• Bilim Kurgu & Novella: Kemal Çayan & Yaşam, Savaş ve Barış

    Yazan: Süha Demirel
    Desenler: HÇ, Azazel ve CK

    1.Bölüm

    BEBEKLER

    Atlantis kenti İnsan Yaratma Merkezi’nde başhekim olan Dr. Atanor[1], beş yeni doğmuş bebeğe bakıyordu. Bebekler doğalı henüz sekiz saat olmuştu. Bebekhanenin başhemşiresi hızlı adımlarla doktora yaklaştı ve ona doğru şöyle seslendi:

    -Sayın Atanor, bir karara varabildiniz mi? Hangi bebeği ayırıyoruz? Ve bebeklerin her birine ne ad verdiniz?

    -Şu iki erkek bebeğe Kali ve Sirunu adını verdim. Kız olan diğer ikisine de Kundalini ve Cibran.

    -Peki, diğer beşinci erkek bebeğimiz için ne düşündünüz?

    -Ona da Thoth[2] diyeceğiz. Lütfen onu, yolculuk için hazırlayın.

    -Üstüme vazife değil biliyorum ama bu bebeği hangi sistem ve gezegene göndereceksiniz Sayın Atanor?

    -Bizim de içinde olduğumuz Samanyolu galaksisinde bulunan tek yıldızlı Güneş Sistemine göndereceğiz. Sistemin içinde, yaptığım hesaplara göre bize uzaklığı 25 parsek[3] olan ve bu küçük bebeğin yaşayabileceği yegâne yer Earth[4] adlı bir gezegen var, oraya gidecek.

    -Peki, bebek için gezegen üzerindeki ayarlamalar yapıldı mı?

    -Elbette hemşire. Adını bileğindeki künyeye yazdık: Kemal Çayan. Dünya üzerinde, Türkiye adlı bir ülke var. Orada, İstanbul şehrinde, kendisini evlatlık vereceğimiz anne ve babası şimdiden ayarlandı. Ailesi Thoth’un gerçek kökenlerini asla bilemeyecek. Thoth, otuzlu yaşlara gelinceye, kehanete göre de kendisine görevi bildirilinceye kadar orada yaşayacak ve her daim gözetimimizde olacak.

    -Tamam doktor. Bebek Thoth’u hemen yolculuk için hazırlamaya başlıyoruz. Dilerim siz ve yüze Anarchos meclisinin öngörüleri doğru çıkar ve tüm galaksimiz için seçilmiş kişi Thoth bebek olur.

    -Teşekkür ederim hemşire. Her şey hazır olduğunda portal ve köprü sorumluları ile irtibata geçiniz ve bir an önce bebeğin yolculuğunu başlatınız…

    ***

    2.Bölüm

    B1-66ER

    B1-66ER gezegeni, batısından doğusuna neredeyse yüz bin ışık yılı uzunluğunda ve bin ışık yılı genişliğindeki Samanyolu Galaksisinin en batı ucunda yer alıyordu. B1-66ER, çevresi iki yüz elli sekiz bin km. uzunluğunda olan, oldukça büyük ve geoit şeklinde bir gezegendi. Galakside, Trimegistes adında Üçlü Süper Nova[5] sisteminde bulunuyordu ve çevresinde dönen dört adet de uydusu vardı. Gezegenin yüzeyi, adeta tüm yerküreyi ahtapot gibi saran bir nehirden ibaretti. Bu kudretli nehrin adı Kabala’ydı[6]. Gezegen üzerinde okyanus ya da deniz yoktu. Üstlerinde insanların yaşadığı kara parçalarını saymazsak hemen her yer, tüm yerküre Kabala nehriydi. Buna rağmen, uçsuz bucaksız ormanları, yer altı ve üstü zengin kaynakları, bitki-meyve ve hayvan çeşitliliğiyle, nüfusu yüz yirmi beş milyar olan, yetmiş bin farklı milletin yaşadığı B1-66ER -bir parsek uzaklıktaki konfederasyon gezegeni Anarchos’u saymazsak- bu Üçlü Süper Nova sistemindeki en yaşanılası gezegendi.

    Tüm B1-66ER anarşizm ile yönetiliyordu. Devlet yoktu. Mülkiyetçilik yoktu. Suç yoktu. Aile kavramı yoktu. Çocuklar, erkek ve kadın bireylerin tohumlarıyla laboratuvarlarda üretilirdi. Üretilen bu çocuklar daha sonra kent yönetimine, beslenip eğitilmeleri için teslim edilirdi. Her çocuğa, yetenekleri doğrultusunda gerekli mesleki eğitimler verilirdi. Gezegen üzerinde bulunan bin kentin de kendi yönetim senatoları vardı. Başkent olan Cyberia’da, tüm gezegeni idare eden merkezi bir yönetim vardı (altmış yaşından büyük, otuz yaşından küçük olmayan bin üyeden oluşan bir meclis). Üçlü Süper Nova sisteminde gezegeni, bu bilge insanlar heyeti temsil ederdi. Gezegen üzerinde, arkaik dönemlerde kullanılan, tek bir konvansiyonel silah dahi yoktu, hepsi yasaklanmıştı. B1-66ER halkları için en büyük silah “Düşünce Gücü” ve “Bilgi” idi.

    Atlantis kentinde bulunan Halk Akademisinde, felsefe eğitimi alan dört çok yakın arkadaş vardı. Erkek olanların adları Kali ve Sirunu, kadın olanlarınsa; Kundalini ve Cibran idi. Bu dördü, hemen her şeyi beraber yapardı. Tüm gün, akademideki derslere beraber girerlerdi. Beraber ders çalışıp imtihanlara beraber hazırlanırlardı. Yemeklerini, kent kantinlerinde beraber yiyip akşamları oyun salonlarında beraber zaman geçirirlerdi. Mevsime göre, kapalı veya açık yüzme havuzlarında beraber yüzerlerdi. İlkyazın, ilk ayının, ilk haftasının, ilk günü yapılan[7] ve gezegenin tek kutlama günü olan “Bilgi Günü” ne beraber katılırlardı. Dördü de, akademiden bir an önce mezun olup Galaktik Düşünce Savaşlarına katılma arzusuyla yanıp tutuşuyordu.

    İçlerinde Kundalini, diğer üçüne göre en yeteneklileriydi. Geçtiğimiz yıl, Üçlü Süper Nova sistemi akademileri arasında yapılan ‘Düşünce Savaşları” oyunlarında, Anarchos’un yüz bin bin kişilik düşünce ordusunu tek bir arketiple[8] bloke etmiş ve Büyük Akademi Savaşları Kupasını kendi akademisine kazandırmıştı. Sirunu, akademi yöneticisi bir hocasından aldığı ricayla Kundalini’yi onurlandırmak adına, tüm gezegeni alt üst edip Kundalini’ye bu başarısı için özel bir ödül aramıştı. Konuşabilen bir Golem satın alıp ona tüm sınıfça hediye ettiler. Henüz ar-ge aşamasında olan Golem’ler, insanı andıran android[9] makinelerdi.

    Akademinin ilk yılında, Kali ile Kundalini’nin aralarından su bile sızmazdı. Ama Kali, sanırız biraz da sanatçı kimliği yüzünden, vücudunun anatomisini çok beğendiği Kundalini’nin üzerinde tinsel bir baskı kurmuştu. Buna karşın Kundalini, özgür bir ruhtu ve bu çok yakın ilgiden bunalmaya başlamıştı. Kundalini, her ne kadar ilişkilerinin dostluk boyutunda devam etmesini istese de Kali için durum farklıydı. O, sanatçı ruhunda, Kundalini’nin inanılmaz düzgün ve orantılı yüz hatlarını, ufak heykelimsi ve mermerimsi vücut çizgilerini kendi zihninde bir saplantıya dönüştürdükçe, Kundalini bu durumdan huzursuz olmaya başlamıştı. Sıkıntılar sadece Kali ve Kundalini’nin arasında değildi. Sirunu ile Cibran arasında da benzer sorunlar patlak vermişti. Sirunu, Cibran’dan belki akılca çok üstündü ama bunu asla lehine kullanmazdı. Cibran ile benzer seviyede bir dost gibi konuşur, onu içten içe sever ama Kali’nin Kundalini‘ye yaptığı gibi onu sevgisiyle boğmazdı. Cibran flörtçü bir kadındı ve gençliklerinin de verdiği toylukla, Sirunu’dan uzaklaşmaya başladı. Muhteşem dörtlünün kıskanılası dostluklarının temelleri çatırdamaya başlamıştı.

    Tüm bu sıkıntılar içinde dördü de akademiden başarıyla mezun oldu. Kali, Cibran ve Kundalini, hemen orduya yazıldılar ve ilk Galaktik Düşünce Savaşlarına katıldılar. Kundalini yine tüm rekorları alt üst etmişti. Hermetik gezegeninin elinde bulundurduğu, aynı anda beş yüz bin kişinin zihnini tek arketiple bloke etme rekorunu yeniden kırdığı gibi bu sayıyı bir milyona taşımıştı. Bu rekorun hemen sonrasında, tüm sıkıntılara tuz biber eken çok kötü bir olay yaşandı. Kali, biraz da Kundalini’ye aşırı düşkünlüğü sebebiyle, düşünce antrenmanları yapılırken dikkati dağıldı ve Gnos gezegeninden Bramantili[10] bir yeni yetmenin düşünce blokesine maruz kaldı. Kali ufak çapta bir beyin kanaması geçirdi ve vücudu felç geçirip tüm bedeni katatonik bir hale dönüştü. Doktorlar tedavisinin çok uzun sürebileceğini, hatta bu katatonik[11] uykudan hiç uyanamayabileceğini söylediler. Cibran, Kundalini ve Sirunu bu duruma çok üzülseler de gelecek yaşamları için bir yol ayrımına geldiklerinin farkına vardılar. Cibran ve Kundalini, Simsum kentine taşındılar ve orada, ordunun strateji geliştirme biriminde, analist olarak göreve başladılar. Kali, Atlantis Kent Hastanesi’nde yapayalnız ve makinelere takılı olarak yaşamaya devam edecekti. Sirunu ise; bir uzay keşif gezisine gönüllü katılmaya karar verdi. Altmış bin ışık yılı uzaktaki Earth isimli gezegene altı yıl sürecek bir uzay yolculuğu yapacaktı. Sirunu, üç dostundan çok uzakta, bir düş okyanusunda, Theta Ünitesi[12] içinde derin bir uykuda, tüm sıkıntılarından kurtulmayı umut ediyordu. Ama gelişmeler hiç de onun planladığı gibi olmayacaktı…

    ***

    3.Bölüm

    VESPER & DÜŞÜŞ

    Konum ve Yükseklik: Hong Kong (HK) semaları, 30.000 Fit ( yaklaşık on bin metre).
    Tarih ve Saat: 8 Mayıs 2007, HK saatiyle 18.35.
    Yer: Airbus A340 yolcu uçağı.
    Uçuş Bilgisi: QR 812, Katar Havayolları uçuşu, ekonomi sınıfı, koltuk No 37A.
    Kalkış Yeri: Doha, Katar.
    Varış Yeri: Hong Kong, Çin.

    Uçak, Doha’dan kalkalı yedi saatten fazla olmuştu. Doha’dan Hong Kong’a normal hava koşullarında uçuş süresi, tahminen sekiz saattir. Fakat solunuzdaki veya sağınızdaki pencerelerden dışarı baktığınızda, dışarıda gördüğünüz şey, Uzak Doğu’ya özgü feci bir tufandı. Bu da, en iyi ihtimalle Hong Kong’a bir, hatta iki saat rötarlı varış demekti. Hostesler, son içecek ve yiyecek servisini yarım saat önce yapmışlardı. Akabinde, eski bir hava albayı olan İrlandalı pilotumuz uçak hoparlörlerinden, o güzel aksanıyla, kemerlerimizi bağlayarak yerlerimize oturmamızı anons etti. Uçağın tavanına sanki koca koca elmalar çarpıp duruyordu; binlercesi hem de. Alüminyum ve çelikten yapılmış otuz tonluk koca Airbus, bir barmenin kokteyl kabını sallaması gibi sallanıyordu. Uçağımız sanki bir balıkçı teknesiydi, fırtınalı ve dalgalı bir denizde sağa sola savruluyordu. Nadiren olan hava burgaçlarının çokluğu yüzünden uçağın zemini, ayaklarımızın altından sık sık kaybolup geri geliyordu. Bu durum da, yolcuların tamamında bir bulantı ve umutsuzluk durumu yaratıyordu. Benimse, ne kötü hava koşullarıyla ilgili bir kaygım, ne eve ya da işe geç kalma endişem, ne de uçağın düşme ihtimali korkum vardı. Uçuş boyunca elimde, hayatımın en önemli iki kadınından, annemden ve sevgilimden aldığım son mektuplar vardı. İlk mektubun gönderen kısmında, adres hanesinde şu yazıyordu:

    “Dr. Ding Huang Fang, 26 rue Philippe de Girard, 75010 Paris.”

    Bu, Paris’te yalnız yaşayan ve çocuk doktoru olan altmış dört yaşındaki annemden, bir ay önce aldığım mektuptu. İçinde, bana hitaben yazılmış, birçok serzeniş vardı. Onlarca defa okuduğumdan olacak ki, üç sayfa mektup lime lime olmuştu. İkinci mektupsa; yaşadığımız sorunlar ve bunlara çözüm bulamamış olmamız nedeniyle beni terk ettiğini söyleyen kız arkadaşım Vesper Morus’tan on gün önce gelen mektuptu. Zarfın üzerinde, gönderen adresi dahi yoktu.

    Uçak, Hong Kong Uluslararası Havalimanına, ikinci iniş denemesinde de başarılı olamadı ve son anda pisti pas geçerek tekrar gökyüzüne yükseldi. Pilot, pistin üstündeki çok güçlü ters bir rüzgârın uçağı savurduğunu, riski de göze alamayıp uçağı tekrar kaldırdığını anons etti. Yaklaşık yirmi beş dakika sonra yapacağı son iniş denemesinde de başarılı olamazsa; bizi Macau Adasındaki havaalanına götüreceğini söyledi. Artık, üçüncü ve son denememizi yapıyorduk.

    Uçak sanki tüm vidalarından ayrılacak da aynen bir lego oyuncağı gibi dağılacak sandık. Uçakta bulunan hemen her şey titriyor ve zangırdıyordu. Arka tekerlekler yere önce sert vurdu, ama ön tekerlekler piste değmeden, pilot, usta bir hareketle burnu çok kibarca ve yavaşça öne yatırdı. Uçak çok debelenmeden ve zarar görmeden piste kazasız belasız indi. Tabii içerde bir alkış tufanı kopmuştu, adeta dışarıdaki, Tanrı’nın doğasının tufanını bastırırcasına…

    Kendimi tanıtayım size. Benim adım James Fang. Bir melezim. Babamın değil aksine annemin soyadını kullanıyorum. Nedeniyse; annem, şimdilerde yetmiş dört yaşında olan babamı, ben on bir yaşındayken, Paris’te yaşadığımız sıralarda, sonradan metresi olduğunu öğrendiğimiz, avukat olan bir Fransız koketiyle, hem de kendi evimizdeki annemin yatak odasında, aynı yatakta aşk yaparlarken yakalamıştı. Annem, tek celsede babamdan boşanıp yanına beni de alarak Philippe de Girard caddesindeki yeni evimize taşınmıştı. Öyle soğumuştum ki babamdan, onun soyadını, yirmi yaşına geldiğimde mahkeme kararıyla bir çırpıda ismimden sildirerek annemin soyadını taşımaya başlamıştım. Şu an kırk beş yaşındayım. Babamı neredeyse otuz iki yıldır görmüyorum. Aslında onu hiç mi hiç merak da etmiyorum. Annemleyse; hemen her yaz Paris’te görüşüyoruz. Yaşadığım yere gelince, yirmi üç yıldır, tek başıma Hong Kong’da ikamet ediyorum. Üniversiteyi dahi burada okudum. Yazılım mühendisliği eğitimimi bitirdikten sonra -on beş yıl oluyor- 18 Harbour Road Whan Chai Hong Kong’daki Central Plaza’nın yirmi sekizinci katındaki 2802 numaralı süitte bulunan ‘Central Plaza Bina Yönetim Şirketi’nde ağ yöneticisi sıfatıyla çalışmaya başladım. Annem, Hong Kong vatandaşı bir Çinlidir. Bir Amerikalı olan Babamsa; emekli oluncaya dek askeri bir ateşeydi. Paris’te aldığım ilk eğitimim Fransızcaydı. Elbette bu üç dilli ortamda İngilizce, Fransızca ve Çince anadillerim oldu. Sonradan Rusçayı da öğrendim. Central Plaza’daki işimin yanı sıra bu dört dilde, şirketler için kontrat çevirileri de yapıyorum. Hala bekârım ve tek başıma Kowloon’da, mütevazı bir stüdyo dairede yaşıyorum.

    Uçağımız taksi yaptıktan sonra kendi körüğüne yanaştı. Yolcular çok korktuklarından olsa gerek, uçağı kısa sürede boşalttılar. Pasaport kontrolden hızla geçtim. Her zamanki gibi hafif yolculuk yapmayı sevdiğimden, bagaj kuyruğunu beklemeden, elimdeki spor çantamla havaalanı ana salonuna doğru yürüdüm. Artık son ve büyük planımı uygulamaya başlayabilirdim…

    Bilet otomatından, Airport Express hızlı treni için doksan Hong Kong Dolarına tek yön bir bilet aldım. Hong Kong şehri dört adadan oluşur. İlki, havalimanının olduğu Lantau Island’dır. Çalıştığım şirketin olduğu ada Hong Kong Island’dır. Evimin olduğu ada Kowloon diye anılır. En son ve kuzeybatıda olan ise New Territories’dir.

    Bindiğim hızlı tren, Kowloon’dan geçerek son durağı olan Central’a sadece on sekiz dakikada ulaştı. Buradan, Chai Wan’a giden Mavi Metro Hattına, Island Line’a bindim. Çalıştığım plaza, Wan Chai istasyonuna yakın olduğundan bu durakta indim. Yürüyen merdivenlerle caddeye çıktım. Etrafta boş boş gezinen kırmızı Honda taksilerden birine işaret ettim. Şoföre: “Central Plaza lütfen!” dedim. Taksici, sekiz dakika sonra beni plazanın önünde bıraktı. Saatime baktım 22.15’i gösteriyordu. Hala 8 Mayıs günündeydik. Aynen planladığım gibi olacaktı her şey…

    Central Plaza binası, Hong Kong’un sembol binalarından biridir. Üç yüz yetmiş dört metre yüksekliğindedir. Bina yetmiş sekiz kattır, bunların elli sekizi ofisler içindir. Geri kalanında ise; ultra lüks apartman daireleri ve butik oteller vardır. Binanın kapalı alanlarının büyüklüğü yüz yedi bin metre karedir. Bina yüzeyinde toplam sekiz yüz ton granit kullanılmıştır. Ayrıca, elli bin metre kare olan bina yüzeyi camla kaplıdır. Tam on bir adet futbol sahası kaplanabilir bu camlarla. Binada tam otuz dokuz adet asansör vardır. Bu plazada hafta içi, tüm ofislerde, tam altı bin kişi çalışmaktadır. Çalıştığım şirkete gelince, tam adı Central Plaza Management Limited Şirketidir ve yirmi sekizinci kattadır. Binayı inşa eden bu şirket aynı zamanda bakımını da üstlenmiştir. Görevim nedeniyle tüm katlara ve ofislere, güvenlik kartımı kullanarak hem de istediğim saatlerde girebiliyor, bilgisayar ve internet ağ problemleri gibi sorunlarını çözüyordum. İşim buydu benim…

    Taksiciyi gönderdikten sonra, plazanın döner kapılarından içeri girdim. Güvenlik koridorundan kartımla geçip, binanın en tepesinde, yetmiş sekizinci kattaki New Asia isimli teras restorana çıkan asansöre bindim. Bu gece şirkete uğramayacaktım. Bu akşam ki niyetim çok daha başka bir şeydi. Asansöre girip üzerinde yetmiş sekiz yazan düğmeye bastım. Saniyeler içinde binanın tepesindeydim. Buradaki restoran, haftanın yedi günü, yirmi dört saat açıktır. Binada, ultra zenginler için birkaç butik otel ve apartman daireleri vardır. Yemek yapmayı sevmeyenler için, ya da ayaküstü biraz muhabbet etmek adına burada kimse yalnız ya da aç kalmazdı. Resepsiyondaki kız beni tanıdı ve her zamanki masama götürdü. Garsona öncelikle şekersiz bir Türk kahvesi içmek istediğimi söyledim. Bu, jetlag sonrası beni kendime getirecekti. Garsona, kahveden sonra, bir kahvaltı tabağı ile -limonu da beraberinde- bir demlik Earl Grey çayı istediğimi söyledim. Çinli garson, nezaketle siparişimi alıp mutfağa doğru ilerledi. Önce kahvem geldi. Terasta açık alanda oturduğumdan, Djarum Black sigaramdan bir tane yakıp dudaklarıma götürdüm. Kahvemi bitirdikten sonra bir sigara daha yaktım.

    Sevdiğim kadın Vesper’dan bahsetmek istiyorum size. Mülteciler için mahkemelerde ya da göçmen bürolarında avukatlık ve çevirmenlik yapan çok özel bir kadındır.

    Yirmi sekiz yaşındadır. Yani benden tam on yedi yaş küçük. Uzun boylu ve atletik bir kadındır. Harvard’da avukatlık eğitimi aldı. Sanırım biraz fazla akıllı olduğundan, sadece on yedi yaşında olmasına rağmen akademiye kabul edildi ve yirmi bir yaşında da mezun oldu. Yaklaşık üç sene de felsefe ve sosyoloji yüksek lisans programlarına katıldı. Son dört yıldır, Kanada, Amerika, Almanya ülkelerinde ve Arap yarımadasında göçmen mahkemelerinde, mülteciler için çevirmenlik ve avukatlık yapıyor. Aktivist bir kişiliğe sahiptir. Greenpeace ve Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere, üyesi olmadığı yardım kuruluşu yoktur. Kar ve rüzgâr sörfü, paraşütle atlama, dağ tırmanışı, serbest atlama gibi uç sporları çok seviyor. Dindar sayılmaz ama maneviyatı çok güçlü bir kadın olmasına rağmen anarşisttir de. Mülkiyetin hırsızlık olduğuna inanır. Paylaşmayı çok ama çok sever. İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça ve Afrikanca dillerini çok iyi konuşur. Babası Cezayir asıllı bir Fransız, annesi ise Güney Afrikalı siyahi bir kadındı. Şu an hayatta olmayan bu iki ebeveyninin harika bir karışımı olan eşsiz bir melezdir Vesper’ım. Son iki yıldır bana tahammül ediyordu. Ta ki on gün önce, bana bu son mektubunu yazdığı ana dek…

    Kahvaltı tabağımda ne varsa silip süpürdüm. Demlikteki tüm çayı da içtim. Çayı, kendimi bildim bileli çok sevmişimdir. Kutuda kalan son Djarum sigaramı da içip, hesabı istedim. Ödemeyi yaptıktan sonra terasa çıktım. Uzunca bir süre, karşımdaki görkemli manzarayı izledim. Yerden üç yüz yetmiş dört metre yüksekteydik. Manzarayla vedalaşarak asansöre bindim. Elimdeki özel anahtarı gerekli yuvaya yerleştirdim. Sadece asansör teknisyenlerinde olan bir anahtardı bu. En üste, antenlerin yanına çıktım. Ceketimi ve ayakkabılarımı çıkarıp usulca yere koydum. Geride bir not falan bırakmayacaktım. Saçma bir dünyayı, neden bir saçma not daha yazarak bulandıracaktım ki! Saatime son defa baktım, 23.45’ti ve hala doğduğum gün olan 8 Mayıs günündeydik. Demir parmaklıkları nazikçe aşıp iki elimle sırtıma denk gelen demirleri kavradım. Aşağıya, üç yüz yetmiş dört metrelik görkemli uçuruma baktım. Aşağıya vardığımda sadece bir su lekesi olacaktım, kırmızı bir su lekesi, doğmama, bu dünyaya gelmeme neden olan şu küçük su lekesine dönüşecektim adeta. Vesper, son mektubunda: “Sen Aristo’nun felsefesinde yaşıyor gibisin. Sen başkalarını sevmiyorsun. Sadece kendini daha iyi sevebilmek için başkalarını seviyormuş gibi rol yapıyorsun. Sen kendini bırakmıyorsun, sen kimseye güvenmiyorsun; peki başkaları sana neden güvensin?” diye yazmıştı. Son cümlesi ise: “Artık BİZ yokuz, sadece SEN varsın!” olmuştu.

    Psikologlara taşındığım günlerde, doktorlar hep aynı şeyden dem vurmuşlardı: “Aile içi şiddetli geçimsizlik ve baba figürü eksikliğinden kaynaklanan, anksiyete ve birliktelik korkusu, sorumluk alamama, aile kuramama vb.” Annem çok üzülüyordu. Kırklı yaşlarda hala bekâr ve çocuksuzdum. Bir gün ben öleceğim ve sen yapayalnız kalacaksın diyordu bu dünyada. Vesper da benzer şeyler söylüyordu. Ah bu kadınlar! Hep çok konuşurlar ama hep de doğruyu söylerler değil mi?

    Bir an, sadece çok küçük bir an kanatlarımın olduğunu düşledim. Geçmişte seyrettiğim bir filmde, küçük bir kız çocuğu kendi canını almaya gelen meleke şöyle bir serzenişte bulunmuştu: “Rüzgârı yüzünde hissetmeyeceksen kanatların olsa ne fark eder!” Ama benim kanatlarım yoktu. Yüz doksan santim boy ve doksan kilo ağırlıktaki ben, basit bir hesapla –bir fizik kuralı olarak saniyede on metre düşersem- yaklaşık otuz yedi saniye sonra zeminle öpüşecektim. Aklıma bir makalede okuduklarım geldi: “Yüksek yerlerden atlayarak intihar edenler, normalden dört kat daha uzun geçtiğini söylemişler zamanın.” Sanırım bu bilgiyi atlayıp kurtulanlardan öğrenmiş olmalılardı. Birazdan, bu yüksekten atlama deneyini ben de tecrübe edeceğim. Şu anki ıstırabımı açıklamak adına şunu söyleyebilirim: “Cehennem, sevememekten ötürü acı çekmektir!” çektiğim bu acı, sanki dünyanın Tanrı tarafından terkedilişi gibi bir histi. O halde son noktayı koyalım, Erasmus’un dediği gibi: “Delilik, yemeğin, dolayısıyla yaşamın tatlı kısmıdır”. Küfredin bana tüm dünyanın akıllı delileri. Kendi hiçliğime atlıyorum. Üçten geriye doğru: “Üç, iki, bir ve sıçraaaaaa!”

    Her şeyden önce, kendim yerine nesnelere ve insanlara bağırıp çağırmakla, hep hedefin çok uzağına düştüğümü duyumsadım, ömrümün bu son anlarında. Ne, iyi bir evlat olabildiğimi duyumsadım, ne de iyi bir sevgili. Bir kadının, sevdiğim kadın Vesper’ın ellerinin içine bırakamadım yüreğimi, güvenemedim kimselere, kendime bile! Doğarken ölmek denen şey bu sanırım. Duruma uygun düşen şekilde, yazar Camus aynen şöyle demiş: “Yaşamındaki her şeyden ama her şeyden, tek tek vazgeçmelisin ki büyük hedefe ulaşıp insan olmayı başarabilesin, bu saçma hayatta kazanmak için önce her şeyden vazgeçmek lazım.”

    Yetmiş sekizden geriye doğru, katları tek tek aşıyordum. Gerçekten dendiği kadar varmış. Havada süzülürken zaman yavaş akıyor. İnsan, etrafın ayırdına varıyor, yaşam koşusunun ince ayrımlarına. Kendimi hiç bu kadar özgür hissetmemiştim. Aynen atalarımın, Çinlilerin dediği gibi: “En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” Sanırım binanın ilk yarısını geçmiştim. Otuz beşinci ya da otuz dördüncü katlar civarındaydım. Son günah çıkarmalar için saniyelerim vardı. Haykırdım: “Hiçbir şeyden pişman değilim! Yine olsa yine yaparım!”

    Tüm hislerimin keskinleştiği, ruhumun adeta bedenimden çekildiği o çok küçük anda, sağ tarafımdan yaklaşan çok ama çok büyük bir kartal gördüğümü duyumsadım. Kafamı rüzgâra rağmen sağa doğru çevirip ona baktığımda bana kurşun hızıyla gelen kartalı gördüm, üzerine gecenin de elbisesini giymiş simsiyah bir kartal üzerime vahşice çullandı. Bir ağacın gövdesinin yere düştüğünde çıkardığı gürültülü bir sesle bana çarptı ve beni adeta kucaklayıp sıktı. Aşağı doğru olan düşüş yönüm bir anda hızla soluma doğru kaydı. Bu sert darbeyle neredeyse bayılıyordum ama ayık kaldım, ne olup bittiğini kavramak istercesine. Bu kartal, sadece bir-iki saniye sonra pençesiyle bir hareket yaptı ve üstümüzde kocaman, dev gibi, beyaz renkte bir bulut beliriverdi. İçim geçti, bayılmışım…

    Kendime geldiğimde yanımda sağlık görevlileri ve bir ambülans vardı. Ayrıca, yukarıdan düşüşüm anında gördüğüm büyük ve yırtıcı bir kuşu andıran, üzerlerine Wingsuit giymiş –kanat elbise uçuşunda kullanılan türde- on kartal adam da etrafımı sarmıştı. Vesper da yanlarındaydı, aynı kıyafeti giymişti ve elinde sanırım biraz önce topladığı paraşütü vardı. Bana gülümserken sağ elinin işaret parmağını dudaklarının üzerine götürüp sus işareti yaptı. Diğer tüm kartal adamlardan oluşan arkadaşları da bana tebessüm ediyorlardı. Vesper’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu…

    Hep beraber plazanın teras katındaki restorana çıktık. Vesper ve arkadaşları, olup biteni bana en ince detayına kadar anlattılar. Özellikle Vesper’ın söyledikleri beni derinden etkilemişti. Tüm bu planı kuran o idi. Benim, kendimle hesaplaşmamı istemişti. Kendime meydan okumam gerektiği düşünmüştü. İçimdeki sıkışan şeyi atıp kurtulabilmem için, gerekirse beni kışkırtarak sert bir şeyler yapmam gerektiğini düşünmüştü. Base jumping, serbest düşüş olayı daima bana çok heyecan veren bir olaydı. Vesper da bunu çok iyi biliyordu. Ağlama ediminden bile yoksun olduğumdan, duygularımı patlatabileceğim yegâne yer gökyüzüydü. Beni benden çok daha iyi tanıyordu Vesper. Riskli bir plandı. Ama risk almadan bir şey elde etmek olası değildi bu hayatta. Herkes kendi hamlesini doğru ve zamanında oynamıştı. Plazanın çevresindeki her binaya bir kartal konmuş ve benimle beraber hepsi de aynı anda boşluğa atlamışlardı. Plazanın neresinden atlayacağımı hiçbiri bilmediğinden en mantıklısı da buydu. Ve en doğru yeri elbette Vesper seçmişti, beni cehennemden, düşüşten o çekip almıştı. Bana yeni bir şans vermişti. Hikâyemin henüz bitmemiş olduğunu, yaşam kitabıma yazacak daha nice şeylerim olduğunu bana anlatmak istercesine hem de.

    Vesper sol eliyle nazikçe yanağıma dokunup bana bir ömür sürmesini dilediğim o ılık ve güzel öpücüğünü verdikten sonra kulağıma doğru eğilip şunları söyledi: “Saat şu an 02.30. Kırk beş dakika sonra Paris’e bir uçak var. Annene, beraber bir ziyaret yapmamıza ne dersin?” Ona cevaben: “Harika bir fikir bu Vesper. Varlığın beni hep daha iyi biri olmaya itiyor. Fakat bu kısa sürede nasıl yetişeceğiz uçağa?” dedim. Vesper hınzır bir şekilde gülümsedi: “İstediğin bu olsun James, yedek Wingsuit’im yanımda, giy şunu, uçarak ve süzülerek gideriz havaalanına.” Diğer kartallar da başlarıyla onayladılar. Terasın kenarına gelip hep beraber, on iki kartal, aşağıya doğru çığlıklar eşliğinde atlarken Vesper’a doğru şöyle bağırdım:

    “Âşıkların deliliği, mutlulukların en yücesidir!”

    ***

    4.Bölüm

    HAŞHAŞİLER

    Zaman mefhumunu iyice yitirmiştim. Zihnim o derece bulanık ki, son bir hafta içinde yaşadıklarım neredeyse bugünün tarihini unutturuyor bana. Sanırım 2008 yılı, Haziranın on ikisi ve perşembe günüydü. Başıma geçirdikleri kukuleta benzeri şey keçi postundan yapılmaydı. Torbanın içi leş gibi çürük et kokuyordu. Etrafımı çok az duyabiliyordum. Yüksek ihtimal bir kamyonun kasasında, oldukça rahatsız şekilde, terleri çürümüş peynir gibi kokan ve aralarında Urduca konuşan, silahlı olduğunu varsaydığım, iki Pakistanlı korumanın eşliğinde yolculuk ediyordum. İçinde bulunduğum araç, Haşhaşiyyelerin eğitim üssüne doğru ilerliyordu. Neredeyse beş yıllık ajanlık içgüdülerimle -bir şekilde- bu insanların aralarına girmenin yolunu bulmuştum ve bundan dolayı da oldukça gönençliydim…

    Size kendimi tanıtayım. Benim adım Kemal Çayan. Çocukluk çağımdaki hemen tüm okul eğitimimi, babamın konsolos olması münasebetiyle birçok farklı ülkede aldım. Babamın Londra, Fransa, Lübnan ve Moskof’ta konsolosluk yapması sayesinde, çok küçük yaşlarda tam dört dile vakıf olmuştum: İngilizce, Fransızca, Rusça ve Arapça dilleri, neredeyse anadilim olan Türkçem kadar iyilerdi. Bundan tam on altı yıl önce, 1992 Martının yedinci günü, tüm ailemi bir uçak kazasında yitirdim. Bu dünyada yapayalnız kalmıştım. Üniversite eğitimimi yapacağım ülkeyi ve okulu seçmem konusunda onayını alacak kimsem de yoktu. Doğduğum topraklarda yaşamak ve sanırım anadilimi de kullanmak istediğimden, sınava girerek İstanbul’da bulunan Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandım. Beş yıllık Fransızca hukuk eğitimim bittikten hemen sonra, 1999 yılı Ekim ayında, Fransa’nın Paris kentinde bulunan Sorbonne Üniversitesinin Uluslararası Hukuk Master ve Doktora programlarına kabul edildim. Fransa’daki eğitimim toplam dört yıl gibi kısa bir süre içinde bitmişti. 2003 yılı Ekim ayında, Paris’ten İstanbul’a döndüm. Amacım iyi bir hâkim olabilmekti. Hâkim ve savcılık sınavına hazırlanmaya başladım. Galatasaray Akademiden bir kız arkadaşımla Aya İrini kilisesinde bir klasik müzik konserine katılmıştım. Verilen arada, arkadaşımla Kavaklıdere kırmızılarımızı ayaküstü içerken, Lübnan’da yaşadığım yıllarda tanıştığım, babası benimki gibi konsolos olan Ürdünlü Ayetullah ile karşılaştım. Sarılıp öpüştük. Kız arkadaşım, O ve ben konser sonrası Taksim Tünel Kahvede demlenmeye devam ettik. Türkçesini daha da geliştirmişti. Bana MİT’e[13] girdiğini, iki yıldır orada çalıştığını ve benim gibi çok dilli ve hukuk eğitimi almış birine çok ihtiyaçları olduğunu belirtti. Neyse uzatmayayım. Beni üç gün sonra alıp Ankara’ya, MİT Müsteşarı ile bir tanışma yemeğine götürdü. Müsteşar işinin ehli, iyi görünümlü ve genç biriydi. Amerika’da MIT ve Yale Üniversitelerinde mühendislik ve hukuk eğitimi almış, çift diplomalı, dahi zekâda bir vatanseverdi. Önüme koyduğu iş teklifi, şartlar, olanaklar inanılmazdı. Çok fazla ayak sürümedim. Teklifini kabul ettim. 2003 yılı Kasım ayı ortası MİT’teki memuriyet hayatım başlamıştı. Artık bir Türk ajan adayıydım…

    İki koruma beni kamyondan indirdiler. İkisi de kollarıma girmiş olduklarından, önümü görmeden rahatlıkla yürüyebiliyordum. Beni içine aldıkları odada çok kesif bir haşhaş –afyon- kokusu vardı. Bilgilerim beni yanıltmıyorsa, Haşhaşiyyelerin yüce lideri sayılan Hasan Sabbah, 1090 yılında sözcük anlamı Kartal Yuvası olan Alamut Kalesini ele geçirmesiyle, bu kült topluluğu kurmuştu. Hasan Sabbah ve müritleri, İran menşeli İsmailliye tarikatına bağlıydılar. İngilizcedeki Assassin sözcüğünün Arapça Haşhaşin –afyonkeş- sözcüğünden türediği varsayılmaktadır. Sabbah, örgüt üyelerine Assassin adını vermişti. Bu söcük, Arapçada Bekçiler ya da Sır Bekçileri anlamına gelmektedir. Aslında hepsi de birer fedai ve suikastçıydı. Sabbah’ın, o zamanlar, tek ve büyük bir düşmanı vardı: Büyük Selçuklu Devleti. Selçukluların Büyük Hakanı Melikşah’ı ve onun dünyaca meşhur Büyük Veziri Nizamülmülk’ü öldüren de haşhaşiyyelerdi[14]. Bu tarikat, 1256 yılında Moğollar tarafından Alamut Kalesi zapt edilinceye dek çok günah işlemişti. Bilinen en son eylemleri 1389 yılında görülmüştü. Sabbah’ın felsefesi basitti: “Biz sadece bir kişiyi öldürmekle kalmayıp, bin kişinin kalbine de korku tohumları ekeceğiz.” Günümüzde, sözcük anlamı: “İnsanların yüreklerine korku salmak” olan Terör kelimesinin, neredeyse bin yıl evvelki karşılığı: “Haşhaşiyyeler” idi. Bazılarına göre, Sabbah, müritlerine devamlı afyon içirerek onları yapacakları suikastlara hazırlardı. Kafaları iyi olan müritler, basit bir çiçek bahçesini gördüklerinde bunu cennet sanırlardı. Başka bir inanışa göre de; haşhaş maddesinin erginleme-eriştirme[15] törenlerinde yeni üyeye ölümden sonra kendisini bekleyen ödülleri göstermek için kullanıldığı da söylenmektedir. Beni en üzen, hatta cevap bulamadığım şey ise; Sabbah, Nizamülmülk ve büyük şair, matematikçi, astronom ve bir feylesof olan Ömer Hayyam’ın, üçünün bir arada aynı medresede eğitim görmüş olmalarıdır. Ne ilginçtir ki, çok büyük iki âlimin yanında, bir de çok büyük bir zalim yetişmişti bu medreseden…

    Teşkilata girdiğimden bu yana yirmi altı ay geçmişti. Ufak tefek yurt dışı görevler dışında, henüz, dişe dokunur bir operasyona katılmamıştım. Bir sabah Ankara’da merkez bürodayken, Müsteşar beni odasına çağırdı. Yanındaki üç Lübnanlı askeri ajan ve Rus gizli servisinden bir FSB ajanıyla Arapça konuşmamı istedi. Dört ajan ile bir saate yakın Arapça görüşmemizden sonra Müsteşara dönüp: “Tamamdır Müsteşar, adamımız bu!” şeklinde İngilizce beyanda bulundular. Müsteşar, yeni görev kâğıtlarımın bulunduğu evrak çantasını bana verdi ve vatanın yüzünü kara çıkarma diyerek benimle tokalaştı. Sonraki bir hafta boyunca operasyon için hazırlık yaptım. Hala hatırımdadır; 2006 yılı Ocak ayının yirmi biri akşamı saat 19.30’da, Cessna 172 uçağımın koltuğuna atlayıp Yeşilköy Uçuş Kontrol Kulesinden de onay alıp Beyrut’a doğru yedi saat sürecek yolculuğuma başlamıştım. Çantamdaki evraklara göre yeni görevimin adı: “Haşhaşiyye Tarikatına Sızma Operasyonu” idi. Bu tarikata sızıp, planlarını, amaçlarını, müritlerini öğrenmek ve hem kendi ajansımı hem de bizimle işbirliği yapan dünyadaki tüm gizli servisleri bundan haberdar etmekti. Fiziğim, vücut yapım, göz ve saç rengim; en önemlisi de anadil düzeyinde Arapçam beni en kalifiye elaman yapmıştı bu iş için. Tam iki buçuk yıl ülke ülke dolaşıp amacıma ulaştım. Yemen’de kaldığım süreçte, İsmi İsrafil olan yetmiş beş yaşında, İranlı ve eski bir haşhaşiyye müridiyle arkadaşlık kurdum. Ona kendimi, tüm ailesini ilk Irak savaşında kaybetmiş bir Iraklı Şii olarak tanıttım. Aslında bir açıdan doğru söylemiştim. Ne annem ne babam ne de kardeşlerim vardı bu dünyada. İdeal ajan tipiydim işin doğrusu. Neyse, onunla baba-oğul gibi olduk. Bana tüm sırlarını, nargilede tömbeki tüttürdüğümüz gecelerde yavaş yavaş anlatmıştı. Nihayetinde beni klana aldırmak için yöneticilerden biriyle bir görüşme de ayarladı ve tam bir ay bekledim. Bir gün, sabah namazı için abdest alırken -görevim icabı namaz kılıyordum- yüzlerini bile göremediğim dört kişi tarafından derdest edilerek başıma taktıkları ve etrafı göremediğim bir kukuletayla bir araca bindirildim. Yeni eğitim ve öğretim kurumuma doğru yolculuk ederken zihnimde cevaplanması gereken binlerce soru vardı.

    Epey saat sonra, başımdaki örtüyü çıkardılar. Gözlerim bir-iki dakika içinde odanın loş karanlığına alıştı ve etrafımdaki yüzleri seçebildim. İlk dikkatimi çeken etrafta Arap kıyafetleri içinde hem erkek hem de kadınların olmasıydı. Kadınların başları örtük bile değildi, ama olabildiğince kapalı, milis gibi giyinmişlerdi. Normalde, Şeriata göre, haremlik-selamlık vardır ve kadınlar erkeklerle aynı oda içinde -birinci derece akraba değillerse- bu şekilde yan yana sohbeti bırakın aynı odada oturamazlardı bile. Burada şeriat işlemiyordu anlaşılan. Haşhaşiyye Tarikatı, hem erkek hem de kadın müritlerden oluşuyordu. Adının Faruk ve bu klanın lideri olduğunu söyleyen, tahminimce Suriyeli bir fellah, epey samimi bir dille ve çok temiz bir Arapçayla benimle konuşmaya başladı. Suriyeliler, Suudiler gibi bu derece iyi Arapça konuşamazlar. Ama karşımdaki kişi oldukça iyi eğitimli biriydi ve bana, özellikle yüz ifadesi, Latin Amerikalıları anımsatıyordu. Faruk, ben ve diğerleri enikonu birbirimize ısınmıştık. Bana nargile ikram ettiler, hem de tömbekili. Enfiye tuttular. Harika bir Yemen kahvesi ikram ettiler. Son olarak da bana kod adımı söylediler: ‘Mahir’.

    Ertesi gün oldukça keyifli bir merasimle klana kabul edildim. Keyifli diyorum, çünkü İslam dininin yasakladığı her şey burada serbestti adeta. Afyon, esrar, enfiye, hurmadan yapılma içkiler, dışarıdan gelen hizmetli kadınlarla cinsel ilişki -mürit kadınlarla ilişkiye girmek kesinlikle yasaktı- hemen her şey vardı bu mezbahada. Zaten soluduğumuz hava yüzünden genelde kafalarımız hep güzeldi. Çok ciddi bir eğitim sürecinden geçeceğimi daha ilk günden anlamıştım. İlk günün sabahı, fellahlardan bir tanesi ders anlatıyordu. Sınıfta kadınlı-erkekli karışık halde oturuyorduk. Ders konusu bomba kimyasallarıydı. Yüksek tavanlı ve medrese tarzı büyükçe bir odadaydık. Şöminede bir balya esrar hafif hafif yanıyordu. Herkes duman altıydı. Masalarda şerbetler, içkiler ve meyveler vardı. Ama herkes pür dikkat anlatıcıyı dinliyordu. Aslında herkes, bir nevi anlatılanlar ile adeta esrimişti. Coşku okyanusunda yüzüyorduk. O kadar dikkatliydik ki havadaki arının kanat seslerini borazan sesi gibi algılıyorduk. Elime silah verip o kanatları kopar deseler tek kurşunla bir arının tüm kanatlarını yolardım. Bir anda onu gördüm! Bir çıngıraklı yılan; dehşet sesler çıkarıp kucaktan kucağa, masadan masaya, bacaktan bacağa, aramızda dolanıyordu. Sonra fark ettim, tek başına değildi. Onlarcası vardı odada. Hiç kimse bu durumu yadsımıyordu. Adeta daha da esrimişlerdi. Bir tanesi, bacağıma ilk dokunduğunda çok ürkmüştüm. Ama sakıncalı davranarak bunu bertaraf ettim. Bir saat sonra yılanlar adeta ellerimizde otuzüçlük birer tespihti. Sanırım yılanlar ve biz, havadaki afyon dumanının etkisinden yekvücut olmuştuk ve birbirimizi tamamlıyorduk. Yılan gibi soğuk, kalleş, acımasız, sinsi suikastçılardık bizler…

    Silah, bomba, dövüş sanatları, lisan -Farsçayı da burada öğrendim- eğitimlerimiz altı ay kadar sürdü. Tarih 2008 yılı Aralık ayını gösteriyordu. Eğitimimizin son ve en önemli aşamasına gelmiştik. Bu aşamada, bizler hem sabır, hem saklanma ve gizlenme rutinleri hem de psikolojik açıdan nasıl kudretli olunacağına dair bir dört ay daha eğitim alacaktık. Sıradan insanların üç-beş yılda öğrenebileceğini, bizler gibi gerçek dünyada üst düzey eğitim almış haşhaşiyye müritleri sadece bir yıldan az bir sürede öğrenmiştik. Herkes alacağı suikast görevi için beklemeye başlamıştı…

    Haşhaşiyyeler, Çinlilerin yetiştirdiği bambu ağaçlarına benzerler. Şöyle ki: Çinliler önce bambu tohumunu toprağa eker, onu sular ve gübreler. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Çinliler, büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar. Altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık yirmi yedi metre boya ulaşır. Özetle haşhaşin felsefesi demek: “Çalışın, sabredin, daima inançlı olun ve asla vazgeçmeyip doğru ana kadar bekleyin” demektir. Bir haşhaşin, kaya gibi sert bir mizaca ve çok sağlam bir sabra sahiptir. Aldığı görevi yerine getirebilmek için yıllarca sabırla bekleyebilir ve kendi canı pahasına kendisine verilen görevi muhakkak yerine getirir…

    İçli dışlı olduğum dört mürit vardı. Bunlardan biri kadındı. Hepsinin de çok ilginç görevleri vardı. Mesela kardeş olan Gürcistanlı iki erkek müride; ABD’nin Boston kentinde her yıl düzenlenen bir Boston Maratonu koşusunun bitim noktasında, Nisan 2013 tarihinde bombalı saldırı yapmaları için gerekli eğitim ve görev bilgisi kendilerine verilmişti. Kadın olan müride; Eylül 2012 tarihinde, Libya’nın Bingazi şehrindeki ABD Konsolosluğuna düzenlenecek saldırıyla, ABD Büyükelçisini ve üç elçilik çalışanını öldürmesi için gerekli eğitim ve görev talimatları verilmişti. En son mürideyse; Ekim 2011’de Libya diktatörü Muammer Kaddafi’yi öldürmesi için gerekli eğitim ve görev talimatları verilmişti. Haşhaşiyyeler, Think-Tank yani çok uluslu bir düşünce kuruluşu gibi ar-ge yaparak ileriye dönük çok net planlar yapıyorlardı. Dünya üzerinde hiçbir imparatorluğun yaşayamadığı süre boyunca, bin yıla yakındır ayakta kalmalarına şaşılmamalıydı…

    Afyonu çok kullanmasam da soluduğumuz atmosfer daima kafa yapıcıydı. Dışarı çıkmamıza izin verilmese de, edindiğim bilgi ile Kudüs’te bir yeraltı karargâhında olduğumuzu öğrendim. Klanın iki lideri vardı ve bu ikisini, bir gün hamam da saç-sakal tıraşı olurlarken çok dikkatli inceleme olanağı buldum. Ankara merkez büroda evrak çalışmalarımda fotoğraflarını görmüştüm. Bu kişiler; Amerika Teksas eyaletinde konuşlanmış olan paralı askerlik kuruluşu Blackworld[16]da üst düzey yönetici olan William Walter ve Gustavo Alvarez Marquez’diler. Annemin yüzü nasıl bana tanıdıksa, bu ikisininkiler de o derece tanıdıktı.

    İlerleyen günlerde çok kritik bir hata yaptım. Bir gece mürit arkadaşlarımla yemek yiyip içki içerken, afyonun da etkisiyle, sohbet esnasında klanın liderleriyle ilgili bildiklerimi ağzımdan kaçırdım. Önce kimse bozuntuya vermedi. Ama ok yaydan fırlamıştı ve bu bilgi gerekli yerlere derhal ulaşmıştı. Bir sabah, palas pandıras yatağımdan alındım. Beni, hepimizin çok yakından tanıdığı, iki metre boyunda, yüz kırk beş kilo ağırlığında, bir pankreas güreşçisi gibi mermer bir vücuda sahip idam mahkûmlarının cezasını kendi elleriyle veren celladımız Dybbuk’a[17] teslim ettiler. Tutuklanmamdan sonra, damarlarımdan verdikleri uyuşturucunun öylesine etkisindeydim ki olanı biteni tam kavrayamıyordum. Bugün, idamı yapılacak dört kişiden biriydim. İdam, bir ayin eşliğinde yapılıyordu: “Herkes, kendi önünde başı kesilenden akan kanı, elindeki havluyla silip temizledikten sonra olduğu yerde diz çökecekti.” Celladın elinde, Hz. Ali’nin Zülfikar[18] kılıcını andıran dev bir pala vardı. Kılıç, ağırlığı en az sekiz kilo olan çelik bir ölüm makinesiydi adeta. Ölüm sarhoşluğu içinde, önümdeki üç kişinin başlarının vücutlarından arındırılmasını izledim. Dybbuk, onları adeta kabak keser gibi doğruyordu. Bana sıra geldiğinde, elime temiz bir havlu alıp yere çömeldim ve yerdeki kilolarca kanı silip temizledim. Uyuşturucunun etkisinde, bir köpek gibi itaatkâr davranıyordum.

    Dybbuk sağ yanıma doğru geldiğinde ben dizlerimin üstünde rükûda oturur gibi oturuyordum. Unutmadan, müritlerin vakit namazı kılmadıklarını söylemiştim sanırım, ancak her Perşembe gecesi, ben ve diğer tüm müritler, sabahlara dek, bir nafile namazı olan Tespih namazını kılar ve zikir yapardık. Bu tip etkinliklerde Dybbuk da her zaman hazır bulunurdu. Celladım, sanırım bu yüzden beni sevmişti. Elime kılıcını tutuşturdu ve bana doğru şöyle seslendi:

    -İki elinin şehadet ve başparmaklarıyla kılıcı her iki yanından kavra ve başının arkasında, ense hizanda tut, hemen geliyorum.

    Hatırladığım kadarıyla, bu şekilde bir ayin yoktu. Sanki eziyetimi arttırmak istemişti. Yanımdan ayrıldı. Aynen dediği gibi yaptım. Aklımda hiçbir şey yoktu, bomboştu zihnim. Ölümden korkmuyordum. Zaten ölümden, Tanrıdan ve cehennemden korkarak bir insan nasıl huzurlu yaşayabilirdi ki dünya hayatında. Vücudumu saran adrenalin öyle yoğunlaşmıştı ki, damardan aldığım afyon etkisini yavaş yavaş yitiriyordu. Zihnim billur gibi berraklaşmış ve aydınlanmıştı. Günahlarım için tövbe edip Tanrıya dua ediyordum. Başıma gelecek olanın bilincindeydim ve huzurluydum. Tek üzüntümse; görevimi layıkıyla yerine getiremeyip öğrendiklerimi MİT’e, teşkilata haber veremeyecek oluşumdu. Kendi kederimle yoğrulurken Dybbuk çıka geldi. Kılıcını elimden aldı ve şöyle dedi: “Tanrının selameti üzerine olsun.” Ve sonrasında kılıcını, hiç bekletmeden olanca kuvvetiyle enseme indirdi. Başım, hemen önüme düştü. Vücudumdaki kanın tamamı bir anda göğsümden aşağıya, yere doğru sel olup aktı. Sanırım ölmüştüm…

    *

    Aynada görünen bir adama bakıyordum. Karşımda, yüzü simsiyah bir adam vardı. Sanırım o bendim. Etraf çok bulanıktı. Her zaman uyuduğum odadaydım. İstirahat eden bir mürit vardı yatağında. Adının Muhammed olduğunu biliyorum. Tüm klanın en ahlaklısıydı. Başına gelen korkunç şeyler sonucu, bu terörist yetiştirme yuvasına düşmüş bir garibandı. Çok fazla konuştuğum biri değildi, kimseyle pek takılmazdı. Birden odanın kapısı açıldı, içeri onlarca mürit girdi. Uyuyan Muhammed’e tekme atıyorlar ve alay ediyorlardı. Hatta içlerindeki kadınlar bile ona küfür ediyorlardı. Enteresan olan, odada onların görüş mesafesinde olmama rağmen hiçbirisinin beni fark etmemiş olmasıydı. Sanki üzerimde bir görünmezlik pelerini vardı. Ayağa kalkıp yanlarına gittim. Birinin ensesine bir Osmanlı tokadı aşk edip yanındakinin de mabadına okkalı bir tekme indirdim. Beni göremediklerinden, birbirlerine küfredip kavgaya tutuştular. Her ikisi de ben yapmadım dediyse de birbirlerini inandıramadılar. Grupta kargaşa çıktı ve hepsi de, benim varlığımın farkına varamadan dışarı çıkıp gözden yittiler. Muhammed bana dönüp: “Tanrı senden razı olsun yoldaş!” dedi. Şaşırdım. “Beni görebiliyor musun?” dedim cevaben. “Hayır” dedi, “Ama varlığını hissedebiliyorum.” Çok ilginç bir durumdu bu. Beni algılayabildiğine göre sanırım bir psişikti. Ona, olan biten her şeyi anlatarak öç almak istediğimi söyledim. Kanımca, hala buralarda olmamın önemli bir nedeni olmalıydı. Bu tarikatı ve tüm liderlerini yok etmeliydim. Muhammed’i kendi tarafıma çekmiştim. O ve ben bir haftalık bir hazırlık ve analiz çalışmasından sonra bu iki Latin Amerika kökenli ABD vatandaşı kalleşin, Müslüman ve Arap kökenli müritleri, afyon-içki ve kadınların da yardımıyla rahatça manipüle ettiklerini ve son on senedir dünya üzerindeki -hem Batıda hem de Doğudaki- birçok terörist faaliyetleri, etki altındaki bu insanlara yaptırttıklarını anlamıştık. Ayrıca bu klanın benzerlerinden, Arap yarımadasında ve farklı birçok coğrafyada daha onlarcası vardı. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre, 2001 Amerika New York’taki Dünya Ticaret Merkezi Binalarının bombalanmasından bu yana, dünyada teröristler tarafından işlenen suçlarda dört bin civarında insan öldürülmüştü. Ama Batılı ülkelerin, özellikle ABD-İngiltere-Fransa ve İsrail’in, terörist faaliyetleri durdurma adına Ortadoğu-Asya-Afrika ve Arap Yarımadası ülkelerinde yarattıkları savaşlarda neredeyse iki buçuk milyon insan yaşamını yitirmişti. Batılı ülkeler; silah sanayi, petrol vb. ile zenginliğine zenginlik, topraklarına toprak katıyorlardı. Muhammed ve ben, bu rezilliğe, bu acılara ve bu keşmekeşe biraz olsun dur diyebilmek, yoksul halklara biraz nefes aldırabilmek istiyorduk.

    Muhammed tam bir görev adamıydı. O bilekti, bense beyin. Tüm yönetim kadrosunu çok kısa bir süre içinde teker teker ortadan kaldırdık. Ama bu arada işin ilginç yanı, tek bir müridi bile öldürmemiştik. Bu denli ölümlerin fazlalığı klanda kargaşa yaratmıştı. Herkes domino taşı gibi düşerken elimizden kurtulan bazı müritler görevlerini yapabilmek ve zamanı geldiğinde harekete geçebilmek için tüm dünyaya dağılmışlardı. Bu arada Muhammed çok önemli bazı evrakları da ele geçirmiş ve bunları, benim yönlendirmemle, MİT’e ulaştırmıştı. Klan yok olduğunda O ve ben, yer altından yer üstüne, kutsal topraklara, Kudüs’e çıktık. Klandan kurtulduğumuzun üçüncü gecesi, onunla vedalaştık. Öncesinde benimle diz çöküp tövbe etti ve artık bir haşhaşiyye olmayacağını, hayatının sonuna dek iyi bir insan olarak yaşayacağına dair ant içti. Onunla bazı kontaklarımı paylaşarak, ona Habeşistan’a –Etiyopya- gitmesini ve oraya yerleşip iyi ve onurlu bir iş tutmasını önerdim. Artık öcümü almış ve görevimi tamamlamıştım. Ruhum huzura kavuşmuştu. Bu dünyadan ayrılmak için hazırdım. Ansızın gözümün önünde, Da Vinci’nin Vitruvius Adamına benzeyen bir siluet beliriverdi: “Lütfen benden korkma!” dedi. “Sana yardım etmek için buradayım. Benim adım Ashriel[19]. Tanrının beş büyük meleğinden biri olan Azrail’in bana ilettiği mesajı sana iletmekten sorumluyum. Sen doğduğunda, Azrail, adını bir deftere yazmıştı. Biraz önce de adını defterden silmek istedi. Ama aldığı yeni emre göre adın bu defterde bir müddet daha duracak. Şimdi faniler arasına dönme vaktin geldi Kemal!” dedi ve birden geldiği gibi de yok oldu. Zihnim bulanıklaştı. Adeta bir burgaca girdim ve kendimden geçtim.

    *

    Sol kolumda şiddetli bir acı hissederek derin uykumdan uyandım. Pembe yanaklı ve güleç yüzlü esmer bir kadın sol elimi kendi elleri arasına almış, kolumdan bir şey çıkarmaya çalışıyordu. Bir serum iğnesiydi bu. İki gözümü de açıp ona: “Hey, ne yapıyorsun?” diye çıkıştım. “Telaşlanma, artık seruma ihtiyacın kalmadı,” deyip beni eliyle teskin etti. GATA’da[20], eski gücümü toplamak için on gün daha kaldım. Vücudum, kanımdaki uyuşturucu zehrinden arınıncaya dek Türk doktor ve hemşirelerin ellerine emanettim. MİT Müsteşarı ve merkez bürodan mesai arkadaşlarım ara sıra gelip durumumu sordular. İyice düzelince olanları hatırlamaya başlamıştım. Muhammed isimli mürit de benim gibi bir ajanmış, hem de Lübnanlı bir askeri ajan. Elbette o da benim gibi bekâr ve ailesiz bir vatanseverdi. Afyonun öyle bir etkisine girmişim ki kendi idamımı zihnimde yaratmam ve bunun sonucu olarak da kendimi provoke ederek zihnimde yarattığım büyük bir istekle, operasyonda başarılı olmamız kaçınılmaz olmuştu. Elbette gördüğüm bazı şeyler ve özellikle o melek, uyuşturucunun sanrı yan etkileriydi. Operasyon bitinceye dek ayakta kalıp son kurşun da sıkıldıktan sonra vücudum pes etmişti. Muhammed olmasaydı şimdi burada olamazdım. Müritlerin çoğu tutuklanmıştı ama bazıları da elimizden kaçmıştı. Ayrıca, hem uyuşturucu yüzünden hem de müritlerin ağızlarını çok sıkı tutmalarından dolayı ikimiz de hemen hiçbir projelerini hatırlayamıyorduk. Yazılı bir evrak da bulamamıştık. Ama aklımızda olan bütün eşkâlleri ajanslarımızla paylaştık. Çok yakın zamanda, tutuklamalar olacağından emindik. Aradan kaçırdıklarımız içinse ‘her şey olacağına varır’ diyebilirim. İşin sevindirici yanı ise; yönetici kadronun tamamı, yerin iki metre altını boylamıştı ve hepsi de ortadan kaldırılmıştı. Ortaçağda br engizisyon işkencesinde cellatların ya da rahip sınıfının dediği gibi: “Toprakları bol olsun!” Aslında operasyon bir anlamda başarıya ulaşmıştı. Hem böyle bir yapının varlığını ispat etmiştik, hem de Blackworld denen kan emicilerin foyasını ortaya çıkarmıştık. Tüm dünya, bu vatan haini ve kışkırtıcı şirket çalışanlarının yaptıklarını öğrenmişti…

    *

    23 Mayıs 2009 Cuma günü, Muhammed’i, İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminalinde, ülkesine Lübnan’a doğru yolcu ediyordum. Ona yeni görev yerini ve operasyonunu sorduğumda hınzırca tebessüm ederek: “Bilmiyorum ama tasalanma Kemal, eninde sonunda yollarımız kesişir. Kötülüğe ve emperyalizme karşı olan savaşımızda muhakkak yine aynı cephelerde çarpışırız seninle,” dedi. Sarıldık ve vedalaştık. Bindiği uçağın güven içinde havaya yükseldiğini görünce rahatlayarak polis kontrol kapılarından geçip Atatürk Havalimanı apronuna çıktım. Cessna 172’min olduğu hangara gidip onu yerinden çıkardım. Koltuğa binip pervaneleri çalıştırdığımda cep telefonumdaki mesajı tekrar okudum. O, beni çağırıyordu ve anlaşılan çok özlenmiştim. Kuledeki kontrol memuru, telsizden: “Varış yeriniz neresi?” diye sorduğunda, görevliye, aklımdaki yer ve ismi söyleyiverdim:

    “Venedik, Vesper!”

    ***

    5.Bölüm

    SHARON

    Guangzhou’da yazlar, özellikle de Haziran ayları hava sıcaklığı otuz beş ile kırk derece aralığında seyretmesine rağmen, Asya Kıtasının Tufanları ile Muson yağmurları yüzünden bu coğrafyada iklim şartları çok çetindir. Bu sabah, gökyüzü sanki bir çağlayan gibi yeryüzüne inmişti de şehrin caddeleri ile sokaklarından gürül gürül akıyor, dehşet bir rüzgâr da döne döne yağan sağanak yağmur ile beraber tüm hayatı olumsuz etkiliyordu. Gel de şimdi bu havada boş bir taksi bul! Guangzhou’nun araç trafiği, İstanbul’u hiç aratmaz. Çin’in en kalabalık ve en önemli eyaletlerinden biridir Guangzhou. Taşralarıyla beraber toplamda altmış milyon insan yaşıyor bu eyalette. İstanbul’la kıyaslarsak, benim yaşadığım şehir merkezi –bir dörtgen olarak düşünürsek- Maslak ile Aksaray arası bir yüz ölçümüne sahiptir ve yaklaşık on altı milyon insan doluşmuştur bu küçük alana. Nereye baksanız, her yerde kum gibi insan vardır. Of! Yağmur da bugün öyle insafsız yağıyor ki, insanı iyice canından bezdiriyor. Güç bela da olsa bir taksi bulmuştum. Hemen içine attım kendimi. Çinli kadın şoföre kendi dilinde, beni, beş kilometre uzaklıkta bulunan NanFang Building’e götürmesini rica ettim.

    Dediğim gibi, Guangzhou şehri İstanbul’a çok benzer. Biliyorsunuz, Boğaz İstanbul’u iki kıyıya, hatta iki kıtaya ayırır. Guangzhou’da da, şehri tam orta yerinden ikiye bölen Pearl River adında bir nehir vardır. Uzunluğu ve genişliği hani neredeyse İstanbul Boğazı kadardır. Üzerinde bizdeki Turyol teknelerine benzeyen küçük vapurlarla, insanlar bir kıyıdan diğerine taşınır. Guangzhou başkent olmamasına rağmen –başkent Pekin’dir- aynen İstanbul’un, Türkiye’nin tam kalbi ve beyni olması gibi, Çin’in sanayi-ticaret ve turistik açıdan en büyük, en kalabalık ve en işlek eyaletidir. Guangzhou’da yaşadığım otel, Pearl Nehrine yürüyerek beş dakika mesafede olan New Asia Hotel. 1927’de İmparatorluk zamanında inşa edilmiş bu otel Türk müşterileriyle ünlüdür. Oda fiyatları da çok ama çok ucuzdur. Hizmet ise harikuladedir. Temizlikse; on üzerinden sekiz alır kanımca. Düşünün, üç yataklı ve kahvaltı içinde odalarının günlüğü yirmi beş Amerikan Doları. Ben tek yataklı bir odaya aylık dört yüz Amerikan Doları veriyorum. Kat görevlisi kadınlar çok becerikli ve hoşsohbettirler. Otuz Yuan[21] karşılığında odanızda size masaj bile yaparlar. Bu arada, onlar Renminbi deseler de, altı Yuan bir Amerikan Doları ediyor burada. Resepsiyondaki kızlar ise dost canlısıdır. Bu oteldeyken, kendimi ülkemde, evimde gibi hissediyorum. Unutmadan, hukuk danışmanlığı büromun olduğu binanın adı NanFang Building. Bu bina 1922 yılında inşa edilmiş. O günlerin en yüksek binasıymış. Bu tarihi binada ofis tutmamın en büyük nedeni, otelime sadece bir-iki kilometre mesafede olmasıdır. Ayrıca tüm Guangzhou’da en tanınan beş binadan biri olması da işlerimin iyi gitmesini sağlıyor.

    Gerçek adım Kemal Çayan olamasına rağmen burada herkes bana Avukat Türk Kemal der. İstanbul ve Fransa’da hukuk eğitimi aldıktan sonra, 2003 yılı Kasım ayında, yine akademiden arkadaşım olan Ürdünlü Ayetullah’ın aracı olmasıyla, Türkiye Cumhuriyeti MİT’inde yönetici asistanı olarak çalışmaya başlamıştım. Sadece bir yıl sonra ajanlık statüsüne yükseldim. Kudüs’te, 2006-2009 yılları arasında Haşhaşiyyeler Tarikatının ifşası ve Batılı destekçileri dâhil bu tarikatın ortadan kaldırılması operasyonunda başarıyla görev almıştım. 2011 yılı Mart başında Suriye’ye gizli bir görev için gönderildim. 15 Martta muhaliflerin devlet yönetimindeki Suriye Baas Partisine karşı gösterileri başlamıştı. Nisan ayı sonunda, bu dalga tüm ülkeyi sardı. 2012 Aralık ayına dek Suriye’de kaldım. Ajansıma buradaki gelişmeleri, yazılı raporlar ve fotoğraflar eşliğinde gönderiyordum. Muhalif ÖSO -Özgür Suriye Ordusu- ile diğer İslami terörist gruplara -özellikle El Kaide gibi- dolaylı yollardan Batılı ülkelerin yaptığı maddi ve manevi destekleri izledikçe, bunları engellemek adına da ajansımın doğru bir pozisyon almadığını görünce temsil ettiğim kurumdan soğumaya başladım. Her alanda asıl yenilginin görmemek ya da unutmak olduğuna inanan biriyimdir. Halkın desteğini despotizmlerine, kibirlerine, totaliter uygulamalarına gerekçe yaratanların kurdukları sistem Plebisiter Faşizmdir. Suriye’deki savaşın her iki tarafında olanların yaptıkları da faşizmin daniskasıydı. Tüm bu rahatsız edici gelişmeler prensiplerime tamamen aykırı olduğundan, MİT’teki görevimden azlimi isteyip 10 Ocak 2013 tarihinde kuruma istifamı verir vermez, zihnen ve bedenen dinlenmek adına kız arkadaşım Vesper’ın yanına Hong Kong’a gitmek için ona bir e-posta göndermiştim…

    Size kız arkadaşım Vesper’la tanışmamızdan bahsedeyim. O ve bilişim sistemleri uzmanı olan benden önceki erkek arkadaşı James Fang, 9 Mayıs 2007 günü beraber Paris’ten Fang’ın annesinin yaşadığı Rouen iline yolculuk ediyorlar. Aynısından bende de olan Cessna 172 uçakları, Rouen havalimanına tekerlek koyduktan hemen sonra, pist üstündeki bir kargo aracını süren şoförün dikkatsizliği yüzünden, pistten çıkarak bir yakıt tankerine arkadan çarpıyor ve uçağı kullanan James Fang oracıkta hayatını kaybediyor. Sonradan öğrendim ki, Fang kazadan sadece bir gün önce, intihar girişiminde bulunmuş ve Vesper ile arkadaşlarınca kurtarıldıktan sadece on dört saat sonra da Rouen havalimanındaki kazada hayatını kaybetmiş. Ölümü beklemeyenlere ya da o ana dek hiç planlamayanlara ölüm, sezdirmeden ve birdenbire gelir derler. Neyse, çok üzücü bu olaydan sonra Vesper’ım uzun süre hastanede kalmış. İyileşip taburcu olması tam üç ay sürmüş. Vesper, bu büyük sarsıntıyı atlatma sürecinde, 2012 yılının 31 Aralık gecesi, Paris’teki Çin Büyükelçilik binasındaki yılbaşı partisine katılmıştı. Şansa bakın ki ben de bu eğlenceye iştirak ediyordum, ülkemi temsilen ve ajanstan istifama da sadece on gün varken. Yanıma gelip bana: “Nihao, nihama?” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Tek kelime Çince bilmediğimden olacak ki ona İngilizce karşılık verdim ve bu dediğinin ne anlama geldiğini sordum: “Merhaba, nasılsınız?” demekmiş. Etrafımızdaki kalabalığı unutup saatlerce sohbet ettik. Onunla en büyük ortak yanımız; ikimizin de genç yaşlarda ailelerimizi kaybetmemizdi. Sohbet esnasında, elim eline ya da dizine kazara değerken bile göğsümden başıma, beynime doğru sıcak dalgalar yayılıyordu. Birbirimize epeyce ısınmıştık; bedenlerimiz ve ruhlarımız kenetlenmişti adeta. Sanırım ona oracıkta âşık olmuştum. Bana Fang’dan bahsetmeye başladığında ikimizin de içi kederle doldu. Birden kendimizi Büyükelçilik binasının dışında bulduk. 2013 yılının ilk saatleri, gece yarısı 03.30 sularıydı. Eiffel Kulesinin hemen arkasında nefis bir bistro biliyordum. Oraya gitmeyi teklif ettim. Kızarmış tavuk, salata, tatlı yiyip bolca kırmızı şarap ve üstüne birer tane de nefis Türk kahvesi içtik. O, sigara kullanmıyordu. Bense, üst kat terasta olmamızdan da faydalanarak Cafe Cream purolarımdan iki-üç tane içerken ona, kendisinden bahsetmesini rica ettim. Mülteciler için mahkemelerde ya da göçmen bürolarında avukatlık ve çevirmenlik yapan biriydi. Otuz dört yaşındaydı. Hong Kong’un Kowloon bölgesinde, eski erkek arkadaşı Fang’tan ona miras kalan mütevazı bir dairede yaşıyordu.

    Ajanstan ayrılmamın üzerinden sadece on gün geçmişti. 20 Ocak 2013 Pazar günü yerel saatle 19.15’de, Cessna 172 uçağımla Hong Kong Uluslararası Havalimanına iniş yaptım. Taksi, park ve pasaport kontrol işlemlerinden sonra, havalimanının içinde bulunan yüksek hızlı MTR tren için otomattan bir bilet satın aldım ve üç dakika sonra gelen ilk trene bindim. Son durak olan Kowloon’da inip MTR’ın ücretsiz servis otobüsüne bindim. Vesper’ın oturduğu binaya yakın otobüsten inip çantalarımı binanın resepsiyon görevlisine teslim ederek Vesper ve arkadaşlarıyla Causeway Bay’daki Times Square alışveriş merkezinin en üst katındaki yemek bölümünde, bir Noodle Soup restoranında buluşmaya gittim. Onu ilk gördüğüm anda yerinden fırladı ve tutkuyla öpüşüp birbirimize sarıldık. Beni dostlarıyla tanıştırdı. Hepsi de çok iyi insanlardı. Akşam yemeğini beraber yiyip biraz da Çin rakısı içtikten sonra Vesper ile ben Kowloon’daki dairesine gitmek için taksiye bindik. Vesper’ımla çok keyifli bir on gün geçirdim. Dubai’de katılması gereken bir mahkeme olduğundan onu 30 Ocak akşamı havaalanından Dubai’ye uğurladım.

    Hong Kong’da hemen herkes –eski bir İngiliz sömürgesi olmasının da avantajıyla- İngilizce konuşabiliyordu. Ama bu yüzölçümü küçük, nüfusu çok kalabalık Çin Devletine ait otonom bölgesinde, benim gibi bir yabancının kent sakinleriyle Çince konuşabilmesi, onlar üstünde büyük saygı uyandırmamı sağlayabilirdi. Vesper’ın gitmeden önce bana verdiği bazı kontaklarla, Kowloon’da yabancılara Çince öğreten bir devlet kursuna kayıt yaptırdım. Bu kursa sekiz ay boyunca devam ettim. Önce Çinceyi Pinlin yani Latince harf okunuşlarıyla öğrendim. Sonra da Çin yazı karakterleri olan Hànzì’yı öğrendim. Bir lengüistik yani çok dil konuşan biri olduğumdan dolayı, çok zor bir dil olan Çinceyi sökmem için sekiz ay gibi kısa bir süre yetmişti. Çinceye hâkim olduktan sonra, önümde yepyeni ufuklar açıldı. Vesper’ın da yardımlarıyla, Hong Kong’a ilk gelişimin üzerinden henüz dokuz ay geçmişti ki, 25 Eylül 2013 Çarşamba günü, Guangzhou Eyaletinde, Pearl River’a çok yakın Haizhu Square civarında Nanfang Building’te kendime küçük bir hukuk bürosu açtım. Ama bir ev tutmadım. Temizlik, güvenlik vb. birçok sorunla karşılaşmak istemediğimden, işyerime çok yakın bir mesafede olan New Asia Hotelinde kalmaya başladım. Dost canlısı insanların işlettiği bu otelde keyfim yerindeydi. Çin’de elliye yakın farklı ulus bir arada yaşar. Birbirlerinden tamamen farklı lehçeyle konuşurlar. Kendi yöresel lehçelerini konuşurken birbirlerini nerdeyse hiç anlamazlar ama yazıları ortaktır. Guangzhou aslında bir Kanton’dur ve Kantonca konuşulur burada. Devlet okullarında öğretilen ortak lehçe Mandarin Çincesinin konuşmasından epeyce farklıdır Kantonca lehçesi. Gerçi Kantoncamı da epey ilerlettim. Burada çok fazla Türk işadamı var. Türkler, Çinli tüccarlar ve devlet kurumları ile aralarındaki hemen tüm hukuki ve ticari işlerde büromun kapısını çalar. On dokuz yaşlarında ve benimle İngilizce de anlaşabilen Çinli bir kızı sekreter olarak işe almıştım. Adı Xie Tomie Fang. Tasalanmayın, Vesper’ımın ölen eski erkek arkadaşı Fang’ın akrabası değil. Çin’de yaşayan elli farklı ulusa ait yaklaşık iki milyar insanın, sadece on farklı soyadını kullandığını biliyor muydunuz? Burada sanki herkes –bilinenin aksine birbirlerine hiç benzemeseler de- akraba gibidirler…

    Devamı: https://onsraman.wordpress.com/...asam-savas-ve-baris/
  • #leonardcohen #famousblueraincoat .
    .
    O Ünlü Mavi Yağmurluğun
    Aralığın sonu, sabahın dördü
    İyi olup olmadığına bakmak için yazıyorum
    New York soğuk olsa da, seviyorum buraları
    Akşam boyunca Clinton Caddesi'nde müzik oluyor
    Duydum ki, o küçük evini çölün içinde yapıyormuşsun
    Hep bir yerlere kaydettiğini sandığım şeylerin hiçbiri için yaşamıyorsun artık
    Elinde senin saçının bir tutamıyla Jane geldi
    Dediğine göre sen vermişsin onu
    Her şeyi kafandan atmaya gittiğin gece
    Kafa dan atabildin mi bari?
    Seni son gördüğümüzde, çok daha yaşlı görünüyordun
    O pek ünlu mavi yağmurluğun da omuzdan yırtılmıştı
    Bir keresinde tüm trenleri karşılarmışçasına istasyona gitmiştin hani
    Sonra da eve Lili Marlenesiz gelmiştin
    Ve yaşamından sıyırırmışçasına kadınıma yüklenmiştin
    Ve sonunda eve geldiğinde kimsenin kadını değildi artık
    Pekala, seni orada ağzında bir gülle dururken görüyorum
    Bir zayıf hırsız çingene daha
    Eh, Jane uyanmış
    Sana sevgilerini iletiyor.
    Kardeşim, katilim, sana daha ne söylerim ki
    Ne söyleyebilirim
    Sanırım seni özlüyorum, sanırım seni affediyorum
    Aslında beni durdurduğun için sana teşekkür etmeliyim.
    Eğer buralara yolun düşerse, Jane için ya da benim
    İşte katilin uyuyor, kadının da özgür
    Ve onun gözlerinden o belayı aldığın için de teşekkürler
    Onun orada durmasının iyi olduğunu düşündüğümden ben dokunmamıştım.
    Ve Jane elinde senin saçından bir tutamla geldi
    Dediğine göre onu sen vermişsin
    O kafanı düzlüğe çıkartacağın gece
    Sevgiler, L. Cohen .
    .
    Diyor Leonard Cohen. Valla kopyaladim sozleri. Simdi oturup sozlerini mi yazim? Bu en yakin dostuna yazdigi mektup Leonard Cohen’in. Yukaridaki ceviri biraz kotu ama 😕 Bu bir adamin hem dostu hem de karisi (ya da sevgilisi emin degilim. Bir yerde o kadinin Janis Chaplin oldugu yaziyor, bizim Zerrin Ozer’in tarzini caldigi kadin 😂🙈🤘Halka gozlukler filan, sarki soyleme tarzi...) tarafindan aldatilisinin hikayesi. Adam intikamini asilce kenarina cekilip sarki yaparak almis. O sarki dilden dile, nesilden nesile dolasacak. 👌 (Bu sarki nasil aldatilma sarkisiysa; su da platonik askin sarkisi benim icin bu arada, aklima geldi. Bknz: morrissey-let me kiss you.)

    #leonardcohen #dancemetotheendoflove .
    .
    Nerde kalmıstım? İşte öyle yani. Bugun az kafayı kırdım da ayıptır soylemesi, kafayı toplayım derken 🧘🏻‍♀️ Canım böyle bir sey paylasmak istedi simdi de. Neyse, öyle yani işte 🤘Saatlerce yatakta bu sarkıyı , yani önceki posttaki sarkıyı dinlemek guzel kafa yapıyor ama, tavsiye ederim. Melankoli kuyusunun dibini kesfediyorsun. Guzel deneyimler bunlar 🙈
    .
    .
    Senin de hayatının bir yerinde aldatılma hikayen varsa, bu sarkı senin için biçilmiş kaftan yani, kanın donar, o derece👌😂 .
    .
    Son olarak sunu söyleyecegim; kafaya tokadan baska bir sey takmayacaksın aga. Son duraga kadar digerleri kelebek etkisi diyeceksin🦋 (O film cok guzel bak 🎥, izle, kelebek etkisi) Olmayanı oldurmaya calısmayacaksın. Yeri geldiginde cirkin seyler yasamamak adina geri cekileceksin. Taviz vermeyeceksin kimseye. Taviz her zaman tavizi dogurur. Ego savaslarından uzak duracaksın. Mukyaaa 😂😂 Hayat akıyor kusum, zaman seni beklemiyor. Bir tane hayatın var, kimseye harcatma onu 💗Hey hat 🧘🏻‍♀️
    .
    .
    Biraz film 🎥 onereyim bari; aldatılma filmleri olsun 😂
    Painted veil’i bu konuda tek gecerim. Edward Norton, Naomi Watts var basrolde. Kitap uyarlaması, izle. Sonra maç sayısı, closer var. Fena degillerdi ve tabi ki Anna Karenina 👌🦋 Kitap uyarlaması oldugunu dememe gerek yok herhalde 💗🙈 .
    .
    Son duragima yukardaki sarkiyi armagan ediyorum 🐒 Dance me to the end of love 💕 Bu bir emir cumlesi oznesi olmadan farkindayim 🦋 Sana ulasan tum kelebek etkileri yani araclara tesekkuru bir borc bilirim. Digerlerine nanik yaptigimi bil arkama donup yani gecmise🙈🙏🏻Sevgiler henuz tanismadigimi tahmin ettigim guzel insan 💕 Hayatima simdiden hos geldin 🦋
    .
    .
    Canim isterse, islerimi toparlarsam bir de aile sevgisi ile ilgili bir sarkinin hikayesini anlatirim, bu kadar vicik vicik ask yeter nan 😂🤘haha 😂🐒
    .
    .
    #leonardcohen #dancemetotheendoflove #famousblueraincoat #loveforever
    Aaa onceki posttaki sarkiyi su coverdan dinle; Jennifer Warnes-Famous Blue Raincoat 💕🐘 Girisi biraz direk muzigi gibi ama sabret, guzel devam edecek 👌
  • HÜZNÜN İLMİHALİ: ROMY SCHNEIDER

    Hayat, yoksul bir oda sanki... Ha sırça köşk, ha gecekondu... Tüm odalar yoksul. Mahrumiyet duygusuyla var edilmiş doyumsuz bir canavar: İçine mutluluk, olgunluk, kariyer; olmadı utanç, masumiyet, şehvet... nice eylemi, nice erdemi, nice sıfatı ve hatta başka başka hayatları tıksan dahi nafile: Kendini bulmakta, kendini görmekte, kendini sevmekte zorluk çekiyor.

    Ne tuhaf! İnsan da hayata benziyor: Arzularının sınırı yok! Kendini bilmiyor. Kendini aramıyor. Gün geliyor, kendini istemiyor... Kendi dışındakiler kadar, belki ondan da fazla, kendine karşı.

    Şurası muhakkak ki, her kişi biricik. Herkes ‘orijinal’... Lakin Romy Schneider bu. Tüm istisnalarına rağmen nasıl da taşıyor kimi genellemelerin ruhunu. Zira fena karalanmış bir yükseliş ve çöküş hikâyesi onunki. Bir horgörü ve hoşgörü kronolojisi...


    Gençlik Başında Duman

    23 Eylül 1938'de, Viyana'da gelmiş dünyaya. Nüfusa Rosemarie Magdelana Albach olarak geçmiş adı. Annesi ünlü aktris Magda Schneider, babası jön Wolf Albach-Retty. O vakitler Avusturya, Almanya’nın bir parçası... Alman nüfus kâğıdı taşımasının hikmeti de bu.

    Doğumundan üç hafta sonra Viyana’yı terk etmek zorunda kalıyor. Yeni yuvası Schönau am Königsee’dir artık. Onlara kucak açanlar ise büyükannesi (Maria Schneider) ile büyükbabasıdır (Franz Xavier Schneider). Burada kardeşi Wolfdieter’le birlikte yaşar.

    Bereketli bir çocukluktur onunki... II. Dünya Savaşı’na rağmen huzur içinde geçer Bavyera günleri... Derken üzeri itinayla örtünen geçimsizlik başkaldırır. 1943’te çatlayan ilişki, 1945’te ayrılıkla sonuçlanır.

    Babanın evi terk edişi, milyonlarca domino taşını peş peşe düşürecek ilk hamledir adeta. İlk kırılma... İlk kaybediş... İlk idrak...

    Hayattaki kimi yükseltiler, kimi çukurlar ve hatta kimi girintiler, çıkıntılar akışın yönünü, şiddetini değiştirir. Köpürmek de vardır bu akışın ucunda, dalgalanmak da... Düşmek de usuldendir, hızlanmak da... Henüz on beş yaşında, kendisine lütfen ikram edilen küçük bir rol de böylesi anlardan biridir: “Wenn der weiße Flieder wieder blüht”te (Hans Deppe imzasını taşıyan bu film, bizde “Beyaz Zambaklar” olarak bilinir) annesiyle oynar. İçin için yanan kor, neyle besleneceğini bilmektedir artık: sinema!

    Ancak bu bilme, biraz da annenin çekim alanından sıyrılma, kendi olma telaşı olarak da okunabilir pekâlâ. Zira anne, tüm öykünme ve muhafaza edilen sevgiye rağmen, huzurun ömrünü kısaltan kişidir; ve bu noktadan itibaren olsa olsa ancak bir araçtır, zirveye ulaşmasına imkân yaratan.

    1949’da Salzburg’ta yatılı okuyan (Internat Goldstein) Romy Schneider, setin tozunu üzerinden, gürültüsünü kulağından henüz silmiştir ki, okul hayatına daha fazla katlanmanın anlamsızlığına kanaat getirir. Günlüğüne yazdığına göre, “mutlaka oyuncu olması gerekmektedir. Buna mecburdur.”

    1954-1957 arasında 4 filmde oynar. Bunlardan biri, Ernst Marischka’ın “Sissi”sidir. “Sissi”, Kraliçe Elizabeth’in hayatını, neredeyse karikatürize ederek beyaz perdeye yansıtan bir kitsch’tir. Hani ‘halk sineması’ diye bir şey varsa eğer, bunun tipik örneği dense yeridir. Bunalım yahut buhran günlerinin sağaltma aracı melodramın tesiri kıvamındadır: Geçmiş, belki de bir daha gelmeyecek güzel günlere düzülen bir methiyedir ve bile isteye olayların, karakterlerin içlerinin boşaltılması kimseyi rahatsız etmemektedir.

    Burada Marischka’nın hakkını teslim edelim: Savaş sonrası toplum psikolojisinin idrakiyle güven ve güç duygusunu yüceltip, aşk ve iktidar sarmalını kabul görecek şekilde popülerleştirmek fena bir maharet sayılmasa gerek.

    Diğer üç film (Feuerwerk, Maedchenjahre ve Die Deutschmeister), ne sinemasal açıdan ne de Romy Schneider’ın kariye açısından mühimdir. Tek farkla: Schneider Die Deutschmeister filminde şarkı söyler: Wenn die Vögel musizieren.


    Bir Başkadır Üvey Baba Sevgisi

    Gel gör ki, “Sissi” Romy Schneider için daima aşmayı ve hatta unutmayı arzuladığı bir eşik olacaktır. Erken yakaladığı şöhret (malum: bu üçlemenin ilk filmi kendisine Bambi ödülünü kazandırır. Bambi, Hubert Burda Media’nın takdim ettiği kitle iletişim ödülüdür, ödül heykelciği altın bir ceylandır), hazırlıksız yakalamıştır onu. Daha vahimi: şöhretleri belirli şablonlarla algılamak ve alkışlamaktan hoşlanan kesim için vazgeçilmez bir kanondur artık o. Olmakta olan’ın aceleyle taşındığı son istasyondur bu adeta. Gitmek isteyenin, varmak isteyenin kulağına fısıldanan anti müjde: Seni yücelttik ve böylelikle de öldürdük!

    Belli belirsiz yayılan imdat çığlığı, üvey babası tarafından duyulur. Erkeksi bir güdüyle ipleri kavrar. Gerer ve gevşetir. Buna öylesine kapılır ki, o ipin ucundaki kişinin kişiliği bir noktada unutulur. Değil mi ki hayat, yoksul bir odadır; o da bu odayı düzenleme, donatma ehliyetine sahip belki de tek içmimardır.

    Teslimiyet duygusu, önce mahrumiyeti, peşi sıra da suiistimali çağırır. Üvey baba Hans Herbert Blatzheim’ın tercihi de bu yönde olur. Pek hassas bu konuyu iyisi mi Schneider’ın ağzından aktaralım: “Üvey babam açık açık kendisiyle yatmamı teklif etti."

    Böylesi bir şeyi itiraf etmek cesaret ister. Schneider bu cesareti ancak 40’lı yaşlarında gösterebilir. Öz babasının evi terk etmesinden sonra üvey babasının yatma teklifi hayatındaki kim bilir kaçıncı kırılmayı teşkil eder. Bir başka deyişle, hayatına giren iki erkek, iki güç modeli, tesir gücü yüksek bir hayal kırıklığı yaratır.


    Bir Erkeği Sevdim, Zaten Yoktu

    Romy Schneider, Almanya’nın sınırları dar gelince soluğu Fransa’da alır. “Maedchen in Uniform”da (1958) Manuel von Meinhardis karakterini canlandırır. Aynı yıl “Christine” ve “Die Halbzarte” adlı filmlerde oynar. “Christine” iki açıdan önemlidir: a.) Annesini üne kavuşturan "Liebelei"nın yeni bir uyarlamasıdır, b.) Alain Delon’la tanışır. Bu kıpır kıpır delikanlı, nam-ı diğer süper star, Schneider’ın gönlünü çeler. Annesinin babasının ricalarını, “Bir Fransız horozu mu öpecek kraliçemizi?” türlü karşı çıkışlarını hiçe sayarak ahalinin Paris’e taşınır. Artık Fransız olmayı istemektedir; bir Fransız gibi yaşamak, bir Fransız gibi giyinmek ve bir Fransız gibi sevişmek... Alain Delon’la birlikte birkaç tiyatro oyununda oynar (mesela Schade’da [1961]... Luchino Visconti’nın yönettiği bu oyun pek ilginçtir: Romy, sahne tecrübesi olmadığı, henüz Fransızca’yı yeterince iyi telaffuz edemediği halde seçilmiş ve sahne almıştır; Visconti, Delon’a güvenmektedir; Delon ise Romy’e sırılsıklam âşıktır. Buna mukabil oyun hayli alkış alır. Sonuç tatmin edicidir) Birkaç filmde de (Ein Engel auf Erden, Die schöne Lügnerin, Katja, Nur die Sonne war Zeuge) başrol üstlenir.

    Fritz Kortner’ın “Die Sendung der Lysistrata”sı bir televizyon dizisidir. Ve pek talihli bir dizi sayılmaz. Bazı kanallar gayri ahlaki bularak yayımlamayı reddeder. Üstüne üstlük bir Katolik papazı Romy Schneider hakkında suç duyurusunda bulunur. Suçu, ahlaka mugayir davranışlar sergilemektir.

    Derken Cesare Zavattini’nin önerisiyle Mario Monicelli, Federica Fellini, Luchino Visconti ve Vittoria de Sica’nın ortak yönetimiyle çekilen "Boccacio 70"de (1961) boy gösterir Schneider. Film dört epizottan oluşmaktadır: Renzo e Luciana (Monicelli), La tentazione del dottor Antonia (Fellini), II lavoro (Visconti) ve La riffa (de Sica). Boccaccios’un penceresinden ahlak ve aşkı kimin nasıl gördüğünü yansıtmaktı amaç... Filmin senaryo yazarlarından biri de İtalo Calvino’dur. Schneider, Visconti'nin çektiği epizotta, "kiralık kızlara müptela" barones Pupe rolündedir. Üstündeki Coco Chanel kıyafetlerini çıkardığı ünlü striptiz sahnesi sinema tarihine geçer.

    Yıl 1962 olduğunda, hayat belki de hiç olmadığı kadar mutluluğa gebedir: Orson Welles gibi bir üstat, senaryosunu da kendisinin yazdığı Kafka’nın “Dava”sında Leni rolünü teklif eder Schneider’a (Hitchcock’un “Psycho”suyla unutulmazlar listesine dahil olan Anthony Perkins, Josef K.’yı canlandırmaktadır). Bu rol kendisine Étoile de Cristal’de (1963) En İyi Yabancı Oyuncu ödülünü getirir.


    Aç Kollarını Hollywood, Ben Geldim!

    Ve Hollywood kapıyı çalar. Anca bu Hollywood, başka bir Hollywood’tur. Zira Carl Foreman, sıradışı işlerle adını duyuran bir senaryo yazarı, bir yapımcı ve nihayetinde yönetmendir. ABD’nin kara listesindedir. Meraklıları kendisini “The Bridge on the River Kwai”, “High Noon” gibi filmlerden anımsayacaktır. Ancak kamera arkasına geçtiği tek film The Victors’tur (Die Sieger) ve Romy Schneider bu filmde Regina adlı genç bir kemancıyı canlandırmaktadır. Film, Columbia Pictures Corporation adına ağırlıklı olarak Fransa’da çekilmiş, Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstünün izlemesine müsaade edilen 175 dakikalık ironik bir savaş filmidir.

    İkinci Hollywood filmi, yönetmenliğini Otto Preminger’ın yaptığı “Der Kardinal”dır (The Cardinal, 1963). Schneider bu filmde ilk ve son kez özbabası Wolf Albach-Retty’le birlikte oynar. Henry Morton Robinson’ın aynı adlı eserinden uyarlanan film, altı dalda Oscar’a aday gösterilir (1964). En İyi Yönetmen ödülünü alır. Golden Globe’da (Altın Küre, her yıl film ve televizyon dizilerine verilen Amerika’yla sınırlı bir ödüldür) John Huston’a En İyi Yardımcı Oyuncu ödülünü kazandırır, filmin kendisi de En İyi Drama ödülüne uzanır.

    1964’te Jack Finney’in romanından uyarlanan “Good Neighbour Sam” (Almanya’da “Leih mir deinen Mann”, yani bana kocanı kirala yahut adamını ödünç ver olarak dilimize aktarılabilecek bir adla vizyona girdi), David Swift’in yönettiği 130 dakikalık tipik bir Amerikan komedisidir. Janet Lagerlof karakterini canlandıran Schneider, Jack Lemmon’la başroldedir. Eleştirmenler Lemmon’a bayılırlar. Ama Schneider’ı pek göremezler.

    Senaryosunu Woody Allen’ın yazdığı “What’s New, Pussycat?” için yönetmen Clive Donner ve Richard Talmadge’ten teklif aldığında, piyangonun kendisine vurduğunu düşünmüş olmalı Schneider. Sinemanın görüp göreceği üç beş dahiden biri olan Allen’ın beyaz perdedeki ilk ciddi sınavı niteliğindeki 104 dakikalık Fransız-ABD ortak yapımı bu komedi, Peter Sellers’ı zirveye taşıyacaktır zira. Ne ki hüsran, yatılıya kalmış, kaldığı yeri pek benimsemiş, gitmekte gönülsüz bir misafir gibidir. Güzelliği fark edilir, lakin oyun kabiliyeti asla...


    Ne Zaman Fransız Olacağım?
    Hayat böyledir işte: Almanya, tercihini Fransa (Paris) ve Alain Delon’dan yana kullandığı için hain ilan edecektir kendisini; Fransa, zamanla César’a dönüşecek olan Étoile de Cristal’de ödüle değer görecek (ki birkaç César daha alacaktır), sahnelerini açacak, Channel’in yüzü olması istenecek, lakin yine de ‘yeterince Fransız’ kabul etmeyecektir kendisini.

    Paris güzeldir! Yeni Dünya defterini kapatmak, her şeye rağmen iyi bir tercih olarak görülebilir. Sonuçta aşk vardır.

    Ne ki Alain Delon, şımarıklıktan mıdır bilinmez, Romy Schneider’a uzunca bir mektup yazar ve imzadan sonra adı Nathalie Delon olacak zat-ı muhteremle nikah masasına oturur. Vaktiyle top model, oyuncu ve şarkıcı Nico da (Christa Paeffgen), bu adamla yaşadığı hızlı ve yıpratıcı aşk sonucu mahvolmamış mıydı (ancak Nico hakkında kimi söylentiler mevcuttur: Delon’dan olduğunu iddia ettiği Ari’ye uyuşturucuyu veren ilk kişi odur. Rivayetlerin sonu yoktur: Uyuşturucu komasına giren ve can çekişen oğlunun çıkardığı sesleri, ileride kullanmak üzere kaydeden de odur. Talihsiz bir şekilde, İbiza’da bisikletten düşüp ölmüştür. Punk, Noise yahut Ambient dahil, müziğin pek çok türü kendinden nasiplenmiştir)? Demek ki şimdi sıra kendisindedir.

    Lakin teselli bulamaz. Öz babasından sonra sığındığı bir erkek daha sırtını dönünce kendine hayata küser. İntihar teşebbüsünde bulunur.

    Hayat böyledir işte: Banu Kırbağ’ın şarkısında söylediği gibi olur ve unutulmaz denen dertler unutulur. Takvim yaprakları 1966’yı gösterdiğinde oyuncu ve tiyatro yönetmeni Harry Meyen’le (aslında Harald Haubenstock) evlenir. Aynı yıl oğlu David Christopher dünyaya gelir. Bu sevinci şu cümlelerle kutlar: "Bana hayatımda ne tür bir değişiklik oldu diye soruyorsunuz. Ben size biraz değişik bir açıklamada bulunayım: nihayet benim de bir hayatım oldu."


    Eski Âşık Düşman Olmaz

    Hayatına kavuştuğu yılın üzerinden iki yıl geçmiştir ki, yolu tekrar Alain Delon’la kesişir. Jacques Deray’ın “La Piscine” adlı muhteşem filminde Marianne rolu düşmüştür kendisine. Film Fransa’da 31 Ocak 1969 gösterime girer, 8 Mart 1970’te de Almanya’da...

    Tatil cenneti Saint-Tropez’in mekân olarak seçildiği film, coşkuyla karşılanır. Ancak 120 dakikalık polisiye/drama kimi ülkelerde yaş sınırıyla cezalandırılır adeta: Arjantin’te 18, Almanya ve Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstü ancak izleyebilecektir filmi.

    70’li yıllar, onun zamanıdır artık. Fransa’nın eli yüzü düzgün pek çok filminde o vardır. Fransa için artık yeterince Fransız’dır çünkü... Kâh Yves Montand eşlik eder kendine, kâh Michel Piccoli.

    “L’important c’est d’aimer”daki (Andrej Zulawski, 1975 [kimi kaynaklarda 1974]) Nadine Chevalier ve “Une histoire simple”deki (Claude Soutet, 1978) Marie rolüyle Cesar’a uzanır.

    Arada oynadığı bir film vardır ki (Ludwig, 1972), bir anlamda “Sissi”yle rövanş niteliğindedir. Visconti, ondan bir kez daha Kraliçe Elisabeth olmasını ister. Ancak bu kez uyanıklık yoktur. Popülizm yoktur. Kitsch hiç yoktur. 247 dakikalık “Ludwig”, hem Visconti hem de Schneider için bir yeniden varoluştur sanki: Filmdeki hakiki Elisabeth’i Avusturya Sissi kadar sevmez, lakin dünya hayran kalır.

    Sinema ile gönül ilişkileri aynı frekansta olmasa gerek: Meyen-Schneider çifti 1973’te boşanmaya karar verirler, 1975’te de bu gerçekleşir. Boşanmayı takiben, kendinden 11 yaş küçük asistanı Daniel Biasini ile evlenir. Biasini’yi “Le Train”in (1973) çekimleri esnasında tanımıştır. Çok geçmeden bir kız çocukları olur: Sarah Magdelena Biasini (21 Haziran 1977). Evlilikleri 1981 yılına değin sürer.

    Boşanmadan iki yıl önce, 1979’da Gosta Gavras’a teslim olur: Clair de Femme. (Roman Gary’nin bu eserini meraklıları Can Yayınları’ndan temin edebilir: “Kadın Işığı”) Senaryoya sürpriz bir isim katkıda bulunmaktadır: Milan Kundera. Yves Montand’la müthiş bir ikili olmuştur.


    Kamera Yoksa Ben de Yokum!

    Çok beklemesi gerekmez; derin anlamlar atfettiği üçüncü erkek, yine erken bir şekilde hayatından çekilir: Oğlu David, bahçe duvarından atlarken demir parmaklıklar üzerine düşerek feci şekilde can verir. Çıldırmanın eşiğine gelir Schneider. Herkesten ve hatta kendinden dahi kaçar olur. Boissy Sans-Avoir köyüne yerleşir.

    Bu inziva, çare değildir yarasına... Çalışmanın eğlence, mutluluk olduğunu düşünen her Alman gibi sarılır tekrar sinemaya. 1981 yılına üç film sığdırır: Garde à vue (Sorgu, Claude Miller), Fantasma d’amore (Dino Risi) ve La passante du Sans-Souci (Jacques Rouffio). Son filmde savaşta kocasını ve çocuğunu kaybeden bir kadını oynar. Bundan olsa gerek, filmi ölen kocası ve oğluna ithaf etmek istediği söylenir. Yapımcılar bu isteği fazla özel bulur. Schneider’ın yanıtı ders niteliğindedir: "Özel mi? Özel olan neyim kaldı ki? Eğer ben herkese aitsem, herkes de benim neleri kaybettiğimi bilmeli." Bunun üzerine filmin jeneriğine ithaf yazısı konur: David'e ve babasına...
    Tekrar sinema aşkı nüksetmiştir: Alain Corneau, Andre Techine ile ön hazırlıklar yapmaktadır. Fassbinder, onu düşünerek senaryo yazmaktadır. Kaybederken kazanıyorum mu, demeye kalmaz, 29 Mayıs 1982 sabahı gözlerindeki perde iner.

    Hayatın yoksul odasını kendince döşemeye ve anlamlı kılmaya çalışan birinin daha nefesi tükenir böylelikle...
  • Uykuda geçirilen zamanın dinlenme ile paralel olmadığını düşünenlerdenim... Ruhunuz yorulmuşsa, beyniniz doluysa fiziksel dinlenmeden öte gitmez uyku... Ruhunuzu besleyen bir aşk, bir hobi, bir enerji yoksa, beyniniz hayatın bütün sorumluluklarıyla dolusu ise, uykuya sığınmayın, işe yaramaz fikrindeyim... Kitaplara sığının ama...O yüzden olsa gerek geceleri kitap okumanın müdavimi olmuş durumdayım... "Divan" bunlardan biri oldu bu gece... Irvin D. Yalom benim için yıllaaar önce okuduğum "Nietzsche Ağladığında" ile etkilenilen bir yazar olmuştu... Derin kelimelerin, vurucu cümlelerin psikanaliz ile buluştuğu kitapların yazarı kalmıştı aklımda... Divan ile yeni bir ruh yolculuğunda insan ruhunun bilinmezleri ve bilindiği sanılanları arasındaki çelişkileri keşfe devam...
  • (İLAHİ AŞK BU OLSA GEREK)

    Senin şeklini idrak edemiyorum

    Çünkü her yerimi sardın

    Varlığın gözlerimi aşkınla dolduruyor

    Kalbim boynunu eğmiş

    Çünkü her yerde sen varsın.