• Her gece onu düşünmekten saatim ilerlemez oldu. Kim sorarsa saat kaç diye, cevabım hep aynı; O’na doğru.
  • AY,DENİZ VE AŞK....

    Her aşk hikâyesi gibi, her şey, mâşukun cemalinin âşığa görünmesiyle başladı. Ay hilâl oldu; peçesini aralayıp gül cemalinden kaş inceliğinde bir parçayı denize gösterdi. Deniz, bu hilâl kaşa vuruldu ve âşık oldu ay’a.
    Yer durdu, gök durdu, hayat durdu, yıldızlar durdu, evren durdu o ânda. Zaman dondu, ân sonsuzluğa açılan bir pencere oldu. Âşık deniz, ilk kez gerçekten varolduğunu ve varlıkları ilk kez gerçekten gördüğünü sandı.
    Sonra birden her şey yeniden dönmeye başladı. Dünya daha hızlı dönüyor, yıldızlar daha ışıltılı parlıyordu. Hayat daha canlı, evren daha anlamlıydı.
    Aşk boya oldu, âşık denizin yüzünü yaldızladı. Şarap oldu, bir damlasıyla denizi sarhoşluğun en derinine garketti, onu mest etti. Varlığın anlamı oldu, deniz onunla varolduğunu hissetti. Kimse denizi o kadar mutlu ve sarhoş görmedi o güne kadar.
    Âşığın hem gönlündeki, hem gözündeki perdeler kalkmış gibiydi. Baktı, baktı, baktı, bakmaya kıyamadı. Ay yüzlü, hilâl kaşlı mâşukunun cemaline doyamadı. Gündüze düşman, geceye dost oldu. Gündüz ayrılık, gece temâşâ vaktiydi. Gündüz hüzün, gece yakınlık ve meşk demekti.
    Ne çare ki, nâzenin ay uzaklarda, erişemeyeceği yükseklerdeydi. O zaman aşk acz olup yüreğini dağladı; firak fakr olup ruhunu yaktı.
    Ve her âşık gibi yalvarıp dil dökmeye başladı deniz. Dalgalandı, çırpındı. Dalgaları, çırpınışları ay’a yalvarma; ay’da tecellî eden cemalin Sahibine yakarış oldu.
    Uyanık kalb sahipleri gece uyanıp el açarken, o gündüz yalvardı kalbinin Sahibine:
    “Ey cümle güzelliklerin âyet olduğu Sonsuz Güzel, ey cümle kalplerin bağlandığı yegâne Merci, duy sesimi!”
    “Bilirim, sevme Senden, sevilme Senden. Bilirim, gerçekte seven de Sensin, sevilen de Sen.”
    “Ey kalbleri rahmet ve kudretinin iki parmağı arasında tutan, gör halimi!”
    “Öyle bir aşka düştüm ki ya Rabbi. Sadece onu görüyor, sadece onu dinliyor, sadece onu yaşıyorum. Vuslat ver ey Kalbimin Sahibi. Sen ki kimsesizlerin Sahibisin, Sen ki düşkünlerin Yardımcısısın, derdime derman ol!”
    Her geçen gece, duâsının cevabını mâşukunun gül yüzünde buldu. Her nazlı mâşuk gibi ay, bir kereden değil, yavaş yavaş, gün be gün, araladı peçesini. Her cemal mertebesinde, varoluşun bir sırrını keşfetti âşık. Sevgilisinin peçesinin her aralanışında sarhoşluğa biraz daha gömüldü.
    Âşık hem memnundu, ama hem de sabırsız. Gündüzler geçmek bilmedi, geceler kısa geldi. Sevgilisi, o doyamadan elveda deyip kaçtı.
    Ve bir gün dolunay oldu mâşuk. Kendisine emanet edilen cemalin bütün nurunu saldı âşığının gözünün önüne. Ay gökte tek iken, âşığı denizin her kabarcığında tecellî etti, sonsuz oldu. Deniz her zerresiyle aya ayna oldu. Zerreler birleşti, yakamoz oldu. Yakamoz âşıkların gözlerine, oradan da yüreklerine güzellik oldu. Yakamoz, deniz ile ay’ın aşkının en derin sırrıydı. Ve bu sırrı ancak âşıklar hissedebilirdi.
    Deniz, aşkla kendinden geçti. Cezbeye kapıldı. Meczub oldu. Kabardı, kabardı, kabardı. Bentleri yıktı, sınırlarını aştı, mâşukuna koştu.
    Ama heyhat! Aralarındaki mesafe ne yürüyerek, ne de koşularak aşılası değildi.
    Ay, mâşukunun coşkusuna nazlı bir küskünlükle cevap verdi. Hem kavuşulmak, ama hem de sonsuz uzakta kalmak istercesine, adım adım yüzünü gizlemeye başladı yeniden. Her gece peçesini biraz daha örttü cemalinin üzerine.
    Âşık duruldu. Bu defa ayın da ayna olduğunu hissederek duruldu. Anladı ki, ay’ı ay yapan, üzerinde yansıyandı. Kendisi ay aynasında yansıyana âşıktı. Ay aynası kırılabilirdi. Ama o hiç bitmeyen bir güzellik istiyordu kalbini bağlayacak. Anladı ki, kalbindeki sonsuz aşkın adresi ancak sonsuz bir Güzeller Güzeli olabilirdi, kırılası aynalar değil.
    Hüzünsüz bir hüsn bulmuştu artık. Ay’a aşkı bir köprü olmuştu sonsuz hüsn sahibi Hakikî Mâşuk’a varmak için.
    Ve Rabbine bu defa şöyle niyaz etti:
    “İbrahim gibi sesleniyorum sana ey Güzeller Güzeli. Kalbim sonlu olana razı değil; ruhum batıp gidenlere bağlanası değil. Meğer Seni istermişim, Seni söylermişim… Beni cemalinden mahrum etme, beni aşkından azad etme!”
    Birkaç gün sonra, deniz ile ay’ın aşk hikâyesi yeniden başladı. Görünüşte her şey benzerdi, ama âşık deniz biliyordu ki, hikâyelerini yazan bir Başkasıydı. Bu öyküyü yazan, bütün aşkların gerçek adresi ve yüreklere aşkları cemal kalemiyle yazan gerçek Mâşuk’tan başkası değildi…
    Evet, en hasretli, en nuranî, en güzel aşklardan birisi ay ile deniz’in her ay, her gün ve her dem yaşadığı...
    Deniz ve ay, bir kabarıp bir durulmanın, bir küsüp bir barışmanın, gelemeyişin ve gidemeyişin, gelişin ve gidişin, gelgitin; sonsuz uzaklığın, sonsuz ayrılığın, ama aynı zamanda sonsuz yakınlığın, bir olup nur saçmanın, sevenlerin birbirine ayna olmasının, bir olup gerçek aşka mazhar olmanın simgesi olarak aşklarını dalga diliyle, nur diliyle anlatmaya devam ediyor...
  • 93 syf.
    ·Puan vermedi
    Baş döndürücü bir hızın boyunduruğu altında yaşıyoruz bugünlerde: Teknoloji her gün kendini bir yeni forma dönüştürmüş halde kapımızı çalıyor, insanı kendine doğru sinsice çeken kimlikler,aidiyetler sürekli baş ucumuzda beliriveriyor, dün taşladığımızı bugün yüceltirken dün savaştığımızla bugün sevişirken buluyoruz kendimizi...Bu muazzam hızlı hayat fenomeninin içinde hasarsız yaşayabilmek tek bir şeyi dayatıyor aslında insana: köşelerini törpüle! Pürüzsüzleş! Seni farklı kılacak bir detayın başını alıp uzamasın öylece; bu hızlı hayatın yarattığı girdap yontuverir,çıplak kalırsın! Olabildiğince herkes gibi ol,farkedilirliğini azalt lakin bundaki ‘başarı’nı da her anıyla herkese ilan et ki pürüzsüzler topluluğuna girişin sancısız olsun! Gündelik hayatın patolojileri, iç dünyanın hastalıklı şekilde parlatılmış,cilalanmış pürüzsüz yüzeyine temas ettiği gibi akıp gitsin ve karışsın boşluğa;böylece yaralanmazsın. Sahi,insan neden yara alsın? Her şeye teğet geçip tatlı su balığı gibi hayatın içinde keyifle oynaşmak varken neden canı yansın?
    O halde pürüzsüzleş,geçişkenleş,herkesçe arzulanan bir forma dönüş,görüldüğünde dokunulmak dokunulduğunda sarmalanmak,sarmalanıp sindirilmek istenilecek bir ‘obje’ye dönüş; bırak bu hızlı hayat fenomenine direnmeyi,mutluların arasına karış!..

    Byung Chul Han’ın bahsettiği güzellik algımızı dönüştüren ‘pürüzsüzleşme’ hastalığının semptomları yalnızca ‘güzel nedir?’ sorunsalında aranılacak bir şey olmamalı kanımca.Aksine yazarın da kitapta az az değindiği gibi günün insanının karakterine de epeyce sızan bir özellik haline gelmekte: Her türlü sorunun asla uğramayacağı kadar görünmez olan kimliklere sahip olma çabası; hiçbir zaman dibi boylamasan da daima şuursuz bir biçimde yuvarlandıkça yuvarlanmayı kabullenmiş bir köşesizlik hali! Hep daha büyük kitlelerce beğenilerek,olabilse arzuyla sahip olunmak isteğinin pornografik öznesi pürüzsüz kişiler olarak kalma hastalığı;bence asıl sorunu bu insanlığımızın.

    Oysa güzel olan, içinde bolca gizem bulunan tatlı bir uzaklıkla seyre daldığımızdı eskiden. Elimizi attığımızda ulaşabildiğimiz değil biraz hasretiyle yanıp yanıp sönerek uçtuğumuz yükseklerden bizi tevazuyla yerlere indiren bir değerdi. Şiirlerin,hep o arzulanan ama vuslatın bekli de ömür boyu gerçekleşmeyeceği de bilinerek özlenilen o gerçeküstü güzel dilbere yazıldığı dönemleri biliriz aslında hepimiz; o şiirlerdeki yaralayan ama eğiten aşkların kusurluluklarıyla kabullenmeliydik hayatı. Çünkü hayatın kendisi pürüzsüz,kaygan,pornografik bir şeffaflığa sahip bir şey değil ki!..

    Yazarın, kendi sosyal çevremde de çokça örneğini gördüğüm ‘pürüzsüz’,’köşesiz’,’arzulanan’,’yaralanmayan’ karakterdeki insanları daha iyi farketmemi sağladığı bu kavramsallaştırması çok aydınlatıcı idi. Bir küçük eleştiri yapmam gerekirse kitap her bir cümlede bir yeni aforizma söyleyerek ilerliyor,bunun okuyucuyu düşünmeye sevkettiği,felsefe kitaplarının rutin tarzı olduğu gerçeğini yadsımadan söylenen aforizma cümlesinin bir miktar daha üzerinde durularak açıklandığı bir kitabı tercih edeceğimi de eklemeliyim. Anlatılmak istenenin zihinlere daha iyi yerleşmesini sağlayacağından eminim.

    Ayrıca,estetik ameliyatlarla daha pürüzsüz,daha parlak,daha beyaz,daha tek tip,daha arzulanan bir bedene sahip olmanın genç kadınlar hatta genç erkekler arasında epey yaygın bir fenomen olduğu,giyim tarzının tüm şehri ele geçirmiş bir salgın gibi neredeyse hasta bir titizlik ve tektiplik gösterdiği Seul’ü,Güney Kore’yi,gözlerimle görüp gözlemlemiş olmasam,yazarın kendi memleketinde belki de en kristalize halini almış olan bu pürüzsüzleşmiş güzellik algısına açtığı savaşı bu kadar iyi anlayamazdım.

    Tavsiye edilir.
    Ve denir ki:
    “Güzelliğin On Par'etmez
    Bu Bendeki Aşk Olmasa
    Eğlenecek Yer Bulamaz
    Gönlümdeki Köşk Olmasa
    .
    .
    .
    Güzel Yüzün Görülmezdi
    Bu Aşk Bende Dirilmezdi
    Güle Kıymet Verilmezdi
    Aşık Ve Maşuk Olmasa..”

    Güzelliği kendimizde başlayıp bitecek bir şey olmaktan çıkaracağımız,biraz yağmurun altında ıslanmakla güzelliğimizden bir şey kaybolmayacağına inandığımız günlere...