• Merhabalar Stefan Zweig’in Karmaşık Duygular kitabının incelemesine başlamadan önce beğendiğim bir alıntıyı paylaşmak isterim : “Aşkın en güzel en dingin anları insanı kendinden geçiren solgun düşlerdedir.”bu eserinde diğer eserlerinde olduğu gibi insan psikolojisini ve ruh halini ne kadar iyi kavradığını görmekteyiz.Öykü türünde yazılmıştır ve içerisinde 7 öykü yer almaktadır :
    Ormanın üzerindeki yıldız,Erika ewald’in aşkı,Unutulmuş düşler,Alacakaranlık hikayesi,Zıt ikizler,Bir yüreğin çöküşü ve Karmaşık duyguları hepsi birbirinden güzeldi ve en beğendiğim Alacakaranlık hikayesi oldu.Kitabın ismiyle aynı ismi taşıyan Karmaşık duyguları öyküsü kitabın sonunda yer alan ve en uzun olan öyküdür.Kitapta sıkılarak okuduğum öykü Karmaşık duygular oldu çünkü öykü çok uzun tutulmuş ve diğerlerine göre daha sıkıcıydı.Konu olarak aşk üzerinde durmuştur.Kitabın beğendiğim özellikleri betimlemeleri ve erkek-kadın arasındaki ilişkisindeki sorunlardı.
    Keyifli Okumalar Dilerim
  • İlgili etkinlik: #34011871

    ‘’Gitmeyin Rüştü Şahin, n’olur gitmeyin! Hem bir sizle savaş kazanılmaz. Gönlümü yaralıyorsunuz. Ya yitirirsem sizi? Sanırım anlatamıyorum bağlılığımı. Geceleri konakta ses soluk kesilince süzülüyorum yatağımdan. Gözlerimin olanca gücüyle karanlıkları aşma çabasıyla Kadifekale’ye bakıyorum. Orada bir yerlerde olduğunuzu bilmek yetiyor bana. Giderseniz hangi yöne bakarak size yakın duyabileceğim kendimi? Havalara saçılan kol, bacak parçaları savaş alanlarını sarmış. Şarapneller bahar topraklarını deliyormuş. Gitmeyin n’olur! Beni seviyorsanız kalın.’’

    Füruzan’ın okuduğum ilk kitabı o nedenle kendisini biraz araştırdım ve aklımda kalanları, not aldıklarımı sizlerle paylaşayım. Fürüzan 29 Ekim 1938’de İstanbul’da doğmuş, henüz 4 yaşında iken babasını kaybetmiş. Daha okula başlamadan 5 yaşında okuma yazmayı öğrenmiş. 1946’ da Yalova Demirköy ilkokulundan mezun olmuş. Maddi sorunlardan ötürü okumaya devam edemeyen Fürüzan edebiyatın önemli yapıtlarını okuyarak, müzik ve resim ile ilgilenmiştir. İlk öykü denemesi ‘’Olumsuz Hikâye’’ 1956’da Hikâyeler Dergisinin 52. Sayısında yayımlandı. Çeşitli dergilerde birçok öyküsü yayımlandı ve hiçbir zaman soyadı kullanmamış sebebi ise soyadı ile o zaman da ünlü olan iki adamın soyadı ile aynı oluşuymuş. Fürüzan onların gördüğü saygıdan ve yaptıkları kariyerden kendisine ayrımcılık yapılması ihtimalini göz önünde bulundurup yazarlığı boyunca soyadını kullanmamış. İlk kitabı Parasız Yatılı 1971 yılında yayınlanmış büyük ilgi görmüş ve Sait Faik Öykü Ödülü kazanmıştır. 1972 de Kuşatma 1973 de Benim Sinemalarım yayımlandı ve eleştirmenlerden tam not alarak övgüyle anıldı ve ‘’durağanlaşan öykücülüğümüze yeni bir dinamizm’’ kazandırdığı yorumu yapılır. Gül Mevsimidir öyküsü Kuşatma kitabında geçer ancak 1985 de ayrı bir kitap olarak basılır.


    (Ssssssppppoooiii olabilir)

    Evet, yazarımızı tanıdığımıza göre artık öykümüze geçebiliriz. Kitabın konusu aşk ve benim bu kitaptan etkilenmemem neredeyse imkansız çünkü ana karakter olan Mesaâdet sevdiği adamı Cumhuriyet döneminde savaşa gönderir. Kitabın birçok yerinde Mesaadet’in içsesini ve hissettiklerini bende derinden hissediyor ve anlıyordum. Füruzan bunları öyle güzel anlatmış ki yaşanılan acıyı çekilen ızdırabı hissetmemek mümkün değil. Zaman zaman yanında çalışan hizmetçiye davranışları beni sinir etse de aslında onun öfkesi sevdiğineydi. Kitap cumhuriyet döneminde ki yaşama ve aileye de değiniyor ama ben ama ben duygusal baktım kitaba sevdiğini savaşta kaybetmek ve yıllarca bu acıyı içinde bir yerde taze tutma hissine kapıldım. Belki hastalıktan ölse, kaza geçirse bu kadar yakmaz insanı ama savaşta birileri tarafından öldürülmesi… Vücuduna demirden bir parça saplanması belki bir bombanın etkisi ile parçalandığını bilmek ya da buna ihtimal vermek dayanılmaz tahammül edilemez. Unutmadan kitabın sonundan Erdal Öz ve Füruzan’nın kitap ile ilgili diyaloğuna yer verilmiş. Öykü’nün neden ayrı basıldığını anlamak ve daha birçok şeyi öğrenebileceğiniz bir bölüm. Kendi adıma güze bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum kitabı ve yazarı beğendim.

    Konuyla alakasız ama paylaşmak istedim.
    Eşimin Nusaybin’de görev yaptığı sıralarda biz nişanlıydık ve eşimin arkadaşının eşleri ile telefondan görüşüyordum. Bir gün onlardan biri aradı ve ağlamaklı bir sesle ’’ M abiden haberin var mı, ulaşabiliyor musun, ben Kerim’e ulaşamıyorum ya’’ dedi. Bende ‘’ evet sabah görüştüm, istersen arayayım yanında ise Kerim abi seni arasın, olur mu?’’ tamam dedi ve kapattım eşimi aradım uzun uzun çaldı cevap vermedi bende endişelenmeye başlamıştım ki aradı ‘’canım ne oldu, önemli bir şey yoksa sonra konuşalım’’ diye aceleci bir sesle cevap verdi bende durumu anlattım sessiz kaldı biran şebeke kesildi sandım alo alo orda mısın dediğim de sesi ağlamaklı ‘’Kerim şehit oldu arayamaz’’ dedi. Bir an vücudum buz kesti sandım geri dönüp karısına ne diyecektim, nasıl söyleyecektim diye düşünürken eşim ‘’sen telefonunu kapat birazdan haber gider ona’’ dedi… Aradan geçen uzun bir zamandan sonra öğrendim ki Kerim abi mayına basarak şehit olmuş ve arkadaşları vücudunun parçalarını Nusaybin’in topraklarında toplayım bir poşete katmış. Karısı ısrarla son kez görmek istediğin de bakabileceği bir yüz tutabileceği bir el olmadığından yetkililer yasak olduğunu söyleyerek uzaklaştırmışlar…
  • Aşk; hafife alınacak, yabana atılacak cinsten bir şey değildir. Sizi en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde yakalar. Tuttuğu gibi yakandan bir silkeler. Dünyanı şaşırtır. Her şey allak bullak olur. Beni de yakaladı bu namussuz şey. Hem de epeydir uykusuzluk çektiğim günlerde tam da her şeyden vazgeçmişken. Nereden çıktı da geldi şimdi bu.

    Balkondaydım. Amâk-ı Hâyâl’deki Aynalı Baba yanımda oturuyordu. Nereden gelmişti, niçin gelmişti, şu an yanımda neden oturuyordu? Hiç bilmiyordum. Tek bildiğim, bir fincanla çalınan kapı sonra elinde tuttuğu bir ney, ardından bornoz daha sonrasında ise bir bavulla tekrar tekrar çalındığı ve bir noktadan sonra bu misafirliğin ev sakinliğine dönüşmesiydi.

    Aynalı Baba neyini eline almış bütün kuvvetiyle hayat veriyordu odaya. Ben de elime gitarı almış, tüm düzenin içine ediyordum resmen. Aynalı Baba daha fazla dayanamadı. Elimden, tuttuğum gitarı aldı. “Sen de eksik kal,” dedi. Müzik kariyerimi daha başlamadan baltaladığı için bir miktar üzüldüm o an. Sonra düşününce ben de hak verdim. Hem babam da demişti zaten “Sanatçı olup da n’apacaksın? Sigortası yok, maaşı yok, şusu yok busu yok. Aç oğlum aç bu sanatçı kesimi. Sen de milletin gönlünü hoş edeyim derken, ölür kalırsın. Öyle haybeye tıngır mıngır çalınarak olmaz o işler.”

    Mutfağa gideyim de güzel bir portakal kabuğunun içinde güzel bir kahve yapayım dedim. Tam portakalı soyup içine kahveyi doldururken kafamda bir acı hissettim. Aynalı Baba, elinde tuttuğu cezveyle kafama vurmuştu. “ Hiç yakışıyor mu? Senin gibi kerli ferli adamın ne işi olur bu tip uyduruk şeylerle. Bir de şuna bak güzelim portakalı murdar etmiş.”

    Sol elimin parmaklarını birleştirip izah işareti yaparak, “Aynalı Babacığım, anlıyorum seni ama ben düz bir insanım işte. Gördüğün gibi dümdüz bir insanım. Gördüğüm her yeni şeye meraklanır, evde kendi imkanlarımla denemeye çalışırım. Ama olmaz ki böyle. Sen de her şeyi böyle eleştireceksen, ayıralım yolları şimdiden olsun bitsin. Valla işimiz var yani!” dedim.

    Hayır, böyle değildi! Günler giderek birbirine benzerken; ben ise geçirmenin yollarını ararken kendimce uydurmuştum bunu da. Her şeyin, her zamankiliğe dönüştüğü bir gündü. Yine olduğum yerdeydim, yatağımda. Yüzüm tavana dönüktü. Çubuk kraker yiyerek, bir şeyler seyrediyordum. Terk edilmiş bir adam vardı. Bir kadının ve uçuşan bir atkının peşinden koşuyordu. Tam atkıyı yakalayacağı sırada, ayağı takılıp düşüyordu. Tekrardan yelteniyordu ve yine aynı şeyler oluyordu...

    Yaşanmış bir olay mıydı, yoksa izlediğim bir filmden bir sahne miydi, yorum sizlerin. Telefon çalışıyordu, zır zır. İzlediğim görüntüler birden kesildi. Birkaç çatlak ve boyası dökülmüş bir tavan kaldı geriye. Neredeydi bu telefon? Kesin yine bir banka arıyordur. Allem edip kallem edip kredi kartı aldırmaya çalışacaklar. Yer mi ulan bu Anadolu çocuğu? Yer. Bal gibi de yer.

    Açtım telefonu, “Hiç lafı uzatıp, uzun uzadıya anlatmayın. Ne siz yorulun ne de ben yorulayım. Gerçi ben dinlerim valla bak. Kerizim çünkü. Her şeyi, herkesi uzun uzun dinlerim.” dedim.
    “Efendim, anlamadım,” dedi sesin sahibi. “Ya ablacığım, neyse boş ver. Anlat bakalım şu kartın kaçırılmayacak bana özel cazip fırsatlarını,” dedim. “Efendim,” dedi. Canım ablacığım, tekrar tekrar ne efendimi. Aradın anlat da işte meramını.”

    “Bir yanlış anlaşılma oldu galiba. Müşteri hizmetleri temsilcisi değilim ben, Fulya’yım. Hatırlamadın mı beni Abdullah?” dedi. Yanlış aradınız herhalde hanımefendi burada Abdullah diye biri yok,” dedim. “Abdullah, yapma lütfen. Beni tanımamazlıktan gelme,” dedi.

    Sinirli bir ses tonuyla “Fulya hanım, tekrardan aynı şeyi dile getirmek istemiyorum ama ben Abdullah falan değilim. Aradığınız kişiyi de hiç tanımıyorum ve bu şahıs yüzünden zaten yeterince bankalar ve başkaları tarafından da sürekli rahatsız ediliyorum. Bir de siz başlamayın isterseniz, iyi günler.” diyerek telefonu kapadım.

    Telefonu bir köşeye fırlattım. Yataktan kalktım. Mutfağa gidip, çay suyunu koydum. Su kaynayıncaya kadar marketten birkaç öteberi alıp gelirim diye düşündüm. Montumu, cüzdanımı ve anahtarları yanıma alarak beş kat aşağı indim.

    Aşağı indiğimde, kapının girişinde ev sahibim, apartman yöneticisi ve bizim kapıcı Rüstem ağabeyle karşılaştım. Ev sahibim ve apartman yöneticisi baş başa vermişti. Neden ekmekleri ve gazeteleri getirmedin, çöpleri hâlâ toplamadın diyerek bizim kapıcı Rüstem ağabeyi paylıyorlardı. Rüstem ağabey ise insani bir durum olduğunu, dün çocuğunun rahatsızlandığını ve apar topar gece hastaneye gittiklerini anlatıyordu. “Bahane, bahane hep bahane diyordu,” apartman yöneticisi. Sen sürekli bir şeyler uyduruyorsun ve sürekli buna inanmamızı bekliyorsun. Ama artık yeter! Geçen ay topladığın aidatları bile daha getirmedin. Apartmanın elektriklerini üç aydır daha yatırmadım. Allah muhafaza elektrikleri kesseler ne diyeceğim insanlara, nasıl bakacağım insanların suratlarına? “

    Rüstem ağabey bir köşede öylece sessizce dinliyordu. Onun da kendince haklı sebepleri vardı. O da kandırılmıştı. Hiçbir şey demeden yanlarından sessizce ayrıldım apartmandan. Markete gittim. Öteberiyi alıp çıktım. Geldiğimde ortalık sessizleşmişti. Kimsecikler yoktu. Kapıyı kapattım. Su kaynıyordu. Çayı demledim. Karşıdaki aynadan kendimi gördüm. Sakallarım uzamıştı. Çay demini alıncaya kadar, traş oldum. Traş olmadan önce de bastım radyonun tuşuna. “Ferdi Özbeğen’den "Piyanist” çalıyordu.

    ...Bazen mutlu olur dünya kendinin sanır. Bazen hüzün dolu mum ışığına sığınır. Kim bilir kaç gece geçer böyle yalnız, duygulu. Hep birini arar gözleri uykulu...

    Kalanın ruhu hoş olsundu. Gidene yuh olsundu, ahımız olsundu. Ferdi Özbeğen ağabeyin ruhu, şad olsundu.

    Banyoya gidip, güzelce sinek kaydı traşımı oldum. Yüzümü kurulayıp, havluyu boynuma astım. Mutfağa gidip, çaya baktım. Çay demini almıştı. Tezgahtan ince belli bir bardak alıp, çayı doldurdum. Masanın üzerine, bugünün gazetesinin en okunabilir bölümlerini serdim. Marketten aldığım nevaleleri güzelce yerleştirdim. Kahvaltı sırasında haberleri okumaya başladım. Gündem yine yoğundu. Okudukça iştahım kapandı. Kalktım.

    Masadan çayımı ve küllüğümü aldım. Pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Yüreğim hafif dalgalanıyordu. Yağan her yağmur damlası kendi yeryüzümden, gökyüzüme bir bir süzülüyordu. Süzülen her damla, kimi acı kimi tatlı anılarımı anımsatıyordu. Hiçbir şey sonsuza dek sürmezdi. Bunun farkındaydım ama sürebilmesi umudu bağlıyordu beni yaşama. Belki. Galiba...

    Tüm her şeyi bir odanın içine sürükleyip, arkamda hiçbir iz bile bırakmadan kapıyı kilitleyerek kendimi yağmurun kucağına bıraktım. Koştum, hiç durmadan. Durdum, hiç nefes almadan. Sokaklar geçtim. Sokaklar soludum. Sokaklar tanıdım. Ama işlerin ters gittiğini bir noktadan sonra fark ettim. Yüreğimi sıkıştıran bir şeydi bu. Hayır, yorgunluk değildi bu! Bu başkaydı. Bu başkaydı. Bu başkaydı.

    Eve dönme ihtiyacı hissettim. Ne zaman evden uzak olsam bunu yaşıyordum. Yağmur bile engel olamıyordu, içimdeki tedirginliğin bir yerde kaybolup gitmesine. Ceplerimi yokladım. Sırılsıklam olmuştu. Unuttuğum bir şey vardı sanki. Bir şeyi kaybetmişim gibi delicesine peşine düşmüştüm.

    Onca yolculuğa çıkabilmenin elbet bir geri dönüşü de olurdu. Son kullanma tarihi geçmiş bir duygunun tüketilmesi ve vücudu zehirlemesi gibi. Eve döndüm. Kaybettiğimi düşündüğüm şey, beni evde sessizce bekliyordu.

    Odaya girer girmez tüm benliğimi yakalayıp hapsetti bir odanın içine. Benliğim büyüdü. Sığmadı odaya, taştı. Bir köşede vicdan vardı. Aldım onu, taktım boynuma. Tekrardan döndüm sokaklara. İnsanların arasına karıştım.
    Yanımdan sessizce geçip gidenler oldu, fark edemediler vicdanı. Kimisi görür görmez kafasını eğdi. Utandı. Görmek istemeyenler, kaçtı. Vicdan, boynumdan koptu. Koştu peşlerinden. Yakaladı hepsini teker teker. İçlerine süzüldü.

    İlk kez bu kadar yorulduğumu fark ettim. Yorgunluğun dindirilemeyen acısını yüreğimin güneş görmeyen kısımlarında hissettim. Bir bank bulup iliştim. Bir süre denizi seyrettim. Elime taş alıp denize fırlattım. Bir an yine geldi o koşar adım uzaklaşma hissi.

    Denize doğru bekledik uzunca. Ben yağmura, yağmur bana dönüştü. Sonra ikimiz de aynı anda durduk. Dinlendik. Dirildik. Biraz birikmiştik. Özlemiştik. Anlattık birbirimize olan biteni. Ben değil, o konuştu. Sonra o da sustu, ben konuşmayınca. İkimiz sessizce anlaşmaya çabaladık. Olmadı. Vazgeçtik. Sahilden birkaç gemi kalktı. O son gemiye yetişti. Bindi. Gitti. Ben eve döndüm. O gece hiç ama hiç uyumadım. Anladım, dedim. Anladım.

    Eve döndüm. Apartmanın girişinde Rüstem ağabey ile çöpleri toplarken karşılaştık. Ağlıyordu. Durdum. Cebimden sigara paketini çıkardım. İki tane sigarayı art arda yaktım. Birini kendime, birini Rüstem ağabeye verdim. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Sordum sebebini anlattı. O anlattı, ben dinledim.

    "Köyden, amca oğlu dara düştü ağabey," dedi. "Kız kaçırmış. Babası da başlık parası istemiş, kızı vermek için. Eğer o başlık parası gelmezse ikiniz de köye gelmeyin, vururum demiş. Beni aradı böyleyken böyle oldu, dedi. Para istedi. Ben, kızın babasıyla arayı yapınca paranı tez elden yollarım amca oğlu dedi. Ben de topladığım tüm aidat paralarını ona yolladım. Sevgi önemli ağabey, dedi. Sevgi mevzubahis olunca boynumuz kıldan incedir. Sonra kalktım. Gittim. Vardım apartman yöneticisi, Şevki ağabeyin yanına. Anlattım durumu Şevki ağabey anlayışlı adammış. Tamam, dedi. Neyse bir ay oldu, iki ay oldu amca oğlu parayı yollamadı. Her gün telefon açtım. Bugün, yarın yollayacağım amca oğlu hele bir işleri yoluna koyalım da dedi. Ama o para hiç gelmedi. Sonra öğrendim ki, amca oğlu kızı da bırakıp kaçmış. Para da öyle gitti. Para çok mühim değil ağabey. Çalışır, kazanır bir şekilde öderim. Ama o kızı öyle yarı yolda bırakması çok kanıma dokundu.

    "Şevki ağabeyin yanına varıp sonra olanları bir daha anlattım Kimsenin borcu kalmaz bende. Peyderpey öderim ben, dedim. Şevki ağabey kalender bir insan da senin o ev sahibi yok mu ağabey burnumdan fitil fitil getirdi. Para da para dedi. Sonra Şevki ağabeyi de fişfikledi. Benim üzerime saldı. Parayı denkleştirip gideceğim Emrah ben de. Artık çok yoruldum," dedi.

    Cebimi yokladım. Yağmurun ıslaklığı hâlâ duruyordu. Rüstem ağabeye "bekle," dedim Apartman yöneticisi Şevki ağabeyin yanına çıktım. Kapıyı çaldım. Kapıyı eşi açtı. Bekledim. Şevki ağabey geldi. "Ne oldu Emrah oğlum hayırdır," dedi. "Hayır hayır ağabey," dedim. "Gel bakalım konuşalım," dedi.

    İçeri buyur etti. Girdim. Oturur oturmaz Selma yenge tepsiyle çay ve börek getirdi. "Yeni yaptıydık oğlum kokmuştur şimdi. Hadi sıcak sıcak hemen ye." dedi.
    Börek ve çayı masaya koyup konuşmaya başladım.
    "Şevki ağabey sözü uzatmayacağım. Buraya geliş sebebim, Rüstem ağabeyin bir miktar borcu varmış. Ona ben kefilim. Adam belli ki bir çıkmaza düşmüş. Gel etme eyleme. Ekmeğinin peşinde biri. Böyle birini de bulamayız bu devirde. Kalsın. Çalışsın. Öder borcunu maaşını aldıkça." dedim.
    Şevki ağabey razı gelmişti. Sonuçta kefili bendim. Dedim "müsaadenizle ben kalkayım. Size de akşam akşam rahatsızlık verdim."
    Müsaade senin oğlum. Her zaman gel."dedi Şevki ağabey. O ara Selma Yenge börekleri hemen bir saklama kabına koymuştu. "Sen teksin. Yemekle falan uğraşmazsındır şimdi. Al bakalım şunu diyerek elime tutuşturmuştu.

    Kapımın önüne gelmiştim. Tam kilidi yuvasına sokup çevirirken evde unuttuğum telefonum yeniden çalmaya başladı. Önce açıp açmamakta tereddüt ettim ancak canım çok sıkılıyordu. Bu yüzden telefonu açtım “Abdullah, niye böyle yapıyorsun? Ne kadar değiştin sen, seni son bıraktığımda hiç böyle değildin,” diyerek birbiri ardına sıralıyordu cümleleri karşıdaki ses.
    “Fulyacığım, insanı bazen bıraktığın yerde beklediğin şekilde bulamazsın,” dedim. “Heh, sonunda tanıdınız beni Abdullah bey! Bak bir de ayak yapıyordu sabahtan beri yok ben Abdullah değilim de falan da filan da. Hem sen böyle edebi konuşmazdın. Nereden öğrendin bakalım bu lafları, anlat hemen,” dedi.

    “Normal değil mi sence? Dile kolay sekiz yıl geçmiş. Ben o geçen yıllarda kaç yolu unuttum, kaybettim ve o süre zarfında çok kalp kırdım,” dedim. “Abdullah, anladığım şekilde konuşsana be kuzum,”dedi. “Sen de yeşilçamdaki kadın aktrisler gibi ezbere konuşuyorsun be Fulyacığım. Hiç değişmemişsin. Bıraktığım gibisin. Hâlbuki Aristo’nun akış kuramını da çok iyi bilirdin,” dedim. “Belli ki sen bana o gün çok kırıldın. Şimdi Aristo’yu bahane ediyorsun. Ama hiç dinlemedin ki çektin gittin. Sonra birkaç kez aradım, açmadın. Senin hakkında tek bildiğim, yurtdışına gitmiş olmandı,” dedi.

    Ne yapıyordum ben hiç bilmiyordum ama Abdullah olmak çok hoşuma gitmişti. Abdullah’a olan kızgınlığım gitmiş yerini bir miktar üzüntüye bırakmıştı. Abdullah gibi adam üzülür müydü be! Şimdi Abdullah’ın kırılmış kalbinin hesabını sormanın vakti gelmişti. Güç Abdullah’taydı.
    “Haksız değil miydim peki Fulya?” dedim. “Haklıydın ama dinleseydin bunları söyleyecektim sana,” dedi. “Ama söylemedin,” dedim. “Fırsat vermedin ki, fırsat verseydin bir bir açıklayacaktım,” dedi. “ Neyi açıklıyorsun Fulya! Bana martaval okumayı bırak lütfen. Hem ne oldu da bu kadar yıl geçtikten sonra tuttun aradın,” dedim. “Eski albümlere bakıyordum. Fotoğraflardaki biz olduğumuz günlere. Hani vardır ya Abdullah, bazı fotoğraflar insanın içini açar sonra ufacık bir gülümseyiş ve bir parça da gözyaşı gelir yerleşir suratına. İşte o yüzden aradım,” dedi

    Belli ki ortada bir yanlış anlaşılma vardı. Giderek işler sarpa sarıyor ve tatsızlaşıyordu. Ama Abdullah olmaktan da bir türlü vazgeçemiyordum. Fulya, Abdullah ile gittiği kamp günlerinden Abdullah'ın çok cesur ve kararlı olduğundan ve elinden her iş geldiğinden bahsedip duruyordu. Halbuki benim hayatımda hiç cesaret edebileceğim bir şey yoktu. Genelde birçok şeye aynı anda başlardım ve sadece bir başlangıç yapardım. Hiçbir zaman da sürdüremezdim. Abdullah gibi mücadele edebilen bir yapıya da sahip değildim hemen abandone olurdum ve onun gibi hiçbir iş de gelmezdi elimden. Hayatın beceriksiziydim ben.

    Fulya’ya artık gerçekleri açıklamanın vakti gelmişti. Sırf can sıkıntısından yaptığım bu ayıbın üstünü nasıl örtebilirim diye düşünürken, Fulya telefonun diğer ucunda ağlamaya başlamıştı. Teselli veriyordum, sakinleştirmeye çalışıyordum ama Fulya ağlayarak “Neden gittin aptal,” diyerek bağırıyordu. Ben ise, küçükken babamın bana kızdığı günlerdeki gibi başımı öne eğip hiç ses çıkarmadan halının desenlerine bakıyordum.

    Telefon öylece kulağımda durdu uzunca bir süre sadece Fulya’nın nefes alış verişlerini işitiyordum. Sessizliği bir türlü sevememiştim ve alışamamıştım da bu yüzden “Ben, Abdullah değilim Fulya,” dedim. “Biliyorum.” dedi ve devam etti. “Abdullah, sekiz yıl önce beni eve bıraktıktan hemen sonra arabasıyla trafik kazasında öldü. Ama ben ölmüş olduğunu bir türlü kabullenemedim bu yüzden de numarasını hiçbir zaman silemedim. Sanki tekrardan Abdullah'ın numarasını aradığımda hemen telefonu o dingin sesiyle açacakmış beni sakinleştirecek, kuş gibi hafifletecekmiş gibi hissediyordum. Kendimce bir Abdullah yarattım işte ve buna inandım. Kusura bakmayın sizi de rahatsız ettim bu saatte ancak tekrardan hayata karışabilmem için bunu yapmam ve onun olmadığını kabullenmem gerekiyordu,” dedi. Bir şey diyemedim, sustum her zamanki gibi. Sonrasında ise telefon kapandı.

    Telefonu kapatır kapatmaz, telefon tekrardan çalmaya başladı. Arayan bu sefer bir bankaydı. Açtım. “Merhaba, Abdullah Bey ile mi görüşüyorum,” diye sordu müşteri hizmetleri. Tüm içtenlikle cevap verdim: “Evet, buyurun.”
  • İncelemeye başlamadan evvel, 1K'yı Vüs'at O. Bener ateşine veren ve bu ateşi de harlayan sevgili Liliyar 'a teşekkür etmek gerek. Çünkü düzenlediği etkinlik dışında, listemde olmayan, belki okumayacağım bir kitabı aklıma düşürdüğü için. Daha evvel listemde bir tane Vüs'at Bener kitabı vardı. Nasıl ve ne zaman listeme eklediğimi hatırlamadığım Bay Muannit Sahtegi'nin Notları kitabını arada bir görür bir gün okurum derken etkinlik vesilesiyle başka bir kitabını daha okuyayım dedim. Tavsiyelerden biri bu kitaptı. İşin ilginç yanı listedeki kitabı bırakıp bu kitaptan başladım. Ama dediği gibi Fikret Kızılok'un "Pişman desen değilim, bir harmanım bu akşam."

    Gelelim incelemeye; bu öykü kitabı, Vüs’at Bener’in öykü dilini anlamak ve o özgün dilin tadına varmak için iyi bir fırsat, bunu en başından söyleyebilirim. Zaten yazarın kitaplarını araştırırken sayfa ve öykü sayısı dolayısıyla yazarın öykü üslubu hakkında fikir sahibi olacağımı düşünerek bu tercihte bulunmuştum. Çünkü diğer kitapları kısa, ancak bu kitap daha evvel yayınlanan Dost ve Yaşamasız kitaplarının yanı sıra bir de yazarın 1986 yılına kadar yazdığı çeşitli öyküleri kapsamakta. Eğer bundan haberiniz yoksa benim en başta yaptığım gibi belirgin bir öykü üslubu bekleyebilirsiniz. Oysa ki öyle değil. Kitapta tek tip öyküler yok. Öyküler de kendi içerisinde çeşitlilik arzediyor. Öykü sayısının çok olması (32 öykü) ve öykülerin de çeşitliliğinden dolayı okura tam bir öykü şöleni yaşatıyor aslında eser, bu da başka bir iyi yan.

    Eserdeki kimi öyküler sık diyaloglu, hızlı akan ve bir durum üzerinden giderken, bu öykülerde genelde kullanılan dil de kitabın arka kapağında dediği gibi “konuşma dilini tüm doğallığıyla kullanan ve ona yoğunluk kazandıran” bir dil. Bu öykülerin genel temasında “aylak adam”lar, kaybedenler, 3. Sayfa haberlerinin kahramanları, çileli semt insanları ve batakhaneler var. Kimi öykülerde de oldukça kapalı bir anlatım ve yoğun kelime aktarımı ile anlamın kelimelere zorlandığına tanık oluyorsunuz. Ayrıca bu öykülerde genellikle bilinç akışı tekniği de uygulanıyor. Kapalı anlatım, dili kullanımdaki ustalık, kullanılan zengin kelime haznesi, kullanılan imgeler ve çeşitli anlatım biçimlerinin denenmiş olması, yazarı özgün olarak farklı bir noktaya koyarken, modern Türk öykücülüğünün altın kuşağının öncülerinden sayılmasına da neden olmakta. Ancak yazarın da dostu olan Oğuz Atay nasıl ki hem Modern hem de Post-modern Türk Edebiyatının öncülerinden sayılıyorsa, yazar da Modern Türk Edebiyatını ortaya koyan bir eser sunarken bunun yanı sıra Post-modern edebiyatı da zorluyor. Kitabı okurken de bitirdikten sonra da aklıma bu geldi. Sonra Vüs’at Bener’e dair düşündüğümde şu kanaate vardım. Vüs’at Bener’den benim anladığım; farklı tarzları deneyen, olanla yetinmeyen ve sürekli bir yeninin peşinde koşan bir yazar. Bu zengin öykü örnekleri içeren kitabında bunu görmek mümkün. Bazı öykülerde yerel ve mahalli dilin kullanımı görülürken, bazı öykülerde ise daha rafine bir dilin kullanıldığını görüyoruz. Yine aynı şekilde bu anlatım çeşitliliğine de yansıyor. Mesela, kitabın son öyküsü (Bakanlık Makamına) farklı bir anlatım şeklini deniyor. Onun dışında diğer öykülerde de farklı anlatım şekillerini görmek mümkün. İçerik üzerine konuşmak gerekirse, birkaç öykü ve çeşidi üzerinden ilerlemek istiyorum.

    Eser, Dost öyküsü ile başlıyor. Bu öykü özelinden diğer öykülerin çoğu için de geçerli olan şeyi söyleyecek olursak; durum üzerinden ilerleyen anti-kahraman öyküsü. Evet, Bener’in karakterleri için (buna baş karakterleri de dahil) geçerli olan şey şu: Masum değiliz hiçbirimiz. Öyle erdem timsali, salt iyinin ve güzelin temsili bir karakter beklemeyin. Her karakterin mutlaka kusurları, falsoları var, tıpkı gerçek hayattaki gibi. Dost öyküsündeki baş karakter de ilkin okurun merhamet duygusuna hitap eden matemli, gönlü yorgun bir eş iken, olayların devamında ahlaki yönünde sıkıntı gördüğünüz, dostuna büyük bir kazığa yeltenen bir adamı görüyorsunuz. Aslında burada bir şey daha var. Öykünün başından itibaren iyi görüp, merhamet gösterdiğiniz ve iradeli olarak tanıdığınız baş karakter Niyazi’yi, ahlakı, toplumun duyması, bilmesi olarak algılayarak davranışlarını buna göre ayarlarken yakaladığınızda, eğer toplum bilmezse dostunun karısına bile göz dikilebileceğini size gösterdiğinde, aslında ahlakın güçlü yanının görünen yüzü değil de kişinin içinde saklı olduğu kadarı olduğunu buluyorsunuz. Diğer taraftansa; hikâye boyu zayıf ve cahil olarak tanıtılan kadın karakterinse cürmü aklına düşürdüğünde, başkalarının duyması / duymaması ile ilgilenmeksizin kendi içerisindeki ahlak anlayışı nedeniyle yasak ilişkiye yeltenmeksizin toplumsal hukuk kuralıyla meseleye yaklaşması ve bu şekilde güçlü bir irade göstermesi, güçsüz görünenin de aslında içerisindeki ahlakın ve iradenin kuvvetiyle ne kadar güçlü ve cesur olabildiğini gösterdi bize. Çünkü kimseler bilmese de O, kendi ahlak yasası nedeniyle bu suçu ailesine karşı işleyemezdi. Burada Kant’ın o meşhur sözü geliyor akla: “Üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası” Yazar, bize buradaki anti-kahramanıyla güzel bir oyun ediyor ve sonunu açık bıraktığı klasik durum öyküsüyle bizleri düşündürüyor. Bu kavramların aslında ‘ne’liğinin sorgulandığı düşündürücü bir kısa öyküydü ve kitabın da daha başı. Bu tarz öyküler devamında da mevcut.

    Diğer değinmek istediğim öykü çeşidi ise, kitapta ara ara karşınıza çıkan, gönlü bulanık ve kalbi yorulmuş, ince bir sitemi sinesinde taşıyan ve kelimelerin dizilimi nedeniyle adeta şiirsel olarak yazılmış gönül hikayeleri. Bu hikayelerde bambaşka kelimeler kullanılıyor ve içi boş karamsar, bohem havadan öte olgun bir hüzün hali söz konusu. Yazar kendi şiirsel metnini yazmış adeta, bazı yerleri o kadar yoğun ki içine nüfuz edemediğiniz bölümler var.

    İçeriğe dair son değinmek istediğim öykü çeşidi ise kelime bombardımanına maruz kaldığınız, bilinç akışının işlediği, kapalı anlatımla ele alınmış, anlaşılma konusunda sizi epey zorlayan öyküler. Bu öyküler yer yer arada bir olsa da sonlarda arka arkaya geliyor. Mesela, Kan öyküsünün bir paragrafından çizdiğim ufak bir bölümü paylaşmak isterim.

    “Tırnaklarını geçiriyor çarşaflara, sedirin sertliğine geçişmeye çalışıyor, zorlanıyor. Koyu karanlıklarında boz, belsiz gövdeler, çıplak, başsız, karınlı. Kımıl kımıl. Kör çevrintilerin içinde. Bir ıslık delindi. Tiz. Yalpalı dev eğreltiler. Kaygan altı. Koşuyor. Ardın ardın. Hızla çıvdı, boşluğa, başüstü. Gövdeler. Gömgök. Yığın yığın. Üstüste. Sürtünen, kıvrantılı. Yarık karın. Esmer. Yumuşak, tüysüz, devinen çatlak. Boydan boya. Açılıp kapanıyor. Sıcak. Ağır. Koku. Parmaklarını taktı, araladı. Kıpkızıl içi. Sıcak. Yara. Çekip aldı bileğini; emiliyordu bileği, derinlerde. Çığış çığış… Islak… Çığış çığış. Koku. Kupkuru genzinde. Koku. Ağır….”

    Bu alıntı o öyküdeki bir paragrafın sadece bir bölümü. Okuduğumdaki tepkim tabii olarak “Vüs’at Bey, ne yapıyorsunuz?” oldu. Benzer şekilde kelimelerin hızla koştuğu, bir bilincin adeta üzerinize aktığı bazı öyküler de var. Bunlar kelime yoğunluğu ve anlam kapalılığı nedeniyle okuru zorluyor.

    Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Öykü kitabı olarak içinde farklı renklerin ve çeşidin olduğu, gökkuşağı gibi bir eser var karşımızda. Diyaloğu bol, konuşma dilinde yazılmış öyküler de var, anlam olarak kapalı ve yoğun kelimelerin olduğu öyküler de. Aşk da var, ölüm de. Korku da var, hüzün de. Özellikle “korkuyu bekleyen” ve sonunda da korkusuyla yüzleşen bazı öyküler de var. Güzel tarafı, çeşitliliği olan bu öyküleri özgün bir üsluptan okuyorsunuz, kavramları tekrardan ele alıyor, her seferinde yeni bir şey deneyen yazarla birlikte durumların arasında geziyorsunuz ve basit, düz bir sığlıktan öte genelde öykülerin gelişiminde ve sonunda sorguluyorsunuz.
  • "O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı."

    Bir şeyler anlatmaya sanırım bu cümle ile başlamak en güzeli, çünkü yazarla ilgili kitaptan sonra düşüneceğiniz tek şey bu oluyor. Öncelikle şunu söyleyeyim Orhan Pamuk’tan çok güzel kitaplar okudum, gerek arayış olsun, gerek aşk olsun ama ben Orhan Pamuk'u tam anlamıyla Kar'da tanıdım. Görüşünden tutun, kaleminin inceliklerini daha net anladım. Bu kitaptan sonra sonuna kadar iddia ederim ki, hümanist ve tarafsız birini mi okumak istiyorsunuz, alın size Orhan Pamuk alın size Kar.

    Orhan Pamuk un belki de okuduğum en ağır romanı diyebilirim, bunu söyleme amacım, boş kurgu ya da laf kalabalıkları olmasından değil, bilgi birikimi olaylar arası bağlantılarının kuvvetli olmasından dolayı. Bir satırın bile ince ince okunması gerektiği için bu ağırlık. Bir sayfa okuyup üç saat araştırma modunda hissediyor insan sürekli.
    Açıkçası kitaba başlamadan önce bu derece sonuna kadar heyecan, araştırma ve merak içerisinde okuyacağımı düşünmemiştim. Kar ile beni tanıştırdığı, özellikle de Orhan Pamuk ile tanıştırdığı için sevgili mithrandir21 | Uğur a teşekkürü borç bilirim.

    Ne deniz var ne dalga, Kars’ın donduran soğuğunda hayatın gerçeklerini kar taneleri ile yüzünüze vuran çarpıcı, kışkırtıcı bir roman var.
    Kısaca romanın nasıl başladığından bahsedecek olursam, Gazetede köşe yazarlığı yapan ve sürgünden sonra Frankfurt’a giden kahramanımız Kerim Alakuşoğlu namıdiğer Ka, yıllar sonra Türkiye’ye dönmeye karar verir. Bu sefer değineceği konulardan biri Kars’ta meydana gelen kadın intiharlarına farkındalık yaratmak, sebeplerini tüm objektifliği ile göz önüne sermektir. Karşılaşacağımız kişiler de, din siyaset ve devlet istismarcıları oluyor. Ka’nın soluğu Kars’ta alıp, daha önceden aşık olduğu kadının aile oteline yerleşerek şehrin ileri gelenlerinden tutun emniyetine kadar bilgiler toparlamaya başlaması ile Kars turumuz başlıyor.

    O kadar çok ele alınacak noktalar var ki, ‘’Ermeni, ülkeyi sattığı için Nobel ödülü aldı, bu adamı okuyan, savunan bu toprakları terk etsin’’ denilen adam ‘’demokrasi’' kelimesini, çoğu insanın gösteriş malzemesi olarak kullanmasının yanında, yazdıkları ile demokrasi ve eşitliğin hakkını verebilen bir yazar. Sayfalarca, türbanlı oldukları için üniversiteden yaka paça çıkartılan öğrencilerin savunulmasından tutun, başörtüsünü siyasi simge haline getirip insanların manevi olarak taktığı örtünün, taraf belirtmek için kullanılmasına kadar, bu ülke topraklarında Türk olsun Ermeni olsun, Yunan olsun Kürt olsun, İnançlı olsun inançsız olsun tüm öldürülen insanların yaşadıkları zulümlerine, kandırılmalarına kadar, taraf gözetmeksizin objektif olarak anlatıldığı satırlar var. Bir sayfada insanların Allah’a inanmamasının ardındaki sebepler ile ateizm ele alınırken, diğer sayfada Allah inancının kuvvetini, bir sayfada dindarların mücadele sebebini okurken, diğer sayfada ‘’İslamcı’’ görünen kişilerin siyasi güdülerini okuyorsunuz.
    Bizler- onlar gibi ötekileştirilmiş kelimeler yerine, kendiniz o kişilerin yerine geçip objektif bakabiliyorsunuz.

    Orhan Pamuk, bu kitabı ile ilgili ‘’benim tek siyasi kitabım’’ demiş. Bence bir kitap siyasi olacaksa Kar gibi olmalı. Ne muhalif olup iktidarı yerden yere vurmuş ne iktidar olup muhalefeti yerden yere vurmuş. Herkes olup herkes gibi bakabilmiş. Siyasi kitaplar, insanların kişisel dürtülerini göz dağı vererek satırlara dökmesi için değil, topluma, devlete, insanlığa eşit bakılabilmesi için yazılmalı, ki Orhan Pamuk bunu mükemmel bir şekilde başarmış.

    Bir röportajında ;
    - ‘’Bu bir politik roman mı?’’ Diye sorduklarında
    ‘’Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım’’ demiş, aynen de söylediği gibi yapmış.

    İncelememi Orhan Pamuk'un Kar kitabı için söylediği cümlelerle bitirmek istiyorum.

    ‘’Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim.’’

    Sen hep yaz Orhan Pamuk !
  • https://youtu.be/UYCwB-pOb_g

    Lisede ilk günümdü.okulun girişinde panoda asılı olan listede sınıfımı ararken rastladım ilk defa ona.Parmağıyla aşağı doğru listeyi yoklarken istemsiz bir şekilde parmağının,elinin zerafetine dalmış gözlerim.O kadar naif o kadar masum bir yüzü vardı ki bir türlü gözlerimi alamadım ondan.Öyle ki liste sırasında ''hadi kardeşim senimi beklicez'' diyenleri bile duymuyordum.Durumu fark eden bir arkadaşı ona beni gösterdi.Sonra bana bakıp kaşlarını çattı arkadaşını da alıp gitti.O an beni sınıfıma yerleşme endişesi terk etmiş yerine onu okulda bir daha görememe telaşı yerleşmişti.Hemen arkasından gidip sınıfını öğrenmeliydim fakat arkasından takip ettiğimi anlamamalıydı.Etrafa bakınır gibi arkasından merdivenleri çıkmaya başladım.Tekrar merdivenden köşeyi dönerken beni fark etti ama takip ettiğimi anlamadı.Bu sırada beni gördüğü için biraz bekledim o sırada koridordan sağa döndüğünü gördüm fakat hangi sınıfa girdiğini görmedim.Tam beş tane sınıf vardı acaba hangi kapıdan girmişti derken istemsiz bir şekilde bir sınıfa atıldım.Sınıfta öğretmen vardı.Hocam girebilirmiyim dedim,derken bir çırpıda içeriyi süzdüm orda olmadığını fark edince hocam yanlış sınıfa gelmişim diyip çıktım hemen.Bir yandan çok korkuyor bir yandan da bunu yapmamak için hiç bir sebep bulamıyordum kendime.Sonra bir yan sınıfta aynı taktiği uyguladım.Bu sefer girdiğim sınıfta onu görünce hiç onu aldırmıyormuş gibi yapıp boş bulduğum bir yere yerleştim hemen.Neden böyle birşey yaptım bilmiyorum.Biraz garip biriyim ben, biraz garip seviyorum yani.Daha sonra hoca yoklama almaya başlayınca biraz tedirgin oldum foyam ortaya çıkıcak diye korktum.Sonra hoca benim ismimi okuyunca şaşırdım cevap vermedim hoca tekrar etti ''yokmu burda'' diye başka isim benzerliği olmadığını anlayınca burda diye seslendim.Sonra hoca Züleyha diye seslendi. Burda diyene kafamı çevirip baktığımda gözlerimi üzerinden alamadığım o güzellikten başkasını görmedim.Bir an adını öğrenmenin verdiği sevinçle doldum.Allah'ım sana binlerce kes şükürler olsun dedim içimden.Ne kadar şükretsem az gibi geliyordu zira aynı sınıfa düşmemiz tesadüf olamazdı diyordum...

    Böylece benim için yeni bir kaderin başladığına inandırmıştım kendimi zira daha önce bu aşk denilen duyguyu hiç bu kadar felaketli hissetmemiştim..Fakat hiç de düşündüğümü sunmadı hayat....
    Okulun ilerleyen günlerinde bir türlü merhaba bile diyememiştim Züleyha'ya.Öylesine güzel öylesine hayal gözleri vardı ki onun güzelliğinin yanında kendimin sınıfta kaldığını düşünmeye başlamıştım.Ona bir merhaba diyememenin bedelini depresyon ve ezilmişlik sendromuyla ödüyordum.Henüz iyi tanımadığım biri için fazla olduğunu düşündüğümde oluyordu.Bu tür düşüncelerle kendimi teselli etmeye çalışsam bile nafile avladım hep.Devasa bir mıknatıs gibi çekiyordu beni kendine,vazgeçemiyordum...
    Böyle ben ona açılamadan,bırak açılmayı iki çift laf edemeden beş ay geçti.Züleyha'yla olmasa bile kendime bir yakın arkadaş bulmayı başarmıştım.Bir gün okul çıkışında bir kişiye birden fazla kişinin saldırmaya çalıştığını üzerine gittiğini fark ettim.Tabi dururmuyum hemen olaya müdahale ettim fakat çocuklar aynı şekilde benide rakip bellediler ''sanane lan yavşağ'' dedi birisi.O sözünü bitirir bitirmez kafayı yedi benden,sonra ortalık toz duman falan.Adamları hallettik derken karşımıza dört kişi daha geldi.Bunlar bizi altı kişi dinlene dinlene dövdüler.Adamlar okulda çeteymiş biz nerden bilek tabi sonra anladık.Yediğim dayaktan sonra kavgayı ayırmayıp bizi yerden kaldırmak isteyen delikanlılara sert çıkıyorduk ilk orda tanıdık birbirimizi Fırat'la...Harbi sağlam çocuktu gözüme kestirmiştim.Bu olaydan sonra çok yakın iki arkadaş olduk.Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemeye başladı...Aradığım dostu bulmuştum galiba...

    Sınıfta ki hiç kimseyle samimiyet kuramamıştım onca zamana rağmen.Okulda birgün boş derslerden birinde sınıftaki herkes okulun kantinine bahçesine falan çıkmış ben ise tek başıma kalmıştım.
    Fırat'tan başka okulda arkadaşım olmadığı için sınıfta yalnız oturmayı tercih etmiştim.Sınıfta oturup birşeylerle uğraşırken ERKİN KORAY'ın bu şarkısını oturduğum yerden bağıra bağıra söylemeye başladım bir an ,ne de olsa kimse yok düşüncesiyle.Biraz sonra kendimden geçmiştim ki şarkıya eşlik eden bir yüksek ses duydum kapının arkasında.Ben tabi şarkı söylemeyi kestim,o sıra içeri girdi neden sustun devam etsene dedi.(Ahhh..Ahhh şu an yazarken kalbim o gün ki gibi atmaya başladı desem inanırmısın Hayal gözlüm..)Kapıdan gelen Züleyha'dan başkası değildi.Sesi o kadar güzel değildi belki fakat bana Erkin Koray'dan dinlemişim gibi huzur verdi.Tekrardan bana ısrarcı bir şekilde ''hadi söyle''dedi.O kadar utanıyordum ki ondan yüzüm kızardı,''ben öyle söyleyemem dedim''.Güldü ve ''bunda utanılacak bir şey yok ki''dedi gülüşünü sevdiğim.Israrına dayanamadım belki beklediğim başlangıç budur dedim ve ''o zaman birlikte söyleyelim''dedim hemen hiç düşünmeden kabul etti adını sevdiğim.Birlikte şarkıyı söylemeye başladık o bağırıyor ben hala kıramadığım utancımdan dolayı biraz daha kısık sesle söylüyordum.Hadi sende bağırarak söyle diye o kadar ısrar etti ki bende kabul ettim..Şarkının nakaratında ''oooo sevince derken göz göze gelişimizi hala unutamıyorum.Bu ilk konuşmamızdı.Ben bu olaydan sonra araya hiç mesafe koymadım.sabahları hep derse 10 dk falan geç kalırdı.O geç kalıyor diye bende derse geç kalmış gibi yapar onu bekler birlikte girerdik derse.Bir yıl öyle böyle derken geçti.Onunca sınıfta bölüm tercihlerinde sayısalı seçtiğini öğrendiğimde hemen bende sayısalı seçtim aynı sınıfa geçmek için.Aklım almıyor ben toplama çıkarma bilmem sayısal bölümü nasıl bir aşk bana seçtirdi o zamanda.En yakın arkadaşım Fırat'ta sayısaldı onuncu sınıfa başladığımızda oda bizim sınıfa yerleşti müdüre yalvar yakar...

    Fırat sınıfa girer girmez Züleyha'yla göz göze kesiştiğini fark ettim.Bu durum çok feci.Tahmin ettiğim şeyin gerçekleşmemesini diledim.Evet Fırat en yakın arkadaşımdı fakat ben ona sevdiğim kızı söylememiştim.Bilmiyorum nedenini fakat öyle olması gerekli gibi geliyordu insan sevdiğini herkese söylememeli diyordum.Cahillik işte neler getirdi banave neler götürdü benden...
    İlerleyen günlerde Fırat 'olum ben aşık oldum'dedi.kime diye sorunca Züleyhaya dedi.Ama öyle bir anlatıyor ki sandım ki ben konuşuyorum en az benim kadar etkilenmişti belliydi.Peki benim de Züleyhayı sevdiğimi nasıl açıkalayacaktım ona?İşte bu en zoruydu benim için en iyisi zamana bırakmak dedim birşey söylemedim kırılacağını ve aramızın açılacağını düşündüm bir an.Birgün beni züleyhayla sohbet ederken gördü sonrasında dediki sen samimisin onunla benim için bir konuşurmusun dedi.Böyle bir şey yapamayacığımı söyledim zira bu benim için intihardan başka birşey değildi.Aradan aylar geçtikten sonra tekrar ısrarcı ve kararlı bir şekilde yalvardı yakardı son zamanlarda iyice tükenmişti ben yalnış anlayacağından korkup konuşmaya karar verdim.Ama nasıl konuşmak zaten kendim için konuşamıyorum ulan senin için nasıl konuşayım deseydim bugün bunları yazmazdım belki de...
    Gidip durumu bir şekilde anlattım Züleyhaya.Biraz durdu gözlerimin içine baktı ve ciddimisin diye sordu evet dedim sadece defol git dedi.Bu ne manaya geliyordu anlamamıştım.Gidip aynı şekilde Fırata anlattım.Fırat anlayışla karşıladı ne de olsa daha beni tanımıyor diye kendini avuttu.Daha sonra ki günlerde Fırat kendi konuşmaya başlamıştı onunla.Benim ise öyle canım yanıyordu ki belli etmemeye çalışıyordum....Öyleki birgün ilişkilerinin başladığını öğrendiğimde hayatımda ilk defa alkolü denemiştim.Birgün züleyhanın yakın arkadaşı gelip züleyha seni seviyor ama senin tepkini merak ediyor diye Fırat sevgili oldu dedi.Ben ise benim onda gönlüm yok fıratın duygularıyla oynamasın dedim. ve noktayı koydum.Benim bu hareketim üzerine züleyha pes etmedi Fıratla arkadaşlığını korudu her geçen gün yüzünü benden çeviriyordu sanki öyleki bunu aylar sonra daha net anlamak mümkün oldu.Fıratı tanıdıkça onu gerçekten sevip beni bırakmıştı anlaşılan.Daha başlamadan bitmişti herşey.Ben ise saflığımın salaklığımın bedelini ödüyorum hala aradan yıllar geçti ben onu kalbime gömdüm ama fotoğraflarını ve bu şarkıyı hiç yanımdan ayırmadım.Aradan yıllar geçti okul bitti züleyha psikoloji bölümünü fırat mimarlık kazandı ben ise hiç.Ders dinlediğimmi vardı sanki kafam kara tahtaya değil züleyhanın olduğu yere dönüktü hep.Peki aradan yıllar geçmiş ben nedenmi burdayım..Haftaya en yakın arkadaşımın ve sevdiğim kadının nişanı var.Ben davetli bile değilim unutmuşlar beni.Çaresizim elimden birşey gelmiyor.Bunu okuyanlar beniim zararlı çıktığımı düşünebilirler fakat bana göre ben kazançlıyım.Bugün öte dünyaya koca bir yürek ve çaresizliğimi götürüyorum.Bana rahmet okuyun Dostlar...

    Züleyham bu satırları ölümüm haberimi aldıktan sonra illaki sana okutacaklardır.Şunu bilki ben seni geçen yıllara rağmen hiç unutmadım burda böyle iki satır yazdığıma bakma beni çağırıyorlar fazla zamanım yok sevdiğim o yüzden bu kadar kısa anlatabildim.Ben seni ölene kadar sevicem diyemedim hiç bir zaman şimdi diyorum BEN SENİ ÖLENE KADAR SEVİCEM HAYAL GÖZLÜM ELVEDA.....(Alıntı)
  • CHUCK PALAHNİUK Ben aslında aşkı yazıyorum!

    ‘Dövüş Kulübü’, ‘Tıkanma’ gibi sert romanların yazarı Chuck Palahniuk, aslında partilerde bir köşeye çekiliveren sıkılgan bir insan olduğunu söylüyor. Yine de edebiyat etkinliklerinde çeşitli çılgınlıklar yapıp odakta kalmayı seviyor. Amerika’nın en ünlü ve en tartışmalı yazarlarından biri değilken Palahniuk Freightliner’da dizel tamircisiymiş. İsviçre’nin küçük yolcu uçaklarının hidroliklerinden bahsederken neden bahsettiğini bildiği hissini veriyor.

    İsviçre’de bunaltıcı bir Locarno sabahı. Ünlü ‘Dövüş Kulübü’nün ünlü yazarı Chuck Palahniuk bir gün önce yaptığı korkunç uçuşu anlatıyor neşeyle. “Hidrolikler bozuldu. Tam inişe geçiyorduk ki bir anda alarmlar çalmaya başladı. Zürih’e geri uçup oraya iniş yapmak zorunda kaldık. İniş çok zor oldu. Ondan sonrası da zaten tam bir kaostu.”

    Palahniuk ile tanışınca insanın onun hakkındaki fikri değişiveriyor. Eğer onu sadece romanlarından ve ‘Dövüş Kulübü’, Choke’ ve ‘Snuff’ gibi yabancılaşma ve sapkınlık yüklü hikâyelerinden tanıyorsanız sinirli kavgacı kötü niyetli şeytanlık ve öfkeyle dolu bir insanla karşılaşmayı beklersiniz. Gerçek ise bundan çok farklı: düzgün bir gömlek giymiş olağanüstü derecede kibar bir adam Chuck Palahniuk.

    ‘Aslında aşkı yazıyorum’
    “Bütün kitaplarım aslında aşk hikâyeleri özellikle de aşk üçgenleri anlatıyor” diye açıklıyor Locarno Festivali’nde Clark Gregg’in filmleştirdiği ‘Tıkanma’nın dünya prömiyeri için İsviçre’de bulunan Palahniuk. Filmde üçgenin köşelerini ne idüğü belirsiz bir işte çalışan seks bağımlısı ana karakter Victor (Sam Rockwell) onun üstüne çok düşen annesi (Anjelica Huston) ve genç bir doktor (Kelly Macdonald) oluşturuyor.

    Palahniuk ‘Tıkanma’ için istediği kadar aşk romanı desin, kitap dehşet verici bir ortamda yazılmış. 1999 yılında tam kitabı yazmaya başlamadan önce babası öldürülmüş. Öldürülen babasının işleriyle ilgilenmenin ‘muazzam stres’inden bahsediyor. “Gecenin bir yarısı arabamla babamın evinden kendi evime dönüyordum. Dağlardayken sürekli gezmek zorunda olan birinin muhtemelen bir pazarlamacının hikâyesini yaratmaya başladım. Hayatından bunaldığında arabasını yolun kenarına çekip farların ışığında birkaç adım yürüyüp sanki bir araba kazasının, kalp krizinin ya da bir cinayetin kurbanıymış gibi yere yatıyor…”

    Fikir pazarlamacının bir polis tarafından kurtarılmasıydı. Polis nazikçe nabzını kontrol edip ona sarılıp her şeyin yoluna gireceğini söyleyecekti. O gece arabayı kullanırken Palahniuk o ruh halinde bu sahneyi gerçekleştirmeyi ciddi ciddi düşünmüş. Neticede yapmamış ama bilinç akışı ona Victor fikrini vermiş. ‘Tıkanma’un antikahramanı Victor restoranlarda insanlar onu kurtarsın diye boğulma numarası yapıyor. “İnsanların kollarında böyle muazzam bir duygusal boşalma yaşayabiliyordu. İnsanlar da onu avutup her şeyin yoluna gireceğini söylüyorlardı. ‘Tıkanma’un hikâyesi buradan doğdu. Benim dibe vurmuşluğumdan.”

    ‘Tıkanma’ için araştırma yaparken Palahnuik seks bağımlılarının tedavi gördüğü kliniklerde zaman geçirmiş. Phil adında bir hastayı özellikle hatırlıyor. Phil bir müteahhitmiş. İriyarı, mutlu bir evliliği olan, birkaç çocuklu bir adam. Ancak gizli gizli kadın elbiseleri giyip rastgele yabancılarla seks de yapıyor. “Bu adamı yolda görsem hakkında düşüneceklerimle tanıdıktan sonra hakkında öğrendiklerim arasındaki fark şok ediciydi. Bu durum insanlara başka bir açıdan bakmama sebep oldu ve görünüşte en sıkıcı insanın bile inanılmaz bir gizli hayatı olabileceğini farkettim,” diye anlatıyor Palahniuk.

    Utangaç olduğunu ve partilerde kenarlarda köşelerde saklandığını itiraf edyor. “İnsanlarla ne konuşulur hiçbir fikrim yok. İnsanların yanında nasıl olmam gerekir hiçbir fikrim yok.” Bu yüzden gazetecilik okumuş. Çünkü bu meslek ona insanlarla konuşmak ve onlara soru sormak için bir ehliyet vermiş. Kurgu romanlar yazmak da ona benzer bir özgürlük veriyor. Ama utangaçlığına rağmen yazarların davet edildiği ya da yazarlığıyla var olduğu ortamlarda şov yapmayı da ihmal etmiyor. “Yazarların katıldığı birçok etkinlik çok sıkıcı ve gösterişçi oluyor. O çocukların sıkılmalarını gerçekten istemiyorum. Etkinlikleri çılgınlaştırmak için sarf ettiğim efora değiyor, çünkü o zaman bir başka etkinliğe katılma ihtimalleri daha yüksek oluyor.”

    Palahniuk’e çelişkili bir figür demek hafif kalır. Bu ağzı sıkı adam göz önünde olmaktan açık bir zevk duyuyor. Özel hayatı hakkında çok şey biliyoruz. Ailesinin sıkıntılı geçmişi babasının öldürülmesi ve büyükbabasının büyükannesini öldürdüğü gibi. Gay olup olmadığı konusunda da birçok yazı yayımlandı ve birçok blog’da bu konuda sorular soruldu. Palahniuk bu konuda konuşmayı reddediyor: “Hayatımdaki ölmüş insanlar kapsamında özel hayatımı konuşmak kolay. O insanların şu anda bundan rahatsızlık duyacaklarını hissetmiyorum. Ama şu anda hayatımda olan insanlar, arkadaşlarım ve ailem konusunda çok korumacıyım. Çizgiyi orada çekiyorum.” Cinsel tercihini konuşmakta son derece rahat olduğunu söylüyor ama arkadaşları ona bunu yapmamasını söylemiş ve ailesi de cinselliğinden bahsettiği zaman rahatsız olduklarını söylemiş.

    Onun yerine yazıyı konuşmayı tercih edeceği çok açık. Sürekli baştan okuduğu F Scott Fitzgerald’ın ‘Muhteşem Gatsby’sinden açın konuyu örneğin. Hemen heyecanlanıyor. “Çocukken ne yapman gerektiği söylendiyse hepsini yapıyorsun ama sonra bir sonraki hareketinin ne olacağını bilemediğini fark ediyorsun. O güzel şeyleri yapmaya devam ediyor ama eğer bir şeyleri farklı yapmazsan hayatın boyunca o hayal kırıklığına uğramış çocuk olarak kalacağını da fark ediyorsun.” Bir başka deyişle eğer ‘Dövüş Kulübü’ ve ‘Tıkanma’nın nereden geldiğini bilmek istiyorsanız Jay Gatsby’ye bakın.