• "Haydi, en güzel porselen fincanlarınızı, en kaliteli çay ve kahvelerinizi (isterseniz sıcak çikolatanızı) ve bunların yanına gidecek kek, çörek ve ekmeklerinizi getirin. En kaliteli tereyağınızı da unutmayın. Şık bir sabahlık giymekse size kalmış."
    Kitaptaki bu alıntıyla başlamak istedim. Kitabı okumaya karar verdiyseniz karnınız tok ve yanınızda özellikle de çayınız olmalı. Bu kitapta sadece Jane Austen' ın çay aşkını değil çayın İngiltere'deki tarihini, o dönemde çayın ne kadar önemli bir içecek olduğunu ve bazı kek vb tarifler okuyoruz.
    O dönemde o kadar önemli ve pahalı ki çay, hizmetçiler alıp satmasın diye evin hanımı kilit altında tutarmış. (Ülkemiz aklıma geldi. Çayın karaborsa olduğu dönemler) Çay kutularını leydiler tarafından telkari yapıldığı, subayların sırt çantalarında mutlaka çayın bulunduğu, çayın sahtesi yapıldığı, adına şiirler, şarkılar yazıldığı, her derde deva denildiği, uzun yıllar çay hakkında tartışmalar yapıldığı bir dönemi okuyoruz.
    Kitapta ayrıca Jane Austen, kız kardeşi Cassandra'ya yazdığı mektuplardan ve yazdığı kitaplarladan çayla ilgili alıntılar mevcut. Aklıma gelenler; Mansfield Park, Aşk ve Gurur, Emma, İkna, Akıl ve Tutku.
    Keyif alarak okuduğum bir kitap oldu. Sizde çayınızı demleyin ince belli bardağınızı alın ve Jane Austen' a çay içerken eşlik edin. Keyifle okuyun.
  • Selâmun Aleyküm canlar, sizi pek özledik .
    Burası gerçekten çok garip bir platform haline geldi, dostlarımız kardeşlerimiz hep buradadır, gelmeyince hele ki aradan bir gün dahi geçince susamış gibi dostsuz, kardeşsiz kaldığımızı hissediyoruz. Sanki birşey arıyormuşuzda onu bulduk, bulduk ama burayı erteledik, gerçi bulduğumuz şey uğruna neler feda edilir bir bilseniz, neyse yine konu dışına çıktık.

    Bugün sizlere kalbimizden düşen parçalarla Hz.Ebu Bekir Ês- Sıddık hazretlerini anlatalım, biliyorsunuz biliriz, ama usulsüz vusül de olmaz gerek.

    Kim bu Ebu Bekir?

    Efendimizin can dostlarından olan Ebu Bekir hz, 571 Yılında Mekke’de doğdu, bakın doğum yılı çok önemli, 571. Babası Kureyş’in Teym boyundan Ebu Kuhafe Osman, Annesi Sahrin kızı Ümmül Hayr Selma’dır.

    Asılca adı, Abdül Kabe iydi.Müslüman olduktan sonra Efendilerin efendisi, İsmi aziz, Şanı pek sınırsız yüksek olan Hz.Muhammed efendilerimiz ,ona Abdullah adını verdi, ayrıca Atik, Sıddık Yarı- gar sanlarıylada anılır. Bilir misiniz Ebu Bekir Efendimiz Müslüman olan ilk erkektir.

    Mekke’de Kureyş’lilerin kan davalarına bakardı, daima uygun ve yerinde karar veren bir hakemdi.

    Efendimiz Hz.Muhammed'in atalarının dininden başka bir dinden söz ettiğini duyunca Resullulah’ın yanına giderek birzati;

    -Ya Ebel Kasım sen kavminin , atalarının dinlerini kınıyor ve yeriyormuşsun öylemi? dediler, efendimiz ise çok uygun bir dille onlara ;

    – Ey Ebu Bekir (R.a) ben, sana ve bütün insanlara Allah’ın Resulüyüm, insanları bir olan Allah’a davet ediyorum şahadet getir; Deyince Ebu Bekir (RA) hiç irkilmeden, düşünmeden, dili sürçmeden, dolaşmadan Kelime-i Şahadet getirerek Sıddıkiyet makamına giden caddeye girmiş oluyordu.

    Kaldı ki Müslüman olmadan öncede Ebu bekir efendimiz , yine Efendilerin efendisi olan Peygamber efendimiz ile yakın dostlar idi, müslüman olunca bu dostluk erişilmez bir dostluğa bürünmüş oldu.

    Zengin bir tüccardı Ebu Bekir efendimiz, kırk bin dirheminin otuz beş binini müslüman olan kölelerin hürriyetini kazanmaları için fidye olarak ödemişlerdir kendileri, hatta eziyet gören kötü işkencelere mağruz kalan Efendimiz Hz Bilal( RA) fidyesinide Hz Ebu Bekir (RA) vermiştir.

    Yoğun baskılar neticesinde müslümanlar Habeşistan’a göçtüğünde o Peygamber efendimizin yanında kalan bir kaç müslümandan biri idi.

    Ebu bekir Hz.leri bir defasında dahi, şöyle dua etmişlerdir, “Allahım! Ahiret günü benim vücudumu o kadar büyütki cehennemde benden başkasına yer kalmasın!”

    Hz Ebu Bekir Kur’an-ı Kerim okurken ağlardı. (Bizler ağlıyamıyor isek, neden ağlıyamıyoruz diye düşünüp belki bizlerde ağlamalıyız...) Hicrette Peygamberimiz(sav)’e arkadaşlık edeceğini duyduğundada sevincinden ağlamıştır.

    Dostların beraber üç gün kaldıkları Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir , can efendimiz'idir, mağarada keşif yaptıktan sonra canlar canı, Peygamberimiz girmiştir. Efendiler efendisi bilmez mi 'ki içerisi güvenilir mi ? değil mi ? Bilir bilir, pek iyi bilir amma, usulsüz vusul olmaz gerek.

    Mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Hz. Muhammed Mustafa (sav)’ efendimizi uyandırmamak için sesini çıkarmaması, ağlarken Peygamberimiz’in uyanıp ne olduğunu sorduğunda, “Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah” demesi olayı Ebû Bekir’ efendimizin, efendileri efendisine, HZ. PEYGAMBERİMİZE olan bağlılığının örneklerinden sadece biridir.
    Kur’an-ı Kerim’de onun için”İkilerin ikincisi“Vasfı zikredilmiştir.

    Mescid-i Haram’da, Peygemberimiz ve diğer müslümanlarla birlikteydi. Orada bulunan müşriklere Allah’a ve Resulüne inanıp bağlanmalarının gereğini anlatıyordu, müşrikler ona ve diğer müslümanlara saldırdılar ortalığı alt üst ettiler Hz Ebu Bekir (RA)’i kanlar içinde bırakıp tanınmayacak hale gelene kadar dövdüler ta ki Teyze oğulları gelip Onu yarı ölü vaziyetinde evine götürene dek.

    Yine Peygamberimiz(s.a.v) efendimiz’in ebediyete göçeceğini ilk fark eden, herkesten önce sezen ve göz yaşı döken Sıddık-ı Ekber’dir.

    Efendimiz , Hz.Muhammed (s.a.v) çok hastalandığında namazı kıldırması için Hazreti Ebu Bekir'(RA)i tayin etmiştir.

    Ebu Bekir efendimiz , Yediği bir zehirli yemeğin tesirinden 63 yaşında 23 ağustos 634 yılında Medine’de ahiret alemine göç etmiştir.

    Mübarek naaşı Allah Resulü (s.a.v) efendimiz’in irtihalinde kullanılan sedye üzerine konulup, cenaze namazını Hz.Ömer (r.a) Efendimiz kıldırmıştır. Kainatın Efendisi Peygamberimizin, göğüsleri hizasına defnedilmiştir.

    İşte böyle, canlar dostluğu gelin Ebu Bekir Efendimizden öğrenelim, neler gördü, neler geçirdi, ne eziyetler, ne şiddetler, ne fenalıklar gördü, ama davasından vazgeçmedi, Allah'ın habibi Alemlerin Efendisini bir saniyeliğine bile yalnız bırakmadı. Aşk'ta dostluk bu olsa gerek, dostluğun bile Aşk'ı nefis kokar bu alemde canlar... Unutmayalım bu insanları, biliriz, unutmazsınız ama , sizde bilirsiniz, usulsüz vusül olmaz.

    Allah bize bu insanların dualarında olmayı nasip etsin canlar.

    Allah'a Emanet olun Bey Efendiler,
    Allah'a Emanet olun Hanım Efendi Kardeşlerim,

    -Oğz
  • En çok hoşuma giden kitapta 'izlemek' yerine 'seyretmek' kelimesini kullanılması oldu. Yavuz Bülent Bakiler bu konuyu Sözün Doğrusu adlı çalışmasında çok güzel izah etmiştir. Hareket halinde olan şeyler 'izlenir'. "Ona fark ettirmedin, onu arkadan gizlice izledik, gittiği her yere gittik." Seyretmek(seyir etmek) , bir şeyi takip etmeden, hareketsizce ona odaklanmak. "Herkes sessizce televizyon seyrediyordu."
    .
    .
    Günlük yaşamı edebiyata ustaca yansıtmış. Tek tek hiçbir ayrıntıyı atlamadan okuyucu olayların içinde yaşıyormuşçasına anlatmakta yazar. Balzac, tasvirin ustası;Pamuk da bu edebi anlayışa sadık kalarak gerek cansız nesnelerin tasviri olsun, gerek karekter tasviri olsun bunu ustalıkla yapmıştır. Bazı yerlerde  yazar konuyu gereksiz anlatımlar zenginleştirmeye çalışmış gibi geldi. Bu gereksiz anlatım kitabın yarısından sonra beni inanılmaz şekilde sıktı. Ama bir gayret ne olacak derken şiddetli anlatımlar yerine artçı anlatımlarla anlatımı sürdürüyor. Belli bir noktadan sonra sıkılmak yerini sanatsal anlatımın keyfini okuyucuya veriyor anlayacağınız sizi edebiyata doyuruyor. . Post-modern anlafımı ustalıkla sergilemektedir yazar.
    .
    .
    Kitap  cinsel tema ve aşk acısı üzerine temellendirilmiş. Konu cinsellik olarak sunulurken insan tabiatından uzaklaşarakar nesne tabiatına kaymıştır. Bedensel hazların çekiciliği silikleşirken maşuğun fiziksel özellikleriyle birtakım anlamlar çıkarılmaya başlanmıştır. Merhamet apartmannı yaşam alını olmaktan çıkıp kullanılmayan, atmaya kıyılamayan kıymetli eşyaların toplandığı yer ve bir geçmişi olan eşyalarla kurulan duygusal bağ. Kemal ile Füsun ilk bu dairede birbirlerine ait olmuş ve araya giren ayrılık ve onca yıl yaşanılanlar burada biriktirilmeye başlanmıştır, tıpkı daha öncekiler gibi. Pamuk, burada daireyi biri metafor olak kullanmış. Birinci kişi ağızdan anlatılan olaylar geçmiş olayları bugünkü gibi okuyucuya aktarmakta. Leyla ile Mecnun hikayesinden yola çıkan yazar Füsun'le tensel temasın yerine, Füsun'un dokunduğu eşyaları birer birer evden aşırarak Merhamet apartmanında tıpkı Füsun'a dokunur gibi eşyalara dokunmakta. İçtiği tüm sigaralırın izmaritlerini toplamakta çünkü her birinin söndürülüşünde ayrı duygusal tepkiler var-sinirli, dalgın, öfkeli, duygusal, umutsuz vb. - hepsinden de önemlisi Füsun'nun dudaklarına temas etmiştir bu izmaritler. Bu arada Freud'un psikanaliz tekniğinide ilme ilmek paraglaflara işlemiş yazarımız. Üslüp oldukça anlaşılır ve anlatım akıcı. 1970'li İstanbul'unda zengin, fabrikatör çevrede yaşayan insanların yaşamları eğitimden eğlenceye, siyasetten askeri darbeye kadar genişçe bir açıdan ele alınmıştır. Özellille de sosyete hayatı ronik bir şekilde anlatılmaktadır. Tarihi zaman ve konu kendi içinde öyle bir harmanlanmış ki bu da okuyucu üzerinde derin bir iz bırakmakta. Kitap bana gölgelenmeyi anımsattı. Nasıl mı? Bir yanımda Vadideki Zambak, bir yanımda Kürk Mantolu Madonna, bir yanımda Anayurt Oteli, bir yanımda Aşk-ı Memnu, bir yanımda Eylül romanının hafif hafif esintilerini hissettim.
    .
    .
    Nişanlanmak üzere olan Kemal nişanlısı Sibel'in Şanzeli butiğin vitrininde görüp beğendiği çantayı, nişanlısına sürpriz olsun diye almak için butiğe girip Füsun'la karşılaşmasıyla başlar. Füsun uzaktan akrabaları olan hem de  annesinin terzisi olan Nesibe Hala'nın kızıdır. Füsun çocukluk anılarından farklı olarak artık büyümüş, çekici bir genç kız olmuştur. Merhamet apartmanında başlayan tensel yaklaşmayla Kemal gitgide başka bir aşk duygusuna yelken açmıştır. Nişanlandığı gün Füsun'u son kez görür ve Füsun bir anda ortadan kaybolur. Kemal onu aylarca Merhamet apartmanının dairesinde bekler ama o gelmez.  Bir yanda Sibel bir yanda Füsun vardır. Sibel'le olan beraberlik biter çünkü Kemal deli gibi Füsun'a aşıktır. Nişan günü ortadan kaybolan Füsun, bir buçuk sene sonra Füsun'nun arkadaşı Ceyda aracılığıyla ona mektupla ulaşır ve bir araya gelirler ama Füsun beş ay önce ona çocukluğundan beri aşık olan Ferudun ile evlenmiştir. Artık Füsun başka bir insanın eşiydi. Bahane üstüne bahane bularak Füsun 'lara girip çıkmaya başlar Kemal. Olaylar bu ev ve aile çevresinde derinlemesine anlatılmaktadır okuyucuya.
    .
    .
    Füsun'a ait olan eşyalarla oyalanarak onu hayatanda yaşayan aşk acısı çeken Kemal.
  • Selamun Âleyküm canlar, biz geldik, tekrardan kabul buyurursanız, inanın ki günler nasıl geçer anlamıyoruz, ama şu yazının başına geçince hepsi birden yok oluyor, dün Hz. Fatıma Ve Ali efendimizin birbirlerine latifeyle kıskançlıklarını, hatta sonrasında Hz.Peygamberimizin eşlerinden olan Hz.Hatice anamızı ve dahilerini yazdık, elimizden geldiğince, kalbimizden döküldükçe,

    Var olun,

    Sizlerde çok güzel mesajlar atarak bizleri onure ettiniz, yazana bakmayın, yazan cahil olsa gerek, yazdıran Alim'dir biliriz. Hû olsa gerek yazdıran...

    Bugün gönlüme düşün isim, canım anacığım Zeynep anamızdır.

    Kimdir bu zeynep? kimlerden olsa gerek?

    Peygamber Efendimizin ikinci çocuğu ve kızlarının en büyükleridir. Validesi, validemiz Hz. Hatice binti Huveylid b. Eslem'dir. Allah ondan razı olsun.

    Rasûlüllah'a nübüvvet gelmeden yaklaşık on yıl önce dünyaya gelmiştir zeynep anneciğim. Bu sırada Peygamberimiz otuz yaşlarındaydı.

    Zeynep anacığımız büyüyüp evlenme çağına gelince, teyzesi Hâle bint Huveylid kendisini, oğlu Ebu'l-Âs b. er-Rebî'e istedi.
    Validesi , Validemiz, Hz. Hatice, kız kardeşinin bu isteğini memnuniyetle kabul etti. Zira o sırada Ebu'l-Âs, gerek mal, gerek ticaret gerekse güvenilir olma bakımından Mekke'nin sayılı adamlarından biriydi ve Hz. Hatice, yeğenini çocukları kadar sevmekteydi. Ortada hem güven hemde bilinirlik olsa gerek en güzeller en güzellerini hep bulur hep sayar idi, Eee bu işler öyle değil mi? kim kim olursa, kimle karşılaşır.

    Zeyneb' validemizin, Ebû'l-Âs b. er-Rebî' efendiler'den Ümâme ve Ali adında iki çocuğu oldu. Ali, çocuk denecek yaşta vefat etti. Kızı Ümâme ise bilahere teyzesi Fâtıma'nın vefatından sonra Hz. Ali ile evlenmiştir.

    Zeynep annemiz Eşsiz bir sabra sahip idi. vakur ve metanetli bir hanımdı. Hanım efendi idi,
    eee o vakit hanım efendi ne demek?

    Üstün bir saygı gösterilen, eşsiz, değerlilerin en değerlisi, edep aşkını bilen , üstün olan demek idi.

    Cesur, fedakâr, hizmet ehli bir hanım efendi idi annemiz zeynep. Babaları efendimize çok bağlı, onun için daima hüzün içerisinde olan idi. Çünkü peygamberimiz pek çirkinlikler , pek kötülükler görür idi, Zeynep anamız inceydi, zarifti, merhametli ve saygı değer, sabırlı idi, Pek ala hüzünlenirdi efendimiz için, baba sevgisini biz zeynep anamızdan öğrenelim, tüm zulümlere karşı onunla hüzünlenip onunla sabreden hanım efendi kızı idi zeynep anneciğim.

    Hicret zamanı idi, Zeynep annemiz peygamberimize gizliden gitmek onu görmek isterdi, dahi hasretiyle yanar tutuşurdu annemiz.

    Hicret planında hesabı bozan diğer bir unsur da yakın akrabalarıydı. Hazırlıkları onlardan gizlemeleri imkansızdı. Öylede oldu. Her şeye rağmen bir kaç kişinin hicretten haberi oldu. Akrabalık bağları ise yabancılara söylemelerine engel oldu. Oldu amma, kendi aralarında konuşmalarını engellemedi.

    Konuşmaları duyanlardan biri de Hz. Hatice’nin amcası oğlu Habbâr’dı. Bedir’de yakınlarını kaybeden Habbâr öfkeliydi. Haberi alır almaz çevresindekilere bildirdi.

    Hz. Zeyneb’i gözleyen Hind binti Utbe’nin de kotlu yolcuların şehirden ayrıldıklarını görmüştü. Sağa sola koşarak insanları uyandırdı. İntikam çığırtkanlığı yaparak insanları kışkırttı. Öfkeye kapılan Kureyşliler, homurdanıp söylenmeye başladılar.

    Ah zeynep annem ah,
    Kâinatın Efendisi’nin kızı, validemiz zeynep anamız yıllarca baba hasreti çekmiş, inancından dolayı bin bir sıkıntıya katlanmış, yıllarca evine hapsedilmişti. Sonra vatanını ve ailesini terk etmek durumunda kalmıştı. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdide, onu yurdundan çıkaranların attığı ok yüzünden az kalsın canından oluyor, çocuğunu düşürüyordu.

    Kanaması başlayan Hz. Zeyneb, korku içinde bir kenara çekilip acısı ile baş etmeye çalışırken müşriklerin yaptıklarına kızan Kinâne, hemen sadağından bir ok çıkarak yayına yerleştirdi.

    Oku müşriklere doğru çevirdi. Sonra:
    – Yaklaşmayın! Yaklaşanı hemen şuracıkta öldürürüm, diye bağırdı. Tehdit ederek durdurmaya çalıştı. Kinâne’nin ciddi olduğunu gören adamlar, korkup bir kaç adım geri çekildiler. Çekilmezler miydiki? Yer gök korkar olmuştu Kinane'nin o an ki öfkesinden, ciddiyetinden, hislerinden!

    Geldi zaman gitti zaman anacığımız
    Medine’ye hicret ettiği sırada Habbâr’ın attığı okla deveden düşüp çocuğunu kaybeden validemiz, o gün için kurtulmuştu ama çektiği bu acının etkisi hiç bir zaman geçmedi. Sürekli devam etti. Aldığı darbe yıllarca onu rahatsız etti. Onun ölüm sebebi olacak gibi görünen ağrılar, Mekke Fethinden sonra iyice artmaya başlamıştı. Oğlunun vefatından duyduğu üzüntü ağrı ve acılarını tetikledi. Yıllardır sürekli kendisini yoklayan hastalık şiddetlendi.

    Durum bu olsa gerek ki;
    Önceleri uzun aralıklarla gördüğü ağrılar, sık aralıklarla görünmeye başladı. Sonra yatağa düşürdü. Oğlu gibi acılar içinde kıvrandırdı. Kızının hastalığına üzülen Efendimiz, sık sık yanına giderek hal hatırını sordu. Onunla dertleşti ve bir BABA gibi ona destek oldu, babalığı efendimizden öğrenmek gerek.

    Efendimiz kızları , validemiz olan , zeynep annemizin derdine çare bulmaya çalıştı. Lakin olmadı. Henüz otuz bir yaşında gençliğinin baharında olan Hz. Zeyneb anacığımız, acı ve ağrılara daha fazla direnemedi. Dünyaya veda ederek Rabb’ine kavuştu. Kızının vefatı Allah Resûlü’nü , İsmi aziz, kendi güzel efendimizi pek derinden üzdü. Torunu Ali gibi, annesi içinde gözyaşı döktü. Cenazesi ile bizzat ilgilenerek başından bir an olsun ayrılmadı.

    Hanım sahabilerden Ümmü Atıyye ve Ümmü Eymen, cenazeyle yakından ilgilendiler. Efendimizin eşleri Hz. Ümmü Seleme ve Hz. Sevde binti Zem’a onlara yardım etti. Birlikte yıkayıp kefenlediler.

    Dünya ne kaybetmiş idi şimdi?

    Sabrını, baba aşkını, kız evlat olma hissini derinden kaybetmişti, sabırlıların sabırlısıydı zeynep anamız, güzeller güzeli idi, babasına pek âla düşkün idiler, Aşk bu olsa gerekti, baba aşkı bu olsa gerek, amma evlat aşkıda peygamberimizden zeynep anamıza örnek olduğu gibi olsa gerek idi,

    Sürekli evlatlarıyla , yakınlarıyla , dertler ile dertlenen , dünya adlı şu küreyi sırtında omuzlayan efendimiz ve ailesi dünya hayatlarında hiçbirimizin çekmediği , görmediği , kötülükler , fenalıklar, haller gördüler.

    Allah onlardan razı olsun, bizlere'de o sabırlardan, o metânetlerden nasip kılsın.

    Güzel kalın bey efendiler ,
    Güzel kalın hanım efendiler,

    -Oğz
  • Yine dayanamıyorum, yine yazmak istiyorum, yazacak o kadar şey vardır ki yazmazsam boynuma binecek hissediyorum kusura bakmayın. Okursanız size, okumazsanız size olsun ama hep hayır olsun.

    Ümmü seleme'yi tanır mısınız? Hz. Ümmü Seleme.Tanırsınız evvela, bilirim. Ama yinede ûsulü yerine getirmek icab eder ben yazayım müsadeniz olursa.

    Asıl adı remledir derler ama bizce doğrusu Hind'dir. Oralardan gelir. Eee o zaman nedir bu Ümmü Seleme? Dersiniz bilirim, hemen diyeyim, oğlu Seleme'den dolayı, Ümmü Seleme diye tanınmıştır.
    Babası, Ebû Ümeyye Süheyl bin Muğîre b. Abdillah b. Ömer b. Mahzum'dur.

    Cömertliğinden dolayı kendisine Zâdü'r-Rekb yani yolcu azığı , yolcu dostu, yolcu sevgilisi denir idi. Ümmü seleme anacığımın, validesi'de Âtike bint Âmir b. Rabîa'dır

    Ebû Seleme Abdullah bin Abdi'l Esed ile evliydi. Her ikisi, birlikte Habeşistan'a hicret ettiler. O zamanlarda cahiliye devirlerine denk geldiğinden olsa gerek müslümanlara , kadınlara pek hoş bakılmaz insanlara pek eziyet edilirdi, insan derim, müslümanlara derim.

    Zeynep adında bir kız çocuğu daha sonra ömer ve dürre adında iki çocuk daha dünyaya geldi anacığımızdan. O zamanlar bu eziyetlerin arasından pırıl pırıl parıldayan o eziyetlere uymayan savunanlardan olan Necaşiye sığındılar Hz. Ümmü seleme ve eşi , dahi çocukları.

    Habeşistan'a hicret ederek, Necaşi'ye sığınmış olan Müslümanlar, Mekkeli müşriklerin Müslüman olduklarını haber alınca geri döndüler. Ümmü Seleme ve kocası Abdullah bin Abdi'l Esed'de geri dönenler arasındaydı. Ne de olsa yol tek idi, gidip de dönmemek olur muydu? döndüler döndüler amma Mekke'ye vardıklarında durumun, eskisinden pek farklı olmadığını gördüler, yani eziyetler ve çirkinlikler sanki bıraktıkları gibi devam ediyor değişenler değişmemiş gibi duruyor idi.

    Ümmü Seleme anacığımın kocası Abdullah bin Abdi'l Esed, Uhud Savaşında aldığı bir yara sonucu vefat etti. Ümmü Seleme'ye iddet müddetini bitirdikten sonra Rasûlüllah (s.a.s) evlenme teklifinde bulundu. Bulunmadan evvel yani Abdullah bin Abdi'l Esed ölmeden evvel , Allah benden daha hayırlısını , sana gözü gibi bakacak pak bir koca nasip etsin diye'de bir dua'da bulunmuştu. Vuku bu idi ya o dua geldi ve en sevgililerin sevgilisine şahit oldu.

    Hatta Abdullah bin Abdi'l Esed vefat edip şer'î bekleme süresi dolunca Hz. Ebû Bekir kendisine evlenme teklifinde bulunmuş, fakat Ümmü Seleme anacığım bu teklifi dahi reddetmişti. Ardından, Hz. Ömer aynı teklifte bulunmuş, onu da kabul etmemişti. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) kendisine evlenme teklifinde bulundular. Ümmü Seleme bu teklifi reddetmemekle birlikte çekingen davrandı. Rasûlülleh bu tereddüdünün sebebini sorunca Ümme Seleme; yaşlı, çocuk sahibi ve kıskanç oluşunu sebep gösterdi.

    Peki sonra ne oldu?
    Anlatiyim uygunsa,

    Rasûlüllah Selemeye döndü ve onu hiç olmadığı kadar rahatlattı, buyurdu efendimiz "Kıskanç olduğunu söylüyorsun, bunu gidermesi için Allah'a dua edeceğiz. Yaşlı olmana gelince; bu mesele değildir, ben senden bir yaş daha büyüğüm. Çocuklar da Allah'a ve O'nun Rasûlüne aittir" şeklinde karşılık verdi.

    Şimdi içinizden dersiniz ki Ey Ümmü Seleme sana en hayırlılar evlenme teklifi ediyor'da kabul mü etmiyorsun? Demeyin, Ümmü Seleme bizce düşündü ki ben layık olamam, yanlış hareket ederim, onların yüzünü kara çıkarırım, o hep hayırlısıyla hareket etmek isteyenlerden idi.

    Gel zaman Git zaman, Rasûlüllah, Ümmü Seleme ile evlendikleri vakitlerde mehir ve çeyiz olarak iki adet el değirmeni, iki adet su testisi, içi hurma lifi ile doldurulmuş, yüzü deriden bir adet yastık, içi hurma lifi ile doldurulmuş bir döşek ve bir çanak vermiştir efendimiz.

    Ne bekliyordunuz, sandıklar dolusu altın mı? Güzel develer, eti bol atlar yürür hayvanlar mı?
    "Ben fakrımla övünürüm" diyen bir sevgiliydi o. Ancak bu kadar olur idi.

    Ümmü Seleme, Rasûlüllah efendimiz'in en son vefat eden hanımıdır, Hicretin 59. veya 61. yılında vefat etmiştir. Vefat ettiği zaman 84 yaşındaydı. Cenaze namazını, Ebû Hüreyre (r.a) Bakî Mezarlığında kıldırmış ve orada defnedilmiştir. Ümmü Seleme kocasına bağlıydı, onun için dahi her vakit sürekli dualar eder, efendimizden de dualar ister idi, Efendimiz ise ona hürmet gösterir, onunla beraber dualar'da bulunur idi.

    İşte böyle, Hz.Ümmü Seleme çok zorluk çekti, eşi Abdullah bin Abdi'l Esed ise ona dua etti ve o dua en güzel ve en hakiki kavramlarıyla yerini buldu, aşk'ta bu olsa gerekti, şehit olan Abdullah bin Abdi'l Esed son anlarında dahi eşine iyilikler hoşluklar dilemiş idi.

    Sağlıcaklar, hayırlar ile kalın efendim

    -Oğz
  • Evet güzel insanlar, evet canlar, bir kaç evvel size Hz.Ali ve Hz.Fatıma anacığımı elimden geldiğince yorumlamaya , sevgilerini anlatmaya çalıştım. Öyle ki kalbimden Hz.Hatice anam'da geçiverdi kendimce onuda sizlere anlatmaktan büyük mutluluk duyacağım, biraz uzun yazmış buyuracağım ama buda hatice annem , nasıl olurda anlatmam onu kalbimden geçenlerle, isteyen okur, istemeyen geçer ne diyelim. Sözlerime alıntı söz katmayıp kalbimden dökülen parçalarla sizlere Hz.Hatice anamızı anlatmak istiyorum, ben dilinde elbette.

    Hz. Haticeyi en yakınından soralım mı? O güzeller güzeli Allahın resulu, her daim ÜMMETİM diyen o dostumuz, o canımız, o yoldamış Hz. Muhammed efendimiz'den soralım mı?

    Efendimiz derki;

    “Allah’a yemin ederim ki bana Hatîce’den daha hayırlı bir hanım verilmemiştir. İnsanlar beni inkâr ettiği zaman o bana iman etti. İnsanlar beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman o bana malıyla sahip çıktı. Allah beni ondan, diğer hanımlara nasip olmayan çocuklarla rızıklandırdı.” buyurdular. Bakın, bir insanın hayatına gelebilecek en kötü şeyleri yaşamıştır efendimiz, zulmün, çirkinliğin , bela ve musibetin en zilletleri gelmiştir başına, işte tüm bunlar olurken de yanında Hz.Hatice anamız sabrıyla, duruşuyla, peygamberimize olan sevgi ve sadakatıyla, tüm bu olumsuzlukların arasında resmen dost, yoldaş olmuştur.

    Efendimizin ilk hanımıdır, ilk göz nuru'dur efendimizin, ilk canı, ilk cananı'dır efendimizin Hz.Hatice anamız.

    Anacığım Hz. Hatîce (r.anhâ), asâleti, güzelliği, zekâsı, yumuşak huyluluğu ve serveti ile Kureyş kadınlarından pek âla en üstteydi. Hz. Hatice anacığım Rasûlullah (s.a.s.) ile evlendikten sonra ise tüm servetini İslâm’ın yayılması için harcayıp tüketmişti. Böylesine alçak gönüllü böylesine mükemmel bir adamın, böylesine mükemmel bir hanımı olması kaçınılmazdı elbette. Anacım, son Peygamber’imizin hanımı ve Rasûlullah’a ilk îmân eden hanım olma özelliğini ve şerefini taşıyordu. Ne büyük onur, ne büyük şerefti bu.

    Hatîce Validemiz, ticaretle uğraşan zengin bir hanımefendi idi ve işlerinin başına geçecek güvenilir dosdoğru birisine ihtiyacı vardı. Peygamberimiz ise çevresinde dürüstlüğü ve güvenirliğiyle ün salmış bir genç idi. Ona Muhammed-ül Emin derler'di.

    Eee ne demekti bu? Güvenilir olan, temiz olan idi, hatta bilir misiniz , inanmayan ehil halk dahi emanetini efendimize bırakırlardı, işte o derece doğru ve dürüst bir insan idi efendilerin efendisi Hz.Muhammed efendimiz.

    El-Emin lakaplı bu gençten haberdar olan Hz. Hatîce, kölesi Meysere aracılığıyla Peygamberimize, Suriye ticaret kervanında çalışması için teklif gönderir. Peygamberimiz'de bu teklifi hemen kabul eder. İşte o derin sevgi bağının, hani İlk görüşte aşk deriz ya sümme haşa tabiren derim, ilk tohumları da bu iş anlaşmasından sonra atılmış olur.

    İsmi aziz, kendi doğru, Alemlerin Rabbi olan Allah-ü Têala'nın Habibi, sevgilisi, dostu olan Peygamberimiz çalışmaya başlayalı henüz üç ay olmuştur. Hatice anamız'da bu kadar temiz, bu kadar güvenilir, yakışıklı bir genç ile hayatını birleştirmek arzu eder ve en yakın arkadaşı Nefise’ye konuyu açar.

    İşte her şey edeptendir ya, Hayırlı bir iş için hemen harekete geçen Hz. Nefise, Rasûlullah’a giderek meseleyi konuşur detaylıca. Peygamberimiz de amcalarıyla istişare eder. Oradaki herkes bu habere çok sevinir. Zira çok sevdikleri yeğenlerine ancak Hatîce anacığım gibi asil bir hanımı yakıştırırlar. Eh ne diyeyim benim kalbimde der şimdi; görmedik etmedik ama hissederiz Hatice anam , Güzel peygamberime pek yakışır. Gözlerim görmedi ama kalbim gördü imanda etti, kabul buyurursa sevgilim.

    Aradan çok geçmeden kıyılan nikâhla yirmi beş yıl sürecek gelmiş geçmiş en mübarek izdivaç gerçekleşmiş olur, Alemlerin Rabbi'nin izniyle.

    Hz. Peygamber ile Hz. Hatice arasında derin bir muhabbet vardı. Ben bu kısımda kendimi pek tutamıyorum yazarken'de ellerim içim pek ala üzülür kan ağlar ama bilin isterim, bilirim iyi bilirsiniz ama yazmak ûsulden olsa gerek, yazarım ben deniz fakir kul.

    Eh nerde kalmıştık? Hah, Güzeller güzeli insanlar evlendiklerinde Efendimiz 25, Hatîce Validemiz ise 40 yaşındaydı. 25 yıllık evlilikleri süresince Peygamberimiz başka bir kadınla evlenmemiştir.

    Üzülüyorum şimdi buraya geldiğim için ama size artık bunu da demem gerekiyor, Hüzün yılı...

    Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Kim dayanır ki diyeceklerime, Sabrı veren'de , daraltıp açan'da sensin Ya Sevgili. Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekremin dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım'ın vefâtı oldu.

    Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, büyük oğlunun vefâtından çok müteessir oldu. Evlat acısı derim dostlar, en zor acıların en büyük dağıdır, evlat acısı...

    Derin teessürünü ciğerpâresinin cenazesini götürürken, karşısında dim dik duran Kuaykıan Dağına döndü sevgililer sevgili Efendimiz, buyurdular üzüntüyle;

    "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın." Vay benim canım efendim , vay benim canım efendim, vay benim gözyaşlarım...

    Mübârek gönülleri henüz Kasım'ın vefat hüznünden kurtulmamışken, bir acı hâdise daha vuku buldu. Diğer oğlu Abdullah da vefat etti. Görüyor musunuz? 2.Evladı Abdullah efendimizi de kaybetti. Hani diyoruz ya?
    Sümme Haşa " Nedir bu başıma gelen! " "Yeter Artık" "Dayanamıyorum" ... Ah insanlar vah insanlar, neler çekti sevgililer sevgilisi iyi okuyun beni...

    Devam edeyim, iznin olursa sevgilim.
    Allah'ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de göz yaşlarını tutamıyordu. O'da bir insan idi, bizden idi, farklı değildi, ağlıyordu, o ağlayınca yer'de gök'te onla beraber ağlıyordu. Bilmiyor muydu? Uykudan uyanış idi ölüm sadece, biliyor'du evvela bizden iyi biliyordu. Ama ayrılık ey insanlar, ayrılıktı onu pek âla uzun süre üzen, üzecek olan.

    Hz. Hatice anamız, hakiki sahibine iâde ettiği bu ciğerpârelerini kastederek,

    "Yâ Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler?" diye sordu.

    Resûl-i Kibriya,

    "Onlar, Cennettedirler." diye cevap verdi.
    Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin, o canlar canının kalbi mahzun, gözleri yaşlıydı. evet ağlıyordu. Hüzünlüydü. Ama peygamberimizin üzülmesine sevinenler, cirit atanlar'da yokmuydu dersiniz, vardı, vardı. Olmaz mı? Elleri kurusun!

    Birer insan olmaları haysiyetiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lâzımsa yapıyorlardı. Hatta içlerinden As bin Vâil ve Ebû Cehil gibi azılılar işi daha da ileri götürerek,

    "Artık, Muhammed ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır." edepsizliğinde pek âla işin ehli olarak yaptı yapacağını!

    Ah' olsun geliyorum işte canım anacığımın vefatına...
    Ebû Tâlib'in vefatından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk zevcesi Hz. Hatice de bi'setin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken, fani dünyadan ebedî âleme göç etti.

    Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz , canların canı kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti. Dünya o anlar'da hüzün'de idi, herkes istemsiz bir şekilde, dünyada olan herkes, kasvete , sıkıntıya bürünmüştü, herkeste iç sıkıntısı olmuştu, Alemler ağlıyordu en sevgiliyle beraber...

    Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâ'ya olan müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle bahsederek hatırasını yâdederdi.

    Günün birinde Hz. Hatice' anacığımın kız kardeşi Hâle'nin sesini duyunca hemen sevgili hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Vâlidemiz; "Allah'ın kendisine ondan daha genç ve güzel hanımlar verdiğini." söylemişti. Kötülükten mi dedi bunu şimdi? Hayır, hayır olmaz öyle şey, kötülük değil sadece artık üzülmemesini isterlerdi, o üzülünce alemler üzülür olurdu yapmasın isterlerdi bunu. Nasıl yapmazki?

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe'nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli etmiş ve Hz. Hatice'nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.) içtenlikle,

    "Yâ Resûlallah! Seni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra Hatice'nin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum." dedi Aişe anacığım...

    Ne kadar'da tamam dese, tutamaz kendini kıskanıverirdi sevgililerin sevgilisini, eee sen olsan kıskanmazmıydın haşa? kıskanırdın elbet, düşün işte nasıl aşıktır, nasıl sevmiştir, nasıl dosttur'ki onu hiç unutmadı, hiç ağzından düşürmedi, çünkü yâr olmuştu peygamberimize Hz.Hatice anacığım. YÂR .. Yâr ne demek idi? Aşk ile bekleyen , aşk kokan, dost , sevgili, ana, baba, kardeş, can demek idi, Anacığımda bu saydıklarımın pek âla sınırsızcası var idi. Hatice'ydi o , Haticem derdi ona efendimiz, haticesiydi efendimizin anacığım Hz.Hatice.

    Efendimiz sürekli överdi anacığımızı, Ali efendimiz birzati duymuş idi;
    "Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı İmrân'ın kızı Meryem'di. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir." dediğini efendimizin. Öyleydi And olsun öyle idi.

    Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bi'setin bu 10. yılını "senetü'l-hüzün (hüzün yılı)" olarak isimlendirdi. İşte böyle canlar , AŞK , KAYBETMEK , SABIR , İMTİHAN , DOSTLUK , AİLE kokuyordu Efendimiz ve Hatice anacığım...

    Sizi buraya kadar okuttuysam ne mutlu bana biraz yorulmuş olabilirsiniz , sıkılmış olabilirsiniz hakkınızı helal edin ama, bu dünya bir HATİCE gördü, o öyle bir HATİCE İDİ Kİ onu nasıl anlatırsak anlatalım, asla anlatamıyoruz, ama çabalıyoruz. Kabul buyurur umarım sevgilim,

    -Ogz
  • "Bu incelemeyi okuma gereği duymuyor olabilirsiniz ama kitabı lütfen okuyun hemi."

    Aah ah! Bu kitabı okumama mani olan yeşil gözlü sevdiğim, ben şimdi sana ne diyeyim. Bu muhteşem eseri bir yıl önce okumama mani olsan da yine de senin canın sağolsun.

    "Atsız'ı seviyorum ve saygı duyuyorum," diye nutuklar atan ben, onun bir eserini dâhi okumamış olmanın utancıyla yaşayamayacağımı anladım ve kitabı alıp bir solukta okudum. İki soluk da olabilir..

    Ufacık SPOİLER içeriyor olabilir!!!!!!

    Askerliğe aşık olan birinin "vatan haini" ilan edilip görevinden alınması.. Ne kadar gurur kırıcı, onur zedeleyici bir durum. Bunun acısını kelimelerle tarif edebileceğimi düşünmüyorum. Ve bunun sonucunda Yüzbaşı Selim Pusat artık
    "Ruh Adam"a dönüşmüş idi.

    İnsanlardan tiksiniyor ve harp kitaplarıyla meşgul oluyordu bizim Ruh Adam. Taa ki karşısına yeşil gözlü, büyüleyici kız ( Güntülü ) çıkana kadar. Ve bunun devaminda yasak aşk.

    Neden bilmiyorum ama ( biliyorum da bilmezlikten geliyorum sanırım) bu kitap beni çooook derinden etkiledi. Zaman zaman tüylerimin diken diken olmasına bazı zamanlar da gözlerimin dolmasına neden oldu. Harika bir kitap HARİKA! Kitabı okumanızı şiddetle değil sevgiyle öneriyorum.