• CHUCK PALAHNİUK Ben aslında aşkı yazıyorum!

    ‘Dövüş Kulübü’, ‘Tıkanma’ gibi sert romanların yazarı Chuck Palahniuk, aslında partilerde bir köşeye çekiliveren sıkılgan bir insan olduğunu söylüyor. Yine de edebiyat etkinliklerinde çeşitli çılgınlıklar yapıp odakta kalmayı seviyor. Amerika’nın en ünlü ve en tartışmalı yazarlarından biri değilken Palahniuk Freightliner’da dizel tamircisiymiş. İsviçre’nin küçük yolcu uçaklarının hidroliklerinden bahsederken neden bahsettiğini bildiği hissini veriyor.

    İsviçre’de bunaltıcı bir Locarno sabahı. Ünlü ‘Dövüş Kulübü’nün ünlü yazarı Chuck Palahniuk bir gün önce yaptığı korkunç uçuşu anlatıyor neşeyle. “Hidrolikler bozuldu. Tam inişe geçiyorduk ki bir anda alarmlar çalmaya başladı. Zürih’e geri uçup oraya iniş yapmak zorunda kaldık. İniş çok zor oldu. Ondan sonrası da zaten tam bir kaostu.”

    Palahniuk ile tanışınca insanın onun hakkındaki fikri değişiveriyor. Eğer onu sadece romanlarından ve ‘Dövüş Kulübü’, Choke’ ve ‘Snuff’ gibi yabancılaşma ve sapkınlık yüklü hikâyelerinden tanıyorsanız sinirli kavgacı kötü niyetli şeytanlık ve öfkeyle dolu bir insanla karşılaşmayı beklersiniz. Gerçek ise bundan çok farklı: düzgün bir gömlek giymiş olağanüstü derecede kibar bir adam Chuck Palahniuk.

    ‘Aslında aşkı yazıyorum’
    “Bütün kitaplarım aslında aşk hikâyeleri özellikle de aşk üçgenleri anlatıyor” diye açıklıyor Locarno Festivali’nde Clark Gregg’in filmleştirdiği ‘Tıkanma’nın dünya prömiyeri için İsviçre’de bulunan Palahniuk. Filmde üçgenin köşelerini ne idüğü belirsiz bir işte çalışan seks bağımlısı ana karakter Victor (Sam Rockwell) onun üstüne çok düşen annesi (Anjelica Huston) ve genç bir doktor (Kelly Macdonald) oluşturuyor.

    Palahniuk ‘Tıkanma’ için istediği kadar aşk romanı desin, kitap dehşet verici bir ortamda yazılmış. 1999 yılında tam kitabı yazmaya başlamadan önce babası öldürülmüş. Öldürülen babasının işleriyle ilgilenmenin ‘muazzam stres’inden bahsediyor. “Gecenin bir yarısı arabamla babamın evinden kendi evime dönüyordum. Dağlardayken sürekli gezmek zorunda olan birinin muhtemelen bir pazarlamacının hikâyesini yaratmaya başladım. Hayatından bunaldığında arabasını yolun kenarına çekip farların ışığında birkaç adım yürüyüp sanki bir araba kazasının, kalp krizinin ya da bir cinayetin kurbanıymış gibi yere yatıyor…”

    Fikir pazarlamacının bir polis tarafından kurtarılmasıydı. Polis nazikçe nabzını kontrol edip ona sarılıp her şeyin yoluna gireceğini söyleyecekti. O gece arabayı kullanırken Palahniuk o ruh halinde bu sahneyi gerçekleştirmeyi ciddi ciddi düşünmüş. Neticede yapmamış ama bilinç akışı ona Victor fikrini vermiş. ‘Tıkanma’un antikahramanı Victor restoranlarda insanlar onu kurtarsın diye boğulma numarası yapıyor. “İnsanların kollarında böyle muazzam bir duygusal boşalma yaşayabiliyordu. İnsanlar da onu avutup her şeyin yoluna gireceğini söylüyorlardı. ‘Tıkanma’un hikâyesi buradan doğdu. Benim dibe vurmuşluğumdan.”

    ‘Tıkanma’ için araştırma yaparken Palahnuik seks bağımlılarının tedavi gördüğü kliniklerde zaman geçirmiş. Phil adında bir hastayı özellikle hatırlıyor. Phil bir müteahhitmiş. İriyarı, mutlu bir evliliği olan, birkaç çocuklu bir adam. Ancak gizli gizli kadın elbiseleri giyip rastgele yabancılarla seks de yapıyor. “Bu adamı yolda görsem hakkında düşüneceklerimle tanıdıktan sonra hakkında öğrendiklerim arasındaki fark şok ediciydi. Bu durum insanlara başka bir açıdan bakmama sebep oldu ve görünüşte en sıkıcı insanın bile inanılmaz bir gizli hayatı olabileceğini farkettim,” diye anlatıyor Palahniuk.

    Utangaç olduğunu ve partilerde kenarlarda köşelerde saklandığını itiraf edyor. “İnsanlarla ne konuşulur hiçbir fikrim yok. İnsanların yanında nasıl olmam gerekir hiçbir fikrim yok.” Bu yüzden gazetecilik okumuş. Çünkü bu meslek ona insanlarla konuşmak ve onlara soru sormak için bir ehliyet vermiş. Kurgu romanlar yazmak da ona benzer bir özgürlük veriyor. Ama utangaçlığına rağmen yazarların davet edildiği ya da yazarlığıyla var olduğu ortamlarda şov yapmayı da ihmal etmiyor. “Yazarların katıldığı birçok etkinlik çok sıkıcı ve gösterişçi oluyor. O çocukların sıkılmalarını gerçekten istemiyorum. Etkinlikleri çılgınlaştırmak için sarf ettiğim efora değiyor, çünkü o zaman bir başka etkinliğe katılma ihtimalleri daha yüksek oluyor.”

    Palahniuk’e çelişkili bir figür demek hafif kalır. Bu ağzı sıkı adam göz önünde olmaktan açık bir zevk duyuyor. Özel hayatı hakkında çok şey biliyoruz. Ailesinin sıkıntılı geçmişi babasının öldürülmesi ve büyükbabasının büyükannesini öldürdüğü gibi. Gay olup olmadığı konusunda da birçok yazı yayımlandı ve birçok blog’da bu konuda sorular soruldu. Palahniuk bu konuda konuşmayı reddediyor: “Hayatımdaki ölmüş insanlar kapsamında özel hayatımı konuşmak kolay. O insanların şu anda bundan rahatsızlık duyacaklarını hissetmiyorum. Ama şu anda hayatımda olan insanlar, arkadaşlarım ve ailem konusunda çok korumacıyım. Çizgiyi orada çekiyorum.” Cinsel tercihini konuşmakta son derece rahat olduğunu söylüyor ama arkadaşları ona bunu yapmamasını söylemiş ve ailesi de cinselliğinden bahsettiği zaman rahatsız olduklarını söylemiş.

    Onun yerine yazıyı konuşmayı tercih edeceği çok açık. Sürekli baştan okuduğu F Scott Fitzgerald’ın ‘Muhteşem Gatsby’sinden açın konuyu örneğin. Hemen heyecanlanıyor. “Çocukken ne yapman gerektiği söylendiyse hepsini yapıyorsun ama sonra bir sonraki hareketinin ne olacağını bilemediğini fark ediyorsun. O güzel şeyleri yapmaya devam ediyor ama eğer bir şeyleri farklı yapmazsan hayatın boyunca o hayal kırıklığına uğramış çocuk olarak kalacağını da fark ediyorsun.” Bir başka deyişle eğer ‘Dövüş Kulübü’ ve ‘Tıkanma’nın nereden geldiğini bilmek istiyorsanız Jay Gatsby’ye bakın.
  • Sitede bir dünya popüler kitap var; okusanız da, okumasanız da artık belli başlı diyalogları ezbere biliyorsunuzdur diye tahmin ediyorum.

    ''Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.''

    "Çocuklar boyama kitabı değildir, onları en sevdiğin renge boyayamazsın."

    "Küçük Prens yine konuşmaya başladı:
    'İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi...'
    'İnsanların arasında da yalnızlık duyulur' dedi yılan."

    Tabi birde Olric Edebiyat'ı var(Evet, Olric Edebiyatı. Oğuz Atay'a ait olmayıp ona aitmiş gibi gösterilen alıntılardan oluşan modern türk edebiyatı)

    -Onunla ne zaman lades oynasam kaybediyorum Olric...

    -Neden efendimiz ?
    -Kalbim ondayken nasıl aklımda diyebilirim ?



    -Ne zaman ayran içsem uykum geliyor Olric...

    -Neden Efendimiz ?

    -Çünkü ayran içinde bulundurduğu laktik asit sayesinde uyku getirir Olric.


    Bıla bıla... Demeye çalıştığım bu tarz populer kitapları okusanız da okumasanız da ne olduğunu az çok hepiniz biliyorsunuzdur. Peki hiç farklı kitaplara yönelmeyi düşünmediniz mi ? Sadece popüler olan kitaplar mı güzel oluyor ? Ya da reklamı çok iyi yapılmadı diye kitap kalitesiz durumuna mı geliyor ? Yok efendim öyle bir şey! Bir kitabın popüler olmasında ki en büyük sebep yine biz okurlarız. Tabi bu bazen çok kötü yerlere varıp, güzelim kitapları dalga konusu haline getirebiliyor.

    Mesela Kürk Mantolu Madonna; Sanırsam çok fazla kitap okumamış ve karşıdaki insanlara kendinizi Türk Edebiyatı'na aşırı hakim olduğunuzu göstermek istiyorsanız en iyi tercihtir. He, bir de kahve eşliğinde okursanız mutlaka sizi doçent düzeyinde görebilirler...

    Mesela Suç ve Ceza; Henüz sevgiliniz yoksa ve olmasını istiyorsanız, Suç ve Ceza sayesinde hem ortamlarda ''aaaa Suç ve Ceza mı? Evet evet okudum, çok güzel kitaptı.'' diyerek artistlik düzeyinizi artırabilir, hemde sevgili yapma ihtimalinizi %25 oranında artırabilirsiniz.


    Demem o ki, bazı kitapların çok popüler olması çok da iyi bir şey değil. Belli bir yerden sonra durum hiç de hoş olmayan yerlere geliyor; peki ya Danilov Beşlemesi gibi, gerektiğinden inanılmaz düzeyde az bilinen kitaplar ? Onu napçez ? Gelin bir konuşalım bence...



    Öncelikle baştan belirteyim: Bu kitap Danilov Beşlemesi'nin son kitabıdır. İlk kitap On İki'dir. Daha önceden onunla ilgili inceleme yazdığımdan (#30041112) bu sefer de son kitap adına yazmak istedim...

    Geri döndüm, tabi siz bunu fark etmediniz de ben 2 dakika önce sayfa bağlantısı kopyalarken yanlışlıkla bütün yazdıklarımı sildim sanıp bilgisayarı fırlatmak üzereydim. Küçük bir şoktan sonra incelememe devam ediyorum izninizle...

    Danilov Beşlemesi genel olarak hemen her insana hitap edebileceğini düşünüyorum. Macera aksiyon, korku gerilim, dram, aşk, polisiye öge, tarih, felsefe, fantastik öge... her şey var. Jasper Kent'in yalın ve sıkmayan uslubü ile yatın bir kenara tadını çıkarın.

    Serinin ilk kitabı olan On İki'yi ilk okuduğumda 6.sınıfa gidiyordum. Ne zaman kitap bitse diğer gün ilk baştan başlıyordum. Bazen canım sıkılıyor, Aleksey'in opriçniklerle yaptığı savaşları teker teker okuyordum. Evimizin bahçesi çok karanlık olurdu ve ben ne zaman eve girecek olsam arkamda Yuda'nın çıkmasında korkardım. Tabi şimdi ilk kitabı da bilmem kaçıncı kez tekrardan okuyunca o gerilimi hissedemedim, ama eskisinden de daha güzel tat verdi. Maalesef, bu seriden kopamıyorum ve eminim en geç 2 yıl içinde tekrardan başlarım. Dileğim o ki, birileri daha bilsin, onlar da okusun, Danilov okuduğu için göremesem bile kardeşim gibi hissedebileceğim insanlar tanıyayım... Ama nerde !

    Şunu da söylemeden edemem: Yazar henüz daha seriye başlamadan 1,2,3,4 ve 5. kitaplarda nerede ne yazması gerektiğini tamamen önceden kafasında canlandırmış. 5.kitabın son 10 sayfasında bunu size çok net bir şekilde gösterebiliyor. Sarsıldım, ciddi diyorum çok etkileyici bir final oldu. Tabi bunda benim seriyi 7 8 yıldır okuyup, finali daha yeni tamamlayabilmemin de payı var; ama ne bileyim çok seviyorum bu seriyi :D Hatta size şunu da anlatayım:

    On İki'yi yine yarın yokmuşcasına okuduğum günlerde babamla Ankara'ya gitmiştim. Ankara dönüşü AŞTİ'ye vardığımızda bir sahaf serinin 2. kitabı On Üç Yıl Sonra'yı satıyordu. Düşünsenize deli gibi sevdiğiniz bir seri ve sonunda 2.kitabını bulmuşsunuz. Otobüse geçtim 3-4 saat boyunca kitapla göz göze geldim, artık o zamanlar nasıl etkilemişse seri beni :D

    Lütfen okuyun ve beni de mutlu edin...

    Ve tabi ki bu incelemelere de bakın:

    #32016888

    #31600179

    ''Bir rüyanın kâbus olup olmaması, içerik meselesi değil, ruh hali meselesidir.''

    ''Alçakgönüllülük yalan söylemenin başka bir biçimidir.''

    "Geri gelecek misin ?"
    "Tabi," diye yanıtladım, ama aslında hiçbir askerin böyle bir soruya kesin bir cevap veremeyeceğini gayet iyi biliyordum.''

    "Maks bir haindi "
    "Onu sevmiştim "
    "Sevilebilecek hainler ve nefret edilebilecek vatanseverler vardı "

    Saygı ve Selametle...
  • Beni, sırtım koltuğun oturma yerinde dümdüz olana kadar öne çekti. Kalçam havada kalmıştı, nazik elleri keşfederek bacaklarımı havaya kaldırdı ve yumuşak ipekten şortumu çekerek indirdi. Ardından tangamın dantelinden tutarak bacaklarımdan kaydırıp çıkardı. Sonunda önünde tamamen çıplak kalmıştım. Atletimi yukarı, göğüslerimin üstüne kaldırdı ve önünde tamamen açıkta kalınca vücudu gerildi.
    "Mükemmel," dedi nefes nefese. Ellerini göğüslerimden uyluklarıma kadar, yukarı aşağı ve yanlara doğru hafifçe dolaştırdı. Sadece parmak uçlarıyla, dokunuşuyla sırtıma yay çizdirecek ve gözlerimle daha fazlası için yalvartacak kadar hafifçe dokunuyordu. Bekledim. Nefes nefese kaldım. Dizlerimi kaldırarak göz hizasına geldim ve önünde benden başka göreceği bir şey kalmayana kadar bacaklarımı koltuğun köşelerine gelene dek açtım. Bakışlarını aşağı, bacaklarımın arasına çevirip inledi, parmak uçları kadınlığımın dudaklarının üstünü hafifçe okşamaya başladı.
    "Mükemmel," diye tekrarladı parmakları o noktanın üstünde aşağı yukarı hareket ederken. Bastırmıyor, itmiyor, sadece nazikçe okşuyor; bu da kalçamı daha da kaldırıp adını fısıldamama ve bekleyip daha fazlasını istememe sebep oluyordu.
    Ardından bir parmağını içime soktu ve her şey değişti.
    "Tanrım..." Ağzını benimkine yaklaştırdığı sırada dudaklarından bir küfür döküldü. Vücudunu öne eğip beni öptüğü sırada sert göğüs kaslarını benimkine bastırdı. Bacaklarımı ona sararak elini içime hapsettim. Parmağının yumuşak hareketleriyle nefes nefese kalmıştım.
    "Evet, Brant. Ah, aman Tanrım, evet."
    "Seni çok seviyorum," diye fısıldadı, dudaklarını benimkilerden çekip boynumu öperken. Bir eliyle bacaklarımı ayırdı ve vücudumda aşağı doğru inerek enfes bir geziye başladı; parmağı içimde oynaşmasına devam ederken dudaklarının dokunuşu yumuşacıktı. Bir parmağın yapabilecekleri inanılmazdı. Küçük bir parmaktı ama tam da doğru yere, oraya dokunuyordu. Sırtım deri koltuktan havalandı, gözümü karartacak bir noktaya dokunduğundaysa nefesim kesildi. "Sakın durma," diye fısıldadım. "Aman Tanrım, sakın durma."
    İstediğim halde gözlerimi açık tutamıyordum. Yüzündeki bakışı, beni izlediği sırada yüzüne çöken karanlık yoğunluğu görmek istiyordum. Aletini çıkardığı ânı görmek istiyordum, elleriyle kavradığında aletinin dimdik başını görmek istiyordum.
    Bu onun en sevdiği andı. Beni boşalırken seyretmek. Bu, penisinin çevresindeki derinin daha da gerilmesini, olduğundan da fazla sertleşmesini sağlıyordu. Gözleri daha da koyulaşıyor, nefesi sıklaşıyordu. Göğsündeki kaslar geriliyor, elleri hızlanıyor, ismim dudaklarından hızlı bir inleme olarak dökülüyordu. Ve ardından ne geleceğini biliyordum. Titremeler sona erdiğinde, orgazmımın leziz tepelerinden aşağı düştüğümde... O an vücudumun yaşadığı en harika dakika oluyordu. İçime girdiğinde... Parmaklarını içimden çıkarıp sertçe bastırdığında... Yaşadığım tüm zevkleri gölgede bırakacak bir ritme başlamadan önce içimi tamamen doldurduğunda...
    Ve bunu bilmek, beklenti içinde olmak... gözlerimi açıp kendini hazırladığını görmek, birazdan olacaklara kendisi de katılacağı için heyecanlandığını görmek...
    Parmağı içimdeki tembel okşamalarına devam ederken göz kapakları ağırlaşmış ve nefesi hızlanmıştı. Eline doğru bastırdım ve parçalara ayrılacakmış gibi boşaldım.
    Üst üste gelen dalgalarla beraber ağzımdan anlamsız ve bilinçsiz sesler çıkıyordu. Kızışmış bir hayvan gibi kıvranarak eline doğru büküldüm. Vücudum parmağının etrafında patlıyor, parmağının mükemmel vuruşları ayaklarımı titretiyordu. Yüzünün görüntüsüne, yoğun çarpıcılığına, sert ve hazır erkekliğine karşı koyamıyordum. Öylesine güzel bir delilikti ki dünyamı yıldızlara, bedenimi ise bir takımyıldıza dönüştürüyordu. Ve sonra yıldızların üstünden düşmeden, nefesim normale dönüp gözlerimi açmamdan hemen önce içime girdi ve yeniden kendimden geçtim.
    Sert, hızlı. Sanki benden nefret ediyormuş gibi düzüyordu ama ağzından dökülen kelimeler aşk doluydu. Üstüme eğildi, parmaklarını kalçalarıma gömdü ve beni yerime sabitledi. Üstümde gidip gelirken ismim dudaklarmday-dı ve hareketlerindeki sabırsızlık beni daha da yükseklere çıkarıp aldığım zevki daha da arttırdı. Bu onun içindi ve kontrolünü kaybetmesi bana hediye gibi gelen, çok nadiren gördüğüm bir şeydi. Bacaklarımı ona sarıp topuklarımı sırtına gömdüm ve tırnaklarımı tenine geçirdim.
    Boşaldığında, bu da Brant Sharp yoğunluğundaydı. Bir eliyle boynumu tutup diğeriyle kalçamı sıkarken sanki asla doyamayacakmış, yeteri kadar derine giremeyecekmiş gibi beni daha da yakınma çekiyordu. En sonunda adımı sayıklayarak tamamen içime girdi ve orgazmının son titremelerini yaşadı.
    "Seni çok seviyorum," diye fısıldadı, içimden çıkmadan beni döndürüp altıma geçerken. Göğüslerim onunkine yaslanmış üstünde yatarken kalplerimiz aynı hızlı ritimle atıyordu.
    "Ben de seni seviyorum, bebeğim."
    Dışarıda bir şimşek çaktığını duydum. Fırtına geliyordu.
  • Bu kanunları okumayı severim etraftan toparladıklarımı sizinle paylasıyorum siz de burada olmayan bulursanız yazın. Herkes okusun görsün zaman geçirecek güzel bir yazıdır.

    Günlük Hayat

    Aileniz sizin ders çalıştığınız zamanlarınızı değil, sadece çalışmadığınız zamanlarınızı görür.
    Bir şeyin istenme olasılığı ile gerçekleşme olasılığı ters orantılıdır.
    Trafikte bulunduğun şeritten ilerleyen şeride doğru geçtiğin zaman yeni geçtiğin şerit durur.
    İnsanların hayalleri hayallerde kalır.
    İstenilen şey hiçbir zaman gerçekleşmez.
    Sakınılan göze çöp batar.
    İnsanlar birbirini hak eder.
    Ekmek tereyağlı yüzü ile düşer.
    Hangi yüzüne tereyağı süreceğinize önceden karar veremezsiniz.
    Gülümseyin, ne düşündüğünüzü bilmesinler.
    Sizi izleyenlerin sayısı yaptığınız işin saçmalığı ile doğru orantılıdır.
    İyilik cezasız kalmaz.
    Her çözümün doğurduğu yeni problemler var.
    Bir şey yapmanız gerektiği zaman, öncelikle başka bir şey yapmanız gerekir.
    Her şey düşünce hızından daha yavaştır.
    Aptallığın gücünü göz ardı etmeyin.
    Bir işi ne kadar önceden planlarsanız, ters gitme olasılığı o kadar artar.
    Bozuk bir alet tamire geldiğinde çalışır.
    Murphy kanunları Ohm kanunundan daha geçerlidir.
    Diş ağrısı gece ve tatil gününde başlar.
    Borç alabilmek için, borca ihtiyacınız olmadığını ispatlamalısınız.
    Kimse başkasının yaptığı iş ile ilgilenmez.
    Yeni aldığınız donanım eskisini sattığınız an bozulur.
    Yanlış anlaşılmayacak kadar basit bir şey yoktur.
    Hiç bir şey göründüğü kadar iyi değildir.
    Sigaradan alınan zevk çevrede bulanan içmeyenlerin sayısı ile doğru orantılıdır.
    Sigara dumanı içmeyene doğru ilerler.
    Yemeğe oturduğunuz zaman izlediğiniz TV programı reklama girer.
    Karar verme anlarında eldeki bilgi miktarı kararın önemi ile ters orantılıdır.
    Önünüzde bulanan araç sizden yavaş gider.
    Kasislerin etkisi yavaş giden arabalaradır.
    Yarının işini asla bugün yapma.
    Ayakkabı ağırlığı yürüyüş mesafesine göre artar.
    Ayakkabıdaki kum tanesi basınca karşı en fazla basıncın olduğu noktaya doğru ilerler.
    Basit teoriler en anlaşılmaz şekilde izah edilir.
    Deney başarılıysa bir şeyler yanlış demektir.
    Anlamıyorsanız çok açıktır.
    Çok hızlı yükseliyorsanız bir yerde bir şeyler yanlış demektir.
    "Yaşam" siz başka planlar yaparken olan şeydir.
    Murphy'nin altın kuralı: Altını olan kuralı koyar.
    Değiştirilebilir parçalar değişince sorun çıkar.
    Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi!
    Zorlamayın, daha büyük bir çekiç getirin!
    İhtiyacı olanlara yardım edin, onlar sizi hatırlar, tekrar ihtiyaçları olunca.
    Kendi işini yapmayanlar için hiç bir iş imkansız değildir.
    Diğer tüm seçenekler tükendikten sonra insanlar mantıklı davranırlar.
    Gezegendeki toplam zeka bir sabittir; nüfus artmaktadır.
    Tüm genellemeler yanlıştır.
    Gizli hata gizli kalmaz.
    Duruma göre!
    Aptalsa ve çalışıyorsa, aptal değildir.
    Asla, asla deme!
    Bekleyin, hasar verdikten sonra geçer, hasar fazla ise bekleyin, tekrar gelir.
    Şans en şanssız zamanda kapıyı çalar.
    Eşsiz şeyler birbirinin eşidir.
    Yağmur yağsın diye araba yıkadıysanız işe yaramaz.
    Tırnaklarınızı kestikten bir saat sonra tırnakla yapılacak bir iş çıkar.
    Her kurumda işlerin nasıl yürüğünü detayları ile bilen biri var. Bu kişi hemen işten atılmalıdır.
    Özür dilemek, izin almaktan daha kolaydır.
    Sıcak tencere ve soğuk tencere aynı görünür.
    Salamı seven ve yasaya saygı duyanlar bunların nasıl yapıldığını asla izlememelidir.
    Problemlerden kurtulma konusunda usta olan doktorlardan uzak durun!
    Bağışla ama unutma.
    Kendi fikrinizi önemli birinin fikri imiş gibi sunarsanız kabul edilme şansı daha fazladır!
    Hareketli nesneler yanlış yöne doğru hareket ederler, durağan nesneler yanlış yerde dururlar.
    İşler şansa bırakılsaydı daha iyi olurdu.
    Herkes sinirlerini kaybetmişken sakinliğinizi koruyorsanız belki de durumu anlamıyorsunuz.
    Size bir iyilik yapmak için yaklaşan birini görürseniz, kaçın.
    Tüm garantiler ve para iadesi taahhütleri, ödemeyi yapmak suretiyle bozulur.
    Önemli olan olaylara takmayı başardığınız isimdir, olayların kendisi değil.
    Anlattığın bir şeyin dinlenme ihtimali, anlatma isteğinle ters orantılıdır.
    Aşık olduğun kişi hep başkasına aşıktır.Zaten sen de hiçbir zaman sana aşık olan kişiye aşık olmazsın.
    Şef daima haklıdır bilhassa haksız olduğu zamanlarda...

    Savaş

    Düşman atış menzilne girdi diye sevinme. Sen de onun menzilindesin.
    Pimi çektiğiniz an, Bay El Bombası artık arkadaşınız değildir.
    En kısa yol ya mayınlarla döşenmiştir, ya da keskin nişancılar tarafından gözetleniyordur.
    Eğer saldırınız çok iyi gidiyorsa, bu pusuya düşeceksiniz demektir.
    Yürümek zorunda olmak = Keskin nişancılara yem olmak
    Eğer pusudan sağ çıktıysanız, bir şeyler yolunda değil demektir.
    Siz bulunduğunuz konumdan düşmanı görebiliyorsanız, düşmanda sizi görebilecek konumdadır.
    Eğer düşman dışında her şey eksiliyorsa; işler ters gidiyor demektir...
    Fark edilmediğinizi sandığınız zamanlarda, herkes tarafından izleniyorsunuz demektir
    Bir elbombasının tesirli yarıçapı, her zaman senin sıçrayabileceğin mesafeden bir ayak boyu daha fazladır.
    Baskı ateşi baskı altına almaz.
    Geritepmesiz tüfekler geri teperler.
    Avcı boy çukurunu asla senden daha cesur biri ile paylaşma.
    Asla unutma ki silahın en düşük fiyat veren firma tarafından yapılmıştır.
    Bütün beş saniyelik el bombası fünyeleri üç saniyeliktir.
    Bir bölgeyi güvenlik altına aldıysan, bunu düşmana söylemeyi unutma.
    İzli mermilerin izi iki yönlüdür, senin de yerini belli ederler.
    Bir şeye aşırı ve çaresiz bir şekilde ihtiyacın olduğu anda, telsizler çalışmayacaktır.
    Süngü kanunu der ki, mermisi olan kazanır.
    Zırhlı araçlar mermileri üzerine toplayan mıknatıslar ve dikkat çeken hareket halindeki avcı boy çukurlarıdır.
    Dost ateşi dostu da öldürebilir.
    NBC saldırısı sonrası üçüncü atropine enjeksiyonuna ihtiyacın varsa film başlamadan önce patlamış mısır bul.
    Yanaşık düzen eğitimi savaşın öncesi ve sonrası içindir.
    Düşman denetimindeki ıssız arazide panikle başlayan koşma eylemin sert zeminde başlar, yemyeşil kırlarda bahar esintisiyle devam eder.
    Savaşta ilk ölenler hiç korkmayanlardır. Onları en çok korkanlar takip eder.
    Öldürmek, unutmaktan kolaydır.
    Eğer taarruza geçeceksiniz en önde olma . Çünkü daha ateş edemeden vurulursun

    EK 1:

    Bir şeyin ters gitmesi için dört yol olduğunu düşünüp hepsi için önlem alabilirsiniz ama bir beşinci yol mutlaka vardır.

    Bir şeylerin ters gitmesi bir doğa kanunudur. Bu yüzden her şey yolunda gidiyor gibi görünüyorsa dikkat edin; mutlaka ters giden bir şeyler vardır!

    Bir şey arıyorsanız o daima son bakmanız gereken yerdedir.

    İlk baktığınız yerde olma ihtimali ile oraya baktığınızda görmeden geçme ihtimaliniz eşittir.

    Kaybettiğiniz bir şey ancak onun yerine yenisini aldığınızda ortaya çıkar.

    Yeni aldığınız şeyin ucuzunu bulmak için ne kadar aranırsanız aranın, en ucuz seçeneği ancak alışveriş bittikten sonra bulursunuz.

    Hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir.

    Hiçbir şey göründüğü kadar kısa sürmez.

    Bir eliniz doluyken kapıyı açmanız gerekirse, anahtarınız mutlaka dolu elinizin tarafındaki ceptedir.

    Bir şey aptalcaysa ama işe yarıyorsa, belki de göründüğü kadar aptalca değildir.

    Bir şey doğru olamayacak kadar iyiyse muhtemelen doğru değildir.

    İstediğiniz bilgisayar programı her zaman sahip olduğunuzdan fazla RAM ister.

    Yeteri kadar RAM'iniz olduğunda sabit diskinizde asla yeteri kadar boş yeriniz olmaz.

    Bir şey ters gidecekse mutlaka ters gider!

    Bir program kurmak için yeterli boş yeriniz ve RAM'iniz varsa o program mutlaka çökecektir.

    Hala çökmediyse sadece en fazla zarar vereceği anı bekliyordur.

    Birine gökyüzünde 300 trilyon yıldız olduğunu söylerseniz inanır ama o masa boyalı derseniz gidip önce bir eller.

    Sınav sırasında öğretmeniniz sadece aptalca bir şey yazdığınız sırada başınıza gelip yazdıklarınız okur.

    Bir şeyi çözmek için kullandığınız yollar başka problemlere neden olur.

    Bilgisayarda ne kadar ders çalışırsanız çalışın, anneniz içeri siz oyun oynarken girer.

    Ders çalışılan bir saat, çalışılmayan bir saatten her zaman daha uzundur.

    Geç kaldığınız süre ile trafiğin sıkışıklığının miktarı doğru orantılıdır.

    Tamirciye bozulan bir şeyin neyinin bozuk olduğunu göstermeye çalıştığınız an, o şeyin çalışması için en uygun andır.

    En önemli şeyler her zaman en basit olanlardır.

    En basit şeyler çoğu zaman yapması en zor olanlardır.

    Ekmeğinizin reçelli kısmının yere düşme ihtimali ile halınızın fiyatı doğru orantılıdır.

    Birinden büyük miktarda borç isterken önce ödeyebileceğinizi, yani ihtiyacınız olmadığını kanıtlamalısınız.

    Sizin olmadığınız sıra her zaman daha hızlı ilerler. Taa ki siz o sıraya geçene kadar.

    Diğer şeritte trafik hep daha açıktır. Ta ki içinde olduğunuz araç o şeride geçene kadar.

    Yaptığınız her şey başınızı belaya sokabilir. Hiçbir şey yapmamak dahil.

    Aklınıza iyi bir fikir gelmesi, onun daha önce yapılmış olduğu anlamına gelir.

    Odanız ne kadar büyük olursa içi o kadar dağınık olur.

    Yeni ayakkabı giydiğiniz gün herkes ayağınıza basar (üstelik bu bizde bir de adettendir!).

    En hassas şey, düşüp kırılacak olandır.

    Bir işi yapmanın en kolay yolu, ancak o iş bittikten sonra sonra aklınıza gelir.

    Bir şey ters gidecekse mutlaka ters gider!

    Banyoda düşecek bir şey varsa mutlaka tuvaletin içine düşer.

    Çok etkileyici bir şey yaptığınızda mutlaka yalnız olursunuz.

    Yalnız değilken yapmaya çalışırsanız başarısız olacaksınız demektir.

    Kıyafetinizin şıklığı ile üzerinize çamur sıçratan aracın büyüklüğü arasında ciddi bir bağ vardır.

    Murphy kanunlarından haberiniz olması ile işinizin ters gitmesi arasında hiçbir bağlantı yoktur.

    Aynı bağ o gün harika olan saçınız ile yağmur arasında da mevcuttur.

    Rüzgarın yönü daima saçınızı en kötü bozacak yöndür.

    Kıymetli bir şeyin düştüğü yer daima parmak ucunuzun bir santim ilerisidir.

    Olur da o kıymetli şey parmak ucunuz mesafesine düşerse, bu almaya çalışırken itip uzaklaştıracağınız anlamına gelir.

    Gülümseyin, yarın daha da kötü olacak!

    Tırnaklarınızı kestiğiniz gün, karşınıza kazıması eğlenceli bir şey çıkması için en uygun gündür.

    Bir hata ikinci kez yapılmaz. İkinci kez yapıyorsanız üçüncü kez de yapacaksınız demektir.

    Dünyadaki toplam zeka aynıdır ama nüfus sürekli artar.

    Kameranızda yer kalıp kalmadığından emin değilseniz kalmamıştır.

    Cam olan bütün eşyalar ana formları olan kum haline dönmeye meyillidir.

    Harika esprileriniz hiç hatırlanmaz, aptalca sözleriniz ise hiç unutulmaz.

    Bir çift çorabın iki tekinin birden kaybolması ihtimali, diğer çiftlerden bir çorabın kaybolma ihtimali yanında sıfıra yakındır.

    Bir çorabın tekini bulmanız, diğer tekini atmanıza bağlıdır.

    Kapı mutlaka siz tuvaletteyken çalar. O da olmazsa uyurken çalar. O da olmadıysa siz dışarıdayken çalmıştır.

    EK 2:

    Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.
    Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.
    Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.
    Bir şeyin olma olasılığı, istenme olasılığı ile ters orantılıdır.
    Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.
    Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.
    Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.
    Ne kadar beklersen bekle istendiği zaman gelecektir.
    Herkese güven, sonra da kartları kes.
    İki yanlış … sadece bir başlangıçtır.
    İlk denemede başarılı olamazsan, denediğini gösteren bütün kanıtları yok et.
    Politikada başarılı olmak için sık sık ilkelerinin üstüne çıkman gerekir.
    İstisnalar kuralı kanıtlar … ve bütçeyi mahveder.
    Başarı daima yalnızken gelir, başarısızlık herkesin içinde.
    İstisnalar daima kaidelerden fazladır.
    Bir kişinin fikirlerini çalmaya ‘alıntı’, birçok kişinin fikirlerini çalmaya ‘araştırma’ derler.
    Sen bir yanlış yapana kadar kimse seni dinlemiyordur.
    Tereddüt eden muhtemelen haklıdır.
    Siz birini işe aldıktan tam bir gün sonra ideal aday iş için başvurur.
    Bir şey çok gizliyse fotokopi makinesinin yanında unutulur.
    Bir çocuk yetmez, ama iki çocuk da haddinden fazla çoktur.
    Yere düşürdüğünüz pazar çantası, daima içinde yumurta olan çantadır.
    Asla paranızın yeteceği şeyi istemezsiniz.
    Bir berbere asla tıraş olmam gerekir mi diye, bir satıcıya da fiyatlarınız nasıl diye sormayın.
    Araba kullanmayı öğreninceye kadar hakkıyla küfretmeyi asla öğrenemezsiniz.
    Bir tarafınız ne kadar çok kaşınıyorsa elinizin ulaşacağı yerden o kadar uzaktadır.
    Hayat geriye doğru anlaşılabilir, ancak ileri doğru yaşanır.
    Ne tarafa gidersen git, rüzgara karşı ve yokuştur.
    Yeterice bilgi toplanırsa istatistiksel metotlarla her şey kanıtlanabilir.
    Hukuk hükmettikçe, kimsenin hayatı, özgürlüğü veya malı-mülkü güvenlikte değildir.
    Gizli kusur asla gizli kalmaz.
    Hostes kahve servisini yapar yapmaz, uçak hava boşluğuna düşer.
    Her harekete karşı eşit ve zıt yönlü bir eleştiri bulunur.
    Düşünmekten bıkılınca varılan yere sonuç derler.
    Sınava girmeden önce notlarına bakarsan en önemli yerlerin en okunaksız yerler olduğunu görürsün.
    En acemi balıkçı daima en büyük balığı yakalar.
    Kendileriyle poker oynadığın insanlar karşısında asla kartlarla sihirbazlık numaraları yapma.
    İhtiyaç duyduğun mal asla satışta değildir.
    Telefon sen daima dış kapının önünde anahtarlarla boğuşurken çalar.
    Aşk mektupları, iş anlaşmaları ve para alacağınız 3 hafta sonra gelirken, gereksiz mektuplar postaya verildiği gün gelir
    Eğer işlerin ters gittiğinde çok şey kaybedeceksen, onlara çok dikkatli bak.
    Şans eseri kaybedecek hiç bir şeyin yoksa rahatla.
    Her şeyini şans eseri kazanmışsan, yine rahatla
    Gülümse.. yarın daha kötü olacaktır.
    Eğer kendini iyi hissediyorsan, üzülme bunu da atlatırsın.
    Öneriler önerme.
    Eğer bir şeyi, hiç kimsenin yanlış anlayamayacağı kadar açık anlatıyorsan, birileri mutlaka yanlış anlayacaktır.
    Herkesin uygun bulacağından emin olduğun bir iş yapıyorsan, birileri mutlaka bundan hoşlanmayacaktır.
    İşler tam da ters gitmeyeceği noktaya gidildiği zaman ters gitmeye başlar
    Ne zaman işler iyi gidiyor gözükse, mutlaka bir şeyleri gözden kaçırıyorsunuzdur.
    Eğer ters gitmesi olası birkaç şey varsa, bunlardan en büyük zararı verecek olan ters gider.
    Bir alet düştüğünde, en zor uzanılabilecek köşeye düşer.
    Bir devre ünitesinde illaki en az bir tane eski, 2 tane artık bulunmayan, 3 tane de daha yeterince geliştirilmemiş bölüm bulunmalıdır.
    Bir arıza, parça son bir kez daha gözden geçirilmedikçe ortaya çıkmaz.
    İnşaatçılar bilgisayar programcılarının program yazdıkları gibi inşaat yapsalardı çıkıp gelecek ilk ağaçkakan bütün uygarlığı yerle bir ederdi.
    Mantık, insanın kendinden emin bir biçimde yanlış sonuçlara ulaşmasını sağlayan dizgeli bir yoldur.
    Uzman, gittikçe daha az konuda gittikçe daha çok şey bilen, en sonunda da hiçbir şey konusunda kesinlikle hiçbir şey bilmeyen biri haline gelen kişidir.
    Birine galaksimizde 100 milyar yıldız olduğunu söyleyin, size hemen inanır. Ona bir bankın boyasının daha kurumadığını söyleyin, mutlaka emin olmak için dokunur.
    Bütün büyük buluşlar yanlışlıkla yapılır.
    Hiçbir şey programın dışına çıkmadan ya da bütçeyi aşmadan bitirilemez.
    Hata yapmak insana özgürdür, ama her şeyi tam anlamıyla altüst etmek için bir bilgisayar gerekir.
    Bir bilgisayar programı kullanmaya başladığında artık eskimiştir.
    Bir bilgisayar iki saniye içinde 20 insanın 20 yılda yaptığı kadar yanlış yapar.
    İşin uzmanını seçmek istiyorsan o iş için en uzun süreyi ve en çok parayı isteyeni bulun.
    Çalışan karmaşık bir sistem, her zaman, çalışan basit bir sistemden geliştirilir.
    Bilgisayarlar güvenilmezdir ama insanlar daha da güvenilmezdir. İnsanın güvenirliğine dayanan sistemlere güvenilmez.
    Tam anlamışla denetim altına alınmış basınç, ısı, hacim, nem ve diğer değişkenlerde bile sistem kendi bildiğini okur.
    Tek mükemmel bilim geçmişle ilgili olanlardır.
    Yalın kuramlar en karmaşık biçimde dile getirilir.
    Teknik yeterlik derecesi yönetim düzeyi ile ters orantılıdır.
    Ne zaman arabamı yıkasam yağmur yağar, yağmur yağacağı için arabamı yıkamadığımda yağmur yağmaz.
    Reçelli ekmek ne zaman yere düşse reçelli kısmı hep yere gelir.
    Özür dilemek, izin almaktan daha kolaydır.
    Uyuyan bir bebek, anne babası uykuya dalınca uyanır.
    Bir şey tamir ederken elin tamamen yağlandığında burnun kaşınır.
    İnsanların seni seyretme olasılığı düştüğün komik durum ile doğru orantılıdır.
    Yanlış numara çevirdiğinde çevrilen numara kesinlikle meşgul değildir.
    Patronuna lastiğin patladığı için geç kaldığını söylediğinde ertesi gün lastiğin gerçekten patlar.
    Gırgır geçmeye başladığın anda patron kapıda görünür.
    Sıkışık trafikte şerit değiştirdiğinde, terk ettiğin şerit daha hızlı akmaya başlar.
    Duşa girip ıslandığında telefon çalar.
    Birileri ile karşılaşma ihtimalin, görünmek istemediğin zaman en üst düzeydedir.
    Bir makinenin çalışmadığını ispat etmen gerektiğinde kesin çalışır.
    Kaşıntının şiddeti ulaşma zorluğun ile doğru orantılıdır.
    Sinemada sıranın ortasında oturanlar salona en son girerler.
    Ayağınıza tam oturan bir ayakkabı kesinlikle mağazadaki ayakkabıların en çirkinidir.
    Herhangi bir şeyi beğendiğinizde derhal üretimden kaldırılır.
    Bir şeye ulaşmak istediğinizde ve ulaşamayıp umudunuzu kestiğiniz anda,bir yerden bir şekilde size gelir.
    İşler yolunda gittiği zaman mutlaka bir terslik vardır.
    Aradığınız şeyi baktığınız en son yerde bulursunuz.
    Herhangi bir bilgide sayılar çok doğru gözüküyorsa boşuna kontrol etmeyin, yanlıştırlar.
    Bir teklifin gerçek olması güvenilir olmasını gerektirmediği gibi, güvenilir bir teklifin de gerçek olması gerekmez.
    Telefon çalmasını beklediğin süreler boyunca çalmayacak, ancak başından ayrılıp başka bir işle meşgul olduğun anda çalıp seni bölecektir.
    Siz sınavlara istediğiniz kadar çalışın, sonunda her zaman çalışmadığınız bir yerden çıkacaktır!
    Ne zaman sınavlara çalışacak olsanız uykunuz gelir, sınavdan sonra uykunuz açılır.
    Dakikalarca beklediğin otobüs sen tam sigara yaktığında gelecektir.
    Sigara dumanı, her zaman sigara içmeyen kişiye doğru gelir.
    Ne Zaman Bir şey Yapmaya Kalkışırsanız, Mutlaka Öncelikle Yapmanız Gereken Başka Bir şey Vardır
    Kestirme Yol, İki Nokta Arasındaki En Uzun Mesafedir.
    Teneffüste Zaman Derstekinden Daha Hızlı Akar.[1/2/3]
    Mörfi’nin Askerlik Kanunları
    Asla senden daha cesur biriyle siperini paylaşma.
    Kurtulanlar düşmanla bağlantı kurana kadar bir savaş planı yoktur.
    Dost ateşi yoktur.
    Savaş bölgesinde en tehlikeli şey elinde harita olan bir subaydır.
    Kolay yolu seçmedeki problem, düşmanın oraya zaten mayın döşemiş olduğudur.
    Arkadaşlık kurmak, hayatta kalmak için şarttır. Düşmanınıza başka hedef sağlamış olursunuz.
    Eğer işler yolunda gidiyorsa, tuzağa ilerliyorsunuz demektir.
    İkmalcide her şeyin iki boyu vardır: çok büyük ve çok küçük.
    Eğer acele olarak bir ere ihtiyacınız varsa, biraz dinlenin.
    Düşman ateşinden daha isabetli tek şey arkadaş ateşidir.
    Birinin size nişan alıp ıskalamasından daha memnun edecek bir şey yoktur.
    Çok fazla fark edilmeyin. Savaş alanında ateşi, savaş alanı dışında çavuşu üzerinize çekersiniz.
    Eğer çavuşunuz sizi görebiliyorsa, düşman da görüyordur.

    Murphy’nin Teknoloji Kanunları
    1. Raylara bakarak trenin ne yönde gittiğini asla söyleyemezsiniz.
    9.Birine gökte 300 milyar yıldız olduğunu söyleyin, inanacaktır.
    Birine bankın yeni boyanmış olduğunu söyleyin, emin olmak için dokunacaktır.
    11.Tüm süper icatlar, hatalar sonucunda bulunmuştur.
    13.Her iyi şeyin bir sonu vardır.
    17.Yeni sistemler yeni problemler üretir.
    42.Eğer bir şey bilgisayarda yoksa, gerçekte de yoktur.
    51.Mörfi kanunlarını yazıcıya dökmek gibi bir girişim yazıcınızı bozar.

    Murphy’nin Aşk Kanunları
    Güzel olanların hepsi kapılmıştır.
    Eğer bunlardan biri boşsa, bunun bir nedeni vardır.
    Güzel olan, sizden uzakta olandır.
    Zeka x Güzellik x Bulunulabilirlik sabit bir değerdir. Değişmez.
    Birinin sana olan aşkı, senin ona olan aşkın kadardır.
    Para aşkı satın alamaz, ama seni iyi bir konuma getirdiği de kesindir.
    Dünyadaki en iyi şeyler hep bedavadır — ve her kuruşuna değer.
    Her kibar etki, kibar olmayan tepkiye sahiptir.
    Hoş erkekler (kızlar) FINISH LAST
    Doğru olduğu son derece iyi görülüyorsa, muhtemelen öyledir.
    Mevcudiyet, zamanın bir fonksiyonudur. Onunla ilgilendiğiniz dakika, başka birini buldukları dakikadır.
  • Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

    Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

    Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku korku için Hayvan Mezarlığı için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Miss Manette'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






    Mahşer'i bitirdiğim gün:

    Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

    Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

    Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

    ***********************************************************
    Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

    Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

    İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

    Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

    Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

    Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

    Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

    Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
    ***********************************************************
    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

    Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

    450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

    900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

    Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

    Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



    Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

    Saygı ve Selametle
  • İlk incelememden tüm sevgili okurlara merhaba! Sitede inceleme yapmıyor-dum fakat Kamelyalı Kadın beni öylesine etkiledi ki siz sevgili okurlarla paylaşmadan edemeyeceğim.
    Yazar kitaptaki olayları değiştirmeden, kendisine anlatıldığı ve okuduğu gibi aktarmış. Ve yaşanmış bir aşk hikayesi. Akıcı bir dille, bir sonraki bölümde ne olacağının merağıyla okumaya devam ettim. Keşke yapmasaydı, veya tam zıttı keşke yapsalardı dediğim çok şey oldu. Sonunun biraz sonra anlatacağım şekilde bitmesi beni gerçekten derinden etkiledi. Başlamadan önce, elbette spoiler içerdiğini (yüksek dozda) belirtmek isterim.
    Olaylar şu şeklide başlamakta: 1847 yılının Mart ayında Lafitte Sokağı'nda bir afiş okuyor yazarımız. Bu afiş ölen kişi ardından evindeki eşyaların satışı üzerine olmakla birlikte ölen kişinin ismi belirtilmiyor. Meraklı yazarımız bu satışı kaçırmayacağını bir şey almasa dahi orada bulunacağını belirtiyor, satış günü orada bulunuyor ve etrafı incelemeye koyulduğunda ölen kişinin bir ''metres'' olduğunu anlıyor. Bekçiye ölen kişinin ismini soruyor ve ''Marguerite Gautier'' cevabını alıyor. Marguerite'i ismen tanıyan yazarımızın görmüşlüğü de var. Ona ''Kamelyalı Kadın'' denmesinin sebebi ise tiyatro veya balolarda yanından hiçbir zaman ayırmadığı, ayın yirmi beş günü beyaz kamelyaları, diğer yirmi beş günü ise kırmızı kamelyaları. (Renk çeşitliliği hiçbir zaman öğrenilememiş.) Marguerite'in çok borcu olduğundan evindeki tüm eşyalarına haciz konuyor ve bu yüzden bu satış yapılıyor. Marguerite; herkesin sahip olmak isteyeceği güzellikle, onunla birlikte olanların övgü duyduğu bir fahişe. (Fahişe diyorum fakat ilerleyen satırlarda onun diğer fahişelerden çok ayrı bir yönünün olduğunu anlayacaksınız.)
    Bir kitap satışa sunuluyor, adı: Manon Lescaut. Yazarımız bu kitabı satın alıyor. Kitabın önsözünde ''Manon'dan Merguerite'e, Alçakgönüllülük. -Armand Duval'', yazıyor.
    Satış tamamlandıktan sonra yazarımızın kapısına Armand geliyor ve görüşmek istiyor. Görüşmede Armand, kitabı kendisine vermesini ve karşılığında ne olursa olsun yapacağını söylüyor, yazar kitabı hiçbir karşılık beklemeden veriyor ve küçük bir araştırma yapıyor, Armand ile Marguerite'in aşkını ve ayrıca Marguerite'e Dük adında bir adamın baktığını(geçimini için sağladığı paradan bahsediyorum) bu ihtiyar Marguerite'i ölen kızına benzettiğinden onunla birlikte olduğunu, bir de Kont adında aşığının olduğunu öğreniyor. Olayın iç yüzünü öylesine merak ediyor ki, Armand ile görüşmek ve öğrenmek istiyor. (Ki bende kalbim ağzımda okuyordum bu kısımları.) Armand, Marguerite'in kız kardeşinden vekalet alıyor ve mezarını nakletmek istiyor. Armand ile yazar görüştüğünde, kendisi ile gelmesini istiyor ve birlikte gidiyorlar. Armand terk edip gittiği bu kadının ölmüş olduğuna toprağın altındaki bedenini gördüğünde inanıyor.  Eve döndüklerinde kendine gelen Armand, Marguerite ile olan aşkını tam anlamı ile anlatmaya başlıyor.
     Onu ilk görüşünde aşık olan Armand, sadece ismini öğrenebiliyor ve bir daha göremeyeceğini düşünürken, birkaç akşam sonra bir baloda görüyor ve yanındaki arkadaşına bu güzel kızın kim olduğunu sorup onunla tanışmak istediğini söylüyor. Arkadaşı ona bir fahişe olduğunu hissettiriyor ve Armand bu duruma üzülüp, onun sevgisini hak edip etmeyeceğini sorguluyor kendine. Locaya giriyorlar ve Marguerite, Armand ile pek ilgilenmiyor. Armand kendini bir şekilde gülünç duruma düşürüyor ve locadan ayrılıyor.
    Armand başka bir zaman locada Margueriter'in komşusu ile tanışıyor (Prudence) ve Marguerite'in evinde onunla tanışması için yardımcı olmasını rica ediyor. Marguerite'in evine ilk defa gelen ve onunla daha yakından tanışma fırsatı yakalayan Armand aşkını Marguerite'e ilk defa şöyle bir olayda söyler: Marguerite daha önce de verem olmuştur. Evindeki gece öksürük krizi tutar ve Marguerite odasına geçip (loş ışıklı bir oda ve etrafta yalnızca yatağı ve bir kap görünmekte) sakinleşmeye çalışırken Armand da peşinden girer ve bir kaba kan tükürdüğünü görür. Kabın içerisi kandan kırmızı bir ebru gibidir. Orada onu ilk gördüğünden beri aşık olduğunu birlikte olmak istediğini söyler. Marguerite ise ona hayatındaki hiçbir şeyi sorgulamadan, bütün isteklerini yapabileceğine dair söz verirse ona bir şans verebileceğini söyler. Böylece büyük aşk başlar.
     Armand elinde olmadan Marguerite'in hayatına karışır, çeşitli kıskançlık krizleri geçirir. Hayatında kimsenin olması gerekmediğine onu kendi geliri ile bakabileceğini söyler. Bunu kabul etmeyen Marguerite daha sonralarda Armand'a olan aşkından; sefahat düşkünlüğünden, arabasından, mücevherlerinden, kaşmir şallarından ... vazgeçer. Borçlarını ödeyen ve geçimini sağlayan yaşlı Dük ve Marguerite'in aşığı Kont'u da hayatından çıkarır. Armand ile Bougival'e yerleşirler ve herkesten uzak aşklarını burada yaşarlar. Artık ikisi için de hiçbir şey eskisi gibi değildir. Babası Mösyö Duval'i çok ihmal eden Armand babasının onu çağırması üzerine Paris'e geri döner ve Marguerite'e en kısa zamanda döneceğini söyleyip vedalaşırlar. Mösyö Duval oğlunun bir fahişe ile yaşadığını öğrenmiştir ve oğlu ile konuşup, daha genç olduğunu böyle bir olayın duyulmasından ailesine gelecek olan zararı ve bu ilişkiyi bitirmesi gerektiğini söyler. Armand kabul etmez ve Bougival'e geri döner. Babası bununla yetinmez ve akşam yemeğine bekler onu. Yemekte de ikna edemez oğlunu ve gitmesini söyler. Armand Bougival'e geri döndüğünde Marguerite'i evde bulamaz. Paris'e gittiğini öğrenir. Peşinden Paris'e gider fakat evinde de bulamaz onu. Komşusu'na (Prudence) gider. Uşağı evde olmadığını ve ona gelen bir mektubu bile henüz vermediğini söyler. Mektubun üzerinde ''Mösyö Duval'e vermek üzere Madam Duvernoy'a yazar. Mektup Armand'a geldiğinden alır ve okumaya başlar. Mektubun bir kısmını paylaşmak isterim çünkü ben okduğum anda kesinlikle babasının isteği üzerine yazılmış olabilir mi? Marguerite'in bu ani terk edişi kesinlikle bu yüzden diye düşünmüştüm okuduğumda. ''Bu mektubu okuduğunuz sırada Armand, çoktan başka bir erkeğin sevgilisi olmuş olacağım. Babanızın yanına dönün dostum... ''
    Armand gözyaşlarına boğulur ve bu ani terk edişi anlayamaz. Babası ne derse kabul eder ve yolculuğa çıkarlar. 1 ay üzerine Armand, Paris'e geri döner ve Marguerite ile karşılaşır. Onu eskisi gibi bulur ve mutlu görünmesi canını çok yakar. Özgüvenin ve aşkının aşağılandığını düşünür ve intikam almak ister. Marguerite'in yanında Olympe adında bir fahişe görür ve onunla sevgili olur. Zavallı Marguerite tekrar hastalanmıştır, bedenen yaşadığı rahatsızlığa bir de ruhsal bu çökündü eklenir. Komşusu Armand ile konuşur ve hala onu sevdiğini yaptıkları ile ona acı çektirmekten başka bir şey yapmadığını söyler. Onu hasta yatağında ziyaret etmesini rica eder. Armand, aşığı Kont ile karşılaşmak istemediğini ve Marguerite'in ona gelmesini söyler. Bu görüşmede Marguerite  nedenlerini sonradan öğreneceğini ve affetmesi için nedenlerin bulunduğunu söyler. Tekrar birlikte olurlar. Sabahında yalnız uyanan Armand Marguerite'e gider fakat bekçi içeri alamayacağını içeride Kont'un olduğunu söyler. Öfkeden deliye dönen Armand, beş yüz frank ile şu notu Marguerite'e gönderir: ''Bu sabah öylesine çabuk gittiniz ki, ücretinizi vermeyi unutmuşum. İşte gecenizin bedeli.'' (Ben bu iğrenç yazıyı okuduğumda zavallı Marguerite'i düşündüm de ne denli yaralanmıştır, neler hissetmiştir tasavvur edemedim. Ve Armand'a büyük bir öfke duydum.)
    Parayı bir zarf içerisinde geri gönderen Marguerite İngiltere'ye gider. Paris'te bir bağlantısı kalmadığını düşünen Armand, arkadaşları ile uzun bir yolculuğa çıkar. Yolculukta Marguerite'in hasta olduğu haberini alır fakat geri dönemeden zavallı Marguerite acılar içerisinde Armand'ın adını sayıklayarak ölür.
    Marguerite hasta yatağında, ölümünden sonra Armand'a verilmesi için mektuplar bırakır. Bu mektuplarda Armand'ı şu sebeple terk edişini belirtir: Babası Armand'ı bırakması için ona yalvarır. Armand'ın kız kardeşinin yakın zamanda saygın bir tabakadan biri ile evleneceği ve abisinin bir fahişe ile yaşıyor olmasının bu işi bozacağını, hiç değilse masum bir kızın hayatı için bunu yapmasını söyler. Marguerite'in kabul etmekten başka çaresi yoktur. Ve kabul eder.  -  - -  - Yani anlayacağınız, aşkının hayatı için aşkından vazgeçer. Armand'ın hiçbir şeyden haberi olmasa bile bazı olaylarda ona kızmadan kendimi alamıyorum. Marguerite'e olan duygularımı ifade etmem güç, bu yüzden yazamayacağım.
    Sabırla okuyan okurlara teşekkür ediyorum, mamafih etkisinden uzun bir süre çıkamayacağım bu kitabın okumasını tavsiye edebilirim. Kitapla kalın...