• Merhaba canım insanlar...
    Ah canim insan Poyraz'cim Karayel'in hayat hikayesini okuyacaksınız şimdi. Hem de biyografi kelimesini yeni duymuş biri tarafından kaleme alınan."Acemi cirak'tan Poyraz Karayel biyografisi, okumayan kalmasın" ya da kalsın canım, zaten okuyup unutacaksınız, Poyraz'cimdan öğrendim bunu da "hepimiz unutulmak için yaratılmadık mı? " diyor kitabın sonunda..bu biyografide tıpkı Poyraz'cim'in hayatının her anında Oğuz'cum Atay'dan kopya çektiği gibi -ki bu mahkemece kanıtlandı, savcı sundu, hakim kabul etti. Bknz; syf 55 "savcı: itiraz ediyorum, kitaptan kopya çekiyor!"- ben acemi biyografici de kitaptan kopya çekecektir. İleriki zamanlarda bu konuyla ilgili yapılan itirazlar reddedilecek, dahasi başta belirtildigi halde itiraz edildiği için tazminat davası açılacaktır..

    Poyraz'cim Karayel, Kahpe bizanstan aldığımız sonra her yerine Avm diktiğimiz İstanbul'da doğdu, tabi o zamanlar bu kadar Avm yoktu..annesi öldü, büyüdü..çocukluk dönemini hiç yaşamadan kapatmış oldu, sıpa gözlü kardeşi Meltem ile halasının evinde çamaşır sepetinden daha değersiz hissederek büyüdü. Yetişkin Poyraz Karayel olduğunda, doğası gereği,ki konuyla ilgili detaylı bilgiyi belgesellerden öğrenebilirsiniz, başını beladan hiç çıkarmadı, başı resmen bela olmuştu...yukarda halasının evinde büyümesinin sebebinin babasının onları terk edişi olduğunu söylemeyi unutmuşum, ama dedim size acemi biyografici olduğumu! Kayıtlara göre 10 yaşına kadar sarışın ve mavi gözlüydü sonra ateşli bir hastalık geçirdi ve siyah saçları, kaşları çıkmaya başladı. Gözleri de bunca siyahligin içinde
    dayanamayıp kahverengi olmaya karar verdi. Ateşli hastalık sonucu ateşli silahlara merak salan Karayel, polis oldu...merakı boşa gitmemeliydi...Evlendi, bu evliliğin polis olmadan önce mi sonra mı olduğu tarihe not düşülmedi, düşüldüyse bile acemi biyograficiniz bunu bilmiyor. Gerçi bunun bir önemi yok, olmamalı da çünkü yanlış tercih olan Begüm, havuzlu villada yaşayan acıların çocuğu, Pelin aşkı yanan Sinan-ki kendileri biyografi sahibi Poyraz Karayel'in oğlu- ile Poyraz'cim Karayel'i terk edip alkole zam gelmyen bir ülkeye gitti.Zira Begüm alkolikti. Pek tabi Begüm de tıpkı Poyraz'cim'in babası gibi, sonradan gelip Poyraz'cim'in hayatında yaşamanı idame ettirmek istedi. Fakat başaramadı. Tutunmak isterken tutunamayanları bırakanlar onların hayatlarına tekrar tutunamazlar!
    Ve Poyraz'cim Karayel'in başının her zaman ki gibi belada olduğu bir günde, aşk kuyusunun yanından geçerken,kapağı açık unutulmuş olan kuyunun etrafında uyarı levhası olmaması sebebiyle kuyuya düştü. Bir daha da ordan çıkamadı, iyi ki de çıkamadı çünkü bu dünyada en güzel aşık olan kişi unvanı Poyraz'cim Karayel'e aitti.
    Aşık olduğu kadın Ayşegül, mafya kelimesinden hoşlanmayan ve bahçıvanlık da yapan mafya babası Bahri Bey'in kızı olup, İlhan Berk gibi bir burna, Cemal Süreya gibi saçlara sahiptir. (Bu tanım Poyraz'cim Karayel'e ait olup, velev ki sevdiğinize karşı kullanırsanız telif hakkı istenebileceğini belirtmekte yarar görüyorum.)
    Aşık olduktan sonra da çeşitli belalar peşini bırakmamış ve bu çeşitli belalardan en karmaşığı sebebiyle Ayşegül ile 97 gün ayrı kalmış. Onsuz 2 milyon küsür nefes almış. Fakat bu nefeslerin kalbine battığını ilgili kurumlara bildirmiştir. Bu ayrılığın sonunda I. Poyraz ölmüş ve II. Poyraz dönemi açılmıştır. Geçiş döneminde Poyraz'cim'in Oğuz Atay okuyan romantik bir adamdan maço bir adama dönüştüğü olmuştur. Ama bu onun suçu değildir Hakim Amca. Bu tarz davranışlara onu Ayşegül'e olan aşkı ve Mete'ye olan siniri sürüklemiştir.
    Zaten kör kütük aşık olan Ayşegül II. Poyraz'a geri dönmüştür. Bir çok badire atlatmışlar, her şeye ve herkese rağmen birbirlerini sevmekten vazgeçmemişlerse de her ne kadar kopya çektiğim bu kitapta yazmıyor olsa da ölüm onları ayırmıştır.
    Ayrıca Baba'nin sağ kollarından olan Sefer ve Sema'da ölüm sebebiyle ayrılmışlar, Sefer Sema'ya kavuşmak amacı güderek intihar etmiştir, arkasında bıraktığı mektup kitapta yer almaktadır. (Bknz;syf 313) Bu olayı dramatik diye paylaştığımı itiraf ederek acemi lakin dürüst bir biyografici olduğumu kanıtladığımı düşünmekteyim. Bu davranışından etkilenerek bana biyografinizi yazdırabilirsiniz.

    Son'a yaklaşıyoruz artık, yeter yahu dediğinizi duydum da ondan diyorum. Bu kadar dayandın az daha dayan,bitmek üzere.

    Üzerindeki tüm umutları Aysegül'den borç almış olup, onun ölümüyle bu umutlara gizli devletler tarafından el konulmuştur.Her şeyden birazcık olup asla bir tam olamayan Poyraz'cim Karayel Aysegul'un gidişine dayanamayıp aramızdan ayrılmıştır. Sefer gibi intihar edip etmediği, yahut eli silahlı adamın onu vurup vurmadığı konusunda bir bilgi bulunmamaktadır. Bulanların paylaşması ve acemi biyograficinizin kalfalığa yükselmesinde bir hayrı dokunması tavsiye edilir.

    Poyraz'cim Karayel ve adını zikrettigim zatı muhteremler dışında; iyi komşu
    Ümran Hanım, ödevlerin cocuğu İsa, Genel Kurmay'in kıymetli Albay'i ve Poyraz'cim'in hayali arkadaşı, iyi komşu Cevher Albay, küresel sermaye karşıtı milli devrimcimiz Zülfikar, sıkıntıdan kafasında saç çıkacağından yakınan ve Zülfikar yedek şarjörü olan var mı diye sorduğunda "ince uçlu mu" demek suretiyle espiri yeteneğini ortaya koyan Taş Kafa, diğer taraftaki şubesi şeytan olan Songül, bu dünyada sevgi diye bir şey olmadığını gözleriyle gördüğünü idda eden Sadrettin, IEGM'nin değerli mensupları ve ne olduğu belirsiz Adil Topal, bu biyografi sahibinin hayatının bir parçaları olup aslında Poyraz'cim Karayel hepsini hayatında istememektedir. İstenmeyenler örnek Adil Topal verilebilir.

    Sizi seven biyograficiniz, kitaplı günler diler
  • Bu sefer nasıl bir giriş yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Aşk izah edilebilir mi, belli kalıplara sığdırabilir mi? Kelime ile açıklanacak bir durum değil, his ile gösterilemeyen, eskiden beri kullanıldığı haliyle, midede kelebekler uçuşması vaziyetidir. Tabiatı dolayısıyla hareketsiz duran bir taşa anlam yüklemek, Sohrap Sepehri'nin tabiriyle, taşın bile halinden anlamaktır. Şu son cümlemi okuyan aşık bir insan, "taşın bile" deyişimdeki taşı küçümsememi, yargılayacaktır belki de.

    Nedir peki? Fikir ve duygu karışımı, akıl ve kalp kavgasıdır. Incecik bir ipe atılan sıkı düğümdür. Sadece üç harf içine sığmaya çalışmış lakin her seferinde insandan da taşmış bir sarhoşluk halidir. Ateş ve suyun aynı ortamda varoluş sanatıdır. Birbirinin zıttını oluşturan her şeydir. Yıllardan beri açıklanamayan bir sır olarak kalırken gönüllerde, sinirbilimcilerin, aşkın nörobiyolojisi başlığı altında çalışmalara ayrılan zamanın ana temasıdır. Bazen tüm suçu Eros'a atmak, mantıklı hareket edeceğim derken akıl ve korkunun esiri olmaktır. Bazen bomboş gibi görünen bir sayfanın, daha da boş bir köşesine yazılmayı bekleyen kelimedir. Susarak konuşmayı bilmek, derin sessizliklerde bulunmuş ve içinde kaybolunmuş huzurdur. Göz göze gelebilmenin bayıltıcı etkisini hissedebilmek, duyulacak bir ses tonunun gönülde iz bırakabileceğine şahit olmaktır. Hayatın süreğen akışında boğulmak, öldüm zannederken yeniden can bulma sırrına erişebilmektir.

    Tüm bunları söylüyorum ama net şekilde işte şudur diyebileceğim bir tanımı da yoktur. Kendimce ve anlatabildiğim kadarıyla yansımalarını bahsetmekle yetiniyorum. Iskender Pala'nın kendisi de aynı fikirde. Tanımlamayan... Belki binlerce kez tanımı yapılmış olmasına rağmen tanımlanamayan, diyor. Aşkın tanımlanmaya ihtiyacı yok ki zaten, hissedilsin hakkıyla, yeter! Denir ya yine, "Gülü tarife ne hâcet, ne çiçektir biliriz."

    Tanımlanamayan bu aşk kelimesinin yansımalarını görüyoruz kitapta. Beş farklı hikaye, kimisi yarım kalmış, kimisinden dolup taşmış. Ilk hikaye "Şehnaz Beste" isminde, Hayal Banu ve bir şair arasında geçiyor. Babanne makamındaki Hayal Banu ve torunu Dilşeker otururken, Dilşeker tamburu ile öğrendiği Şehnaz Beste'yi çalmaya başlar. Hayal Banu'da zamanında kalma derin bir anlamı olan bu besteyi yıllar sonra duyduğu an yarası kabuk bağladığı yerden kanar. Ürperir, halden hale girer. Hayal Banu kapanan eski defterlerin yeninden aklında ve kalbinde hatırlanmasıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Düşünür, düşünür ve düşünür. Dilşeker ne olduğunun farkında bile değildir, gördüklerine anlam veremez. Hayal Banu aşkın, içinde yanan mum ışığında, elinde sıkıca tutulmuş bir kağıt ve gümüş bir kolye ile sanki bu besteyi duymayı beklemiş gibi hayata gözlerini yumar.
    Hayal Banu ve şair birbirlerine mektup göndermişlerdir. Anlaşma şekilleri ve birbirini tamamlayış şekillerini sadece kendileri anlıyordur. Birbirlerine has olan bir anlaşma.
    *Bu Hayal Banu'nun gülümsemesidir*, cevabına karşın, *Bu, şairin gülümsemesidir*, cevabı.

    Kitapla alakalı okuduğum birkaç yorum, hikayelerdeki aşk kavramının abartıldığı, bu kadar olamayacağı, aşklarda gösterilen fedakarlıkların, günümüz zamanında bulunamayacağı şeklinde. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum açıkçası. O zamanlarda yaşanmış şeylerde kadir kıymet kavramı varmış, insanlar hislerini göz nazarında tutarlarmış. Şimdiki kanıtı zaten, Şu anda 19.yy'dan kalma hikayelerin çevirilerini okuyor olmak.

    İkinci hikaye "Pervanenin Kanatlarında" isminde. Bu hikayeyi daha önce, yine İskender Pala'nın Kitab-ı Aşk kitabının en sonunda okumuştum. O zaman çok beğenip tekrar tekrar döndüğüm bir hikâyeydi. Şimdi başka örneklerini de görmek beni ayrı şekilde mutlu ediyor. Hikâye Ebubekir Efendi ve Tiryandafila arasında geçiyor. Kırk yaşını almış Ebubekir Efendi, Hristiyan papazın kızı Tiryandafila'yı görüp aşık olmasıyla başlıyor her şey. Bu niyetini Tiryandafila'ya söylemeden önce Müslüman birinin Hristiyan birine olan aşkının ilerde nasıl şekilleneceğini düşünüyor. Ilerlemiş olan yaşının engel olabilme ihitmalini sorguluyor kendi kendine. Bu düşüncelerden doğan bir sıkıntı kaplıyor içini, çeşitli gazeller yazmaya başlıyor. Tam bu sırada verilen bir pervane örneği var.

    *...O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen bir pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarı çapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. 'Galiba benim bu pervaneden farkım yok! O da bende bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz.' Göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek gerekiyordu. Gönülde tutuşan ateşi söndürmek için göz damla damla su akıtıyor, ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini artırıyordu. 'Şu mum mu bana benziyor; ben mi muma dönmüşüm? Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın!' diyordu. Pervanenin, kanadını muma değdirdiğini ve o ilk yanlış ile birlikte biraz gerilediğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu.*

    Farkına vardığı şu örnekten sonra içindeki aşkı söylemek için Tiryandafila'nın yanına gitme cesaretini buldu içinde ve yanında kırk tane inci tanesi verdi. Tiryandafila'nın Rahip babası bu aşka hiç sıcak bakmadı. Ebubekir Efendi de kavuşamayan aşıklar kervanına katılmış oldu. Tirayndafila gizliden gizli mektuplar yazdı Ebubekir Efendi'ye. Her mektubuyla birlikte kendisine verdiği incilerden bir tanesini saçının bir teline takarak kendisine gönderdi, karşılığını da Ebubekir Efendi'nin lirik gazelleri olarak okudu.

    Ardından dört sene geçmiş Ebubekir Efendi Tiryandafila'nın aşkından vazgeçmemiş ve Papa, 'Eğer dinini değiştirip Hristiyan olursan sana kızımı veririm deyince bizim Müslüman Ebubekir Efendi o beklenen cümleyi kurmuş oldu: "Kırk yıllık Kâni olur mu yani!" Şimdi günümüzde kullanılan bu latifeli cümlenin de hikayesi bu şekildeymiş. Ebubekir Efendi gazellerinde mahlas olarak Kâni'yi kullanırmış. (Kâni, maden ocağından çıkarılmış cevher gibi sözler söyleyen)

    Dininden vazgeçmeyen Ebubekir Efendi'nin bu tavrı karşısında Papaz kızını başka bir yere gönderir. Aradan yıllar geçer, Ebubekir Efendi bir sürgün gemisinde Tiryandafila'nın olduğu yere gelir. Karşılaşırlar ve Ebubekir Efendi Tiryandafila'yı görür görmez sesi titrer, gözü kararır ve yere yığılır. Gece, yakacak odun bulamayan Tiryandafila Ebubekir Efendi'nin üzerine kapanır ve onun üşümemesi için sarıp sarmalar. Ebubekir Efendi uyandığında son inci tanesinin mektubunu göndermediğini söyler. Tiryandafila, son mektubu gönderdiği taktirde Ebubekir Efendi'yi kaybetme korkusuyla göndermediğini söyler. Tüm gece üşümüş ve vücut sıcaklığını kaybetmiş olan Tiryandafila, başı Ebubekir Efendi'nin omuzlarına düşmüş şekilde ölmeye ramak kalmışken, Ebubekir Efendi son şiirini de Tiryandafila'ya okur ve yüzündeki son gülümsemesiyle huzurla ölür.

    Üçüncü hikaye ise "Denizle Boyunca Aşk" isimli hikayedir. Istanbul'a Japonya'dan gelen heyete, iade-i ziyaret amacıyla bir geminin gönderilmesi ile başlar. Gemide Ali Ruhi Bey isminde, gemide gidilen yerde olup bitenleri yazmak için gelen bir sivil bulunuyordur ve bir teğmen olan, ünlü kaside şairi Nef'i Efendinin, uzaktan torunu olan Yusuf Naf'i ile olan aşk üzerine edilen sohbetleri bahsedilir. Birinden biri ortaya bir düşünce atar, soru sorar, diğeri bir beyit ya da hikaye ile cevap verir, düşünceyi pekiştirmiş olur. Zaman zaman geçen sohbetlerden bazılarını Aşkın Gözyaşları kitabındaki Şems ve Mevlana'nınkine benzettim.

    Diğer hikaye "Aşk ve Şiir" isminde, Aşkî lakaplı İlyas ve Cemile arasında geçen uzun soluklu bir aşk hikayesidir. Bu sefer hikayenin içeriğinden çok anlatılmaya çalışılan fikirden bahsedeceğim. Incelememin başında, yaptığım tanımlamalar arasında, birbirinin zıttını oluşturan her şeydir demiştim. Bu hikayede de ilk olarak o cümlenin yansımalarını görüyoruz.
    *Aşk hep böyleydi zaten. Âşığa niyazı, mâşuka nazı verir, oradaki eşitliği bozar, birini yüceltip diğerini düşkün hale koyar ve ortadaki liyakati kaldırırdı. Eşitlik ve liyakat oradan kalkınca sevilen ne dese, âşığına hangi zulmü reva göre mazur, seven ise neye uğrasa, hangi belaya tutulsa layıktır. Mâşukun kendisi her halükarda sevilendir, dolayısıyla istiğna (gönül tokluğu) onun özüne yerleşmiş olur. Aşığın kendisi de her durumda sevendir, yoksunlukta onun özünü kaplar.*

    İfade edilen azlık-çokluk, derinlik-yüzeyselliğin belirtildiği zıtlık durumu, âşık ve mâşuğun rolleridir bir bakıma. Diğer anlatılmaya çalışılan mesele ise İlyas'ın Cemile'ye duyduğu aşkın kendini, beşeri aşktan ilahi aşka bırakmasıdır. Zaman zaman içindeki ilahi aşkı, Cemile'ye duyduğu aşk ile bir tutmaya kalksa da, tekkedeki şeyhinin anlattığı hikayelere verdiği örneklerle yine kendine gelmiş olacaktır.

    Son hikaye ise "Yollarda" ismi ile, Sâ'di Çelebi ve Hersekzade arasında geçmekte. Yoğunlukta olarak birbirlerine yazdıkları mektupları okuyoruz. Yazıcının araya girerek belirttiği açıklamalar ile karmaşık ve karanlıkta kalan kısımlar açıklığa kavuşmuş oluyor.

    Hikayelerin -ikinci hikaye hariç- içeriklerine çokça değinmek isteyip büyüsünü bozmayı istemedim. Derin hisler, hiç bozulmamış ve anlamdırılmamış cümlelerde saklıdır diyelim.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Söylememen harcısı, söylemeğin hasıdır
    Söylemeğin harcısı, gönüllerin pasıdır

    Gönüllerin pasını ger sileyim der isen
    Şol sözü söylegil kim, ol söz hülasasıdır

    Kulil hak dedi Çalap, sözü doğru deyene
    Bugün yalan söyleyen, yarın utanasıdır

    Cümle yaradılmışa, bir göz ile bakmayan
    Şer'in evliyasıysa hakikatte asidir

    Şeriat haberini şerh ile eydem işit
    Şeriat bir gemidir, hakikat deryasıdır

    Ol geminin tahtası ne denlu muhkem ise
    Deniz mevci kati olucak uşanasıdır

    Bundan içeru haber işit, edeyin ey yar
    Hakikatin kafiri, şer'in evliyasıdır

    Biz talib-i ilmiz, aşk kitabın okuruz
    Çalap müderris bize, aşk hot medresesidir

    Evliya safa nazar ideli günden beru
    Hasıl oldu Yunus'a her ne kim olasıdır...
  • Bir serseri rüzgarım, aklımdan geçmez ölüm,
    Bin türlü duygunun ma'kesi oldu gönlüm!
    Bir gün bile sormadım kendime: Kimim, neyim?
    Yalnız san'at aşkına tapan bir divaneyim!
    Hissime, düşünceme sade o aşk hakimdir,
    Düşünmedim bir lahza beni yaratan kimdir?
    Ne dünya saltanatı, ne cennet, ne cehennem,
    Yalnız kalbi terennüm eder benim efsanem!
    Her şeye bedel saydım bir şuhun busesini,
    Heyhat... İşitmedim hiç hakikatin sesini!
    Bir uçurum korkusu duymazken bu gidişte,
    İçimden sarsılıp kendime geldim işte:
    Bu ne?.. Bu dalgalarda homurdayan devler ne?
    Bu ne?.. Ufuklardaki bu vahşi alevler ne?
    O şen bakışlardaki bu mahzun gölge nedir?
    Bu ne?.. Bu gördüğüm yer, bu viran ülke nedir?
    Rabbim... Bu vatanım mı?.. Bu mudur benim yurdum?
    Ben ki onun göğsünde huzurla uyurdum!
    Bu mudur bana aşkı, şi'ri ilham eden yer?
    Ne gafil bir uykuya dalmışım buysa eğer!..
    ***
    Bu akşam her tarafta bir ruhani hüzün var,
    Bir ses bana diyor ki: Şair, Allah'a yalvar!
    Sen ki hisli kalbinli aşinasın her derde,
    Bir san'atkar güler mi? muhiti inilder de?
    Gidip gelmeyenlerin matemlerini haykır;
    Yahud ali bir sükut için rübabını kır!..
    ***
    Bu gece nur içinde kalan minarelerin
    Bağrında dalgalanan yanık sesler ne derin!
    Kirpiklerim yaşardı, düştüm yeni bir vecde;
    Yıldızların altında ettim Allah'a secde!
    Tanrım... Ne kadar hazin, ne kadar kara yazım,
    İlk defa huzurunda diz çöken bu niyazım
    Yurdunun matemini duyan bir aşık sesi;
    Senin ki şu göklerin adaletin ma'kesi,
    Bense, zulmet içinde arıyorum biraz nur,
    O halde münacatım elbet kabul olunur!...
  • Efendimiz (s.a.v) aracılığı ile inen ilk Kur'an ayeti nedir?

    "Yaratan Rabbinin adıyla oku."
    (Alâk Suresi 1.ayet)

    Ayette de emredildiği gibi Rabbimiz Kur'an-ı okumamızı istiyor. Tamam. Dünya koşturması, mal, mülk, evlat derken okumaya bir türlü vakit bulamadık. Bahanelerimiz var, inandım. Ama Alâk Suresi'nin bir diğer bir manası "Sadece Kur'an-ı Kerim'i değil kâinatı ve onun yaratığı her şeyi oku."dur. Kâinatı okumak nasıl olur derseniz haydi hemen pencereye çıkın ve kaldırın başınızı göklere bakın sevgili ne diyor bilir misiniz?

    "Üstlerindeki göğe düşünerek hiç bakmadılar mı? İncelemediler mi? Onu nasıl yükseltip düzenleyerek, tavan olarak inşa ettik, nasıl süsleyip donattık? Onun hiçbir gediği, hiçbir çatlağı yok."
    (Kaf Suresi, 6)

    Baktınız mı? Nasıl da muhteşem değil mi?

    Ya ağaçlara, yemyeşil çayırlara, renk renk yüzlerce çeşit çiçeğe baktınız mı?

    Bakmışsınızdır tabii.

    Ama hikmetle bakmak önemli, çünkü hepsi bir minik tohumdan meydana geldi.

    Onlar toprakta çürüyüp tekrar dirildi.

    Bir minik tohum önce koca bir ağaç oldu ve sonra binlerce meyveye dönüştü.

    "Gökten suyu indiren O'dur. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, o bitkiden bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar (bahçeleri) çıkarıyoruz. (Bunların) kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerinin olgunlaşmasına bakan! Bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır."
    (Enam Suresi /99)

    Ya diğer canlılar?

    Bize dost olsun diye hayvanları yarattı.

    Yükümüzü taşısınlar, et, süt versinler, bizi korusunlar, kudretini anlatsınlar diye yarattı onları.

    "Ve hayvanları da yarattı; sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz.

    Akşamları getirir sabahları götürürken onlarda sizin için bir güzellik vardır.

    Kendisine ulaşmadan canlarınızın yarısının telef olacağı şehirlerde onlar, ağırlıklarınızı taşımaktadır. Şüphesiz sizin Rabbiniz şefkatli ve merhametlidir.

    Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri yarattı. Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır."
    (Nahl Suresi/5-8)

    Rabbimizin dediği gibi daha bizlerin bilmediği daha neleri yarattı kim bilir?

    "Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz.

    Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü, uçuver. Onların karınlanndan türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır."
    (Nahl Suresi/6-69)

    Bal arısı ne hikmetlidir. Doğduğu anda Allah'tan aldığı ilhamla yolunu şaşırmadan kilometrelerce uzaklıktaki bir çiçeğe gider. İstediğini alır ve şaşırmadan geri gelir.

    "Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için bir ibret vardır."
    (Nahl Suresi/13)

    "Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi."
    (Nahl Suresi/80)

    Hayvanların da Allah'ı zikrettiklerini duymuşsunuzdur.

    Lokman (a.s.) buyurur: Ey, oğlum! Horoz senden daha akıllı olmasın! O her sabah, zikir ve tesbîh ediyor, sen ise uyuyorsun!

    En fazla zikreden hayvan kurbağadır. En az zikreden hayvan eşektir. (Yanlış anlamayın sakın. O bile günde 5000 kere "ALLAH" diyor.)

    Kuşlar öterken zikrederler.
    İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden nakleder. Süleyman (aleyhisselamın) bildirdiğine göre, bazı kuşlar öterken derler ki:
    Tavus kuşu: "Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın."
    Hüdhüd: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz."
    Göçeğen: "Ey, günahkarlar! Allahü Teala'dan af ve mağfiret isteyin!"
    Kaya kuşu: "Her canlı ölecek, her yeni eskiyip çürüyecektir."
    Kırlangıç: "Ne yaparsanız onu bulursunuz."
    Güvercin: "Yeri göğü mahlûkatla dolduran Rabbimi, noksan sıfatlardan tenzih ederim."
    Kumru: "Sübhâne Rabbiyyel-a'lâ."
    Karga: Allahü Teâlâ her şeyi helak edecektir."
    Kustat kuşu: "Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur."
    Papağan: "Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun!"
    Doğan: "Sübhâne Rabbî ve bilhamdihî."

    Her şeyin varlığını görüyoruz, biliyoruz şüphesiz. Ama kâinata kaç kere o yarattı diye bskıp şükrediyoruz?

    Bence artık durup düşünme zamanı. Sorun bakalım kendinize:

    - Bundan sonra istediğim ilahî aşka kavuşup cennette ebedi huzur mu?
    -Yoksa hem dünyada hem de ahirette ebedi cehennem mi?

    Cevabınız ilahî aşk ve cennet ise peşini bırakmayın n'olur. Çünkü bakın: "Vermeyi istemeseydi, istemeyi vermezdi."
    (Said Nursi, Mektubat, s.302)

    Haydi o zaman, vakit kaybetmeden aşka niyet edelim!
  • Her yetişkin düş kurabilirken, her çocuk düş kurduğu bir hayal dünyası yaratabilir. Rüya içinde rüyayı, hayal içinde hayal gemisine alıp tufandan sonraki geleceği yaratabilir.

    Dahası da var; bir çocuk uçabilir. Bir gezegene gitmek için yıllarca projesini tasarlayıp, hazırlığını yapan ve yıllarca yolculuk yapan yetişkin bir astronottan farklıdır; gözlerini kapatmasına bile gerek kalmadan hayallerinde, istediği yıldıza yahut gezegene anında yolculuk yapabilir. Denizler, okyanuslar üzerinde koşabilir, saatlerce balıkların arasında nefessiz de yüzebilir. Bir çocuk vizesiz, pasaportsuz ülke ülke dolaşabilir. Ay'a çıkıp çilekli sütünü yudumlarken Dünya'yı seyredebilir, bir başka çocuk ise yine Ay üzerinde Dünya'yı seyrederken çilekli sütünü yudumlayabilir.

    Bir çocuk özgürdür; sokaklarda, parklarda değil tüm evrende deliler gibi doyasıya koşabilir. (Ne yazıktır ki bir çocuk, Türkiye'de yaşıyorsa bu durum geçersizdir. Dünya'nın diğer yerlerindeki çocuklara oranla minimum derecede özgürdür, Türkiye'de yaşayan çocuk. Suç Türkiye'nin de değildir üstelik. Suç, eğitilmemiş zihniyetlerin cahilliğini kusmasında gizlidir. Bu sapık zihniyetlerin tecavüze, tacize ses ve onay vermesinde... Yahut savaşın içinde doğan çocukların hayalleri bir oyuncağa kadar gidebilir en fazla. Çünkü düşleri silah namlularının ucunda susturulmuştur.)

    ...

    "Küçük Prens, aslında düşündüğü kadar büyük bir prens değilmiş." Çünkü yetişkinlere benzemiyor. Yetişkinler hiçbir şey anlamıyorlar. Tüm dertleri sayılar; tek uğraşları hesap yapmak. Küçük Prens ise büyük olmanın sayılarla aşk yaşamak olduğu bir alemde küçüklüğünü kabulleniyor. Çünkü o böyle birisi değil. O sayılarla ilgilenmiyor; sayılanla ilgileniyor. Onun için gökyüzünde kaç yıldız olduğu önemsiz. Önemli olan gökyüzünde yıldız olması...

    Küçük Prens'in dünyası/gezegeni küçük fakat hayal dünyası büyük. Küçücük gezegeninde dizinin boyunu aşmayan iki tanesi aktif, bir tanesi sönmüş yanardağının eteklerini süpürmesi, gezegenini ele geçirmeye çalışan baobabları temizlemesi, gezegeninde açan çiçeği rüzgardan koruması ve defalarca gün batımını izlemesi... Bunlar onun rutini aslında. Peki hangi birimiz bir yanardağ eteğini süpürebilir, bir çiçeği rüzgardan korumak için vaktinden ödün verebilir? Kaç gün batımında detayları inceleyecek kadar hüzünlenebiliriz? Güneş'in yaralarını görebilecek olanınız var mıdır? Peki ya Güneş'e kör gözlerle pansuman yapabilecek olanınız? Aslında, "yapabilirdiniz". Eğer ki çocukluğunuzu gökyüzünden bir parça ısırmak isteğiyle geçirmiş olsaydınız. Fakat pek azımız bunu dilemiştir, dileyecektir. NASA'nın varislerinden küçük ellerin, pankeklerle gezegen fotoğrafı yapması gibidir, bunu dileyebilen bir çocuk olmak. Yetişkin olmak ise sadece yetişkin olmaktır.

    Küçük Prens, evcilleştirildiğinianladığında çiçeğine bir bağlılık hissi duyar. Bağlanmak bir şeye körü körüne, bir daha çözülememek ve kör düğüm olmak o şeyle. Yani; evcilleşmek, evcilleştirilmek...

    [ Küçük Prens öldü. Küçük Prens öldü.

    - "Ölmek nedir?" ]

    Yedinci kez okumuş olduğum ve daha birçok kez okuyacağımı bildiğim Küçük Prens'i okumadığım her an özlüyorum. Ve onun çiçeğine duyduğu bağı, ben de Küçük Prens'e karşı duyuyorum. Ona karşı sorumluluğum var. Küçük Prens böyle söylerdi.

    Küçük olmak isteyenlere, büyük bir hazinedir Küçük Prens. Büyük olmak isteyenlere ise güzel bir sitemdir. Ben de buradan bu sitemi dile getireyim; "Biz küçükken sokaklar sadece oyun alanımızdı, parklar ise büyüklerindi. Hatta park demek, lüks demekti bazılarımız için. Sokaklarda saklambaç oynardık, körebe, istop oynardık. Belki biraz eskiye gidersek çelik çomak oynadığımızı da söyleyebilirim. Birkaç yıl geçti, ayağımıza, elimize top aldık. Heyecanlı heyecanlı, kuralsız, kanunsuz koşturduk topun peşinden. Sonra çok kötü bir şey oldu; büyüdük! Şimdi ki çocuklara baktığımda gördüğüm ise çocukken büyüdükleri... Samimiyetimle söylüyorum, benden yedi sekiz yaş küçük olduğunu öğrendiğimde abla yahut ağabey demekten son anda vazgeçtiğim çocuklar oldu. Kız çocuklarında büyüklerinden özendikleri makyaj ve olgun gözükme çabası, erkek çocuklarında ise çevresine ben güçlüyüm deme uğraşı. Peki burada çocukluk nerede? Çocukluğunu dolu dolu yaşayan insanlar olmamıza rağmen hala çocuk olmaya özeniyoruz. Peki şimdiki çocuklar ne yapabilecekler? Ne çocukluğa özenecekleri bir gerçek bir çocuk görecekler (çünkü onlar da çocukken büyüyecekler), ne de yaşamadıkları çocukluklarını özleyebilecekler. Aslında; gökyüzünden gelen bir pastanın lezzetinden mahrum kalacaklar."

    Küçük Prens düşlerinize girsin, rüyalarınıza değil. Rüyalar unutulur...