Geri Bildirim
  • Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : Biblo
    Link: #30128245

    “Biraz da kil alabilirmiyim?”
    -"tabi ki, ne kadar lazım?..”
    “Yani.. , - bilmiyorum ilk defa yapacağım"...
    O an sanırım Bilgin’in neler düşündüğünü anlamışsınızdır. Ya bu adamı burada boğmak istemiştir ya da terslemek fakat o aksini yapmış daha nelerin olacağını da şimdiden sezmiş sükûnet ile alışverişine bir heyecan ile devam etmişti..

    -“Heykel mi yapacaksınız"
    “Gibi"
    -“Büyük mü olacak?, çuvalla da satış yapıyoruz.."
    “Bu kadarı yeterli...”
    İş ücreti ödemeye geldiğinde . Avazı çıktığı kadar bağırmak istemişti belki de..
    “İndirim de mi yoktu?”
    -"Normal Efendim..”
    Kapıdan çıkınca üzerinden bir yük kalkmıştı. Şehir de bulabileceği tek malzeme dükkanı buydu ve tek umudu da bu dükkan da gizliydi belki de...
    Evinin penceresi Limana doğru bakıyordu. Belki de babasında kalan yadigar bu virane de kim bilir. Ne anılar geçmişti... çocukluklar koşuşturmalar...
    Belki de Şehrin en sakin mahallesi ve de en güzel manzara tamamen onlarında...
    Babası vefat edene kadar bu ev hiç sessiz kalmazdı. Çocuk sesleri çığlıklar, koşuşturmalar, melekleri kıskandıracak şekil de olan her şey bir ölümle değişivermişti.
    Sağ tarafına pencereyi almış biblo ile savaşırken ona nasil olur da Maviş'i benzetecekti bir türlü aklı almıyordu. Fakat bir umut vardı. Ya yapacaktı ya da yalnız kalacaktı.
    Bir ses ona haykırıyordu, her zaman olan değil di, hatta olası bir durum bile değildi..
    -“Bilgin evde misin?.”
    Kalbi güm güm atıyor oldu bir an. Bu sesin bura da ne işi olabilirdi...
    Sonra bir kaç fısıldaşma ve gülüşme sesi duydu...
    ..
    "Evet ?”
    -“Gelmiyor musun?"
    “Nereye?"
    “Limana!..”
    Başını kaldırdığın da ne yapacağız Liman da demek yerine sessizce bakakaldı derinden , sessizce gözleri doldu ağlamak yerine, tebessüm etmeye başladı., güçlü bir delikanlıydı Bilgin. Babası da kaptandı ve son yolculuğuna uğurladığın da bir daha geri gelmemişti. Bırakacaktı Kaptanlığı ama...
    “Yolcu gemisi.!”
    Kısık bir sesle söylemişti bunu her şeyi herkesi unutmuştu...
    “Bu çocuk kafayı yedi, bizi duymuyor bile, Kaan..!”
    Fakat Bilgin ne Kaan'ı ne de Mavişi duymuştu.
    Maviş ve Kaan gülüştüler ve koşarak limanın yolunu çoktan tutmuşlardı...
    Zehra gerçekten güzel bir kızdı imrenilecek güzellikte. Ulaşılması kolay bir kızdı zor kız değildi. Fakat bu Bilgin için uçurumun dibinde durmaktı. Mavi gözlerinin ötesine geçemiyordu. O yüzden de Lakabı Mavişti..
    “ Nere de kaldın Bilgin?”
    “Evi topladım , ancak!..”

    - Bir bankta oturmuşlardı o gün ve koca gemiyi izlerlerken, Bilgin çoktan Mavişin gözlerinde o gemiyi yüzdürmeye başlamıştı bile...

    Karanlık yola koyulmaya başlamadan , denizin dalgaları gençleri çoktan evlerine uğurlamıştı, özellikle de Bilgin'i...

    -- Bilgin neler yapacağının heyecanı sarmıştı uykusuz kalmıştı hatta uyukluyordu. Elinde topraktan harika bir figür belirmişti.. tamam belirmemişti. Ama yüzünü güzel yapmıştı. Benzer gibiydi. Fakat bir avuçluk biblo da Maviş kilo almıştı bu da onu hiç rahatsız etmiyordu...

    ---Her şey bitmiş değildi olayın en büyük yüzünü unutmuştu ve bir büyük başka yüzü daha vardı...
    Bibloyu nasıl fırınlamazdı?..
    Biblo boyanmayacak mıydı?..
    ....
    Boya siparişi kargo ile gelmiş fakat mavi boya, diğerlerinden farklıydı telefon açarak neden farklı olduğunu sormuş bilgi almış bir sorun yokmuş yada şimdilik yoktu.
    Bir güzel çiçekli böcekli bir elbise boyamış ufak bir karışımla arzu ettiği gözleri de yakalamış ve bibloyu nereye giderse götürmeye başlamış..

    Onunla yatağa girip Mavişle konuşamadık neler varsa bibloya anlatıyor bahçe de karşılıklı çay içmeye kadar vardırıyordu olayı...
    Mavişe'e özlemi bitmişti belki o kadar arzu etmiyordu mavişi. Zehra'yı görmek bütün bir hasletini, özlemini, hasretini, duygularını bir bibloya sığdırmıştı çoktan, yada öyle sanıyordu
    ..
    Bir kaç hafta ne Kaan 'a ne de Zehra'ya ihtiyaç duymuştu...
    Bir gün öğleden sonra Kaan eve gelerek Bilgini çağırmış öldün mü, ruh ’unu kim çaldı oğlum senin diye serzleniş te bulunmuş.
    Çay bahçesinde oturup sohbet ederlerken farklı bir duyguya kapıldığını fark etmişti. Ondan artık kurtulmuştu ilgi duymuyordu ya da hevesti. Ya ona açılıp kendini komik duruma düşürseydi veya kalbini çalsaydı Mavişin . Bu daha ağır olmaz mıydı...
    Yağmur şiddetini arttırmış yağıyordu fakat bir ara durur gibi oldu. Kaan ve Zehra biraz daha kalma kararı verdiler Bilgin evin yolunu tutmuştu., yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Ayağı kayıp yere düşmüş fakat çabuk toparlamıştı.
    Eve girdiğin de banyo yapıp üzerini değiştirmişti. Çantasına uzanıp bibloyu alı...
    Alır gibi olmaya çalışmış...
    Nasıl yaaa..
    Kafasını neredeyse çantanın içine sokarcasına bir hışımla bakar ve biblo erimiştir yağmurla beraber, birde yere düştüğün de ezmiştir bibloyu ...
    Bilginin neler yasadığını anlatmak aslında işime gelmiyor . Ne algıladıklarını ne ağladıklarını kelimelerle anlatmak mümkün...
    Bütün umudunu yitirmişti... ve kendine saygınlığını da..
    Bahçe de KİTAP okurken buldu Maviş ve Kaan iki hafta sonra nere de olduğunu merak ediyorlardı...
    Kafasını kaldırdı ve baktı Kaan a gözleri Maviş i arar gibiydi gelen Zehra’ydı maviş yoktu.. Maviş toprak olmuştu Zehra güzelleşmişti..

    ----------

    Bu satırları tek tek okurken Bilginin hayatından daha neler olduğunu çok merak etmiştim. Nasıl oluyor da bir insan bu kadar aciz olabiliyordu bilmiyorum. Daha kendi özürlerinden bahsetmemişti sayfalardan dökülen hikayesinde. Acaba dahası mı vardı yada daha neler yaşayacaktı, neler yaşanmıştı. Anlattıkları gibi bir aşk varmaydı.

    Saat sabahın üçü ve ben bir insanın hayatını okuyordum. Belki doğruydu belki yanlış bilemiyorum ama hem hikayenin devamını merak ediyor hem de sabah hastaneye gitmem gerektiği için uyumak zorunda hissediyordum kendimi.

    Arkama yaslandım ve hikayenin kalan yerinden devam etmeye karar verdim ya uyurdum yada bu günlük yada kitap, hikaye, roman, aşkın destanı mı ne derseniz deyin beni kendimden alıp götürmüştü. Ah! Uyku...
    ...
    Belki de bugün toprak olan Mavişin bende esasın da hiç bir anlam ifade etmediğini düşünüyordum. Kaan wc gitmeye karar verdiğinde Zehra’ya bu güne baktığımdan daha farklı baktığımı fark ettim. Öyle ki daha çok bağlanmıştım içim yanıyordu kalbim daha çok güm güm atıyordu. Peki beni bu halde kabul eder miydi ki asla. O harika endamıyla, bense bir kol eksik. Ah! Şu kolum olsaydı olsaydı, olsaydı da bir adım geride kalmasaydı.
    ....
    Sabah saat 8 olmuştu apar topar yarım yamalak bir halde üzerimi giyindim çorabımın kaçtığını bile fark etmemiştim. Gözlerimi açamıyordum bile lavaboyu zar zor bulmuştum . Arabaya bindiğim de bunun pek mantıklı bir şey olmayacağını düşünerek çantamdan telefonu mu aradım. Bu güne kadar bir defa bile hastalarımı bekletmemiş ben nasıl olur da bugün geç kalma lüksüne sahip olmuştum. Ve telefonum yoktu çantamda...

    Bin bir zorlukla açmaya çalıştığım kapıyı artık tekmelemeye başlamıştım. Telefonu her zaman ki gibi masaya bıraktığım için hiçte zor olmamıştı taksici Mehmet Beyi aramam.

    Mehmet Bey e ne kadar minnettar olduğumu size anlatmama gerek yok her halde tam zamanın da girmiştim hastaneye. Her zaman ki rutin günlerden biriydi. Bir doğuma girmiş Dünya’nın en güzel varlığını bu gün öğlen 13:10 da kolay bir doğum ile atlatmıştım. Fakat öğlen yemeğimi o gün hiç yemedim, yemek te içimden gelmiyordu. Duyduğum doğruydu Bilgin'in sol eli yoktu. Doğum esnasın da hemşirenin vurdum duymaz tavırları Bilgin'i bu hayattan tamamen arındırmıştı belki de. Kurtlar gibi acıkmıştım ve iştahım yoktu. Deniz kenarın da ki Heybetli Cafe de yorgunluk çayı içmem (4 bardak) iyi gelmişti ama midemin bulanmasına da sebep olmuştu. Aklıma o muazzam kitap gelmişti. Hızlı bir zengin kalkışı yapmam bana pek iyi gelmedi. Başım dönmüştü ve sendelemiştim. Öyle ki zenginlik bana göre değildi. Maaşımın ufak bir kısmını Çocuk esirgeme kurumuna düzenli olarak yollardım. Benim olmayan bu emanetlerden biraz da şekerleme alır sokakta top oynayan yaramazlara ve tabi ki Dünya tatlısı kızlara armağan ederdim. Napayım ben böyleyim çocukları seviyordum... Benim de olsun isterdim ama ne yapalım kısmet değilmiş...

    Eve vardığım da kendime bir mantı yapmaya karar verdim bol tere yağlı. Bu mantı bana iyi gelmişti. Kahve mi yapmıştım ve de sigaramı yakmış balkona çıkmış denizin bende ki hikayeyi anlatır gibi yalnızlığımı yüzüme vuruyordu. Acaba gerçekten aşk var mıydı. Kitabı okumaya koyulu vermiştim çoktan...
    ...
    O an Zehra'ya açılmak istedim ürkerek ama o arada bütün cesaretimi kahkaha atarak gelen Kaan bütün ömrümü tek celse de hükme dökmüş kalemimi kırmış gibi yada kalbimi sökmüş gibi öylece oturuvermişti yanıma. Sırtıma bir el hareketi ve neyin var bakalım dostum bu günlerde bir garipsin, yoksa bir kız mı hım diye bir de alay etmesi benim tansiyonumu da kalkanlarımı da saf dışı bırakmıştı öyle ya bir sakata kim bakardı. O ara da beni Zehra'nın süzdüğünü fark ettim. Meşrubatlarımızı içtikten sonra denizin serin serin esmesinin beklerken, aksine sıcak bastırmıştı iyiden iyiye.

    Eve gittiğimde duvarın karşısın da öylece bakan annemin bana baktığını fark ettim bu gün. Özleyen gözlerle bakmıştı sanki bana yada acıyan gözlerle bir ic geçirdim derinden derine pencereye doğru yürüdüm ve az evvel sanki başka yerden gelmiş gibi denize baktım acaba hangi denizi seyrediyordum acabalar başladı bir anda içimde . Acaba Zehra anlamış mıydı acaba bende gönlü var mıydı acaba, acaba, acaba...
    ....
    Buraya kadar her şey normaldi. Normal olmayan bundan sonra ki sayfalarda saklıydı...
    ...

    Bu gün hayatımın en kötü günü, bu gün benim ölüm günüm, bu gün benim yok oluşum, mahvoluşum bugün bütün denizler üzerime gelse tufan çıksa dalgalar şu karşı da ki o kocaman Gökdeleni yerle bir edecek boyutta olsa korkmam ağlamam ağlaya...
    ....
    Ben buraya kadar okuyabildim, okuya-bildim diyorum çünkü orada ki birkaç yaprak mürekkebe bulanmıştı. Öyle ki seçebildiğim kelimeler vardı fakat orta da tamamı okunacak bir cümle yoktu. Ya bütün göz yaşlarını buraya kusmuştu yada su dökülmüştü sayfalara... Biraz araştırdım olayı olanları ne olup bittiğini. Zehra öğrenmiş Bilgin'in ona olan duygularını öğrenmiş, öğrendiğinin gecesi bisikleti ile Bilginin yanına gitmeye karar vermiş annesi babası da Bu saatte evden çıkmasına müsaade etmese de kimseyi ne dinlemiş ne de duymuş. Zehra'nın bu bilgiyi kimden aldığını öğrenemedim. Kaan denilen genci de görmedim. Zehra hiç yapılmayacak bir şey yapmış ve caddeyi frensiz dönmeye karar vermiş ya da frenler tutmamış caddeden gelen bir aracın altında kalmış. Hastaneler ameliyatlar iki ayağının kesilmesine mani olamamış ve tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş...

    Benim bildiklerim aşşağı yukarı böyle..

    Son bir kaç sayfayı söyle kısaca anlatmak istiyorum size.

    Bu gün benim en mutlu günüm. Bugün benim doğum günüm. Bugün hayatım da çok büyük iki değişiklik yapıyorum. Bana uğursuz gelen bu şehri bir daha geri dönmemek üzere terk ediyorum. Bir türlü yüzümü güldürmeyen hayatımı hep bir savaş ve alay içerisinde geçirdiğim şu eşsiz manzarayı terk ediyorum. Çocukluğumun hayallerimin umutlarımın düşlerimin incinmeyeceği mutluluğuma bir daha gölge düşmemesini ümit ederek gidiyorum. Annemi, babamı benden alan ardından da beni lise çağlarına kadar bir zorluklarla büyüten babaannemi alan bu topraklardan, sarhoşluktan elimi-eteğimi çekerek gidiyorum.

    Mavinin sadece bana bakan yanını alarak gidiyorum. Özgürlüğün, huzurun var olabileceği yerlere gidiyorum. Uykusuz kalmayacağım sabahlara kadar ağlamayacağım yastığıma başımı koyduğum da gözlerimi kapamadan sohbet edeceğim güleceğim, ben güldükçe o Mavi deryalarda huzur bulacağım ve gözlerimi kapayıp açtığım da gözlerime uçsuz bucaksız denizimi Mavişimi de alıp gidiyorum.

    Bugün benim doğum günüm. Sandalyeye mahkum olan mavişimle ömür boyu mesut olacağım imzamı attım. Son satırları mı yazdım ve gidiyorum. Umuda yolculuğa gülmek için evlendiğim Mavişimle gidiyorum. Şu kitabı, şu evi şu pencerenin manzarasını çöpe atıp gidiyorum. Dünya’nın en güzel Manzarasını da yanımda götürerek gidiyorum...
  • BİBLO

    “Biraz da kil alabilirmiyim?”
    -"tabi ki, ne kadar lazım?..”
    “Yani.. , - bilmiyorum ilk defa yapacağım"...
    O an sanırım Bilgin’in neler düşündüğünü anlamışsınızdır. Ya bu adamı burada boğmak istemiştir ya da terslemek fakat o aksini yapmış daha nelerin olacağını da şimdiden sezmiş sükûnet ile alışverişine bir heyecan ile devam etmişti..

    -“Heykel mi yapacaksınız"
    “Gibi"
    -“Büyük mü olacak?, çuvalla da satış yapıyoruz.."
    “Bu kadarı yeterli...”
    İş ücreti ödemeye geldiğinde . Avazı çıktığı kadar bağırmak istemişti belki de..
    “İndirim de mi yoktu?”
    -"Normal Efendim..”
    Kapıdan çıkınca üzerinden bir yük kalkmıştı. Şehir de bulabileceği tek malzeme dükkanı buydu ve tek umudu da bu dükkan da gizliydi belki de...
    Evinin penceresi Limana doğru bakıyordu. Belki de babasında kalan yadigar bu virane de kim bilir. Ne anılar geçmişti... çocukluklar koşuşturmalar...
    Belki de Şehrin en sakin mahallesi ve de en güzel manzara tamamen onlarında...
    Babası vefat edene kadar bu ev hiç sessiz kalmazdı. Çocuk sesleri çığlıklar, koşuşturmalar, melekleri kıskandıracak şekil de olan her şey bir ölümle değişivermişti.
    Sağ tarafına pencereyi almış biblo ile savaşırken ona nasil olur da Maviş'i benzetecekti bir türlü aklı almıyordu. Fakat bir umut vardı. Ya yapacaktı ya da yalnız kalacaktı.
    Bir ses ona haykırıyordu, her zaman olan değil di, hatta olası bir durum bile değildi..
    -“Bilgin evde misin?.”
    Kalbi güm güm atıyor oldu bir an. Bu sesin bura da ne işi olabilirdi...
    Sonra bir kaç fısıldaşma ve gülüşme sesi duydu...
    ..
    "Evet ?”
    -“Gelmiyor musun?"
    “Nereye?"
    “Limana!..”
    Başını kaldırdığın da ne yapacağız Liman da demek yerine sessizce bakakaldı derinden , sessizce gözleri doldu ağlamak yerine, tebessüm etmeye başladı., güçlü bir delikanlıydı Bilgin. Babası da kaptandı ve son yolculuğuna uğurladığın da bir daha geri gelmemişti. Bırakacaktı Kaptanlığı ama...
    “Yolcu gemisi.!”
    Kısık bir sesle söylemişti bunu her şeyi herkesi unutmuştu...
    “Bu çocuk kafayı yedi, bizi duymuyor bile, Kaan..!”
    Fakat Bilgin ne Kaan'ı ne de Mavişi duymuştu.
    Maviş ve Kaan gülüştüler ve koşarak limanın yolunu çoktan tutmuşlardı...
    Zehra gerçekten güzel bir kızdı imrenilecek güzellikte. Ulaşılması kolay bir kızdı zor kız değildi. Fakat bu Bilgin için uçurumun dibinde durmaktı. Mavi gözlerinin ötesine geçemiyordu. O yüzden de Lakabı Mavişti..
    “ Nere de kaldın Bilgin?”
    “Evi topladım , ancak!..”

    - Bir bankta oturmuşlardı o gün ve koca gemiyi izlerlerken, Bilgin çoktan Mavişin gözlerinde o gemiyi yüzdürmeye başlamıştı bile...

    Karanlık yola koyulmaya başlamadan , denizin dalgaları gençleri çoktan evlerine uğurlamıştı, özellikle de Bilgin'i...

    -- Bilgin neler yapacağının heyecanı sarmıştı uykusuz kalmıştı hatta uyukluyordu. Elinde topraktan harika bir figür belirmişti.. tamam belirmemişti. Ama yüzünü güzel yapmıştı. Benzer gibiydi. Fakat bir avuçluk biblo da Maviş kilo almıştı bu da onu hiç rahatsız etmiyordu...

    ---Her şey bitmiş değildi olayın en büyük yüzünü unutmuştu ve bir büyük başka yüzü daha vardı...
    Bibloyu nasıl fırınlamazdı?..
    Biblo boyanmayacak mıydı?..
    ....
    Boya siparişi kargo ile gelmiş fakat mavi boya, diğerlerinden farklıydı telefon açarak neden farklı olduğunu sormuş bilgi almış bir sorun yokmuş yada şimdilik yoktu.
    Bir güzel çiçekli böcekli bir elbise boyamış ufak bir karışımla arzu ettiği gözleri de yakalamış ve bibloyu nereye giderse götürmeye başlamış..

    Onunla yatağa girip Mavişle konuşamadık neler varsa bibloya anlatıyor bahçe de karşılıklı çay içmeye kadar vardırıyordu olayı...
    Mavişe'e özlemi bitmişti belki o kadar arzu etmiyordu mavişi. Zehra'yı görmek bütün bir hasletini, özlemini, hasretini, duygularını bir bibloya sığdırmıştı çoktan, yada öyle sanıyordu
    ..
    Bir kaç hafta ne Kaan 'a ne de Zehra'ya ihtiyaç duymuştu...
    Bir gün öğleden sonra Kaan eve gelerek Bilgini çağırmış öldün mü, ruh ’unu kim çaldı oğlum senin diye serzleniş te bulunmuş.
    Çay bahçesinde oturup sohbet ederlerken farklı bir duyguya kapıldığını fark etmişti. Ondan artık kurtulmuştu ilgi duymuyordu ya da hevesti. Ya ona açılıp kendini komik duruma düşürseydi veya kalbini çalsaydı Mavişin . Bu daha ağır olmaz mıydı...
    Yağmur şiddetini arttırmış yağıyordu fakat bir ara durur gibi oldu. Kaan ve Zehra biraz daha kalma kararı verdiler Bilgin evin yolunu tutmuştu., yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Ayağı kayıp yere düşmüş fakat çabuk toparlamıştı.
    Eve girdiğin de banyo yapıp üzerini değiştirmişti. Çantasına uzanıp bibloyu alı...
    Alır gibi olmaya çalışmış...
    Nasıl yaaa..
    Kafasını neredeyse çantanın içine sokarcasına bir hışımla bakar ve biblo erimiştir yağmurla beraber, birde yere düştüğün de ezmiştir bibloyu ...
    Bilginin neler yasadığını anlatmak aslında işime gelmiyor . Ne algıladıklarını ne ağladıklarını kelimelerle anlatmak mümkün...
    Bütün umudunu yitirmişti... ve kendine saygınlığını da..
    Bahçe de KİTAP okurken buldu Maviş ve Kaan iki hafta sonra nere de olduğunu merak ediyorlardı...
    Kafasını kaldırdı ve baktı Kaan a gözleri Maviş i arar gibiydi gelen Zehra’ydı maviş yoktu.. Maviş toprak olmuştu Zehra güzelleşmişti..


    (Bu hikayenin oluşu mu daha önce paylaşmış olduğun bir sözün hikayesidir..)
    [ #30096194]

    - - - - - -
    - Reklamlar bitti şimdi sizlere final olacak olan 2.Bolümü sunmak istiyorum. Öyküde bir eksik vardı belki de netlik isteniyordu, daha açıklayıcı belki iyi belki kötü bir son...
    -- iyi Seyirler dilerim...
    - - - - - - -
    2. BÖLÜM




    Bu satırları tek tek okurken Bilginin hayatından daha neler olduğunu çok merak etmiştim. Nasıl oluyor da bir insan bu kadar aciz olabiliyordu bilmiyorum. Daha kendi özürlerinden bahsetmemişti sayfalardan dökülen hikayesinde. Acaba dahası mı vardı yada daha neler yaşayacaktı, neler yaşanmıştı. Anlattıkları gibi bir aşk varmaydı.

    Saat sabahın üçü ve ben bir insanın hayatını okuyordum. Belki doğruydu belki yanlış bilemiyorum ama hem hikayenin devamını merak ediyor hem de sabah hastaneye gitmem gerektiği için uyumak zorunda hissediyordum kendimi.

    Arkama yaslandım ve hikayenin kalan yerinden devam etmeye karar verdim ya uyurdum yada bu günlük yada kitap, hikaye, roman, aşkın destanı mı ne derseniz deyin beni kendimden alıp götürmüştü. Ah! Uyku...
    ...
    Belki de bugün toprak olan Mavişin bende esasın da hiç bir anlam ifade etmediğini düşünüyordum. Kaan wc gitmeye karar verdiğinde Zehra’ya bu güne baktığımdan daha farklı baktığımı fark ettim. Öyle ki daha çok bağlanmıştım içim yanıyordu kalbim daha çok güm güm atıyordu. Peki beni bu halde kabul eder miydi ki asla. O harika endamıyla, bense bir kol eksik. Ah! Şu kolum olsaydı olsaydı, olsaydı da bir adım geride kalmasaydı.
    ....
    Sabah saat 8 olmuştu apar topar yarım yamalak bir halde üzerimi giyindim çorabımın kaçtığını bile fark etmemiştim. Gözlerimi açamıyordum bile lavaboyu zar zor bulmuştum . Arabaya bindiğim de bunun pek mantıklı bir şey olmayacağını düşünerek çantamdan telefonu mu aradım. Bu güne kadar bir defa bile hastalarımı bekletmemiş ben nasıl olur da bugün geç kalma lüksüne sahip olmuştum. Ve telefonum yoktu çantamda...

    Bin bir zorlukla açmaya çalıştığım kapıyı artık tekmelemeye başlamıştım. Telefonu her zaman ki gibi masaya bıraktığım için hiçte zor olmamıştı taksici Mehmet Beyi aramam.

    Mehmet Bey e ne kadar minnettar olduğumu size anlatmama gerek yok her halde tam zamanın da girmiştim hastaneye. Her zaman ki rutin günlerden biriydi. Bir doğuma girmiş Dünya’nın en güzel varlığını bu gün öğlen 13:10 da kolay bir doğum ile atlatmıştım. Fakat öğlen yemeğimi o gün hiç yemedim, yemek te içimden gelmiyordu. Duyduğum doğruydu Bilgin'in sol eli yoktu. Doğum esnasın da hemşirenin vurdum duymaz tavırları Bilgin'i bu hayattan tamamen arındırmıştı belki de. Kurtlar gibi acıkmıştım ve iştahım yoktu. Deniz kenarın da ki Heybetli Cafe de yorgunluk çayı içmem (4 bardak) iyi gelmişti ama midemin bulanmasına da sebep olmuştu. Aklıma o muazzam kitap gelmişti. Hızlı bir zengin kalkışı yapmam bana pek iyi gelmedi. Başım dönmüştü ve sendelemiştim. Öyle ki zenginlik bana göre değildi. Maaşımın ufak bir kısmını Çocuk esirgeme kurumuna düzenli olarak yollardım. Benim olmayan bu emanetlerden biraz da şekerleme alır sokakta top oynayan yaramazlara ve tabi ki Dünya tatlısı kızlara armağan ederdim. Napayım ben böyleyim çocukları seviyordum... Benim de olsun isterdim ama ne yapalım kısmet değilmiş...

    Eve vardığım da kendime bir mantı yapmaya karar verdim bol tere yağlı. Bu mantı bana iyi gelmişti. Kahve mi yapmıştım ve de sigaramı yakmış balkona çıkmış denizin bende ki hikayeyi anlatır gibi yalnızlığımı yüzüme vuruyordu. Acaba gerçekten aşk var mıydı. Kitabı okumaya koyulu vermiştim çoktan...
    ...
    O an Zehra'ya açılmak istedim ürkerek ama o arada bütün cesaretimi kahkaha atarak gelen Kaan bütün ömrümü tek celse de hükme dökmüş kalemimi kırmış gibi yada kalbimi sökmüş gibi öylece oturuvermişti yanıma. Sırtıma bir el hareketi ve neyin var bakalım dostum bu günlerde bir garipsin, yoksa bir kız mı hım diye bir de alay etmesi benim tansiyonumu da kalkanlarımı da saf dışı bırakmıştı öyle ya bir sakata kim bakardı. O ara da beni Zehra'nın süzdüğünü fark ettim. Meşrubatlarımızı içtikten sonra denizin serin serin esmesinin beklerken, aksine sıcak bastırmıştı iyiden iyiye.

    Eve gittiğimde duvarın karşısın da öylece bakan annemin bana baktığını fark ettim bu gün. Özleyen gözlerle bakmıştı sanki bana yada acıyan gözlerle bir ic geçirdim derinden derine pencereye doğru yürüdüm ve az evvel sanki başka yerden gelmiş gibi denize baktım acaba hangi denizi seyrediyordum acabalar başladı bir anda içimde . Acaba Zehra anlamış mıydı acaba bende gönlü var mıydı acaba, acaba, acaba...
    ....
    Buraya kadar her şey normaldi. Normal olmayan bundan sonra ki sayfalarda saklıydı...
    ...

    Bu gün hayatımın en kötü günü, bu gün benim ölüm günüm, bu gün benim yok oluşum, mahvoluşum bugün bütün denizler üzerime gelse tufan çıksa dalgalar şu karşı da ki o kocaman Gökdeleni yerle bir edecek boyutta olsa korkmam ağlamam ağlaya...
    ....
    Ben buraya kadar okuyabildim, okuya-bildim diyorum çünkü orada ki birkaç yaprak mürekkebe bulanmıştı. Öyle ki seçebildiğim kelimeler vardı fakat orta da tamamı okunacak bir cümle yoktu. Ya bütün göz yaşlarını buraya kusmuştu yada su dökülmüştü sayfalara... Biraz araştırdım olayı olanları ne olup bittiğini. Zehra öğrenmiş Bilgin'in ona olan duygularını öğrenmiş, öğrendiğinin gecesi bisikleti ile Bilginin yanına gitmeye karar vermiş annesi babası da Bu saatte evden çıkmasına müsaade etmese de kimseyi ne dinlemiş ne de duymuş. Zehra'nın bu bilgiyi kimden aldığını öğrenemedim. Kaan denilen genci de görmedim. Zehra hiç yapılmayacak bir şey yapmış ve caddeyi frensiz dönmeye karar vermiş ya da frenler tutmamış caddeden gelen bir aracın altında kalmış. Hastaneler ameliyatlar iki ayağının kesilmesine mani olamamış ve tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş...

    Benim bildiklerim aşşağı yukarı böyle..

    Son bir kaç sayfayı söyle kısaca anlatmak istiyorum size.

    Bu gün benim en mutlu günüm. Bugün benim doğum günüm. Bugün hayatım da çok büyük iki değişiklik yapıyorum. Bana uğursuz gelen bu şehri bir daha geri dönmemek üzere terk ediyorum. Bir türlü yüzümü güldürmeyen hayatımı hep bir savaş ve alay içerisinde geçirdiğim şu eşsiz manzarayı terk ediyorum. Çocukluğumun hayallerimin umutlarımın düşlerimin incinmeyeceği mutluluğuma bir daha gölge düşmemesini ümit ederek gidiyorum. Annemi, babamı benden alan ardından da beni lise çağlarına kadar bir zorluklarla büyüten babaannemi alan bu topraklardan, sarhoşluktan elimi-eteğimi çekerek gidiyorum.

    Mavinin sadece bana bakan yanını alarak gidiyorum. Özgürlüğün, huzurun var olabileceği yerlere gidiyorum. Uykusuz kalmayacağım sabahlara kadar ağlamayacağım yastığıma başımı koyduğum da gözlerimi kapamadan sohbet edeceğim güleceğim, ben güldükçe o Mavi deryalarda huzur bulacağım ve gözlerimi kapayıp açtığım da gözlerime uçsuz bucaksız denizimi Mavişimi de alıp gidiyorum.

    Bugün benim doğum günüm. Sandalyeye mahkum olan mavişimle ömür boyu mesut olacağım imzamı attım. Son satırları mı yazdım ve gidiyorum. Umuda yolculuğa gülmek için evlendiğim Mavişimle gidiyorum. Şu kitabı, şu evi şu pencerenin manzarasını çöpe atıp gidiyorum. Dünya’nın en güzel Manzarasını da yanımda götürerek gidiyorum...

    ...SON...
  • Balzac eserlerini ‘’İnsanlık Komedyası’’ adı altında tek bir başlıkta toplayıp üç ana başlıkta çözümlemek ister işte bu başlıklardan biri de ‘’Felsefi İncelemeler’’ başlığı bu kitap bu bölümde yer alıyor buradaki soru kitaptaki felsefi incelemeler nedir bunu da yazar yaptığı çözümleme ve betimlemeler ile ortaya koyuyor bir olayı veya kişiliği anlatırken özelden genele doğru bir aktarım yaparak yaşamın nedenlerini ortaya koymaya çalışmıştır.
    Bu sebepten aile, aşk, baskı, derbeylik konularını içerirken ilk basıldığında ‘’Felsefeler İncelemeler’’ başlığı altında yayımlanması doğal olarak kitabı farklı bir bakış açısıyla okumanızı sağlıyor.
    Balzac’ın bilinen en ünlü romanı ‘’Vadideki Zambak’’ bu kitabın sadeleştirilmiş halini okumuştum o yüzden pek Balzac’ı tanıdığımı söyleyemem kitaba başlamadan önce birkaç inceleme okudum yazar ve kitap hakkında en çok yazarın betimleyici yönünden bahsedilmişti her yerde kaşınıza çıkan uzun ve ayrıntılı betimlemeler, bu kitapta da yoğun olarak var kitap iki bölümden oluşuyor ‘’ Kadın Nasıl Yaşadı?’’ ve Oğul Nasıl Öldü?’’ ilk bölümü benim için ağır ve zordu tasviri çok sevdiğim halde yazarın diline alışamadım olay örgüsü kısıtlı ancak tatmin edici, güzel olanı sevmeyen bir insan var karşımızda Herouville Kontu, zorba ve etrafına korku salan biri, yazar bu kişiliği çok lezzetli anlatmış ama ikinci bölüm çok akıcıydı bunda karakterlerin etkisi çok fazla çünkü karşınızda iki tane naif insan var kırılgan, ürkek, saf ve insanlardan uzak doğayla yaşayan ilerde de sadece birbirleriyle yaşayabilen iki insan Etienne ve Gabrielle’i..
    Birbirine bu kadar zıt karakterlerin olduğu bir dünyada ,kök salmaya çalışan insanları görüyoruz zihniyet farklı ancak amaç aynı. Nadide bir eser okudum okurken salt konu olarak değil de yazarın amacını unutmadan okursanız dağarcığınızda daha farklı yer edecektir yer yer hala üzerine düşündüğüm bir kitaptır.
    .
  • Kronolojik Rus edebiyatı okumalarımda sıra 1855 yılında yazılmış olan bu kitaba geldi ama üç romanın toparlandığı bu kitaba.
    Başlamadan önce heyecanlıyken, siteye okuyorum diye girdiğim sırada bu kadar az kişinin -38 kişi, koskoca bir Rus yazarın okunma sayısı. Evet 38.- okumuş olduğunu gördüğümden dolayı bir buruklukla başladım, yalan yok.
    Ama ilk paragrafı okuduktan sonra uzun zamandır Rus isimleri görmediğimden olsa gerek ilaç gibi geldi. Yine uzun ve etkili betimlemeler ve yine Rus edebiyatı...

    Unutmadan söyleyeyim ilk kez Turgenyev okumama rağmen, romanın kurgusu -Rudin için konuşuyorum- çok tanıdıktı. Nerden tanıdık derseniz, tabiki de Puşkin'den diyeceğim. Benzetme yönünü şu bağlamda kullandım: Bir köy yada daha büyük yerleşim yeri vardır. Bölgenin yerel eşrafı, bir kaç soylusu, zengini ve komikli insanları bulunur. Bunlar kendi başlarına sıkıcı hayatlarını sürdürürken sonra yine Soylu olan ama çok tanınmayan birisi gelir o bölgeye. Sonra birden hem konuşmasıyla hem soyluluğuyla herkesi etkiler. Bütün kızlar aşık olur, erkekler onu kıskanır. Sonra bu soylu görünen kişi en soylu görünen kişinin kızına aşık olur, ancak işsiz olduğundan onaylanmaz bu ilişki ne kadar zeki ve soylu olsada. Herneyse bir takım olaylardan sonra bu yeni konuk geldiği yerden, geldiği gibi ayrılmak zorunda kalır. O gittikten sonra herşey eskisine döner. Yine kendi halinde mutlu olur köy. Ta ki uzun bir süre sonra bir şekilde o kasabadan biriyle denk gelene kadar. Bu denk gelişte eski defterler açılır, konuşmalar yapılır ve hikaye bağlanırdı. Rudin'de farklı olarak bu anlattığım karakter, köyü terk ettikten sonra hikayeden tamamen kopmuş olmasıydı. Yani Rudin köyü terkettikten sonra hikaye bitseymiş bir şey kaybetmemiş olurduk. Olsun Turgenyev'in kaleminden üç beş satır daha fazla okumuş olduk.

    Bu hikayeyle ilgili değerlendirmem şöyle oldu. Çok özgün gelmedi. Ve hikaye bir yere bağlanmadı. Ama güzel olan tarafları da vardı. Mesela sürükleyicilik üst düzeydi. Hiç sıkılmadan çevirdim sayfaları ve iki oturuşta bitirdim muhtemelen. Ayrıca tanıttığı karakterler güzel insanlardı. Bu yönlerden hoşuma gitti.

    İkinci roman/novella İlk aşk adlı eser kitaptaki. Çok naif bir giriş yapılarak başlanmış kitaba. Çok hoşuma gitti. Şöyle ki bir ortamdaki üç beş kişi birbirlerine ilk aşklarını anlatıyorlar. Bunlardan biri de orada anlatamayıp yazmaya karar veriyor ve 2 hafta sonra bizlerde o yazdıklarını okuyoruz.

    16 yaşındaki genç bir erkeğin, 21 yaşındaki genç bir kadına aşık olmasının hikayesi...

    Ancak masallarda anlatılacak kadar güzel bir kadının etrafında birbirinden soylu, yakışıklı, iş sahibi, yaşları daha uygun birden fazla erkek varken gariban 16 yaşındaki bir çocuğun nasıl şansı olabilirdi ki ?

    Hemde son derece havalı ve şımartılmış, aşırı derecede sosyal ve hala çocukluğunu kaybetmemiş her erkeğin sahip olmak isteyeceği türden bir kadın için 16 yaşındaki bir çocuk ne olabilirdi ki ?

    Böyle sıcak bir hikayenin benim tarafımdan büyük bir gülümsemeyle okunmasının altında nispeten benzer yaşanmışlıklar yattığını nihayet kendime itiraf edebildim tabi.

    Peki ya aşık olduğunuz kıza, babanızın aşık olması ??? Ve sizin bunu bilmenize rağmen o kıza hala aşık olmaya devam etmeniz, etmek zorunda olmanız.

    Romandan çıkartılacak tek bir cümle:

    Aşk kötü bir şey olmalı.

    Üçüncü ve son romanda İlkbahar Selleri güzel bir dörtlükle başlıyor.

    İlkbahar selleri romanı; bir Rus tarafından yazılmış, Almanya'da geçen, karakterleri İtalyan olan ama yeri geldiğinde Fransızca konuşabilen insanları anlatan son derece sınırlar ötesi kozmopolit bir roman. Bir Rus'un bir İtalyan kadına aşkını anlatıyor. Çok naif bir romandı.

    Kitabın geneli boyunca gözümden kaçmayan başka bir şey sürekli Puşkin referanslarının verilmesiydi. Anlaşılan o ki sevgili Turgenyev, Puşkin'i -benim gibi- çok seviyormuş.

    Tüm kitapta sevmediğim beni irrite eden şey, sorumlusu kimdir bilmiyorum artık çevirmen midir, editör müdür, düzelti midir herkesin kadın yerine bayan kelimesini kullanması. Hiçbirinizin gözüne batmadı mı bu yahu ? Gerçekten batmadı mı yoksa bilerek mi böyle bir tercihe mi gittiniz çok merak ediyorum. O kadar zor bir şey değil. Kadına kadın diyeceksiniz.

    Her şeye rağmen okumaktan büyük keyif aldım. Bu denli aşk hikayeleri şu sıkıcı olduğunu düşündüğüm zamanda geleceğe dair ufacıkta olsa bir umut aşıladı bana. 170 180 yıl öncesinden ufacık bir umut. Umarım sizinde aynı umutlar kapınızı çalar. Ve kim bilir, belki de bir gün aynı umudun kapısında görürüz birbirlerimizi...
  • Beklenen incelemeden herkese merhaba:)
    Bu incelemeyi Ahmedi Xanî okuma etkinliği dolayısıyla ısrarla inceleme yazmamı isteyen arkadaşlar için yazıyorum.

    Kürt edebiyatının baş yapıtı olan bu eser, dengbêjler aracılığla dilden dile aktarılarak günümüze kadar geldi.
    Bu cümleyi yazdıktan sonra bir güzellikle başlamadan olmaz. Bilenler bilir o güzelliği, bilmeyenler için de aşağıya linkini bırakıyorum.:)
    https://youtu.be/9x0JpjtbdQ4
    İncelemeye güzellik kattığıma göre kaldığım yerden devam edebilirim.

    Anlatılan bu aşk hikâyesi, 'Memê Alan' adıyla Kürt halkı arasında yaygın olan ve mitolojik ögeler barındıran eski bir destandır.
    Ahmedi Xanî; Mem û Zîn'i, 'Memê Alan' destanından ilham alarak dönemin yaşantısına göre kaleme almış ve sözlü gelenek yoluyla bu zamana kadar gelen destanı, yazıya geçirerek ölümsüzleştirmiştir.

    Eser Allah'a ve Hz. Muhammed'e övgü ile başlar, devamında eseri neden Kürtçe yazdığına değinmektedir. Mem û Zîn'in büyülü aşkını anlattıktan sonra Ahmedi Xanî kendi kalemiyle bize birkaç şey daha aktarıyor ve kitap burda bitiyor.

    Mem û Zîn bir aşk hikâyesi midir?
    Evet ama kesinlikle salt bir aşk hikâyesi değildir.
    Ne yazık ki çoğumuz bunu göz ardı ediyor.
    Mem û Zîn, kendi bünyelerinde doğruluğu, iyiliği, güzelliği, çaresizliği ve suçsuzluğu temsil ederken; Bekir,( küçükken çok kızdığımda Beko derdim.) Kötülüğü, fesatçılığı ve ikiyüzlülüğü temsil eder. Yazar iyinin ve kötünün çatışmasını eserin sonuna kadar hissettirir.
    Bunu yaparken sözcükleri o kadar güzel kullanıyor ki adeta kendimizi o atmosferin içindeymiş gibi hissederiz.


    Buraya kadar kitapta geçen olayları anlattım. Şimdi de çocukken dinlediğim ve çok sevdiğim bu hikâyeyi neden bugüne kadar okumadığımı birkaç cümleyle aktaracağım.
    Çocukluğun o saf, masum ve büyülü güzelliği beni bu hikâyeyi istediğim şekilde sonlandırmama imkan veriyordu. Kendim hikâyeye bir son yazmıştım ve bu yıllarca hep böyle devam etti. Ta ki kitabı bitirip bu acı sonla yüzleşene kadar. Evet bugün ben bu kitapla büyüdüm. Çocukluğumun kahramanlarını kendi elimle toprağa gömdüm. Şimdi izin verirseniz köşeme çekilip yas tutmak istiyorum..

    Bu kadar şey söylemişken bu yorumu da buraya bırakmazsam her şey yarım kalacakmış gibi:)

    https://youtu.be/WLVXRz3y4to

    Her daim sevgi ve kitapla kalın..
  • Uzun bir süredir içinde debelendiğim bir kitabı daha bitirdim. Kitabın incelemesine başlamadan önce uyarmak istediğim bir konu var. Aşk uğruna bir ömrün yitip gitmesini haklı olarak görüyorsanız bu incelemeyi okumanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü eleştirilerim bu yönde olacak ve sinirleriniz bozulabilir.

    Eveet başlıyoruz.

    Kitap Nazım Hikmetin biricik eşlerinden biri olan Piraye hanımın içindeki bitmeyen aşkı anlatıyor. Yalnız kitabı okumadan önce biraz araştırma yapmanız gerekiyor çünkü kitap Nazım Hikmet ve Pirayenin hayatını anlatmakta oldukça yetersiz. Belgesel havasında ilerleyen kitapta olay akışı da başarısız. Bir bakıyorsunuz Piraye, Nazımın Münevverden olan çocuğundan bahsediyor sonraki sayfalarına bakıyorsunuz çoktan vefat etmiş bile. Bunların dışında yazarın kullandığı dil fena değil. Şiirsel bir havada yazmış.

    Ve kitabımızdaki asıl karaktere yani Pirayeye dönüyoruz.
    Yüce bir aşk taşıyan muhteşem bir kadın şüphesiz. Aşkını asla küçümsemek niyetinde değilim yanlış anlaşılmasın. Piraye, Nazımla tanıştıktan ölene kadar her gün, her saniye onunla yaşamayı başaran bir kadın. Asla aşkını kendine unutturmayan bir kadın.

    Ancak benim takıldığım farklı bir nokta var. Bu noktada Pirayenin çocukları. Piraye, Nazımla tanıştığında bir anneymiş. Nazım gittikten sonra da anne olmaya devam etti. Ancak eskisi gibi değil. Sadece bu kitaba odaklanarak bu düşüncelerimi belirttiğimi söylemeliyim. Bu kitapta Pirayeyi her şeyden önce aşık bir kadın olarak tanımlamış. Oysaki ben ruhu, hayatın tüm renklerini ona sunan adamın hayatından çıkmasına rağmen en güzel gülümsemelerinden çocuklarını mahrum etmemesini isterdim.

    Pirayeyi piraye yapan sadece Nazım değil de başarılarıyla, güçlü duruşuyla, anneliğiyle görmek isterdim. Piryenin aşkından ölmesini değil de aşkının ona sunduğu güzellikleri hatırlayarak etrafı aydınlatmasını isterdim. Çünkü bence bir ömür demek yapılabilecek çok şey var demek. Çok fazla tercih var demek. Ve bir ömrü üzüntülerle acılarla geçip geçirmemek sadece bir tercih. Pirayenin bunu seçmemesini ve şu an onun hayatını farklı cümlelerde okumak isterdim.

    Özetle kitap böyle. Tavsiye eder miyim? Eh. Engel olmam. Siz bilirsiniz, tercih sizin. Keyifli okumlar dilerim.
  • Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

    1. BÖLÜM

    1. Severim bir işe başlamadan önce altın sözler saçanı ver her zaman vaat ettiğinden daha fazlasını yerine getireni: çünkü kendi batışını ister o. (s. 9)
    2. Severim yaralandığında bile ruhu derin kalanı ve küçük bir hadiseden yok olup gideni: böylece köprüden seve seve geçer o. (s. 10)
    3. Bu benim iyim, bunu seviyorum, bu tam da böyle benim hoşuma gidiyor, sadace böyle istiyorum iyiyi. (s. 30)
    4. Kendi düşmanınızı aramalısınız ve kendi düşünceleriniz uğruna kendi savaşınızı vermelisiniz! Kendi düşünceniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlıkları atmalı. (s. 41)
    5. Gurur duymalısınız düşmanlarınızla: çünkü düşmanlarınızın başarıları sizin de başarılarınızdır. (s. 42)
    6. Dostu en iyi düşmanı olmalı insanın. Ona karşı çıktığında onun yüreğine en yakın sen olmalısın. (s. 51)
    7. Bir halkın sıkıntısını, topraklarını, göğünü ve komşusunu tanırsan eğer: bu halkın aşmalarının yasasını ve neden tam da bu merdivenle umutlarına doğru yükseldiğini anlarsın. (s. 53)
    8. İnsanlarla ilişki bozar insanın karakterini, özellikle de yoksa bir karakteri. (s. 55)
    9. Özgür mü diyorsun kendine? Sana hükmeden düşünceni duymak isterim, bir boyunduruktan kaçıp kurtulduğunu değil. (s.57)
    10. Kendini yakmak istemelisin kendi ateşinde: nasıl yeniden doğmak isteyebilirsin ki önce kül olmadan? (s.59)
    11. Erkek korksun kadından, kadın sevdiğinde: o zaman herşeyi feda eder kadın ve başka hiçbir şeyin değeri kalmaz gözünde. (s. 60)
    12. Evlilik: İki kişinin onu yaratanlardan daha fazla olan birini yaratma istemine evlilik derim ben. Böyle bir istemin sahipleri olarak birbirlerine saygı duymalarına derim ben evlilik diye. (s.64)
    13. En iyi sevginin bile kupası acı doludur: böylece üstinsana özlem doğurur, böylece senin, yaratanın dudaklarını kurutur. (s. 65)
    14. Tininiz ve erdeminiz yeryüzünün anlamına hizmet etsin ve tüm şeylerin değerini siz belirleyin yeni baştan! Bu yüzden savaşanlar olmalısınız! Bu yüzden yaratanlar olmalısınız! (s. 71)
    15. Kendi kendini seçenlerden seçilmiş bir halk doğacak ve bu halktan da Üstinsan. (s. 72)
    16. Tüm tanrılar öldü: şimdi Üstinsanın yaşamasını istiyoruz. (s. 73)

    2. BÖLÜM

    1. Ve dünya dediğiniz şeyi önce siz yaratmalısınız: bizzat sizin aklınız, sizin imgeniz, sizin isteminiz, sizin sevginizde şekil bulmalı o! (s. 80)
    2. İstemek özgürleştirir: budur istemin ve özgürlüğün gerçek öğretisi. (s. 82)
    3. İnsan insan olalı beri çok az sevinmiştir. En iyisi sevinmeyi öğrenelim, böylece başkalarına acı vermeyi ve acıları düşünmeyi unuturuz. (s. 83)
    4. Bir dostun kötülük yaparsa sana, de ki "Bağışlıyorum seni bana yaptığından ötürü; ama kendine yaptığını - nasıl bağışlayabilirdim ki bunu?" (s. 85)
    5. Bir eylemin iyiliği, bencilce yapılmayışındandır. (s. 92)
    6. Güvenmeyin kendi adaletinden çok sık söz eden hiç kimseye. (s. 96)
    7. Tanrısız çöllerde gezen ve saygı duyan yüreğini parçalamış olana derim ben - hakikatli diye. (s. 99)
    8. İşte bu sırrı verdi bana yaşamın kendisi. "Bak," dedi, "ben kendini sürekli olarak aşması gerekenim." (s. 112)
    9. Susmak daha kötüdür; suskunlukla geçiştirilmiş tüm hakikatler zehirlidir. (s. 113)
    10. Oysa güzel olan, tüm şeylerin en zorlusudur tam da kahramanın gözünde. Hiçbir zorlu istemin ele geçirilmediğidir güzel olan. (s. 115)
    11. Kendinize inanmaya cesaret edin önce - kendinize ve iç organlarınıza! Kendine inanmayan yalan söyler her zaman. (s. 121)
    12. Bedeni daha iyi tanıdığımdan beri tin benim için sadece lafta tin; sadece bir benzetmedir ayrıca "ölümsüz" denilen her ne varsa. (...) Ben nedenleri sorulabilenlerden değilim. (s. 124)
    13. En büyük olaylar - en gürültülü değil, en sessiz saatlerimizdir bizim. Yeni gürültüleri bulanların çevresinde değil; yeni değerleri bulanların çevresinde döner dünya; işitilmez onun dönüşü. (s. 129)
    14. Geçmiştekileri kurtarmak ve tüm "böyleydi"leri "ben böyle istedim!"e dönüştürmek - ben buna kurtuluş derim ancak! (s. 137)
    15. Her şey geçip gider, bu yüzden layıktır her şey geçip gitmeye! (s. 138)
    16. İnsanların arasında susuzluktan ölmek istemeyen biri tüm bardaklardan içmeyi öğrenmeli; ve insanların arasında temiz kalmak isteyen pis sularla yıkanmasını da bilmeli. (s. 141)

    3. BÖLÜM

    1. Hiçbir merdivenin yoksa bundan böyle, öğrenmelisin kendi başının üzerine tırmanmaya: başka nasıl çıkacaksın ki yukarıya?
    Kendi başının üzerine ve kendi yüreğinin ötesine! En yumuşak yerin de en sert yerin olmalı artık.
    Kendini görmemeyi öğrenmek gerekir, çok şey görmek için:- bu sertlik gereklidir dağa- çıkan herkese (s. 150)
    2. Oysa en iyi yıkıcıdır cesaret, saldıran cesaret: ölümü bile yıkar, çünkü der ki: "Bu muydu yaşam? Pekala! Yeni baştan!" (s.154)
    3. Çünkü sadece çocuğunu ve eserini candan sevebilir kişi; ve kişinin kendine büyük bir aşk duyduğu yerdedir gebeliğin belirtisi.
    Ama zamanı gelince onları (çocuklarını) yerinden sökeceğim ve her birini tek başına bırakacağım: yalnızlığı, inadı ve dikkat etmeyi öğrensinler diye. (s.158)
    4. Her şeyde olanaksız olan tek bir şey vardır: akla uygunluk! (s. 163)
    5. Ah şu sözümü anlayabilseniz: " Her zaman istediğinizi yapın; ama önce isteyebilen birileri olun. Her zaman komşunuzu kendiniz gibi sevin; ama önce kendini sevebilen birileri olun.
    6. En tanrıtanımaz sözün bir tanrının ağzından çıkmasıyla gerçekleşti bu: "Tek bir tanrı vardır! Benden başka tanrın olmayacak" sözüydü bu. (s.182)
    7. Dünyada en çok lanet edilen üç şey: şehvet, iktidar düşkünlüğü ve bencilliktir. (s.188)
    8. İnsan kendini sevmeyi öğrenmeli; şifalı ve sağlıklı bir sevgiyle: insan kendisine katlansın ve orada burada sürtmesin diye. (...) Ve sahiden, kendini sevmeyi öğrenmek bugünden yarına yerine getirilecek bir buyruk değildir. Daha çok, tüm sanatların içinde en incesi, en kurnazı, en sonuncusu ve sabırlısıdır. (s.193)
    9. Sahiden, beklemeyi de öğrendim, hem de yürekten; ama sadece kendimi beklemeyi. Ve her şeyden önce ayağa kalkmayı ve yürümeyi ve koşmayı ve sıçramayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrendim. İşte budur benim öğretim: bir gün uçmayı öğrenmek isteyenin önce ayağa kalkmayı ve yürümeyi ve koşmayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrenmesi gerekir: uçmak uçarak öğrenilmez birdenbire. (s.195)
    10. Ve hiç sevmedim yol sormayı hep ters geldi bu beğenime! Yolları yollara sormayı ve denemeyi sevdim hep.
    11. İnsan aşılması gereken bir şeydir. (s. 199)
    12. Budur soylu ruhların isteği: hiçbir şeye bedavadan sahip olmak istemezler, hele yaşama. (s. 200)
    13. Nereden geldiğiniz değil, nereye gittiğiniz belirlesin bundan sonra şerefinizi! Sizin ötenize geçmek isteyen isteminiz ve ayaklarınız, bunlar belirlesin şerefinizi. (s. 204)
    14. En iyi şeyde bile vardır henüz tiksinilecek bir yan; ve en iyi şey bile hala aşılması gereken bir şeydir! (s. 207)
    15. İstemek özgürleştirir: çünkü istemek yaratmaktır. Ve sadece yaratmak için öğrenmelisiniz! (s. 208)
    16. Sadece üremek için değil, yükselmek için de yardım etmeli size evlilik bahçesi! (s. 214)
    17. Her şey gider, her şey geri gelir; varlık çarkının dönüşü bengidir. Her şey ölür, her şey yeniden şekillenir, varlığın yılı ebediyen sürer. Her şey kopar, her şey yeniden eklenir; varlık kendi evini sonsuzluğa kurar. Her şey ayrılır, her şey yeniden selamlaşır; varlık halkasının kendisine sadakati bengidir. (s. 221)

    4. BÖLÜM

    1. Birçok şeyi yarım yamalak bilmektense, hiçbir şeyi bilmemek daha iyi! Başkalarının insafına kalmış bir bilge olmaktansa, kendi başına bir deli olmak daha iyi! (s. 252)
    2. Tam da en az olan, en sessiz, en hafif, bir kertenkelenin hırıltısı, bir soluk, bir an, bir göz açıp kapama - az olandır en iyi mutluluğun özü. (s. 280)
    3. Tanrı öldü: şimdi biz istiyoruz ki, Üstinsan yaşasın. (s. 290)
    4. Boyun eğmektense, ümitsiz olundaha iyi. (s. 291)
    5. Korkuyu bilen; ama korkuyu yenendir, uçurumu gören; ama ona gururla bakandır yürekli kişi. (s. 292)
    6. Gücünüzü aşan şeyler istemeyin: güçlerini aşan şeyler isteyenlerde kötü bir sahtelik vardır. (s. 293)
    7. Yukarı mı çıkmak istiyorsunuz, kendi bacaklarınızı kullanın! Kendinizi yukarı taşıtmayın, başkalarının sırtına ve kafasına oturmayın. (s. 295)
    8. İnsan yalnız kendi çocuğuna hamiledir. (s. 295)
    9. Kendisi bulamamış mıydı yeryüzünde gülmek için bir sebep? İyi arayamamıştı o halde. Bir çocuk bile bulur burada gülmek için bir sebep. (s. 298)
    10. Ama mutluluktan deli olmak mutsuzluktan deli olmaktan daha iyidir, hantal dans etmek aksak yürümekten daha iyidir. (...) En kötü şeyin bile dans edecek iyi bacakları vardır: bu yüzden, daha yüce insanlar, doğru bacaklar üzerinde durmayı öğrenin! Bu yüzden unutun kederden oflayıp puflamayı. (s. 300)
    11. Gülmeyi kutsadım ben; siz daha yüce insanlar, öğrenin gülmeyi. (s. 301)
    12. Her şey yeni baştan, her şey bengi, her şey birbirine kenetli, bağlı, sevdalı, böyle sevdiniz siz dünyayı; siz bengi olanlar, sonsuza dek ve her zaman seversiniz onu: ve acıya dersiniz ki: Yok ol, ama gel geri! Çünkü her türlü haz bengilik ister! (s. 330)
    13. Şimdi kendiniz söyleyin bu şarkıyı, "Bir kez daha"dır şarkımın adı, "tüm sonsuzluğa!"dır anlamı, söyleyin daha yüce insanlar, Zerdüşt'ün şarkısını! (s. 331)