tarafından öldürüldüğü haberini alır.


    Romancı Olarak Sâdık Hidâyet

    ‘Kör Baykuş’ (1937), Hidâyet’in 4 romanından biri (diğerleri, ‘Moğol Gölgesi’ (1931), ‘Aleviye Hanım’ (1933) ve ‘Hacı Aga’ (1945)). Günümüze kalan yapıtlarının çoğu, öykü dalında. Hidâyet, bugün hâlâ Farsça’dan dünya dillerine en çok çevrilmiş yazarların başında geliyor. Yazar ayrıca, eski Farsça’dan yaptığı çevirilerle ve bugün de okunan Hayyam incelemesiyle tanınıyor. En yakın arkadaşı Bozorg Ali’ye (Bozorg-i Alevî) göre Hidâyet, Hayyam’dan çok etkilenmişti; yapıtlarında Hayyam’ın izleri hissediliyordu.


    Kör Baykuş

    Hidâyet en çok, ‘Kör Baykuş’ adlı kitabıyla tanınıyor. ‘Kör Baykuş’, yazarla özdeş sayabileceğimiz başkişinin iç bunalımlarını dışa vurur; düşle gerçek, romanda içiçe geçer. Eve gelen kız ölmüş de cesedi çürümekte midir yoksa hepsi hayal midir? Bilemeyiz, başkişi de bilmek istemez. Anlatı, aşk acısıyla ilgiliymiş gibi başlar; ancak ilerleyen sayfalarda sorunların kökünün daha derinlerde olduğu anlaşılır. Belki başkişinin yaptığı ya da yaptığını sandığımız kötülükler, ilk dakikasından mutsuz başlayan evliliğinden ileri gelmiştir. Ancak bu evliliğin de düş mü gerçek mi olduğunu anlamakta zorlanırız. Yine de, bu karmaşık anlatıda, testi, şarap, kasap eti rengi, ihtiyar, “yer yarılsaydı da içine girseydim” dedirtecek denli yoğun bir utanç, sol işaret parmağının ağza götürülmesi, tek dörtlükten oluşan bir türkü vb. ortak öğeler var.

    Baştaki bölüm olmasaydı, anlatı, “beni sürekli aldatan karımı nasıl öldürdüm?” sorusu altında özetlenebilirdi. ‘Kör Baykuş’, ayrıca, hem uzunluğu hem de kapsamı dolayısıyla, romandan çok uzun öyküyü andıran bir çalışma... Kitabın Şah dönemi ve İslam dönemi İranı’nda yasaklanması garip; çünkü bu metin, siyasal boyutuyla toplumsal eleştiri içermiyor; onun yerine, karısı tarafından aldatılan bir bireyin, toplumsal ve siyasal bağlarından soyunuk bir biçimde, nasıl akıl sağlığını yitirdiğine ve/ya da bir katile dönüştüğüne odaklanıyor. İran’da şu anki rejimin kadın hakları karşıtı uygulamalarına koşut olarak, metin, “aldatan kadının cezasını çekmesi” gibi bir yorum üzerinden rejimle uyumlu duruma getirilmeye açık. Bu nedenle, kitabın yasaklı olmasının, içeriğinden değil, diğer kitaplarında toplumsal eleştiriye yönelen yazarın kişiliğine yönelik olduğunu çıkarsayabiliriz.


    Hacı Aga

    Hidâyet, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da, toplumsal ve siyasal eleştiriye yöneliyor; üçkağıtçı olarak gördüğü siyasetçileri doğrudan ve açık olarak eleştiriyor. Bu kitabın eski ve yeni İran’da yasaklanması şaşırtmıyor. Hacı Aga, 89 yaşında dinç bir adam. Devlette, ticarette, orduda binbir türlü bağlantısı olan nüfuzlu bir kişilik. Çıkarına uygun olduğu için Şah yanlısı; çevresine de kendisi gibi insanları toplamış. Aralarındaki konuşmalarda, Şah övgüsünden “Hitler Müslüman’mış” iddiasına kadar geniş bir yelpaze var. Fakat her sohbetin dönüp dolaştığı yer, maddi çıkar. Öte yandan, Hacı Aga bunu el altından yaparken, diğerleri daha açık’lar... Hacı Aga, sinsidir. İyi görünür, güler yüzlüdür, ama yalanın dolanın her türlüsü ondadır. Hiç tanınmayan ölmüş babasını saraylı bir soylu olarak tanıtır. “Biz soylular” diye konuşur. Malı mülkü fabrikası ve kaçakçılıktan kazanmakta olduğu paracıkları vardır; ama en küçük alışveriş için olay çıkaracak kadar cimridir.

    Hacı Aga, ileri bir yaşta olmasına karşın çok eşlidir. Eşlerinden biri doğum yapar; ama kendinden olduğuna emin olamaz. 8 kızdan sonra bir oğlu olur; ama onu sevemez çünkü oğlu ayyaş ve kumarbazdır. Din, Hacı Aga için göstermelik bir araçtır. Şarap da içer kumar da oynar, çok eşli olmasına karşın seks işçilerine de gider. Bakanlarla vekillerle içli dışlıdır; muhbirlik de yapar. Farklı kesimlerden insanlarla konuştuğunda nabza göre şerbet vermekte ustadır. Mollayla molla, özgürlükçüyle özgürlükçü olur. 2. Paylaşım Savaşı sonrasında İran işgal edilince, Aga, bu kez de Şah karşıtı ve işgal güçleri yanlısı olur. Sıvı gibi, her devrin kalıbını alır. Bu dönemde yaşını mahkeme kararıyla küçük gösterip milletvekili adayı olacaktır. Hitler hayranıdır. Bir an önce Nazi ordusunun Tahran’a girmesini beklemektedir.


    Hacı Aga’nın Öğütleri

    Hacı Aga, çocuğuna şu öğütleri verecektir:
    "Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. (...)” (s.50)

    Devrimci fikirleri, romandaki gazeteci dile getirecek; Aga’yı yerden yere vuracak kişi ise, pejmürde görüntüsüyle diğer ziyaretçilere benzemeyen münzevi bir şair (Munâdilhak) olacaktır. Aga, halkın kendilerine itaat etmeleri için, aç, muhtaç, cahil ve batıl inançlı kalmasını gerektiğini ileri sürer (s.95). O nedenle, sömürü düzeninin sürmesi için halk çocuklarının okumaması daha iyi olacaktır. Bu düzenin sürmesi için dinin nasıl kullanılabileceğini uzun uzadıya anlatır.

    Görüldüğü gibi, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da toplumsal ve siyasal eleştiri açık ve net. Oysa yazar, daha çok ‘Kör Baykuş’la biliniyor. Bu arada, çevirmenin önsözde andığı senaryoya çevrilme kolaylığına ek olarak, Hacı Aga’nın tiyatro oyunu olarak oynanmak için oldukça uygun olduğunu burada not edelim.


    ‘Diri Gömülen’ ve ‘Üç Damla Kan’da Hidayet Öykücülüğü

    Önceki bölümde Sâdık Hidâyet’in romancılığını değerlendirdik. Bu bölümde ise, usta yazarın 2 öykü kitabına odaklanıyoruz: ‘Diri Gömülen’ (1930) ve ‘Üç Damla Kan’ (1932).

    Diri Gömülen

    ‘Diri Gömülen’ öyküsü, ‘bir delinin notları’ çıkmasıyla açılıyor. Ben diliyle yazılmış olan öykü, intihar ve genel olarak ölüm konularını işliyor. Bu öykünün, yazarın iç dünyasına dayandığı anlaşılıyor. İlginç olan, olağan seyrinde, intihar düşüncesine depresyonun eşlik etmesi ve depresyonun intihar düşüncesindeki bireyi hiç bir şey yapamaz ve yazamaz duruma getirmesi. Bu nedenle, intihar düşüncesinde olan yazarların çok azı bu konuda yazabilmiştir. Hidâyet’te ise, intihar düşüncesine şaşırtıcı bir yazma enerjisi eşlik ediyor.

    ‘Hacı Murad’ adlı öyküde, 3. tekil kişi anlatımıyla, aynı adlı bir esnaf konu ediliyor. Hacı’nın mutsuz bir evliliği var. Çocuk istiyorlar ama çocukları olamıyor. Başka bir evlilik yapmak da istemiyor, eşini sürekli dövüyor. Bu ‘uğursuz’ evlilik, onun başına bir iş getirecektir. ‘Fransız Esir’ adlı öykü, Fransız bir ev işçisinin 1. Paylaşım Savaşı sırasında Almanlar elindeki rahat esirlik yaşamını konu alıyor. Üçüncü tekilden anlatılan ‘Kambur Davud’ adlı öyküde, engelliliğin zorlukları konu ediliyor. ‘Madeleine’ adlı öyküde, ‘Fransız Esir’ öyküsünde olduğu gibi, birinci tekilden başkasının yaşamı anlatılanıyor. Bu, başkişinin Fransız bir genç kızla nasıl tanıştığının öyküsü... ‘Ateşperest’ adlı öyküde, Zerdüşt dini konu ediliyor.


    Abacı Hanım ve Ölü Yiyenler

    ‘Abacı Hanım’ öyküsünde, talibi olmadığı için dine sığınan Abacı Hanım betimleniyor. Bu öyküde, 1930’ların (hatta belki daha eskinin) İranı’nda, evde kalma yaşının 22 olarak verildiğini bir kenara yazalım. Bu din sığınısı, Abacı Hanım’da bir süre sonra gerici bir ideolojiye evrilecek, ‘açık’ kadınlara öfke duyacaktır. Kızkardeşinin evlenecek olması onu sevindirmez; kıskançlık nöbetleri geçirir. Elbette bu işin sonu iyi olmayacaktır, ama ne biçimde? Okurlar olarak önceden bilemeyiz. ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküde, 4 kadının (2 eş, birinin anası ve bir diğer kadın) konuşmalarına tanık oluruz. Adam, birkaç saat önce ölmüştür. Kadınlar, ölümden sonra birbirlerine düşeceklerdir. Onları sürprizli bir son beklemektedir. ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküler, yazarın İran toplumunu ne kadar iyi bildiğinin kanıtları...

    Kitaptaki son metin (‘Hayat Suyu’) bir masal. Bu masalı başka bir yazıda değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz (bkz. Gezgin, 2017). ‘Diri Gömülen’ kitabındaki öykülerin bir bölümünün İran’da diğer bölümünün ise Fransa’da geçtiğini de burada not edelim.


    Üç Damla Kan

    ‘Üç Damla Kan’ kitabında yaygın izlekler, çevirmenin de belirttiği gibi, intihar, cinayet ve ölüm... Bu kitabın, kitaba adını veren ilk öyküsünü ve ikinci öyküsünü önceki bölümde değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz. Bu bunalım yazını izleklerine ek olarak, çevirmenin de belirttiği gibi, gerçekçi İran betimlemeleri öne çıkıyor. Çevirmen, ‘Üç Damla Kan’ın yapıtaşları olarak şunları anıyor:

    “Fakirlik, hastalık, cahillik, batıl inançlar, ölüden yardım umulması, falcılık, cincilik, hatalı evlilikler, kumalık ve "siga" düzeni [geçici çok eşli evlilikler anlamında –ubg], bencillik, sevgisizlik, ikiyüzlülük, gerçek hayata katlanamayarak mistik hayata ve inzivaya kaçış, hayal kırıklıkları, ikinci plana atılmış kadının mal muamelesi görmesi” (s.7).

    ‘Daş Âkil’ adlı öyküde, iki kabadayı arasındaki anlaşmazlığa tanık oluruz. Kabadayılardan biri, umulmadık bir kara sevdaya tutulacak, piyasadan çekilecektir. Ya da çekilecek midir? Bu kabadayı anlatısı, sonunda yerini hüzne bırakacaktır... Akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Kırık Ayna’ adlı öyküde, Fransa’da yaşayan başkişi (Cemşid), komşu kızla (Odette) bir süre sonra tanışıp yakınlaşacaktır. ‘Af Talebi’ adlı öyküde, bir adamın iki eşi arasındaki çatışma konu edilir. İlk eşinden çocuğu olmayan adam, eşini razı edip ikinci bir eş alır. İki eş bir türlü anlaşamayacaktır. İş, seri cinayetlere kadar varacaktır. Ancak, günahkar olan, bir tek ilk eş değildir. Bu öykü, konu ve yetkinlik düzeyi açısından ‘Ölü Yiyenler’i anımsatıyor. ‘Lale’ adlı öyküde, altmış yaşındaki bir adam (Hodâdâd) ile onun bulup bir baba gibi baktığı ‘Lale’ adlı 12 yaşındaki Çingene kızın arasındaki adı konulamayan ilişki konu ediliyor. Bu da akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Maskeler’ adlı öyküde, Menûçihr, Huceste’yi sevmektedir. Fakat Menûçihr’in ablası Ferengis, Huceste’nin başkasıyla ilişkisi olduğunu kanıtlayarak bu ilişkiye karşı çıkar. Üstelik Menûçihr, bu ilişki için ailesiyle zıtlaşmıştır. Kanıtı görünce ne yapacağını bilemeyecektir... Sonları hüzünlü olacaktır...

    ‘Pençe’ adlı öyküde, 15 yaşındaki Rebâbe (kız), 18 yaşındaki abisi Seyyid Ahmed’e üvey anasından çektiklerini anlatır ve öz annelerini öldürenin babaları olduğunu düşündüğünü söyler. Abisinin onu bu hayattan kurtarmasını ummaktadır. Üvey anne, ikisinin de yaşamını zindana çevirmiştir. Fakat beklenmedik bir gelişme, iki kardeşin arasını açacaktır. Sonuç, ikisi için de kötü olacaktır. Hidâyet, okuru asla güldürmemeye yemin etmiş gibidir...





    Nefsini Öldüren Adam

    Önceki üç öyküdeki gibi 3. tekil anlatımın geçerli olduğu ‘Nefsini Öldüren Adam’ adlı öyküde, başkişi, tasavvufa ilgi duyan ve ona göre yaşamaya çalışan Farsça ve tarih öğretmeni Miraz Husenyali’dir. Önce Hayyam ve Hafız gibi şairler, sonra mürşidinin yaptığı gizli işler onu bu yoldan saptıracaktır. Kendi kendisini baskılayan dünya görüşünden, Gürcü bir kadınla kurtulacaktır. Ama Hidâyet, böyle bir öyküde bile mutlu sona izin vermeyecektir.

    ‘Hülleci’ adlı öyküde, iki adamın (Şehbaz ve Mirza Yedullah) özellikle, her yılın geçen yılı arattığı, herşeyin pahalılandığı ve gençlerde yaşlılardaki üst düzey niteliklerin bulunmadığı gibi konuları işledikleri konuşmalarını dinleriz. Şehbaz’a göre, kendisi, eşi nedeniyle varını yoğunu kaybetmiştir. Mirza’ya göre de hayatını bir kadın mahvetmiştir. Karşılıklı dertleşirler. Bu öyküde, 8-9 yaşındaki kızlar evlendiriliyor! Bahsettiği kadın da bu çocuk gelin! 12 yaşındayken de boşanırlar! Bir daha evlenmek için hülle yapacaklardır; ancak hülleci, sözünde durmaz... İkiliyi sürprizli bir son bekleyecektir... Bu ve benzeri öykülerde, Hidâyet’in çokeşlilikten kaynaklanan sorunları anlatmadaki ustalığını gözlemliyoruz.

    ‘Goceste Doj’ adlı öykü, adını harabe bir kasırdan alıyor. Öykünün bir bölümü, her ikindi sonrası ırmakta yıkanan bir kız (Rûşenek) ile kasrın adıyla anılan ve büyücü olduğu düşünülen yaşlı bir adam (Heştun) arasındaki konuşmalardan oluşuyor. ‘Goceste Doj’, Yahudiliği de anan bir öykü... Bu son öyküde bizi törensel bir ölüm ve sürprizli bir son karşılayacaktır... Kitabın açılışındaki ‘üç damla kan’, bu öyküyle kapanışta da anlatılara eşlik edecektir...


    ‘Alacakaranlık’ta Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Alacakaranlık’ (1933) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Alacakaranlık’ kitabındaki ilk öykü olan ‘S.G.L.L.’, 2 bin yıl sonrasında geçiyor. İnsansoyunun tüm sorunları çözülmüş, tüm gereksinimleri karşılanmıştır. Ancak tek bir eksik vardır: “amaçsız ve anlamsız yaşamanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlık” (s.11). Aslında Hidâyet, böylece farkına varmadan da olsa şunu söylemiş olur: Hayata anlam veren ve insana amaç kazandıran, sorunları ve gereksinimleridir. Öyküde, geleceğe ilişkin birçok bilim-kurgu öyküsünde olduğu gibi öncelikle gelecekteki toplum yapısı betimleniyor. İki sanatçı arasında düşünsel sohbetler söz konusu olacaktır. Konu dönüp dolaşıp aşka gelecektir. Öykünün, adını, üreme yetisini ve şehvet duygusunu yok eden ‘S.G.L.L.’ adlı serumdan aldığını öğreniyoruz. Fakat bilim-kurgu öyküsünde bile, Hidâyet’in adeta imzası diyebileceğimiz, intihar ve ölüm, belirleyici olacaktır. İnsanlar cinnet geçirecek, türlü yollardan ölecek ve öldüreceklerdir.


    Erkeğini Kaybeden Kadın

    ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’ adlı öykü, Nietzsche’nin kadın düşmanı bir sözüyle açılır. ‘Zerrinkülah’ adlı kadın, 2 yaşındaki çocuğuyla, eşini (Gulbebû) aramaktadır. Yol boyunca kurmacasal geriye dönüşlerle, tanışma ve evlenme öykülerini öğreniriz. Zerrinkülah’ın çocukluğu, birçok yaşıtınınki gibi, çok kötü geçmiştir; bu nedenle, evliliği bir tür kurtuluş olarak görmüştür. (Dikkat çekici bir ayrıntı, iki genç kızın “seviyor sevmiyor” oyununu papatya yerine üzüm taneleriyle oynuyor olması... Bir salkımın son tanesi kime rastlarsa, o, sevdiğine kavuşacaktır...) Fakat bu evlilik öyküsü, bir süre sonra aile içi şiddet dramına dönüşecektir. Hidâyet’in kendisi, hayatta huzur bulmamıştır; huzuru öykü kişiliklerine de çok görür.

    Başkişi, arayışının sonuna geldiğinde, olaylar hiç de umduğu gibi gelişmez; ama hayret, Hidâyet öyküsünden beklenecek bir biçimde, kendi canına kıymak için güçlü bir nedeni varken, bunu yapmaz. Hâlâ umut vardır. Bu öykü de, Hidâyet’in İran toplumunu derinden kavradığının bir kanıtı... Yazar, bu öyküde, ek olarak, yalnızca kendisininkini değil başkalarının iç dünyalarını da anlamakta ve anlatmakta oldukça başarılı olduğunu gösteriyor. Ayrıca, bu öyküde, esrarın İran toplumunda çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bebeklere bile uslu dursunlar diye esrar veriliyor.


    Perde Arkasındaki Bebek

    ‘Perde Arkasındaki Bebek’ adlı öyküde, Fransa’da bir lisede, müdür yardımcısıyla ayrılmakta olan öğrencilerden biri olan İranlı Mihrdad’ın (erkek) konuşmalarına tanık oluruz. Mihrdad’a daha az utangaç olmasını öğütlemektedir. Onun hiç kız arkadaşı olmamıştır; ailesi, onu uygun gördükleri biriyle nişanlamıştır. Vitrindeki bir mankeni satın almayı düşünür; onu gerçek bir kadınla karşılaştırır. Sonunda satın alır da... 5 yıl sonra memleketine döndüğünde onu yanında götürecektir. Mankenle olan hastalıklı ve törensi ilişkisi, İran’da da sürecektir. Bu işin sonu hiç iyi olmayacaktır.

    ‘Dua’ adlı öykü, bir Zerdüşt metni alıntısıyla açılır. Öyküde, Zerdüştçülerin ölüm törenleri konu edilir. Hidâyet, ‘Dua’da ölü ruhları konuşturur. ‘Dua’, yazarın ustalığını eşli konuşmalarda (diyalog) gösterdiği bir öykü...

    ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde, üç ana kişilik var: Yurtdışında ziraat mühendisliği eğitimi alıp dönüşte baba mülkünde çiftlik hayatı yaşayan Feridun, üvey kız kardeşi Gülnaz ve eşi Ferengis. Feridun ile eşi arasındaki tek anlaşmazlık, dinsel inançtır. Feridun’un inancı yoktur; Ferengis ise dindar bir ortamda yetişmiştir. İlerleyen aylarda Ferengis ağır hasta olup yataklara düşecektir ve kurtarılamayacaktır. Bu ölüm, Feridun’u yıkar. Yoksa öbür dünya var mıdır? Evleri perilenmiş midir? Hidâyet, bunun bir peri masalı olmasına izin vermeyecektir; zaten batıl inançlarla mücadele eden bir yazardan başkacası da beklenemezdi.

    Tarihsel bir anlatı olan ‘Son Gülüş’ adlı öykü, Buda’dan varlığın geçiciliğine ilişkin bir alıntıyla açılıyor. Arap sömürgecilere yönelik İranlı öfkesinin öne çıktığı ‘Son Gülüş’ün ilk bölümü, eşli konuşmalara verdiği ağırlıkla bir tiyatro oyununu andırıyor; fakat sonraki sayfalardaki betimlemeler ve olay anlatımlarıyla bu tablo değişiyor. Bu konu, Hidâyet’in yazdığı tiyatro oyunlarından biri olan ‘Sâsân kızı Pervin’de de (1930) işlenmişti. ‘Son Gülüş’, buna ek olarak, Budacı inanışları aktarıyor.




    İnsanın Ataları

    ‘İnsanın Ataları’ adlı öyküde, başkişiler maymunlar. İlk öyküde geleceğe giden Hidâyet, son öyküde aynı yerin uzak geçmişine gidiyor. Öykünün ilerleyen sayfaları ‘Maymunlar Cehennemi’ filmini andırıyorsa da, bu maymunları bekleyen kötü son, daha farklı olacaktır. Yanardağın püskürmesini rakibinin kötü davranışlarına bağlayan maymun şefi, günümüzdeki durumu anımsatıyor. Ayrıca, ailenin onay vermediği ilişki izleğini Hidâyet, yalnızca insana değil, başka hayvanlara da özgü bir sorun olarak yeniden kavramsallaştırmış oluyor. Yanardağın sakinleşmesi için ise, günahkar sayılan yenik şef ve eşi linç edilecektir. Kızı ise, şefin yeni eşi olacaktır. Hidâyet, okura, kurban töreninin öncülünü sunar. Yanardağ ise, affetmeyecektir. Tek kurtulan, genç aşıklar olacaktır.

    Ana hatlarıyla değerlendirecek olursak, ‘Alacakaranlık’ kitabı, Sâdık Hidâyet’in gerçeküstücü bir bunalım yazarından çok yönlü bir yazara geçişini müjdeleyen bir çalışma olarak tariflenebilir. Önceki öykü kitaplarında, intihar, ölüm ve bunalım, daha fazla öne çıkıyordu. Bu kitapta ise, 7 öyküden ilki bilim-kurgu; sonuncusu tarih öncesini konu alıyor; sondan bir önceki ise, tarihsel bir anlatı. Hidâyet’in eski İran dinlerine ilgisi bu kitapta da sürecektir. Öykülerin neredeyse tümü, ilk ve son öyküdeki dağ adı dikkate alınırsa, İran’da geçer. Yalnızca birinde, ‘Perde Arkasındaki Bebek’te, Fransa ve İran bir aradadır. ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’da, Hidâyet, ‘Diri Gömülen’ kitabında yer alan ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öykülerindeki gerçekçi İran anlatımındaki başarısını sürdürür. ‘Alacakaranlık’ta, Hidâyet’in anlatıcılığını geliştirdiğinin açık göstergeleriyle karşılaşıyoruz.


    ‘Aylak Köpek’te Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Aylak Köpek’ (1942) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Aylak Köpek’ adlı öykü, ‘Alacakaranlık’ kitabında yer alan ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde olduğu gibi, Tahran’ın 42 km. uzaklığında olan, halılarıyla ünlü Verâmin’de geçiyor. Bugün 15 bin üniversite öğrencisiyle nüfusu 200 bini aşmış olan şehrin nüfusu, Hidayet’in sağlığında 5 bini geçmiyordu. Hidâyet’in İran’da geçen öykülerinin çoğu Tahran’da geçtiği için, bu notu düşmeyi uygun gördük.

    Öykü, üçüncü tekil anlatımla, ‘Pat’ adlı bir köpeğin başından geçenleri anlatıyor. Verâminliler ona hiç iyi davranmazlar; taşlarlar, işkence ederler. Köpek, bu nedenle, psikolojik olarak çökkün ve özgüvensizdir. Hidâyet, insanların iç dünyasından sonra, hayvanların iç dünyasını anlatmakta da başarılı olduğunu bu vesileyle kanıtlar. Bize Pat’ın bu hale nasıl düştüğünü ve sahibinden nasıl ayrıldığını anlatacaktır. Pat’ın artık en çok gereksinim duyduğu şey, sevilmektir. Hidâyet, bu öyküyle, hayvan sevgisini de dışavurmuş olur. Öyküde, Pat’ı okşayıp karnını doyuran adam, herhalde Hidâyet olacaktır. Ancak, yazar, insan başkişilere yaptığı gibi, Pat’a da mutlu bir son bahşetmeyecektir.

    ‘Kerec Don Juanı’ adlı öyküde, çevirmen notu, Kerec’in Tahran’a 40 km. uzaklıktaki bir sayfiye yeri olduğunu söylüyor. Öyküde, başkişi, bir kafede 10 yıldır görmediği okul arkadaşı Hasan’la karşılaşır. Hasan, ‘masrafı çok olan’ bir kadına tutulmuştur. Üçlü, birlikte Kerec’e tatile giderler. Aynı otelde, ‘Don Juan’ lakaplı bir tanıdık da kalmaktadır. Dörtlü arasında olaylar gelişecektir. Neyse ki, Hidâyet, bu kez, ölüm içermeyen bir aşk anlatısına meyletmektedir.

    ‘Çıkmaz’da, üçüncü tekil anlatımla, 22 yıl sonra memleketine (Âbâde) dönen Şerif’in öyküsünü dinleriz. Babadan geliri vardır; o yüzden, devlet dairesindeki işini çok da umursamaz. Bir hayli sıkılmıştır ve geleceğe ilişkin bir umudu yoktur. Yalnız yaşar, esrar çeker, içine kapanır. Ölmüş bir arkadaşının tıpatıp arkadaşına benzeyen oğluyla (Mecid) karşılaşınca işler değişir. Onu oğlu gibi görür, evine çağırır. Gencin babasıyla ilgili anıları canlanacaktır. Bu anılar arasında, arkadaşı Muhsin’in nasıl öldüğü de vardır. Öykünün sonunda hüzün hakim olacaktır.

    ‘Katya’ adlı öyküde, kırklı yaşlardaki Avusturyalı bir mühendisin başından geçen bir aşk macerası anlatılır. O, Katya’yla, 1. Paylaşım Savaşı’nda tutsak düşüp Sibirya’ya gönderildiği zamanlarda karşılaşacaktır. Burada tutsak Türklerden Türkçe öğrenecektir. 1917’de kamptaki Araplar Türklerden ayrılır ve serbest bırakılır; çünkü onlar İngiliz saflarında Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Katya’nın kocası savaşta ölmüştür, küçük bir çocuğu vardır. Ne var ki başkişiyle arasında bir aşk başlayacaktır. ‘Diri Gömülen’ kitabındaki ‘Fransız Esir’ öyküsü gibi, bu öykü de, anlaşıldığı kadarıyla, Hidâyet’in dinlediği tutsaklık anıları üzerinden yazılmış. Bunun için de, kurmaca açısından diğerlerine göre daha zayıf bir öykü gibi görünüyor. Öykü, anıları paylaşanın dilinde daha çok Kaf Dağı masalı ya da avcı öyküsü havası veriyor.

    ‘Taht-ı Ebû Nasr’ adlı öyküde, Şiraz’da kazı yapan Amerikalı bir arkeolog (Doktor Warner), başkişi olarak karşımıza çıkıyor. 2 yıl süren kazılarda ilginç pek birşey çıkmaz. Ancak bir gün mumyalı bir lahit bulacaklardır. Üstünde buldukları büyüyü uygulamaya dökeceklerdir. Bu, başarılı bir gizem öyküsü. 90’lardan bu yana çekilmiş sürükleyici mumya filmlerini anımsatıyor.

    ‘Tecelli’ adlı öyküde, başkişi, evli bir kadın olan Hasmik. ‘Suren’ adlı gizli bir aşkı vardır. Ona o akşam görüşemeyeceklerini bildirecektir. Fakat işler beklediği gibi gelişmez. ‘Karanlık Oda’ adlı öyküde ise, yolculukta tanışılan içine kapanık bir adam öykülenir.

    ‘Aylak Köpek’te Hidâyet yine farklı biçemler ve türler deniyor. Ancak, İran’ı derinden anladığını gösteren öykülere bu kitapta yer vermemiş. Yine de, ‘Aylak Köpek’ öyküsü, hayvanlara yönelik duyarlılığıyla ve ‘Taht-ı Ebû Nasr’ öyküsü, gizemli doğasıyla öne çıkıyor.

    ***

    Romancı ve öykücü olarak tanınan Sâdık Hidâyet, aslında yazarlığa araştırmacı olarak başlıyor. Yayınlanan ilk kitabı, ‘İnsan ve Hayvan’ (1924). Bunu ‘Vejetaryenliğin Yararları’ kitabı izliyor. Ömer Hayyam konulu ve bugün de çok okunan incelemesi ise 1934’te yayınlanıyor. Bunun dışında, usta yazarın yapıtları arasında, oyunları, gezi yazıları ve Fransızca’dan (Çehov, Kafka ve Sartre), Eski Farsça’dan ve Sanskritçe’den (Buda’nın yazıları) çevirileri var.

    Belki Türkiyeli okurların yüzünü fazlasıyla Avrupalı ve Amerikalı yazarlara dönmesinden olsa gerek, Hidâyet, Türkiye’de yeterince tanınmıyor. Bu yazıyla, onun daha fazla tanınması amaçlandı. Yalnızca Hidâyet değil, 1979 öncesi ve sonrası yazan birçok İranlı yazar aslında Türkiyeli okura tanıdık gelen bir tarzda ve konular ekseninde yazıyor. İran yazınının İran sineması kadar tanınmadığı bir gerçek. Yüzümüzü komşumuza dönmek için kültürel ve sanatsal nedenler başta olmak üzere çokça nedenimiz olmalı... Hidâyet’in usta öykücülüğü başta geliyor...


    Kaynakça

    Hidâyet, Sâdık (1930/1995). Diri Gömülen (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1932/1999). Üç Damla Kan (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1933/2001). Alacakaranlık (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1936/2008). Kör Baykuş (Farsça’dan çev. Behçet Necatigil). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1942/2000). Aylak Köpek (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1945/2013). Hacı Aga (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.






    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 192 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği


    Ulaş Başar Gezgin


    Ekim Devrimi öncesinde bilim-kurgu romanlarına da ütopya yazınına da bir ilgi oluşmuştu; ancak ütopyanın bilim, teknoloji ve felsefenin yarı-gerçekçi sacayağına oturtulup bir gelecek umuduna çevrilmesi çabası en çok da, sosyalist bir bilim insanı olan Aleksandr Bogdanov’un (1873-1928) 1908 tarihli ‘Kızıl Yıldız’ adlı romanında görülüyor. Günümüzde bilim-kurgu anlatıları, çoğunlukla, varolan olguların aşırılığa doğru uzatılmasıyla, örneğin insanların daha uzun yaşamaları, daha hızlı yolculuk edebilmeleri, yemek yemek yerine hap içilmesi vb. ile öne çıkarken, ‘Kızıl Yıldız’ gibi az sayıdaki siyasal bilim-kurgu anlatılarında siyasal düzenin bir bütün olarak değişimine tanık oluyoruz. Kimilerinde kötüye giden ve okuru/izleyiciyi “tehlikenin farkında mısınız?” diye uyaran ve hatta korkutan ya da varolan dünyanın aslında ne kadar iyi olduğuna okuru/izleyiciyi ikna etmeye çalışan distopyaların (kabus ülke anlatıları) yanında okura/izleyiciye gelecek güzel günler olabileceğini (“güzel günler göreceğiz çocuklar” misali) muştulayan, ama onları boş umutlarla oyalamayan ütopyalar da (düş ülke anlatıları) bulunuyor.[ Bkz. önceki bölüm. ] Bu distopyalar-ütopyalar bağlamında, ‘Kızıl Yıldız’ örneğine bakalım.


    Anlatıda Ortam-Kişilik-Olay Formülü

    Başkahramanımız gizli bir bilim topluluğuna davet edilip Mars’a yolculuk yapar. Uzay mekiği, sanki bugün yazılmış kadar gerçekçi bir dille kaleme alınır. Hatta Dünya’nın uzaydan nasıl göründüğüne ilişkin betimlemeler, insansoyu uzaya çıkmadan önce kitapta yer aldığı için önem taşıyor.

    ‘Kızıl Yıldız’ kurgusal açıdan başarılı bir yapıt. Bu türde sık görülen yanlışlara düşmüyor:

    “Ütopik yapıtlar, ortamı anlatmaya ağırlık veriyor; ancak, bu ağırlık, olay sayısının az olmasıyla birlikte geldiğinde, belgesel ve ansiklopedi tadında bir sıkıcılık ortaya çıkabiliyor; kişiliklerin yüzeysel olarak ele alınmasında ise, ‘uzay operası’ olarak adlandırılan, uzaya ilişkin Brezilya dizilerine dönme riski bulunuyor. Bu uzay operası riski, yapıtlarda daha az görülse de, ekranda, bol efektli ve bol ikili ilişkili sabun köpükleri olarak karşımıza çıkıyor.” (Gezgin, 2013)

    ‘Kızıl Yıldız’daki Marslı kişilikler derinlikli bir biçimde veriliyor. Metin, Menni’nin, Netti’nin, Sterni’nin, Letta’nın, Enno’nun ve Nella’nın kişilik özelliklerini birbirlerinden rahatlıkla ayırt edebilmemizi sağlıyor. Sabun köpüğü türünden ikili ilişkiler ise, romanda nadiren yer alıyor. Ortam anlatımından çok toplumsal yaşantının betimlenmesi öne çıkıyor. Gerçi, bunun tersini ileri süren araştırmacılar da var (örneğin, Adams, 1989, s.4). Onlar, ütopyaların bol bol ortam anlatımıyla okuru sıktıklarını; ilgi uyandırmak içinse, kurguya aşk, cinayet, bunalım vb. gibi melodramatik öğeler kattıklarını öne sürüyorlar. ‘Kızıl Yıldız’da bu üçlü kullanılsa da, ortam, belgesel doğrudanlığında verilmiyor; onun yerine, toplumsal ilişkilere yediriliyor. Başkahramanın dediği gibi:

    “Mars’taki kendine özgü bitki ve hayvan türlerini ya da Mars’ın temiz ve berrak, nispeten seyreltik ama oksijen bakımından zengin atmosferini ya da zayıflamış bir Güneş’in ve küçük ay’ların, iki büyük ve parlak akşam ve sabah yıldızının, yani Venüs ve Dünya’nın yer aldığı yeşile çalan bir renkteki derin ve karanlık gökyüzünü anlatmaya burada zaman ve yer ayıramıyorum. O zaman garipsediğim ve yabancıladığım, şimdi ise rengârenk anılar içinde hoşuma giden ve değer verdiğim bu şeylerin anlatacaklarımla sıkı bir ilişkisi yok. İnsanlar ve insanların ilişkileri benim için her şeyden daha önemli; ve bütün bu fantastik ortamda en masalsı, en gizemli olanlar asıl bunlar.” (s.59)


    Mars da Sorunsuz Bir Yer Değil!

    Marslı çocuklar, yaparak öğrenme yaklaşımıyla eğitim görüyor. Yaş grupları birbirlerinden ayrılmıyorlar; birbirlerinden öğrenme ilkesi sözkonusu (s.72-82). Mars’taki üretim planlamasına tanık oluyor (s.64-72), sanat müzesini geziyoruz (s.82-87). Marslıların uyaklı şiirleri dolayısıyla, şiir anlayışının tartışmaya açıldığını görüyoruz (s.88-89). Mars’a sosyalizm gelmiştir ama ‘insanlığın’ trajedisi bitmemiştir. Sınıf savaşları bitmiş olsa da; Marslıların doğayla savaşımı çetin bir biçimde sürmektedir. Marslıların geldikleri ileri düzey, onları aynı zamanda doğal kaynakları tüketme noktasına getirmiş ve onları çeşitli ikilemlere sürüklemiştir (s.89-93). Dolayısıyla, aslında kitaptaki ütopya tam anlamıyla bir ütopya değildir. Marslılar mutludur ama başka türden bir mutluluktur onlarınki. Hatta Enno, kahramanımıza, Dünya yolculuğundan birkaç gün önce, yaşamına son verme noktasına bile geldiğini söyler (s.92-93). Yeni toplumda akıl hastaları vardır (s.95). Mars’ta şiddet de son bulmamıştır; ancak insanlar, sınıflar ve devletler arası savaşlar son bulmuştur. Dolayısıyla, yazarın, ütopyada bile, doğal kaynaklar sorununu ve bireysel sorunları göz ardı etmeyecek kadar gerçekçi bir toplum betimlemesi yaptığını söyleyebiliriz. Onunki, ne bir ajitatif propaganda anlatısı ne de pembe panjurlu bir ev vaadi...

    ‘Kızıl Yıldız’da ölüm döşeğinde olanlar, güzel manzaralı, bol sanatlı odalara alınıyorlar ve ötenazi hakları var (s.97). Ötenazi biçimindeki özkıyım, yaşlılarda yaygın; gençlerde ise özkıyım az görülüyor, fakat yine de var (s.98). Enno’nun yaşamına son verme girişimini az önce anmıştık (s.127). Yazarın bir kez daha bireysel sorunların tümünün toplumsal sorunların çözümüyle kendiliğinden ortadan kalkacağı biçimindeki kolaycılığa ve iyimserliğe düşmediği görülüyor. Kuşkusuz, bu, bireysel sorunların çoğunu çözecek ama hepsini değil.

    Başkahramanımız Lenni, Mars’ta psikolojik olarak rahatsızlanıyor ve uzun bir iyileşme sürecine giriyor (s.106-114). Bu süreçten bir aşkla çıkıyor. Sevdiğinin uzay yolculuğu için gerekli kaynaklarla dolu Venüs’e giden ekibe katılmasıyla gelen ayrılıkla birlikte, Lenni, Mars’ta bir proleter gibi yaşamaya karar veriyor ve bir giysi fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlıyor (s.119-124).


    ‘Kızıl Yıldız’, Ütopya mı Distopya mı?

    İlerleyen sayfalarda kitap, ütopyadan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor. Başkahramanımız Lenni, Marslıların 30 yıl sonra kaynaklarının tükeneceği gerçeğiyle karşı karşıya olarak iyimser ifadeyle “Dünya’ya mı Venüs’e mi göçelim?”, kötümser ifadeyle ise “Dünya’yı mı Venüs’ü mü ele geçirelim?” sorusu üstünden hummalı bir tartışma yürüttüğünü öğreniyor (s.139-160). Dünyalıların tümünün Marslıların Dünya’ya yerleşebilmesi için yok edilmesi söz konusu ya da onlara sosyalist ilkeler ışığında Marslı gibi yaşamanın öğretilmesi... Yani “ya yok ol ya da bana benze” taktiği... Sosyalizmin Dünya’nın kendi sınıfsal dinamikleriyle değil Marslıların zorlamasıyla getirilmesi gibi uçuk bir çözüm ileri sürülüyor. Neyse ki sonuçta etik nedenlerle (bunları Netti temsil ediyor) ve teknik nedenlerle (bunları ise Menni temsil ediyor) Venüs’te karar kılınıyor (s.160), sonraki bir gelişmeyle herşeyin tersine dönme olasılığı belirene kadar (s.166).

    Başkahramanımız Lenni, son bölümde kendini Dünya’da bir akıl hastanesinde bulur. İyileşmesi aylar hatta yıllar sürecektir. Bu arada devrim olmuştur; köylülerin desteğini alamayan bir işçi devrimidir bu ve bu nedenle zikzaklı ilerlemektedir (s.176-177).

    Para, zorunlu çalışma ve tüketim kısıtlamalarına bu ütopyada yer yok (Wegner, 2002, s.104); ancak bu üçlü çok üstünkörü geçiliyor. Ütopyanın bir dünyayı ele geçirme planına evrilme olasılığı, onu Dünya’nın geleceği olmaktan da çıkarıyor (Wegner, 2002, s.108). Tam da bu bağlamda şu soru sorulabilir: Bogdanov’un bu romanı yazmaktaki amacı neydi? Rus devrimcilerine ve işçi sınıfına nasıl bir sosyalizm kurulabileceğine dair bir model sunmak mı? Öyle ya, Mars düzeni, üretim araçlarının ortak mülkiyeti gibi birçok sosyalist öğeyi taşıyor. Ama aynı zamanda, yukarıda belirttiğimiz gibi, bu düzenin de başka gezegenleri ele geçirmeyi düşünecek kadar büyük bir kaynak kıtlığı ya da daha güncel bir ifadeyle sürdürülemezlik barındırdığını görüyoruz. Marslıların mutlu olmasını bekliyoruz ama öyle değiller. Dahası, Lenni’nin ancak gizlice ulaşabildiği tartışma kayıtları örneğinde olduğu gibi, ‘devlet sırrı’ gibi durumlar da gözlemleniyor (Ferns, 1999, s.163). Sosyalizm düşmanı mıydı öyleyse Bogdanov? Değildi, sosyalizmin ötesinde insan uygarlığının yarattığı çeşit çeşit soruna (bunlara bugün “endüstri-sonrası toplumu sorunları” diyoruz) dikkat çekiyordu; bu anlamda sosyalist ütopya yazınını ileri bir noktaya taşıdığını söyleyebiliriz (Graham, 1984, s.241-242).

    Öte yandan, Bogdanov’un ‘Kızıl Yıldız’ı kaleme aldığı yıllarda çokça Mars kitabı ve bilim-kurgusu yayınlandığını da gözden kaçırmamak gerekiyor (Adams, 1989, s.5). Yazar, Wells gibi yazarları izliyor olmalı; ancak Bogdanov’a kadar olan bilim-kurgularda siyasal bir bilinç göremiyoruz ve ağırlık, ilgi çekmeye yönelik. Bu yönüyle, Bogdanov’un kendisinden sonra gelen çeşitli bilim-kurgu yazarlarını etkilediği düşünülüyor.


    ‘Kızıl Yıldız’ın Sosyal Psikolojisi

    Mars ütopyasında hiyerarşi yok denecek kadar az. Ancak başka gezegenlere gözlerini diktiklerinde bu eşitlik ortadan kalkıyor. Diğer bir deyişle, bizcil (iç-grup) bir eşitlik anlayışı var; kapsayıcı kimlik inşası sözkonusu değil. Ayrıca, ‘Kızıl Yıldız’da adı konulmadık bir sosyal psikolojik yorum var: Dünyaya yönelik bir Marslı işgalinde tüm insanların kendi aralarındaki farkları unutup tek bir güç olarak direneceği gerçeği (Wegner, 2002, s.109). Bu ‘ortak düşmana karşı tek vücut olma olgusu’nu ‘Kızıl Yıldız’dan çok sonra gün yüzü gören ‘Maymunlar Cehennemi’, ‘Kovboylar ve Uzaylılar’ ve ‘Çocukluğun Sonu’ gibi filmlerde de görüyoruz (bkz. Gezgin, 2016b).

    ‘Kızıl Yıldız’daki bir diğer sosyal psikoloji izleği ise, şaşırtıcı bir biçimde kültürlerarası ilişkiler ve uyum(suzluk) olarak karşımıza çıkıyor. ‘Şaşırtıcı bir biçimde’ diyoruz çünkü Marslı sosyalistler Dünyalı sosyalistin Mars sosyalizmine kolaylıkla ayak uydurabileceğini düşünüyorlardı ve öyle olmadı. Lenni, Marslılara Dünya’yı anlatmak yerine Mars’ta işçi olmayı yeğliyor. Ancak, bu, onun hem yalnızlaşmasına yol açıyor hem de işçilere gönül vermekle birlikte asla bir işçi ol(a)mamış bir küçük burjuva olduğu gerçeğiyle yüzleşmesine. Mars’ta yaşarken, Dünya, onun geçmişi oluyor, bu durum, Dünya’yla iletişiminin olmamasıyla da pekişiyor; Mars ise, geleceği... Ama tam da bu geçmiş-gelecek terazisi onu bunalıma sürüklüyor. Dolayısıyla, ‘Kızıl Yıldız’, gurbet, sıla, göçmenlik, kimlik, aidiyet vb. gibi kavramlar üzerinden yorumlanmaya açık. Zaten sonuçta ortaya çıkan da, Mars sosyalizminin Dünya’nın geleceği olmadığı ve Dünya’nın sosyalizminin daha farklı olacağı oluyor. Dahası, kitabın 1924 baskısına eklenen ve Dünya’da mahsur kalmış bir Marslı’nın ağzından yazılmış olan şiir de kültürel farklar ve bizlik algısı açısından bol bol malzeme sağlıyor.


    Sonuç

    ‘Kızıl Yıldız’ın Ekim Devrimi öncesinde de sonrasında da çok sayıda baskı yapması, onu incelenmeye değer kılıyor. Yapıtı yapısal olarak çözümlediğimizde başarılı bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Ütopya yapıtlarında sıkça rastlanan hatalar, ‘Kızıl Yıldız’da görülmüyor. Kitap, endüstri sonrası toplumların sorunlarını öngörmesi ve bireysel sorunları toplumsal sorunlara indirgememesi dolayısıyla türünün sonraki örneklerinden ayrılıyor. Diğer bir deyişle ‘Kızıl Yıldız’ tek bir nedenle değil çok sayıda nedenle türünün öncüsü niteliğini taşıyor. Ütopyayla distopyanın bir süre sonra içiçe geçtiği metinde, ütopik sosyalistlere özgü ‘hayaller alemi’nde yaşayıp güncel gerçeklerden kaçmak söz konusu değil; çünkü Bogdanov’un ütopyası distopik öğeler taşıyor. Son olarak, ‘Kızıl Yıldız’ın grup oluşumu ve gruplararası ilişkiler ekseninde sosyal psikolojik açıdan yorumlanmaya açık bir metin olduğunu da belirtelim.[ Bu yazıda ‘Kızıl Yıldız’ın devamı ya da kurgusal olarak öncülü niteliğindeki ‘Mühendis Menni’ye değinilmedi; bunun temel nedeni, bu yapıtın ütopik/distopik olmaktan çok kurmaca-tarihsel bir nitelik taşımasıdır.]



    Kaynakça

    Adams, M.B. (1989). “Red Star”: Another Look at Alexandr Bogdanov. Slavic Review, 48, 1, 1-15.

    Bogdanov, A. (2015). Kızıl Yıldız (3. basım). Rus.çev. Ayşe Hacıhasanoğlu. İstanbul: Yordam Kitap.

    Ferns, C.S. (1999). Narrating Utopia: Ideology, Gender, Form in Utopian Literature. Liverpool: Liverpool University Press.





    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).