• 96 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir siir kitabi. Zarifoğlu'nun dort siir kitabi vardir. (Yedi Guzel Adam ve Menzilleri tanitmistim burda) Bu dort siir kitabindan ilkidir İsaret Cocuklari. Zarifoğlu'nun dort siir kitabi da birbirinin devami aslinda. Bunu kendisi de ifade etmistir zaten bir konusmasinda. İlkinde İSARET COCUKLARİ yani isaret edilen cocuklari vardir. Bu cocuklar büyür YEDİ GUZEL ADAM olurlar. Yedi guzel adam mucadele adamlaridir. İri govdeli ama ince bir yurege sahiptir. Ardindan bu adamlarin bir bir hedefi vardir yani MENZİLLER kitabinda bahsedilen. Oraya dogru yola koyulurlar. Son olarak da KORKU VE YAKARIŞ. Yani Allah'tan korku ve ayni zamanda umut etme hali. Zira umitsizlik seytandandir...
    İsaret Cocuklarinda da aşırı derece çağrısima yer vermis sair. Hic alakasi yokken iki farkli kelime, bir derin ayrintiyi tasvir edebiliyor. Okurken bir seyler anlamak icin siir okuyananiniz varsa eline dahî almasin. Oyle ya her siir ayni tatta okunmaz. Bir toplumsal gercekci siir ile ask siiri veya kapali siir ayni beklentiyle okunmaz. İkinci Yeni siir akimina dahil edenler olsa da Zarifoğlu'nu, bunu o da kabul etmemiz, bazi siir elestirmenleri de kabul etmemiş ben de kabul etmedim. İkinci Yeni siirinde (Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar''in oldugu akim) dizeler arasinda kismen de olsa bir bütünlük var, ayni dize icinde bütünlük var. Zarifoglu ise bundan ziyade yapisindaki dogallik geregi siiri her türlü sınırdan azat etmis. Bunu bilincli de yapmis değildir. Tamamen yapisiyla alakali. Cunku kendisi de azat etmistir kendisini. Avrupa'yi otostopla gezmistir mesela.
    Ahmet Haşim siirde anlam arayanlara bir cift söz etmiştir. Siirde anlam aramak, bir bülbülü eti icin öldürmeye benzer. Zarifoğlu'nda da bu söz harfiyen gecerli olsa gerek.
    Koşu bitince aşk bir yorulmadir, kacilmaz kırbacindan...
    İyi okumalar..
    Mehmet KEKLİKÇİ..
  • 184 syf.
    ·Puan vermedi
    “Rüyalarda kimse kimseyi dinlemez” gibi iddialı bir cümleyle başlıyor kitap. Ve Emin, “o sabah hayat hakkında bildiği her şeyi uykusunda öğrendiğine bir kez daha inandı.” Romanın iki ana karakteri Emin ve Yasemin. (Haydar Ergülen, Latife Tekin’den bahsederken “Biz onu şair sayıyoruz.” demiş. Karakter isimleri bile kafiyeli doğrusu) Karşılıklı diyalogları, hayat, aşk, ölüm, varoluş ve ağaçlar hakkındaki görüşlerini birbiriyle paylaşırlar. Ormanın derinliklerine doğru yapılan bir yolculuğa tanık oluyoruz roman boyunca. Kuş seslerini duyuyor, tüm yeşilliğiyle ağaçların canlı bir varlık olduğuna ikna oluyoruz. Emin’in ısrarlı ve biraz da umursamaz sözleriyle.

    Emin ve Yasemin aslında birbirine karşıt özellikleriyle veriliyor romanda. Hiçbir şekilde uyum yok aralarında. Emin, “her şeyi titizlikle yapma hastalığına” sahipken Yasemin, dağınık bir insandır. Yasemin insanların arasında olmayı isteyen, kalabalıkta var olabilen biriyken, Emin tam aksine kalabalıktan kaçan ve ormanın derinliklerine kaçan biridir. Yasemin sesiyle geçerken dünyada, Emin gözleriyle yaşar dünyayı. Tabi daha çok da, rüyasında gördükleriyle…”Baktığı her şeyi uyurken gördüğünü anlamıştı.”

    Bazı roman karakterleri vardır, birbirini hiç tanımasalar da akraba gibidirler. Bilmeseler de birbirlerini, aynı yoldan kısacık zaman dilimlerinde geçmişlerdir. Ve ayak izlerinden tanır okuyucu, o yoldan en son yürürken. Aylak Adam’ın Bay C’si ile Yabancı’nın Meursault’u gibi. Emin de bu anlamda Sartre’nin Bulantı romanındaki Roquentin ile Ormanda Ölüm Yokmuş’un Emin’i benzer bir kırılma noktası yaşıyorlar. “Öylesine koparıverdiği yaprak, ruhunda garip bir değişime yol açmış” (Roquentin de eline aldığı bir çakıl taşıyla bu değişimi/dönüşümü yaşamıştı)

    Boşluk, derinlik ve yitip giden yansımalar şeklinde özetlenebilecek bir roman. Karanlıktan gelen insanın yeniden karanlığa dönecek olması… Tüm korkunun kaynağı bu olsa gerek. “Bazen ses hızıyla içimize dolan” korku… Ve biz insanoğlu neden sürekli olarak canlı kalmak isteriz? Neden hep ışığı ararız?

    “İnsanlar yavrum, dedi hayvanları eğitiyorlar. Hayvanlar insan davranışlarını taklit ediyorlar, sonra bakıyorum, o aynı insanlar hayvanları taklit ediyorlar” Orman’da Ölüm Yokmuş, dışarıdan içeriye, insanlardan insana yolculuğun belgeseli…
    İyi okumalar
    Mehmet KEKLİKÇİ
  • 392 syf.
    ·6 günde
    Tarihin en anlamadığım yanı: sürekli birbirlerini yok etmeye çalışan, birbirlerine zerre tahammülü olmayan toplumların zihniyeti olsa gerek. Ortaçağ avrupasında Hristiyan tarihi diğer dinlere ve kendi içinde yeterince hristiyan olmayan halka yeterince zulmetti. Kendinden olmayana tahammülü olmayan bu zihniyet adalet kavramını kullanarak Engizisyon mahkemelerinde çoklarını öldürdü. Billure, Hristiyanlar tarafından ele geçirilince Beatrix olan bu ismin şu sözleri dikkatimi çekti: "Babamı öldüren haydutların hristiyanlık adına bunu yaptıklarını övünçle söylediklerini anımsıyorum." Evet din adı altında zulüm. Aklıma Erica Jong'un şu sözleri geldi: "Tanrı adına işlenen cinayetlerin sayısı, şeytana adına işlenenlerden çok fazladır." İşte tarihin bu safsatasında Kral Ferdinand ve eşi Aragonlu Isabella'nın adı geçiyor. Zulmün bir adı da onlar.
    Evet aslında kitabın Barbaros Hayrettin Paşa adına yazıldığını onun nasıl cengaver bir denizci olduğunu ve denizlerde korsanları nasıl korkuttuğunu bu yüzden "Kızıl Sakal" adıyla anılıyor olmasından bahsetmem gerekir. Fakat ben kitabı okurken ilk izlenimlerim başka boyutta idi.
    Alcala ve Billure'nin birbirlerine olan masum sevgisi onların ayrılmasının önüne geçemiyor tabii. Sürekli oradan oraya sürüklenen bir çağdalar çünkü. Alcala henüz 16 yaşında ve 6 dil biliyor, haritacılık, denizcilik gibi bir çok anlamda kendini geliştirmiş bir çocuk. Esir düşüp Hızır'ın yani Barbaros Hayrettin Paşa'nın eline geçtiğinde hayat ona yeni bir yol çiziyor. Billure ise bakire olmasının verdiği şansla! rahibe olabiliyor. Rahibe arkadaşı Conri ile (onlara emredilen şekilde diyelim) Taxa Camarae metnine bir kaç madde ekliyorlar. Bu metin ise bence kilisenin yaptığı aşağılık bir hareket. Çünkü metinde bağışlanmayacak hiçbir günah yok. Günahlarının bedeli belli bir miktar para karşılığında ödenebiliyor. İşte o gün rahibe olan Beatrix kendini manastıra ait hissetmediğini anlıyor.
    Bu sırada Sidi Alcala da Barbaros Hayrettin Paşa'nın yanında katiplik yapıyor ve Hızır'ın abisi Oruç'un da ne kadar başarılı bir denizci olduğuna tanıklık ediyor. Fakat Billure'sine kavuşmak için çıktığı yolda 2 yıl ispanya eteklerinde kalıyor. Avrupa tarihine de Osmanlı tarihine de tanıklık etmiş olan Alcala'nın ağzından anlatılan bu kitap bence bir tık da olsa denizcilik bilgisi gerektiriyor.
    Fatih Sultan Mehmet'in ardından tahta geçen 2. Bayezit'ten sonra da 1. Selim tahta geçiyor ve onun ardından Kanuni Sultan Süleyman. İşte Osmanlı'nın altın çağını yaşadığı yıllar. Ve Barba Rossa yani Kızıl Sakal bu dönemin denizlerinin veliahtı. Deniz donanmasına altın çağını yaşatan isim. Andrea Doria ile bitmek bilmeyen deniz savaşlarının ardından o büyük zafer. Preveze Deniz Savaşı. Yıl 1538. Kanunî'nin Hayreddin'im dediği Barbaros'un bu zaferi ezeli düşmanı Andrea Doria'nın geri çekilmesiyle taçlanıyor sanki. Çünkü bir nevi intikam alınmış oluyor. Gerçek manasıyla Efsane olan bu dönem İskender Pala'nın anlatımıyla da beni çok etkiledi. Sanki ben Saint Alcala'yım kitapta. Bu yüzden Barbaros öldüğünde nasıl hüzün duyduysa Billure'sine kavuştuğunda nasıl sevinçle dolduysa hepsini hissettim.
    Billure ile öyle masum bir aşk yaşadılar ki. Çok zaman geçti, yıllar yılları kovaladı da ancak kavuştular. Daha 5 yaşında iken ailesinin ölümüne tanık olan ve Gırnatalıların neler çektiğini gören Saint Alcala, (Seyyid Muradi) and içmişti onların öcünü almaya. İşte büyük yemini buydu, onları öldürmek ve hilâl işareti dağlamak dahiyaneydi. Fakat Billure'si dur demişti de anlamamıştı onu bu yüzden vuslat beklenenden geç oldu. Öcünü almıştı ama sonrasında arınmıştı da Alcala. Ve yolları ta küçük yaşta iken Rahip Decan Ojeda tarafından yılları kesişen bu iki isim çok geç yaşlar da birbirine kavuşmuşlardı. İşte bu aşklarının büyük şahitleri Alcala'nın çizdiği harita ve 3 heykel idi. 3 heykelin sırrını düşman Kral Carlos dahil kimse bulamamıştı da iki aşığın kavuşması gerekti bunu çözebilmek için.
    İşte ben en kaba şekliyle anlattım bu kitabı. Her bir olayın olması yıllar alıyor kitapta ve o yıllar bir çok vuku getiriyor. Bu kitabı ikinci okuyuşumdu ve bir kez daha elime alacağıma eminim.
  • 256 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
      Nereden başlayacağımı bulmadığım için klasik bir giriş yapayım:
    "Nereden başlayacağımı bilemiyorum"
    Ahmet Altan'la ilk kez tanışıyorum.Ve devamı olacak orasını garantiledi.Bunca yorgunluğun arasına güzel bir mola oldu.Sıkmadı,boğmadı hikaye anlatır gibi anlattı bende dinledim.Bazı satırlarda böyle gözlerim kapanacak gibi oluyordu esnemeye başlıyordum ki hoop bir kahve ikram ediyordu ,eee sonra diye meraklanıp okuyordum bende.Betimlemeleri çok keyifli aslında bir nebze bilinen şeyler ama bazı acabalara ışık tutar nitelikte.Erkek ve kadın doğası gereği çok farklı canlılar bunu hep göz önünde bulunduruyorum ve hatta feministler yüzüme kezzap atmayacaksa,erkekleri genellikle haklı buluyorum.Yani bende olsam.Neyse şimdi.Biraz daha süslense ufacık dokunuşlarla çok daha nefis satırlar ortaya çıkarmış ama tabi bunu böyle enikonu eleştirecek donanıma sahip olmadığım ve zaten bunun bir tık üstü Zweiq olduğu için tebrik ediyorum.


    Kadın erkek ilişkilerindeki o tatlış bunalımları,gelgitleri,adını koyamamaları,meydan muharebelerini,aşk adı altında kanın gövdeyi götürdüğü o ego savaşlarını ve son cümleleri genellikle;bak Allah adı verdim bi huzur ver,bitirelim artık diyen çiftlerin hissiyatlarını,nasıl bu hale geldiklerini anlatmış.Anlatmış dediysem elbet bunları anlamak zor hatta imkansız.İçinde bulunulan şartlar,gerek(siz)mecburiyetler ve hava muhalefetleri sebebiyle belirli bir rota yok.Savrulan yaprak misali.Veya bir sarmal bulamamaca.Artık siz eldeki malzemelerle ne söylerseniz.Ben Allah belasını versin diyorum.Çocuklar çok seviyor.Ayıl bayıl yiyorlar.Zannedersiniz Burger King'e götürmüşüm.

    Neyse toparlayacak olursam bitsin istemedim diyebilirim.Hatta keşke başka karakterlerde olsa onları analiz etseydi.Berrin'i sevmedim ama Sevda varken ona başrol vermesi,erkeklerin basit hatun anlayışını pekiştirdi bende.Kezzapları uzatır mısınız feminist ablalarım ben hak eden çok daha iyi bir yer buldum.Buraya serelim daha ferah.
    Spoiler istemeyiz diyen ablalar abiler buradan sonrasına bakmayabilir.Kitapta beni etkileyen ve aşkı çok güzel ifade eden bir hikayeyle kapanış yapıyorum.Zaten Öznur'da hadi be kızım öh diye söylenir birazdan.Ama sana ayrıca teşekkür ederim güzel dostum bu güzel kitap için.Var olÖznur


    Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir türlü bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları olan beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar "Galiba sizin meyveniz yok," demiş. Padişah hemen atılmış, "Her meyveden var, ne istersiniz?" demiş. "Yok," demiş ihtiyar, "onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum." Padişahla karısının gözleri dolmuş, "Çok istedik, ama olmadı," demişler. "Peki," demiş ihtiyar, "ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var, baharın yaza başlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, 'hayırlısı neyse olsun' deyip birbirinize kavuşacaksınız." Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabah da kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar, dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler. Padişahın karısı, "Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver," demiş. O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya ülkenin en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş, ne yaparlarsa yapsınlar sultan bir türlü doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üveyannesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş. bunu duyan kötü kalpli üveyanne, saraya gidip, "Benim bir üvey kızım var, sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur," demiş. Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş: "Anneciğim ben ne yapacağım, hiçbir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar, benim de kellemi kesecekler." Tam o sırada ak sakallı bir ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında, "Ağlama kızım," demiş, "ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan, kelleni kurtarırsın." Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış. "Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karnında bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütü sultanın bacakları arasına yerleştireceksin, sütün kokusunu alan yılan da dışarı çıkacak." Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmış. Gerçekten de sultan, kocaman, kara bir yılan doğurmuş. Hemen padişaha haber vermişler. Sultan hanım ağlamış, "Ne yapacağız," diye bir zaman çırpınmışlar, sonunda "Yılan mılan, evlat evlattır," deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler, ülkede padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar. Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş, "Ben artık evlenmek istiyorum," demiş. Padişah, ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeğe sokmuşlar, ertesi sabah kapıyı açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra, halktan kızlarla evlendirmeye başlamışlar yılan prensi, o kızlar da ölmüş. Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyormuş. Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyormuş, ama prensle evlenen kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş. Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üveyannesi, saraya gitmiş, "Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi," demiş. Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş, adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden. "Anneciğimi beni prensle evlendirecekler ama prens bir yılan. Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşımda öleceğim," demiş. Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden. "Ağlama," demiş, "yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır, dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz." "Ne yapacağım?" diye sormuş kız. İhtiyar da anlatmış. "Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan sana 'soyun' diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra sen de ona 'sen de soyun bakalım yılan bey,' de, o da derilerinden birini çıkartacak, sonra sana yeniden, 'soyun' diyecek, sen gene ikinci gömleğini çıkarttıktan sonra ona 'sen de soyun yılan bey,' diyeceksin, böyle böyle kırk derisini de çıkarttıracaksın, kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki, o bütün derilerini çıkartmadan sen soyunup kalma. O derilerini çıkartmadan soyunursan, seni çıplak görürse sokup öldürür." Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, düğün olmuş, sonra kıza gerdeğe gireceksin demişler, kız da ihtiyar adamın dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne, her şey ihtiyarın dediği gibi olmuş, bir kız çıkartmış gömleğini, bir yılan çıkarmış derisini, birlikte soyunmuşlar, sonunda kırkıncı deriden de sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar.


    Son söz;Bende tek tek gömleklerimi çıkarmalıydım,çırılçıplak kalmalıydım ama bunu karşındaki kadından önce yaparsam o beni sokacaktı, kadın benden önce soyunursa ben yılan olup onu sokacaktım, bunu aynı zamanda yapmalıydık,ama bir kadınla erkeğin aynı zamanda kendi ruhlarının kırk gömleğinden sıyrılıp soyunmaları imkansız denecek kadar zordu birinden biri öbürünün karşısında giyinip kalıp yılanlaşıyor ve karşısındakini sokuyordu.

    •Sf:114
  • 424 syf.
    ·16 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitap, “Nasıl olsa dizisini izledik, okumaya ne gerek var?” denecek kadar basit bir kitap değil. Olaylar diziden tamamiyle farklı, dil ve üslup bakımından doyurucu bir kitap. Konuşmaların naifliği, betimlemelerin mükemmelliğiyle Halit Ziya okuyucuya edebi şölen sunmuş. Diğer basımlar da anlamak zor ve zahmetli ancak Günümüz Türkçesiyle olan bu kitap sürekli sözlüğe bakarak kelime anlamını bulmaktan ve olaydan koparmaktan ziyade büyük kolaylık sağlayarak sadece kitaba, olaylara, hislere vs kendimizi vermemizi sağlıyor.

    kitabın sonunda Mehmet Rauf olayları her yönüyle incelemiş, bunun üzerine bizim yorumlamamız ne kadar iyi olur bilinmez :) Keyifli okumalar.
  • 248 syf.
    ·2 günde
    Bu kitabı okumak küçük,şirin bir kasabada yaz aşkını bulmak gibi bir şeydi. Zaten kitapta en çok sevdiğim şey o küçük kasaba,yaz ve kısa süren bir aşk hikayesi oldu. Elio ve ailesinin yaşadığı evi ve çevresini o kadar güzel bir şekilde gözümde canlandırabildim ki kitabın içine girme şansım olsa o an yapardım sanırım. Okumaya başladığımda ve ilk kısım bitene kadar aklıma direk Zweig'in meşhur novellesi Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu geldi. Aynı takıntı derecesinde saf sevgi,aynı bunalım ve sevgiliye olan özlem ve aynı kayıtsızlık.. Ama bu kitabı okurken kendimi Elio ya daha yakın hissettim bu yüzden olsa gerek her yaptığı harekette bir arkadaşımı uyarır gibi bunu yapmamalıydın derken bir başka yaptığı hareketi ise desteklerken buldum kendimi.Kitap oldukça durgun ve belirli bölümler dışında çoğunlukla anlatıcının düşüncelerini ve ruhsal halini okuyoruz diyebilirim. Son sayfalara doğru daha fazla hareketlense de benim sıkıldığım kısımlar olmadı diyemem. Sanki bir şeyler eksikti. Ya da hayal ettiğim şekilde devam etmediği için de olabilir. Bu arada kitap LGBT temalı ve benim LGBT temalı ikinci kitabım. Oliver ve Elio o kadar tatlı bir çift olarak belirdi ki gözümün önünde bir kez daha aşkın cinsiyeti olmadığını anladım. Ve umarım yakın zamanda da herkes bunu anlar ve kabullenir. Tatlı çiftimiz dışında aile ve çevredeki arkadaşları,komşuları ve hizmetlileri de çok sevdim. Özellikle de Elio'nun babası oldukça bilge ve anlayışlı bir adamdı. İnsanın onların meşhur yemek davetlerinden birine katılıp bir konu hakkında saatlerce tartışası geliyor. Olay örgüsünden ve karakterlerinden çok başta da belirttiğim gibi beni içine çeken İtalyanın o küçük kasabası oldu. Olurda bir mucize gerçekleşirse içine gireceğim ilk kitap Adınla Çağır Beni olacak :)