• “Sağlık Bakanlığı henüz onaylamamış olabilir ama kötü bir ilişkiyi sürdürmeye devam etmek sağlığınıza zarar verebilir. Ciğerlerinizi zehirleyen bir sigara gibi, kendinize olan saygınızı sarsabilir ve özgüveninizi zedeleyebilir. İnsanlar –sevgilileri ya da eşleriyle– yaşadıkları ilişkinin onları öldürdüğünü söylerken, bunun doğruluk payı var. Stresten kaynaklanan tansiyon ve kimyasal değişimler, vücut sisteminizi rayından çıkararak, enerjinizi sömürebilir ve düşman mikroplara karşı direncinizi azaltabilir. Çoğunlukla da kişiyi alkol, amfetamin, uyku hapı, uyuşturucu, sakinleştirici, tehlikeli arayışlar, hatta intihara doğru giden sağlıksız kaçışlara sevk edebilir. Öte yandan, sağlığınıza bir etkisi olmasa da, ölümcül bir ilişkiye devam etmek hayatınızı endişe, öfke, boşluk ve umutsuzluk duygularıyla gölgeleyebilir.”
  • Henüz 42 yaşında ve yapılacak çok şey var, oysa o Torino’da, küçük bir otel odasında 21 adet uyku hapı alarak intihar etmeyi tercih ediyor... 1950'de “Yalnız Kadınlar Arasında” romanı ile İtalya'nın önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülü'ne layık görülen yazar kariyerinin doruğundaydı. 16 Mayıs günlüğüne yani intiharından 1 gün önce şu kısa notu düşmüştü:
    “Artık sabahı da kaplıyor acı.”
    İntiharının nedeni; sonu gelmeyen bunalımlı aşk ilişkileri miydi? Lisedeyken iki yakın arkadaşının intiharları mıydı? Son zamanlarda bozulan sağlığı mıydı? Yaşadığı varoluşsal sıkıntılar mıydı? Yoksa yazarın, istediğim “başarı ve ün”, onları da elde ettikten sonra uğruna yaşayabileceğim hiçbir şey kalmayacak, düşüncesi miydi ? Bilinmez...🤷‍️
    Yaşama Uğraşı Pavese’in 1935-1950 arasındaki günlüklerinden oluşur. İlk bölüm(sayfa 47’ye kadar) kendi şiiri hakkında eleştiri ve yorumuna dairdir. Şiirini konu, biçim bakımından yorumlamış, şiirlerinde etkilendiği büyük ustaları anlatmış, bunlardan bazıları, Baudelaire, Flaubert, Proust, Shakespeare, Dante, Homeros gibi yazar, şairlerdir.
    Günlüklerin çoğu ise yazarın bunalımlı kadın ilişkilerine dairdir. Pavese günlüklerinde kadınları, dünyadaki hayvanların en akıllısı olarak nitelendiriyor; ben bunu yazarın, kadın tarafından aldatılıp, terk edilmesine bağlıyorum. Nitekim Pavese hayata aşk sayesinde katlanabileceğini, aşkı denediğini fakat karşı taraftan buna layık görülmediğini hatta enayi yerine konulduğu yetmedi kadın tarafından aldatıldığını günlüklerin bir çoğunda ifade etmiştir. Kitaptan alıntılarla detaylandıracak olursak: “...kendi başıma kaldığım zaman, deneyimlerinden biliyorum ki, başarısızlığa uğrayacağım kesin bir şey. Onunla ten ve kader birliği etmekle başarıya ulaşmış olacaktım. Bunu da aynı kesinlikle biliyordum.” yine bir başka günlüğünde;
    “Öyleyse -öyleyse o kadın için mi böyle sızlanıp duruyorum? Beni aldatan, beni rezil eden o kadın için mi ?” İlerleyen günlüklerinde kadına daha çok yükleniyor:
    “Kadınlar düşman bir ırktır, Almanlar gibi.”
    Günlüklerinin bir çoğunda da Pavese dünyaca ünlü sayısız yazar ve bu yazarların ünlü eserlerinden bahseder.(Stendhal, Baudelaire, Flaubert, Proust, Shakespeare, Dante, Hemingway, Flaubert, Dostoyevski, Fulkner, Proust, Kafka, Mann, Levi, Lawrence gibi). Bu büyük ustaların eserlerini karşılaştırır, yorumlar. Pavese’in gözünden dünya, insana ne kadar da küçük gelir. Dünya edebiyatından sanki ait olduğu edebi bir topluluk gibi bahseder. Pavese bu denli hakim bir yazar. Pavese için yazmak her şey demekti özellikle şiir yazmak. Onun için yazmak diğer tüm sorunlardan bir kaçıştı...
    Pavese yazınsal yaşamında başarı yakalamış olsa da hayatın geri kalanında pek başarılı olduğu söylenemezdi. Yaşamak için daima kendine bir amaç edinirdi. Amacına ulaşsa da ulaşmasa da intiharı düşünürdü. İntiharı kendisi için kaçınılmaz bulurdu. Pavese varoluş sıkıntısını şu sözlerle dile getirir: “Henüz varoluşun trajedisinin ne olduğunu anlamış, bu konuda kesin bir yargıya varmış değilim.”
    Pavese çok yönlü kültür birikimi olan bir dehaydı. Herkesin böyle bir dehanın fikirlerini, sanatını öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum🤔 Günlükler yalın ama sürükleyici değil, yer yer okuru sıkabiliyor(özellikle ilk 50 sayfa). Eğer bu tarz yazılara ilginiz yoksa biraz zor okunur diyebilirim. Okumak isteyen herkese tavsiye ederim...
  • Deliliğin rutine kaçan bir yanı var görüyorum. Herkes bir parça deliliği arzuluyor şu gezegende. Oysa bu dünya deliliğini itiraf edemeyenlerle dolu bir Tımarhane. Ne ikircikli bir saçmalık bu? Deli mi ne? Halbuki ne sonsuz bir hürriyettir o öyle? Bir deli beklemez, Sevdiğinin kapısında bağıra çağıra ilan-ı aşk etmek için zil zurna sarhoş olmayı. Beklemez şehrin göbeğinde infilak eden bir sesli bomba olmak için avuç dolusu cesaret hapı yutmayı.

    İşte bunları sayıklarken görüyorum; deliliğin rutine kaçan bir yanı var. Rutin olarak herkesi deli ilan ediyorum.
  • Aker – Güneşi ayarlamak ve yükseltmekten sorumlu Tanrı.
    Akeru – Aker’in yardımcılığını yapan Tanrılar Grubuna verilen genel ad.
    Amathaunta – Mısır mitolojisine göre, Deniz Tanrıçası.
    Am-heh – Mısır mitolojisinde karma Tanry. Yeraltı Dünyasının Tanrısı.
    Ammut – Ölümsüz yasama layık olmayanın kalbini yiyen canavar.
    Amon – Hermopolis rahiplerine göre Yaratıcı Tanrı.

    Amon-Ra – Amon’in rahipleri tarafından karma birleşik Tanrı. Amon-Ra bir Boğa olarak resmedilirdi.
    Amset – Horus’un oğlu. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafından korunur.
    Anubis – (Anpu) Ölüleri koruyan ve yücelten Tanrıça. Çakal başlıdır. Piramit metinlerinde, Anubis Ra’nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris yada Seth ile ilişkilendirilir. Anubis Osiris’in ölümünden sonra onun vücudunun korunması işini üstlenir.
    Anuket – (Anqet) Soğuk su dağıtıcısı.
    Apis – Verimlilik Tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpentten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası, Memphis’te bulunurdu ve Serapum’da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.

    Bastet – (Bast) Kedilerin koruyucusu olan Tanrıça. Uzunca bir süre Mısır’da bir kediye zarar vermek kanuna aykırıydı ve bu suçun cezası ölümdü. Bastet İsis’in ve Ra’nın kızıydı. Başta cinsellik ve doğurganlık Tanrıçasıyken, ölüleri koruma, ölenlerin başarılı yada başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastalara, özellikle de çocuklara iyileşmeleri için yardım etme özelliklerine ek olarak güneş, ay, analık ve aşk Tanrıçası haline de geldi.
    Bes – Müzik, dans ve iyi yemek gibi aile zevklerinin Tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiricisi ve koruyucusudur. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir.
    Buto – Aşağı Mısır’ın Kobra Tanrıçası.

    Duamutef – Horus’un oğlu. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.
    Edjo – Yılan Tanrıça, Aşağı Mısır’ın sembolü ve koruyucusu.
    Geb – Yeryüzünün Tanrısı. Gökyüzünün eşi. Kutsal hayvanı kazlardı. Erkek olan Geb Mısır toprağını , daha genel olarak da yeryüzünü temsil eder.
    Hapi – (Hapy) Horus’un oğlu. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunur. Hapi ismi farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama her zaman olmamak kaidesiyle Nil Nehrinin Tanrısının ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirüs bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.
    Har-nedj- itef – Horusun bir görünümü. Ölümün koruyucusu.
    Harpocrates – Osiris’le İsis’in oğlu. Emzirilen küçük bir çocuk. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir.
    Hatmehit – Balık Tanrıça.

    Hator – (Hathor) Mısır’ın çok eski bir gökyüzü Tanrıçası Tanrıçasıdır. İnek Tanrıçadır. İnek başı ile sembolize edilirdi. Sık sık İsis’le eşdeğer tutulmuştur. Hator Edfu’da Horus’un partneri olarak tapılmıştır. Aşk, müzik ve gülmenin Tanrıçası olarak düşünülmektedir.
    Hauhet – Ölçülemeyen Sonsuzluğun Tanrıçası. Çoğunlukla bir kurbağa gibi yada kurbağa kafalı bir kadın gibi resmedilirdi.
    Heh – Sonsuzluğu temsil eden Tanrılardan. Bir kurbağa yada kurbağa kafalı bir adam gibi resmedilirdi.
    Hemen – Şahin Tanrı.
    Hemsut – Kader Tanrıçası.

    Heqet – Hermopolis’teki 8 Tanrıdan biri.
    Heru-ra-ha – Horus ve Ra’ya şükretmeyi sembolize eden karma bir Tanrı.
    Hike – Doğaüstü güçlerin Tanrısı.
    Horus – Osiris’le İsis’in oğlu. Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olarak kabul edilir. Horus’un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri piramit yazılarında belirtiliyor.
    Imhotep – Hekimlik Tanrısı. Djoser’in veziri, sonra Ptah’in oğlu gibi ibadet edilmiştir.

    İsis – Mısır’ın en büyük Tanrıçası. Simgesi, Sirius yıldızıdır. Sanat Tanrıçasıdır. Osiris’in dulluğunun ve şiirin Tanrıçası olarak bilinmektedir. Kutsal hayvanı kobra yılanıdır. İsis’in Mısır halkı tarafından reankarnasyonla Cleopatra’nın içinde yaşadığına inanılmıştı.
    Khepri – (Khepare) Heliopolitan inancında yaratıcı Tanrı. Atum ve Ra ile karışmıştır. Yükselen günesin böcek Tanrısı.
    Khnemu – Su baskını ve Nil’in iri Tanrısı.
    Khnum – (Khnemu) Yaratıcı Tanrılardan biri. Bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu.
    Khons – (Khonsu) Ay Tanrısı. Theban’da tapılmıştır.

    Maat – (Ma’at) Gerçek ve Hukukun Tanrıçası.
    Mefetseger – Krallar Vadisi’nin Tanrıçası.
    Min – Erkek Bereket Tanrısı. Ona güç ve iktidar Tanrısı da denilmektedir.
    Month – (Montu) Savaş Tanrısı. Mısır’da tapılmıştır.
    Mut – Amon’in eşi ve Theban’ın ana Tanrıçası. Akbaba başlıdır.
    Nefertem – Nilüfer çiçeğinin Memphis Tanrıçası.

    Neith – Eski bir savaş ve dokuma Tanrıçası.
    Nekhebet – Yukarı Mısır’daki Akbaba Tanrıçası.
    Nephthys – Ölülerin özel koruyucu Tanrıçası. Seth’in eşi ve Isis’in kız kardeşi.
    Neter’ler – Mısır yazılı belgelerinde, Tufan’dan sonra ülaaai yönettiği söylenen “yarı Tanrı” varlıklar.
    Nun – Kainat’ın yaratıldığı ilk suların Tanrısı.
    Nut – Gökyüzü Tanrıçası. Osiris ve Isis’in annesi ve gökyüzü Tanrıçası. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır.

    Onuris – Savaşçı ve Abidos’un gökyüzü Tanrısı.
    Osiris – Mısır kültünde, en önemli Tanrılardan biri. Ölülerin Tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş Tanrısı, kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı. Gökyüzünde, Orion takımyıldızının onu simgelediği düşünülürdü.
    Ptah – Mısır panteonunda en eski ve en büyük “Yaratıcı Tanrı”. Cennetleri ve dünyayı yaratmakla sorumlu. Memphis’in mumya yaratma Tanrısı. Mimari, mühendislik ve “yapı bilimi” ile özdeşleştirilir. İnsan başlı bir Tanrıdır.
    Qebsenuef – (Qebehsenuef) Horus’un oğlu. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve Tanrıça Selket tarafından korunurdu.

    Qetesh – Aşkın ve güzelliğin Tanrıçası. Aynı zamanda doğa Tanrıçası olarak da tanınmaktaydı.
    Ra – Hermopolis güneş Tanrısı. Atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi.
    Satet – Nil suyu ve bereket Tanrıçası.
    Seker – Işığın Tanrıçası ve yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur.
    Sekhmet – Yıkım ve savaşın dişi aslan Tanrıçası.
    Selket – Akrep Tanrıçadır. Büyüleri vardır. Kötü ruhlu insanlara ölüm verir.

    Serapis – Yer altı dünyasının ve güneşin Helenistik Tanrısı.
    Seshat – Ölçüm ve Yazma Tanrıçası.
    Seth – Eski dönemlerde fırtına, gök ve gök gürültüsü Tanrısı. Kötü güçlerin etkisi altına giren Seth, kardeşi Osiris’i öldürdü ve Mısır’a sahip olmak istedi. Ama İsis, dağılmış parçalarından Osiris’i canlandırdı, ondan bir çocuk sahibi oldu. Oğulları Horus, Seth’i yenip babasının intikamını aldı ve Mısır’ın başına geçti. Osiris’e karşı çıktıktan sonra şeytani Tanrı olarak anılmaya başlamıştır.
    Shu – Rüzgar ve havanın Tanrısı. Mut ve Geb’in babası. Yunan mitolojisindeki Atlas gibi gökyüzünü taşır.

    Sobek – Timsahlar Tanrısı. Su Tanrısı olarak, aynı zamanda Nil’in yıllık taşmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolize etti.
    Tavaret – (Tauret) Hamile kadınlara göz kulak olan hipopotam Tanrıçasıdır.
    Tefnut – Nem ve bulutların Tanrıçasıdır. Nut ve Geb’in annesi. Bazı metinlerde kardeşi Şu ile beraber, Güneş’in doğuşundan itibaren gökyüzünü taşır.
    Thoth – Bilgeliğin Tanrısı. Yazma, Akıl ve Ay Tanrısı özelliği ile anılmıştır. İbiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşömenler vardır. Hiyerogliflerin ve simyanın onun insanlığa armağanı olduğu söylenir. Yunan Tanrısı Hermes ile özdeşleştirilmiştir. Bir görüşe göre, Tarot kelimesi de Thoth’un adından türemiştir.
    Uneg – Mısırlıların tarım Tanrısı

    Unut – Kuş beyinli Tanrıça olarak anılmıştır.
    Wepwawet – Eski Mısır’da çakal başlı savaş ve cenaze tanrısı. Asyut (Siut) bölgesinde Mezarlık Tanrısı olarak tapınılırdı. Yunanlar ona Ophois derlerdi.
    Wosyet – Eski Mısır’da gençlerin koruyucusu olarak bilinen Tanrıça.
    Zenenet – Hermonthis’in Tanrıçası.
  • 1961 TARİHLİ BASKIYA ÖNSÖZ

    Jean Paul Sartre

    Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beş yüz milyon insan ve bir buçuk milyar “yerli”. Birinciler “Söz”e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı. Bu ikisi arasında aracı olarak hizmet veren satılmış kralcıklar, derebeyler ve tepeden tırnağa sahte bir burjuvazi vardı. Sömürgelerde gerçek çırılçıplak ortadaydı, ama “metropoller” bu gerçeğin giyinik olmasını yeğliyordu: Yerlilere kendilerini sevdirmek zorundaydılar. Bir tür anne gibi. Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka yaratmaya kalkıştı. Gençler arasından ayıklayıp seçiyorlardı; alınlarına kızgın demirle Batı kültürünün ilkelerini dağlıyorlardı; ağızlarını seslerle, tumturaklı, parlak, içi boş sözcüklerle tıkadılar. Metropolde kısa bir süre kaldıktan sonra, gözleri boyanmış bir halde ülkelerine yolluyorlardı. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankı yapıyorlardı. Bizler Paris’ten, Londra’dan, Amsterdam’dan “Parthenon! Kardeşlik!” diye bağırdıkça, Afrika ya da Asya’nın herhangi bir yerinde dudaklar “…thenon! …deşlik” demek için aralanıyordu. Altın çağdı bu.

    Bu çağ sona erdi: Ağızlar kendi kendilerine açılıyordu artık; sarı ve kara sesler hâlâ bizim hümanizmamızdan söz ediyordu, ama yalnızca bizim insanlık dışılığımızı yüzümüze çalmak için. Bu nazik küskünlük ifadelerini dinlerken hoşnut kalmadığımız söylenemez. Önce gururlu bir şaşkınlık duyduk. “Ne? Kendi başlarına mı konuşmaya başladılar? Kendi ellerimizle neler yaratmışız bir bakın!” İdeallerimizi kabul ettiklerinden kuşkumuz yoktu, çünkü bizi bu ideale sadık kalmamakla suçluyorlardı. Bu kez Avrupa kendi misyonuna gerçekten de inanabilirdi; Asyalıları Helenleştirmişti; yeni bir tür, Greko-Latin siyahlar yaratmıştı. Her zamanki gibi pragmatik olan bizler kendi aramızda şöyle diyorduk: “Varsın içlerini döksünler, bu onları rahatlatır; havlayan köpek ısırmaz.”

    Ortaya çıkan başka bir kuşak durumu değiştirdi. Bu kuşağın yazar ve şairleri, inanılmaz bir sabırla, bize değerlerimizin kendi yaşam gerçekleriyle uyuşmadığını, bu değerleri tam olarak ne reddedebildiklerini ne de onlarla bütünleşebildiklerini anlatmaya çalıştılar. Kabaca söyledikleri şuydu: Siz bizi bir ucube haline getiriyorsunuz, hümanizmanız bize evrensellik öneriyor, ama ırkçı uygulamalarınız bizi ayrılaştırıyor. Onları pek aldırmadan dinliyorduk: Sömürge yöneticilerine Hegel okumaları için para ödenmiyor, zaten Hegel’i pek az okurlar, ama rahatsız vicdanların kendi çelişkilerine batmış olduğunu anlamak için bu filozofa ihtiyaçları yok aslında. Elde var sıfır. Bu yüzden bırakalım bahtsızlıkları sürsün, hiçbir şey çıkmaz bundan. Uzmanlar bize onların ağlayıp sızlanmaları arasında küçücük bir talep iması varsa eğer bunun da entegrasyon talebi olacağını söylüyordu. Bunu elbette bahşedemezdik onlara: Yoksa bildiğiniz gibi aşırı sömürüye dayalı bu sistem yıkılıp giderdi. Ama bu havucu gözlerinin önünde sallandırmak yeter, koşa koşa gelirlerdi. İsyan etmeye gelince, bu konuda hiç mi hiç kaygı duymuyorduk: Hangi aklı başında “yerli” Avrupa’nın güzel evlatlarını sırf onlar gibi olabilmek amacıyla katletmeye kalkar ki? Kısacası bu tür melankolik ruh hallerini teşvik ettik ve Goncourt Ödülü’nü bir kereliğine de bir siyaha vermenin fena olmayacağını düşündük. Bütün bunlar 1939’dan önceydi.

    1961. Dinleyin: “Bir işe yaramaz bıktırıcı sözler ve mide bulandırıcı taklitlerle zaman kaybetmeyelim. Ağzından insan sözcüğünü düşürmeyen, ama her rastladığı yerde, kendi sokaklarının her köşesinde, dünyanın her yerinde insanı katleden bu Avrupa’yı terk edelim. Sözde ‘ruhsal macera’ adına Avrupa yüzyıllardır neredeyse tüm insanlığın sesini boğuyor.” Bu üslup yeni. Böyle konuşmaya cesaret eden kim? Bir Afrikalı, eskinin sömürgesi bir Üçüncü Dünya insanı. “Avrupa”, diye ekliyor, “öyle delice ve pervasız bir ivme kazandı ki… uçuruma doğru gidiyor, ondan uzak durmakla iyi yapmış oluruz.” Diğer bir deyişle, Avrupa hapı yuttu. Yenilir yutulur bir gerçek değil bu, ama bizler de buna derinden inanıyoruz – öyle değil mi sevgili kıtadaşlarım?

    Ama ihtiyatlı konuşmalıyız. Örneğin bir Fransız ötekine, “Ülkemiz hapı yuttu!” dediğinde (ki bildiğim kadarıyla 1930’dan beri hemen her gün karşılaşılan durumdur bu), öfke ve aşk dolu tutkulu bir nutuk halini alır konuşma; hatip de tüm vatandaşlarıyla aynı gemidedir. Ama genellikle şunu ekler: “Tabii eğer şu yapılmazsa…” Herkes mesajı alır: Tek bir hatayı kaldıracak durum yoktur. Tavsiyelerine harfiyen uyulmazsa, o zaman, ancak o zaman ülke parçalanacaktır. Kısacası, ardından tavsiye gelen bir tehdittir bu ve ulusun kendi iç öznelliğinden kaynaklandığı ölçüde daha az şoke edicidir. Ama tam tersine, Fanon Avrupa’nın yok olmaya doğru gittiğini söylediğinde, alarm çığlığı atmadığı gibi, bir tanı koymaktadır. Bu doktor ne Avrupa’nın umutsuz vaka olduğu kanısındadır –mucizelerin var olduğu bilinmektedir- ne de tedavi yolları önerme iddiasındadır: o, Avrupa’nın ölüm döşeğinde olduğunu saptamaktadır. Dışarıdan biri olarak tanısını gözleyebildiği semptomlara dayandırıyor. Avrupa’yı iyileştirmeye gelince; hayır: onu endişelendiren başka şeyler var. Avrupa hayatta kalmış ya da yok olmuş, umurunda değil. Bundan dolayı Fanon’un kitabı skandal yaratıcıdır. Matrak ve rahatsız bir tavırla, “Bizi ne hale sokmuş!” diye mırıldanırsanız, skandalın gerçek niteliğini gözden kaçırmış olursuz, çünkü Fanon sizi hiçbir hale “sokmaz”; başkaları için gayet yakıcı olan bu kitap size karşı tamamen ilgisizdir. Sık sık sizin hakkınızda konuşur, ama sizinle konuşmaz. Siyah Goncourtlar ve sarı Nobeller bitti: sömürgeleştirilmiş ödül sahiplerinin dönemi kapandı. “Fransızca konuşan” eski yerli kendi dilini yeni gereksinimlere uyarlar, sadece sömürgeleştirilmiş olan için kullanır ve ona hitap eder: “Bütün azgelişmiş ülke yerlileri birleşin!” Bu nasıl bir düşüş, düşkünlük! Babaların tek muhatabı bizlerdik, oğullar ise bizi muhatap olarak bile kabul etmiyorlar: Onların söylem nesnesiyiz. Fanon söz arasında Setif, Hanoi ve Madagaskar’da işlediğimiz suçlara değiniyor elbette, ama suçlayarak zaman harcamıyor: Onları kullanıyor. Sömürgecilik taktiklerini, sömürgelerdeki Avrupalılarla “metropol halkı”nı birleştiren ve ayıran karmaşık ilişki oyunlarını, kendi kardeşleri adına parçalıyor; amacı bizi alt etmeyi onlara öğretmek.

    Kısacası, Üçüncü Dünya bu sesle kendisini keşfediyor ve kendisiyle konuşuyor. Türdeş bir dünyada olmadığımızı, köleleştirilmiş halkların bu dünyada hâlâ var olduğunu biliyoruz. Bunlardan bazıları sahte bir bağımsızlık edindi, bazıları egemenliklerini elde etmek için savaşıyor, bazıları ise tam özgürlüklerini kazanmış ama sürekli emperyalist saldırı tehdidi altında yaşıyor. Bu ayrımlar sömürge tarihinden, başka bir deyişle ezme ilişkisinden kaynaklanıyor. Bazı yerlerde metropol, birkaç feodali maaşa bağlamakla idare ederken başka yerlerde böl ve yönet sistemi içinde sömürgeleştirilmiş kullardan bir burjuvazi yaratmıştı; bazı yerlerde ise bir taşla iki kuş vurmuştu: sömürge hem yerleşim yeriydi hem de sömürü yeri. Bu yüzden Avrupa, ayrımları ve çatışmaları keskinleştirmiş, sınıflar ve bazı durumlarda ırkçılık yaratmış ve sömürgeleştirilmiş toplumlarda katmanların ortaya çıkması ve derinleşmesi için elinden geleni ardına koymamıştır. Fanon hiçbir şeyi gizlemez. Eski sömürge, bize karşı mücadele edebilmek için kendisine karşı da mücadele etmelidir. Daha doğrusu, bu ikisi tek ve aynı şeydir. Savaşın ateşi tüm iç engeller eritmelidir; kompradorlardan ve iş bitiricilerden ibaret güçsüz burjuvazi, daima ayrıcalıklı şehir proletaryası ve gecekondu semtlerinin lümpen proletaryası, ulusal ve devrimci ordunun gerçek yedek gücü olan kır kitleleriyle ittifak kurmalıdır. Sömürgeciliğin ekonomik gelişmeyi kasten engellediği ülkelerde, köylülük isyan ettiğinde hızla radikal sınıf olarak ortaya çıkar. Köylülük çıplak baskıya çok aşinadır, şehirli işçilerden çok daha fazla çile çeker ve açlıktan ölmesini önlemek için mevcut yapıların bütünüyle yıkılmasından başka bir önlem yeterli olamaz. Köylülük zafere ulaşırsa ulusal devrim sosyalist olacaktır; harekete geçmişken durdurulursa, sömürge burjuvazisi iktidarı devralırsa, yeni devlet, biçimsel egemenliğine rağmen, emperyalistlerin elinde kalır. Katanga örneği bunu gayet iyi açıklamaktadır. Üçüncü Dünya’nın birliği henüz sağlanmamıştır: Bu, sürmekte olan bir süreçtir; her ülkedeki sömürgeleşmiş halkların bağımsızlık öncesi kadar sonrasında da köylü sınıfının komutası altında birleşmesi demektir. Fanon’un Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki kardeşlerine açıkladığı şey budur: Devrimci sosyalizme her yerde ve hep birlikte gerekleştireceğiz; tek tek olursak eski tiranlar bizi yener. Fanon hiçbir şey saklamaz: ne zayıflıkları, ne anlaşmazlıkları ne de mistifikasyonları. Bir yerde hareket kötü bir başlangıç yapmıştır; başka bir yerde başlangıçtaki ani başarıların ardından hareketin ivmesi azalmıştır; başka yerde durmuştur ve yeniden canlanması için köylülerin burjuvazilerini başlarından atması gerekir. Fanon, okuyucuyu en tehlikeli yabancılaşmalara, yani lider ve kişilik kültüne, Batı kültürüne ve aynı zamanda Afrika kültürünün uzak geçmişine geri dönüşe karşı sürekli uyarıyor. Gerçek kültür devrimdir, yani demir tavında dövülür. Fanon yüksek sesle ve açık seçik konuşur. Biz Avrupalılar onu duyabiliyoruz. Bunun kanıtı bu kitabı elinizde tutuyor olmanızdır. Sömürgeci güçlerin onun samimiyetinden yararlanabileceğinden hiç korkmuyor mu?

    Hayır. Fanon hiçbir şeyden korkmuyor. Bizim yöntemlerimiz çağdışı: Bazen kurtuluşu geciktirebilir ama durduramaz. Yöntemlerimizi düzeltebileceğimizi hayal etmeyin; metropollerin aylak düşü olan yeni-sömürgecilik bir safsatadır; “üçüncü güç” diye bir şey yoktur ya da varsa bile sömürgeciliğin çoktan iktidara getirdiği sahte burjuvazidir. Yalanlarımızı birbiri ardına yüzümüze çarpan bu uyanmış dünyada bizim Makyavelciliğimizin yapabileceği pek bir şey yok. Sömürgecinin tek bir çaresi var: gücü yetebiliyorsa şiddet. Yerlinin tek bir seçeneği var: ya kölelik ya egemenlik. Siz bu kitabı okusanız okumasanız Fanon’a ne? Bu kitap onun kardeşleri için; Fanon bizim köhnemiş hilelerimizi açığa çıkarıyor, yedekte başka hilemiz kalmadığına da emin. Kardeşlerine sesleniyor: Avrupa kıtalarımıza pençelerini geçirdi, bu pençeyi geri çekene dek çentikler açmalıyız üzerinde. Zaman bizden yana: Bizerta’da, Elizabethville’de, Cezayir’in iç bölgelerinden olup biten her şeyden tüm dünya haberdar oluyor. Rakip bloklar karşıt cephelerde yer alıyor ve birbirlerine gık dedirtmiyorlar; haydi bu hareketsizlikten yararlanalım, tarihte yerimizi alalım, bizim akınımız sayesinde tarih ilk kez evrensel olmak zorunda kalsın. Haydi savaşalım. Başka silahımız yoksa bile, bıçağın sabrı yeter.

    Avrupalılar, bu kitabı açın, içine bakın. Karanlıkta birkaç adım attıktan sonra bir ateş çevresinde toplanmış yabancıları göreceksiniz; yaklaşın ve onları dinleyin. Sizin acentelerinize ve buraları koruyan paralı askerlere layık gördükleri yazgıyı tartışıyorlar. Belki sizi görecekler, ama seslerini bile alçaltmadan aralarında konuşmaya devam edecekler. Kayıtsızlıkları sizi can evinizden vurur: Onların babaları, gölgelerde yaşayan o yaratıklar, sizin yarattıklarınız, ölü canlardı; onlara ışık veren sizdiniz, onlar yalnızca size hitap ederlerdi ama siz bu zombilere cevap vermeye tenezzül etmezdiniz. Onların oğulları sizi görmezden geliyor. Onları ısıtan ve aydınlatan ateş size ait değil. Siz, saygılı bir mesafeyle duran siz, kendinizi kaçak, geceye özgü, işi bitmiş hissedeceksiniz. Şimdi sıra sizde. Bir başka şafağın doğacağı bu karanlıklarda artık zombi sizsiniz.

    O halde, diyeceksiniz, bu kitabı pencereden fırlatıp atalım. Bizim için yazılmamışsa neden okuyalım ki? İki nedenle: Birincisi, Fanon sizi kardeşlerine analiz ediyor ve yabancılaştırma mekanizmalarımızı onlar için kırıp söküyor. Nesnelerden ibaret hakikatinizi keşfetmek için bundan yararlanın. Kurbanlarımız bizi kendi yara ve zincirlerinden tanıyorlar: Tanıklıklarını çürütülmez kılan da bu. Kendimize ne yapmış olduğumuzu kavramamız için onlara ne yaptığımızı bize göstermeleri yeter. Gerekli bir şey mi bu? Evet, çünkü Avrupa çökmeye yazgılı. Ama, diyeceksiniz yine, biz metropolde yaşıyoruz ve aşırılıkları onaylamıyoruz. Doğru, siz sömürgelerdeki Avrupalı değilsiniz, ama onlardan daha iyi de değilsiniz. Sömürgeciler sizin öncülerinizdi, onları deniz-aşırı topraklara siz gönderdiniz, sizi onlar zengin etti. Onları uyardınız: Çok fazla kan dökerlerse, yarım ağızla onları reddedecektiniz; tıpkı bir devletin –hangisi olduğu önemli değil- yurtdışındaki ajitatör, provokatör ve casuslar çetesi bir kez yakalanınca onları tanımazdan gelmesi gibi. Bu kadar liberal ve bu kadar insancıl olan, kültür aşkını abartılı bir özentiye vardıran sizler, sömürgeleriniz olduğunu ve bu sömürgelerde sizin adınıza insanların katledildiğini unutmuş gibi yapıyorsunuz. Fanon yoldaşlarına –özellikle biraz fazla Batılılaşmış kalanlara- sömürge temsilcileriyle “metropol halkı”nın dayanışmasını gösteriyor. Bu kitabı okuma cesaretini gösterin, en baş nedeniniz de sizi utandıracağı olmalı; utanç, Marx’ın dediği gibi, devrimci bir duygudur. Görüyorsunuz, ben de öznel yanılsamadan kendimi kurtaramıyorum. Ben de size şöyle diyorum: “Her şey bitti, tabii eğer…” Ben, bir Avrupalı olarak, düşmanımın kitabını çalıyor ve onu Avrupa’yı iyileştirmenin bir aracı kılıyorum. Bundan en iyi şekilde yararlanın.

    *

    Ve işte ikinci neden: Sorel’in faşist saçmalıklarını bir yana bırakırsanız, Engels’ten bu yana  tarihin ebeliğini yeniden gün ışığına çıkaran ilk kişinin Fanon olduğunu görürsünüz. Üstelik mutsuz bir çocukluğun ya da ateşli bir mizacın onda tuhaf bir şiddet eğilimi yarattığını da sanmayın. Fanon duruma tercüman olmaktadır, hepsi bu. Ama liberal ikiyüzlülüğün sizden sakladığı ve kendisini yarattığı kadar bizi de yaratmış olan diyalektiği adım adım oluşturmak için yapması gereken tek şey de budur zaten.

    Geçen yüzyılda burjuvazi işçileri, kaba açgözlülükleriyle çığrından çıkmış gözü doymaz yığınlar olarak gördü, ama bu kaba saba adamları insan ırkına dahil etmeyi ihmal etmedi. İnsan ve özgür olmasalar işgüçlerini nasıl satabilirlerdi ki? Fransa’da ve İngiltere’de hümanizma evrensel olduğu iddiasındadır.

    Zorunlu çalışma bunun tam tersidir: Sözleşme yoktur; üstelik gözdağı vardır; dolayısıyla baskı aşikârdır. Deniz-aşırı topraklardaki askerlerimiz, metropollere özgü evrenselciliği reddederek, insan ırkına numerus clausus’u* uygular: İnsanın hemcinsini soyması, köleleştirmesi ya da öldürmesi suç sayıldığından, onlar sömürge halkının insanın hemcinsi olmadığı ilkesini geçerli kılarlar. Bizim vurucu güçlerimiz bu soyut kesinliği gerçekliğe dönüştürme görevini almışlardır: İlhak edilen toprakların sakinlerini gelişmiş maymun düzeyine indirgeyerek, sömürgecinin onlara yük hayvanı muamelesini yapmasını haklı çıkarmaları için emir verilmiştir. Sömürgeci şiddeti, bu köleleştirilmiş insanları salta durdurmayı amaçlamakla kalmaz, onları insanlıktan çıkarmaya da çalışır. Onların geleneklerini yok etmek, onların dilleri yerine bizim dilimizi yerleştirmek ve kendi kültürümüzü bile vermeden onların kültürünü yerle bir etmek için elden gelen her şey yapılacaktır; yorgunluktan serseme döneceklerdir. Açlıktan kadidi çıkmış ve hasta bir haldeyken hâlâ karşı koyacak güçleri kalmışsa eğer, gerisini korku halleder: Silahlar köylüye çevrilir; siviller gelip toprağına yerleşir ve kırbaç korkusuyla bu toprağı kendileri için işlemeye zorlanır. Köylü direnirse askerler ateş açar, artık ölü biridir o; boyun eğer ve kendini küçültürse bu kez de artık insan olmaktan çıkar. Utanç ve korku karakterini parçalar, kişiliğini dağıtır. Uzmanlar bu işi soluk aldırmadan yürütürler: “Psikoloji hizmetleri” yeni ortaya çıkmadı! Keza, beyin yıkama da! Gene de bütün bu çabalara karşın amaçlarına hiçbir yerde ulaşamadılar: ne siyahların ellerini kestikleri Kongo’da, ne de daha yakınlarda itiraz edenlerin dudaklarını yarıp kilit taktıkları Angola’da. Bir insanı hayvana çevirmenin mümkün olmadığını iddia edecek değilim; onu hatırı sayılır ölçüde zayıf düşürmeden bunu yapamayacaklarını söylüyorum: Dayak hiçbir zaman yeterli olmaz, açlığı daha da artırarak baskı kurmak gerekir. Kölelik koşullarında bu durum can sıkıcıdır: Türümüzün bir üyesini ehlileştirdiğiniz zaman onun üretkenliğini azaltırsınız, ne kadar az verirseniz verin, bu kümes insanı değerinden fazlaya mal olur. Bu yüzden sömürgeciler yolun yarısına geldiklerinde ehlileştirmekten vazgeçmek zorunda kalırlar. Sonuç: ne insan ne hayvan, yerli. Dayak yemiş, kötü beslenmiş, hasta, korku içinde ama yalnızca bir noktaya kadar; ister sarı olsun, ister siyah ya da beyaz, karakter özelliği hep aynıdır: o bir tembel, içten pazarlıklı ve hırsızdır, neyle yaşadığı belli değildir ve yalnızca şiddetin dilinden anlar.

    Zavallı sömürgeci: Çelişkisi apaçık ortada. Yağmaladıklarını öldürmek zorundadır; cinlerin de böyle yaptığı söylenir. Ama bu artık mümkün değildir. Aynı zamanda onları sömürmesi de gerekmiyor mu? Katliamı soykırım noktasına, köleliği hayvanlaştırma düzeyine getiremediği için denetimi elden kaçırır, operasyon tersine döner ve şaşmaz bir mantıkla sonunda sömürgesizleştirmeye* varır.

    Hemen değil ama. Öncelikle Avrupalılar hüküm sürmektedir: çoktan kaybetmiştir ama bunun farkında değildir; yerlilerin sahte yerli olduğunu henüz bilmemektedir: onlara eziyet etmiştir ama –sözüne kulak verecek olursak- içlerindeki kötülüğü yok etmek ya da bastırmak için bunu yaptığını söyler; üç kuşak sonra bu zararlı içgüdüleri artık bir daha ortaya çıkmayacaktır. Hangi içgüdüler? Köleleri efendiyi katletmeye yöneltenler mi? Efendi, kendi zulmünün kendine karşı döndüğünü nasıl olur da anlayamaz? Bu ezilen köylülerin vahşetinde, bir sömürgeci olarak uyguladığı vahşeti nasıl görmez? Bu vahşetin onların içlerine devasızca işlediğini nasıl anlamaz? Nedeni basittir: Kendi mutlak erkinden ve bu erki yitirme korkusundan deliye dönmüş bu zorba, bir zamanlar insan olduğunu hatırlamakta zorluk çekmektedir; kendisini bir kamçı ya da tüfek sanır; “aşağı ırklar”ın ehlileştirilmesinin onların reflekslerini koşullamaktan geçtiğine inanmıştır. İnsan belleğini, silinmez anıları görmezden gelir; ayrıca, her şeyden önemlisi, belki de hiç bilmediği bir şey var: ancak başkalarının bize yaptıklarını derinden ve kökten yadsıyarak şu an olduğumuz kişi oluruz. Üç kuşak, öyle mi? Daha ikincide, oğullar gözlerini açar açmaz babalarının dayak yediğini gördüler. Psikiyatri dilinde buna “travma geçirmek” denir. Hem de ömür boyu. Ama sürekli yenilenen bu saldırganlıklar, onlara boyun eğdirmek şöyle dursun, tam tersine, dayanılmaz bir çelişki içine sokar ve bunun da bedelini Avrupalı er ya da geç ödeyecektir. Bundan sonra, sıraları gelip de utanç, açlık ve acının ne olduğunu öğrendiklerinde, üzerlerinde uygulanan şiddetin derecesine eşit güçte volkanik bir öfke uyanır içlerinde. Onların şiddetin dilinden başka bir şeyden anlamadığını mı söylediniz? Haklısınız; ilk başta yalnızca sömürgecinin şiddeti olacak, bir süre sonra ise yalnızca onların şiddeti; yani, aynadan bize bakan yansımız gibi bize yönelen aynı şiddet. Yanılmayın sakın; bu delice öfkeyle, bu acımasızlık ve kinle, bizi öldürme yönündeki bitmez arzularıyla ve gevşemekten korkan güçlü kaslarının hiç durmadan kasılmasıyla insan haline gelir onlar: Onları yük hayvanına çevirmek isteyen sömürgeci sayesinde ve ona karşı çıkarak insan olurlar. Hâlâ kör ve soyut olmasına karşın nefretleri sahip oldukları tek hazinedir: Efendi bu nefreti körükler, çünkü onları aptallaştırmaya çalışır; bu nefreti kırmayı başaramaz, çünkü çıkarları yolun yarısında onu durdurur. Dolayısıyla, sahte yerliler, yerlinin inatla hayvan konumunu reddetmesine dönüşmüş olan ezenin gücü ve güçsüzlüğü sayesinde hâlâ insandır. Geri kalana gelince, mesaj açıktır. Tembeldirler, elbette öyledirler: Bu bir sabotaj biçimidir. İçten pazarlıklı ve hırsızdırlar: Ne bekliyordunuz? Küçük hırsızlıkları henüz örgütlenmemiş bir direnişin başlangıcına işaret eder. Bu da yeterli olmazsa, kendilerini çıplak elleriyle silahların önüne atanlar vardır; onlar yerlilerin kahramanlarıdır; ötekiler de Avrupalıları öldürerek insanlaşır. Vurulurlar: Bu kanun kaçaklarının ve şehitlerin fedakârlıkları korku içindeki kitleleri coşturur.

    Korku içindedirler, evet. Bu yeni aşamada sömürgeci saldırganlık sömürge insanı tarafından yeni bir tür terör olarak içselleştirilir. Bu terörle yalnızca bizim sınırsız baskı araçlarımız karşısında hissettikleri korkuyu değil, kendi öfkelerinin içlerinde esinlediği korkuyu da kast ediyorum. Onlara nişan almış silahlarımızla bu korkutucu içgüdüler arasında, yüreklerinin derinliklerinden gelen ve her zaman tanıyamadıkları bu canice güdüler arasında tuzağa düşmüş durumdadırlar. Çünkü öncelikle bu onların şiddeti değil, bizim şiddetimizdir, geri dönerek büyür ve onları parçalar; bu ezilen insanların ilk tepkisi, kendilerinin de bizim de ahlâki olarak kınadığımız ama insanlıklarına kalmış tek sığınak olan bu utanç verici öfkeyi bastırmak olur. Fanon’u okuyun: Çaresizlik dönemlerinde duyulan çılgınca öldürme isteğinin sömürge insanının kolektif bilinçaltı olduğunu anlayacaksınız.

    Bu bastırılmış öfke, patlayamadığından, durmadan dönüp durur ve bizzat ezilenleri harap eder. Bu öfkeden kurtulmak için sonunda birbirlerini katlederler; kabileler gerçek düşmana karşı koyamadıklarından birbirleriyle savaşır –üstelik kabileler arasındaki bu düşmanlıkları körükleme konusunda sömürge politikasına güvenebilirsiniz; kardeşine bıçak çeken kişi, ortak aşağılanmalarının nefretlik imgesini sonsuza dek yok ettiğine inanır. Ama günahı ödeyen bu kurbanlar onların kana susamışlıklarını yatıştırmaz, makineli tüfeklerin üstüne yürümelerini önlemenin tek yolu bizim işbirlikçilerimiz olmalarıdır: reddettikleri insanlıkdışılaşma süreci tam da onların inisiyatifiyle hızlanacaktır. Sömürgecinin keyifli bakışları altında kendilerini onlara karşı doğaüstü önlemlerle koruyacaklardır; bazen hûşû uyandıran eski mitleri yeniden canlandıracaklar, bazen de kılı kırk yaran ritüellere kendilerini bağlayacaklardır. Böylece sömürge insanı, her anını işgal eden tuhaflıklara sığınarak kendi saplantısı içinde derin arzularını gömer. Dans ederler: Bu onları meşgul eder; kaslarının acı veren gerginliğini gevşetir, üstelik dans çoğu zaman farkında olmadıkları şeyleri gizlice dile getirir: dillendirmeye cesaret edemedikleri Hayır’ı, işlemeye cüret edemedikleri cinayetleri ifade eder. Bazı yörelerde son bir çareyi kullanırlar: cinlenme. Bir zamanlar çok basit bir dinsel uygulama, inananın kutsalla bir tür iletişimi olan şey, umutsuzluk ve aşağılanmaya karşı bir silaha dönüşmüştür: Zar’lar, loa’lar, Santeria Azizleri içlerine girer, şiddetlerini denetim altına alır ve onları bitkin düşürene dek vecd halinde harcatır. Aynı zamanda bu yüksek şahsiyetler de onları korur: Diğer bir deyişle, sömürge insanı, dinsel yabancılaşmayla daha da yakınlaşarak kendisini sömürge yabancılaşmasından korur; birbirini pekiştiren iki yabancılaşmanın birikimi nihai sonuç olur. Örneğin bazı psikozlarda her gün aşağılanmaktan bıkan sanrılı kişi birden kendisine iltifat eden bir melek sesi duymaya başlar; bu durum alayları önlemez ama hiç değilse biraz soluk aldırır. Bu bir savunma aracı ve maceralarının sonudur: Kişilik parçalanır ve hasta deliliğe doğru yol alır. Titizlikle seçilmiş birkaç bahtsız için, daha önce sözünü ettiğim başka bir cinlenme durumu daha vardır: Batı kültürü. Onların yerinde olsam kendi zar’larımı Akropol’e tercih ederim diyebilirsiniz. Tamam, mesajı almışsınız. Yine de tam olarak değil, çünkü onların yerinde değilsiniz. Henüz değilsiniz. Yoksa başka seçenekleri olmadığını bilirdiniz: topluyorlar, biriktiriyorlar. İki dünya, iki ayrı cinlenme demektir: gece boyunca dans edersiniz, şafakta ayine katılmak üzere kiliseye koşarsınız. Gün be gün çatlak genişler. Düşmanımız kardeşlerine ihanet eder ve hempamız haline gelir; kardeşleri de aynı şeyi yapar. Yerlilik, sömürgecinin sömürge insanında kendi rızasıyla yarattığı ve beslediği bir nevrozdur.

    İnsan olmayı hem talep etmek hem de reddetmek patlayıcı bir çelişkidir. Patladığını siz de benim gibi biliyorsunuz. Ayrıca yangınlar çağında yaşıyoruz: Kıtlığın artması için doğum oranının yükselmesi yeter, yeni doğan ölmekten çok yaşamaktan korksun; şiddet seli tüm engelleri devirir. Cezayir ve Angola’da Avrupalılar görüldükleri yerde katlediliyor. Bu bir bumerang çağı, şiddetin üçüncü evresi: Üzerimize geri gelir, bize çarpar ve daha öncekiler gibi, bunun bizim bumerangımız olduğunu yine bilmeyiz. “Liberaller” aptala dönmüştür: Yerlilere karşı yeterince nazik olmadığımızı, onlara mümkün olduğunca bazı haklar vermenin akıllılık ve ihtiyatlılık olacağını kabul ederler; bu ayrıcalıklılar kulübüne, yani insan soyuna onları yığınlar halinde ve hamisiz kabul etmek onları pek mutlu edecektir: şimdiyse bu barbarca ve çılgınca zincirinden boşanma ne onları ne de zavallı sömürgeciyi esirgiyor. Metropol Solu rahatsız: Yerlilerin gerçek kaderinin, maruz kaldıkları acımasız baskının farkındadır, isyanlarını kınamaz, bunu kışkırtmak için elimizden geleni yaptığımızı bilir. Ama bu durumda bile sınırlar olduğunu düşünür: Bu gerillalar benimsenmek için şövalyece davranmalıdırlar; insan olduklarını kanıtlamanın en iyi yolu budur. Bazen sol onları ayıplar: “Fazla ileri gidiyorsunuz, sizi daha fazla destekleyemeyiz.” Yerliler onların desteğine hiç mi hiç aldırmazlar; bu desteği alıp bir taraflarına sokabilirler, değeri bu kadardır. Savaş başlar başlamaz bu sert gerçeği gördüler: Biz de herkes gibiyiz, hepimiz onlardan yararlandık, bir şey kanıtlamaları gerekmez, kimseye ayrıcalıklı muamele etmeyecekler. Görev tek, amaç tek: her tür araçla sömürgeciliği sürüp atmak. En uyanıklarımız gerektiğinde bunu kabul etmeye hazırdırlar, ama bu güç denemesinde aşağı-insanların bir insanlık belgesi elde etmek için kullandıkları tamamen insanlıkdışı yöntemi görmeden gelemezler: Hemen verin şu belgeyi de barışçıl yollarla bunu hak etmeye çalışsınlar. Soylu ruhlarımız ırkçıdır.

    Fanon’u okumaları iyi olur. Fanon, bu bastırılamaz şiddetin ne de bir bardak suda fırtına, ne barbar içgüdülerinin yeniden ortaya çıkışı ne de bir hınç olduğunu kusursuzca gösteriyor: kendine gelen insandır bu. Şu hakikati geçmişte bildiğimize ama unuttuğumuza inanıyorum: tatlı dil şiddetin izlerini silemez; ancak şiddet onları yok edebilir. Sömürgeleştirilen, ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulur. Kaybettiği berraklık ve açıklığa ancak öfkesi patladığında yeniden kavuşur, kendini yarattığı ölçüde kendini tanır; uzaktan bakınca onların savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz; ama savaşçıyı adım adım özgürleştirmeye kendi başına girişir, sömürge karanlığını savaşın içinde ve dışında adım adım tasfiye eder. Savaş başlar başlamaz da acımasız olur. Ya korkacaksın ya da korkutucu olacaksın; yani ya hileli bir yaşamın ayrıştırmalarına teslim olacaksın ya da kendi yerli toprağının birliğini fethedeceksin. Köylüler ellerine silah aldığında eski mitler soluklaşır, tabular birer birer yıkılır: bir savaşçının silahı onun insanlığıdır. Çünkü isyanın ilk aşamasında öldürmek gereklidir: Bir Avrupalıyı öldürmek bir taşla iki kuş vurmak, tek bir atışta hem ezeni hem de ezileni yok etmektir: geriye bir ölü ve bir özgür insan kalır; hayatta kalan ilk kez ayaklarının altında bir ulusal toprak hisseder. Bu anda ulus onu yüzüstü bırakmaz: Nereye giderse, nerede olursa o da oradadır –her zaman yanında, onun özgürlüğüyle birleşir. Ama ilk şaşkınlıktan sonra sömürge ordusu tepki gösterir: isyancı ya birleşecek ya da katledilecektir. Kabile çatışmaları azalır, yok olmaya yüz tutar; çünkü öncelikle devrimi tehlikeye sokmaktadır ve daha da önemlisi, bu çatışmalar şiddeti sahte düşmanlara yöneltmekten başka bir işe yaramaz. Bu çatışmalar devam ederse –Kongo’da olduğu gibi- bunun tek nedeni sömürgeciliğin ajanlarının körüklemesidir. Ulus ileriye atılır: kardeşi nerede dövüşüyorsa ulusun da orda olduğunu hisseder kardeşler. Onların kardeşçe sevgileri size karşı hissettikleri nefretin öteki yüzüdür: onlar, her biri öldürmüş olduğu ve her an yeniden öldürebileceği için kardeştirler. Fanon okurlarına “kendiliğindenlik”in sınırlarını, “örgütlenme”nin zorunluluk ve tehlikelerini gösterir. Ama görev ne kadar muazzam olursa olsun, her yeni aşamada devrim bilinci derinleşir. Son kompleksler de uçup gider: Bakalım bir ALN* askerindeki “bağımlılık kompleksi”nden söz etmeyi başarabilecekler mi? Gözündeki perdeden kurtulan köylü ihtiyaçlarının farkına varır: bu ihtiyaçlar onu öldürmekteydi, ama onları görmezden gelmeye çalışmıştı; artık onları sınırsız talepler olarak keşfediyor. Bu kitlesel şiddet atmosferinde –Cezayirlilerin yaptığı gibi beş yıl, sekiz yıl sürdüğünde- askeri, toplumsal ve siyasal talepler birbirinden ayrılamaz.  Savaş –keşke yalnızca komuta ve sorumluluklar sorunu olsaydı- barışın ilk kurumları olacak yeni yapılar kurar. Artık insan, dehşet verici şimdiki zamanın müstakbel evlatları olan yeni gelenekleri yaratmıştır; artık savaşın sıcaklığında her gün doğan, her gün doğacak bir hakla meşrulaşmıştır: Son sömürgecilerin öldürülmesi, topraklardan sürülmesi ya da asimile edilmesiyle birlikte, azınlık tür yok olarak yerini sosyalist kardeşliğe bırakır. Ama bu da yeterli değildir: Savaşçı kestirme yollara sapar; kendisini eski “metropol insanı” düzeyinde bulmak için bunca riske atıldığını sanmayın. Bakın ne kadar sabırlı: Belki de zaman zaman bir başka Dien Bien Phu* hayal eder; ama buna bel bağladığını da sanmayın: o, gayet iyi silahlanmış zenginlere karşı savaşan sefil bir baldırı çıplaktır. Kesin zaferler beklerken ve çoğu zaman hiçbir şey beklemezken düşmanlarında tiksinti yaratır. Korkunç kayıplar vermeden olmaz bu iş; sömürge ordusu barbarlaşır: güvenlik kuvvetlerinin bölgeleri kuşatması, arama tarama, adam toplama, cezalandırma seferleri; kadınları ve çocukları katlederler. Bu yeni insan, bir insan olarak hayatının ölümle başladığını bilir; kendisini potansiyel ölü olarak görür. Öldürülecektir; sadece öldürülme riskini kabul ediyor değildir, öleceğinden emindir. Bu potansiyel ölü karısını ve oğullarını kaybetmiştir: o kadar çok can çekişen görmüştür ki hayatta kalmaya zaferi tercih eder; zaferden kendisi değil başkaları yararlanacaktır; kendisi çok yorulmuştur. Ama bu yürek yorgunluğu, inanılmaz cesaretinin kaynağıdır. Biz kendi insanlığımızı ölümün ve umarsızlığın berisinde buluyoruz; o ise işkence ve ölümün ötesinde buluyor. Rüzgârı eken biz olduk; kasırga da o. Şiddetin çocuğu kendi insanlığını her an bu şiddetten çekip çıkartır: Biz onun sırtından insan olduk; o bizim sırtımızdan insan olur. Başka bir insan: daha kaliteli.

    *

    Burada Fanon durur. O, yolu gösterdi: Savaşçıların sözcüsü olarak, her türlü anlaşmazlık ve bölgecilik karşısında birliğe, Afrika kıtasının birliğine çağrı yaptı. Amacına ulaşmıştır. Sömürgesizleştirme tarihsel olgusunu bütünüyle anlatmak isteseydi, bizim hakkımızda da konuşması gerekecekti –niyeti kesinlikle bu değildi. Ama kitabı kapattığımızda, kitabın etkisi, yazara rağmen sürüyor: Çünkü devrim halindeki halkların gücünü seziyor ve buna güçle karşılık veriyoruz. Dolayısıyla yeni bir şiddet ânı ortaya çıkıyor ve bu kez bizi de içine alıyor, çünkü sahte yerli bu şiddetle değiştiği ölçüde bizi de değiştiriyor. Herkes istediği gibi düşünebilir; yeter ki düşünsün: Bugünlerde aldığı darbelerden serseme dönmüş bir Avrupa’da, Fransa, Belçika ve İngiltere’de düşüncenin en ufak oyalanması sömürgecilikle işbirliği anlamına gelir ve cezayı gerektirir. Bu kitabın kesinlikle bir önsöze ihtiyacı yok. Özellikle de bize hitap eden bir önsöze. Gene de, diyalektiği sonuna kadar götürmek için bir önsöz yazdım: Biz Avrupalılar da, biz de sömürgesizleştiriliyoruz: Yani her birimizin içinde var olan sömürgeci kanlı bir operasyonla çıkartılıyor. Cesaretimiz varsa kendimize iyice bir bakalım ve ne hale geldiğimizi görelim.

    Öncelikle şu beklenmedik manzarayla bir yüzleşelim: Hümanizmamızın striptizi. İşte çırılçıplak, güzel değil: yalancı bir ideolojiden başka bir şey değil, yağmanın incelikli aklanması; yapmacık tavırları ve sevgisi, saldırgan eylemlerimize kefil oluyor. Şiddet karşıtlarının görüntüsü hoştur: ne kurban ne işkenceci! Gelin bakalım şimdi! Oy verdiğiniz hükümet ve kardeşlerinizin hizmet ettiği ordu hiç duraksamadan ve vicdan azabı duymadan “soykırım” işlerken siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz. Kurban olmayı seçerseniz, bir iki günü cezaevinde geçirmeyi göze alırsanız, o zaman da kolay yolu seçmeye çalışıyorsunuz demektir. Ama sıyıramazsınız; çıkış yok. Şunu kafanıza sokun: Şiddet daha dün başlamış bir şey olsaydı, baskı ve sömürü yeryüzünde hiç var olmamış olsaydı, belki de sergilediğiniz şiddetsizlik çatışmayı yatıştırabilirdi. Ama tüm rejim, hatta sizin şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisiyle yönetiliyorsa, pasifliğiniz sizi ezenlerin safına koymaktan başka bir amaca hizmet etmez.

    Bizlerin sömürücü olduğumuzu çok iyi biliyorsunuz. “Yeni kıtalar”dan altını, madenleri, sonra da petrolü alıp eski metropollere getirdiğimizi çok iyi biliyorsunuz. Saraylar, katedraller ve sanayi merkezleri gibi kusursuz sonuçları eksik değil tabii; ama sonra ufukta kriz göründüğünde, darbeyi yumuşatmak ya da başka yere saptırmak için sömürge pazarları hazırda bekliyordu. Tıka basa zenginlik dolu Avrupa, tüm sakinlerine insanlığı de jure [yasal olarak] bahşetti: bizde insan suç ortağı demektir, çünkü sömürge talanından biz hepimiz yararlandık. Bu pek soluk, semirmiş kıta sonunda Fanon’un haklı olarak “narsisizm” dediği şeye gömüldü. Cocteau Paris’ten, “kendisinden söz etmekten asla vazgeçmeyen bu şehir”den rahatsızdı. Peki Avrupa, başka ne yapıyor? Ya şu Avrupa-üstü canavar, Kuzey Amerika? Lâf-ı güzaf: özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi, onur, ülke, falan, filan. Bunlar bizi aynı zamanda ırkçı yorumlar yapmaktan alıkoymadı: pis Zenci, pis Yahudi, pis Arap. Liberal ve yumuşak, soylu zihinler –kısacası, yeni-sömürgeciler- bu tutarsızlıktan şok olduklarını ileri sürdüler; ama bu ya hatadır ya da kötü niyet: bizde ırkçı bir hümanizmadan daha tutarlı bir şey olamaz, çünkü Avrupalının kendisini insan yapmasının için tek yolu köleler ve ucubeler yaratmaktı. Yerli statüsü var olduğu sürece bu sahtekârlığın maskesi düşmedi. İnsan türü, daha somut uygulamaları örtmek için, sanki soyut bir evrensellik ilkesi varmış gibi gösterir: Denizaşırı topraklarda, sayemizde bizim konumumuza ulaşabilmeleri için belki bin yıl gerekecek alt-insanlar ırkı vardı. Kısacası, insan ırkını seçkinlerle karıştırıyorduk. Bugün yerli kendi hakikatini ortaya koyuyor; aynı zamanda, sıkı sıkıya kapalı kulübümüz de zayıflığını ortaya koyuyor: Bir azınlık kulübüdür bu; ne fazla ne eksik. Daha beteri de var: Ötekiler bizim karşımızda insana dönüştüğünden, bizim de insan soyunun düşmanı olduğumuz ortaya çıkıyor; seçkinler gerçek doğalarını ortaya koyuyorlar: bir çete. Sevgili değerlerimiz kanatsız kalıyor; yakından bakarsanız kanla lekelenmemiş tek bir değer bile göremezsiniz. Kanıt mı istiyorsunuz, şu soylu sözleri hatırlayın: Fransa ne kadar da cömerttir. Biz cömertiz, öyle mi? Ya Setif’e ne demeli? Bir milyondan fazla Cezayirlinin yaşamına mal olan sekiz yıllık o korkunç savaş peki? Elektrikle işkence? Ama bilmem hangi misyona ihanet etmiş olmakla suçlanamayız elbette; çünkü böyle bir misyonumuz yoktur. Sorgulanan şey tam da cömertliğimiz; böyle güzel, melodik bir kelime yalnızca tek bir anlama gelir: bahşedilmiş statü. Karşıdaki insanlar için, yeni ve serbest bu insanlar için, kimsenin kimseye bir şey verme gücü ya da ayrıcalığı yoktur. Herkes bütün haklara sahiptir. Her konuda. İnsan soyumuz, günün birinde iyice olgunlaştığında, kendisini yerküre sakinlerinin toplamı olarak değil, onların karşılıklı ilişkilerinin sonsuz birliği olarak tanımlayacaktır. Ben bırakıyorum; siz işi kolayca bitirirsiniz; karşıya, aristokratik erdemlerimize ilk ve son kez olarak bakmanız yeter: Bu erdemler yok olmaya mahkûm; kendilerini yaratmış olan alt-insanlar aristokrasisi yok olurken onlar nasıl yaşayabilir? Birkaç yıl önce, burjuva -ve sömürgeci- bir yorumcu Batı’yı savunma adına bula bula şunu bulmuştu: “Bizler melek değiliz. Ama hiç değilse vicdan azabı duyuyoruz.” Ne büyük bir itiraf! Geçmişte kıtamızın başka cankurtaranları vardı: Parthenon, Sözleşmeler, İnsan Hakları ve gamalı haç. Şimdi bunların değerinin ne olduğunu biliyoruz: Artık bizi batan gemiden kurtarabileceğini iddia ettikleri tek şey, şu gayet Hıristiyan suçluluk duygumuz. Sonumuz yaklaştı; gördüğünüz gibi Avrupa elek gibi su sızdırıyor. Peki ne oldu? Çok basit: Biz tarihin özneleriydik şimdi ise nesneleriyiz. İktidar savaşı tersine döndü, sömürgesizleştirme iş başında; paralı askerlerimizin ellerinden gelen tek şey, bu sürecin tamamlanmasını geciktirmek.

    Dahası eski “metropol”lerin kelleyi koltuğa alıp, baştan kaybedilmiş bir savaşa tüm güçleriyle girişmleri gerekir. Bugeaud’ların*kuşkulu zaferini yaratmış olan bu eski sömürge vahşetinin, maceranın sonunda, on kat artmış olsa da yetersiz kaldığını görüyoruz. Birlikler Cezayir’e gönderildi ve yedi yıl boyunca hiçbir sonuç alamadan orada kaldılar. Şiddet yön değiştirdi; muzaffer olduğumuz için, bu şiddeti uygulayışımız görünürde bizi etkilemedi; şiddet ötekilerin kişiliğini bozarken insan olan bizlerin hümanizmamız hiç etkilenmedi. Kârın birbirine bağladığı metropol sakinleri suç topluluklarını Kardeşlik ve Sevgi adlarıyla vaftiz ettiler. Bugün, her yerde engellenen aynı şiddet askerlerimiz aracılığıyla bize geri dönüyor, içselleşiyor ve bizi etkisi altına alıyor. İçe dönme başlıyor: Sömürge insanları yeniden bütünleşirken, bizler, gericiler ve liberaller, sömürgeciler ve “metropol sakinleri”, çözülüyoruz. Öfke ve korku çoktan çırılçıplak kaldı: Başkent Cezayir’deki “zulüm” sırasında çırılçıplak ortaya çıktı. Peki ya vahşiler nerede? Barbarlık nerede? Hiç eksik yok, tamtamlar bile var: Otomobil kornaları “Cezayir Fransızdır!” diye ritim tutarken, Avrupalılar Müslümanları diri diri yakıyor. Fanon’un hatırlattığına göre, kısa süre önce bir psikiyatristler kongresi yerlilerin suç işlemesinden dert yanıyorlardı: Bu insanlar birbirlerini öldürüyorlar, diyorlar, bu da normal değil; Cezayirlilerin korteksi gelişmemiş olmalı. Orta Afrika’daki başka psikiyatristler de “Afrikalılar ön loblarını çok az kullanıyor,” saptamasını yaptılar. Bu bilginler araştırmalarını Avrupa’da, özellikle de Fransızlar arasında yapsalar daha iyi olacak. Çünkü biz de bir süredir ön lob tembelliğinden muzdarip olmalıyız: Yurtseverlerimiz kendi yurttaşlarına suikast düzenliyor, kimseyi evde bulamazlarsa evi de kapıcıyı da havaya uçuruyorlar. Üstelik bu yalnızca başlangıç: iç savaşın sonbaharda ya da önümüzdeki ilkbahar başlayacağı tahmin ediliyor. Ne var ki loblarımız kusursuz görünüyor: Yerliyi ezmeye gücü yetmeyen şiddetin içe dönmesi, içimizde birikmesi ve bir çıkış yolu araması bunun nedeni olamaz mı? Cezayir halkının birliği Fransızların dağılmasına yol açıyor: eski metropol topraklarında kabileler dans ediyor ve savaşmaya hazırlanıyor. Terör Afrika’dan ayrılıp buraya yerleşti; çünkü yerliye yenilme utancını bizim kanımızla ödetmek isteyen kudurmuşlar var; başkaları da var, herkes, aynı derecede suçlu (Bizerta’dan sonra, eylül ayındaki linçlerden sonra sokaklara çıkıp “Yeter artık!” diye bağırdılar) ama daha oturaklı olanlar: liberaller, omurgasız solun en sertleri. Onların da içlerindeki ateş artmakta. Kudurganlıkları da. Ama korkudan da ölüyorlar! Öfkelerini mitlerin ve karmaşık ritüellerin ardına saklıyorlar. Nihai hesap verme gününü ve hakikat vaktini geciktirebilmek için başımıza bir Büyük Büyücü verdiler; tek görevi ne pahasına olursa olsun bizi bilgisiz bırakmak. Ama ne çare; bazılarının açıkça duyurduğu, bazılarının bastırdığı şiddet daireler çizerek dolaşıyor: Bir gün Metz’de patlıyor, ertesi gün Bordeaux’da; şimdi burada, sonra orada, mendil saklama oyunu gibi. Adım adım sıra bize geliyor, yerli konumuna götüren yola biz de giriyoruz. Ama hakiki yerli olabilmek için topraklarımızın eski sömürge insanları tarafından işgal edilmesi ve bizim de açlıktan gebermemiz gerekir. Böyle bir şey olmayacak; hayır, bizi pençesine alan düşkün bir sömürgecilik; çok geçmeden bütün küstahlığı ve bunaklığıyla üzerimize abanacak; bu bizim zar’ımız, bu bizim loa’mız. Emin olun, Fanon’un son bölümünü okurken sefaletin dibinde yaşayan bir yerli olmanın sömürgeci olmaktan daha iyi olduğuna ikna olacaksınız. Bir polis memurunun günde on saat işkence yapmak zorunda olması doğru bir şey değil: İşkencecilerin fazla mesai yapması, kendi menfaatlerini düşünerek men edilene kadar bu gidişle sinir minir kalmayacak onlarda. Ulusun ve ordunun moralini hukuk düzeni içinde yüksek tutmak istiyorsanız, ordunun ulusu sistematik bir şekilde demoralize etmesi doğru değil. Cumhuriyetçi geleneklere sahip bir ülkenin yüz binlerce gencini cuntacı subaylara emanet etmesi de doğru değil. Sevgili yurttaşlarım, bizim adımıza işlenen bütün suçları bilen sizler, kimseye, kendimize bile bu suçlar hakkında tek laf etmemek gerçekten doğru değil; kendimizi yargılamaktan korkarak susmak doğru değil. Başta hiçbir şey bilmiyordunuz, buna inanmaya hazırım, sonra şüphe duymaya başladınız ve artık biliyorsunuz, ama gene de suskun kalıyorsunuz. Sekiz yıllık bir suskunluk artık zarar verir. Hem de boş yere: işkencenin kör edici parlaklığı gökyüzünün en yüksek noktasında, tüm ülkeyi aydınlatıyor; bu parlak ışık altında tek bir kahkaha bile artık samimi çıkmıyor, öfke ve korkuyu maskelemek için boyanmamış tek bir yüz, tiksintimizi ve suç ortaklığımızı ele vermeyen tek bir hareket yok artık. Bugün nerede iki Fransız buluşsa aralarında ölü bir beden var. Bir mi dedim? Fransa vaktiyle bir ülkenin adıydı; dikkat edelim ki 1961’de bir nevroz adı olmasın.

    İyileşecek miyiz? Evet. Şiddet, Aşil’in mızrağı gibi, açtığı yaraları iyileştirilebilir. Bugün zincire vurulmuş, aşağılanmış, korkudan hasta haldeyiz: en aşağıdayız. Şükür ki bu, sömürgeci aristokrasi için yeterli değil: Cezayir’deki geciktirici misyonunu gerçekleştirebilmesi için önce Fransızları sömürgeleştirmesi gerek. Her gün savaştan ürkerek kaçıyoruz, ama emin olun kaçamayacağız. Katillerin savaşa ihtiyacı var; Üstümüze çullanıp gelişigüzel vuracaklar. Büyücülerin ve fetişlerin çağı böyle sona erecek: Ya savaşacaksınız ya da kamplarda çürüyeceksiniz. Diyalektiğin son aşaması bu: Bu savaşı kınıyorsunuz, ama henüz Cezayir savaşçılarına desteğinizi açıklamaya cesaret edemiyorsunuz; korkmayın, kararınızı verme konusunda sömürgecilere ve paralı askerlere güvenebilirsiniz. Belki o zaman, sırtınız duvara yaslanmışken, yeniden ısıtılmış eski suçların içinizde uyandırdığı bu yeni şiddeti nihayet serbest bırakacaksınız. Ama, böyle denir ya, başka bir tarih bu. İnsanın tarihi. Vakit yaklaşıyor, eminim; bu tarihi yapanların saflarına katılacağız.

    Jean-Paul Sartre

    Eylül 1961

    * Latince’de “sınırlı sayıda” manasına gelen bu tamlama, hukuki anlamında, dilsel manasından da pek sapmayarak, sayılan biçim ya da durumlar dışında başka biçim ya da durumların yaratılamayacağını belirtir. Kanunsuz suç olmaz kuralının dayandığı prensiptir. Suç teşkil eden fiil kanunda belirtildiği kadardır, sınırlı sayı ilkesi gereğince kanunda belirtilmeyen bir suçun isnadı mümkün değildir. Aynı sınırlı sayı prensibi ceza hukuku dışında da uygulama alanı bulur. (ç.n.)

    * Sömürgesizleştirme sözcüğü “décolonisation”un karşılığı olarak kullanılmıştır. Sömürgeci ülkenin sömürgesini kendi iradesiyle bağımsızlaştırdığı ender durumlar dışında, bağımsızlık genellikle halk ayaklanmalarıyla kazanıldığından sömürgesizleşme yerine sömürgesizleştirme sözcüğü tercih edilmiştir. (ç.n.)

    * “Ulusal Kurtuluş Ordusu”, 1950’li yıllarda Cezayir’deki Fransız varlığına karşı mücadele veren askeri örgüt (ç.n.).

    * Dien Bien Phu Savaşı, Fransız güçleriyle Viet Minh komünist devrimci güçler arasındaki Birinci Çin Hindi Savaşı’nın doruk noktası olan çarpışmadır. (ç.n.)

    * Thomas Rubert Bugeaud (1784-1849): Fransız mareşal ve Cezayir genel valisi. (ç.n.)
  • Güvercin Gerdanlığı... Şu isimdeki naifliği, zarafeti, estetiği anlatmaya hangi dil takat yetirsin, hangi kelimeler ifade edebilsin... Kitabın başlangıç cümlesi olan '' Sevgiye ve sevenlere dair.'' bile ne kadar tatlı ne kadar nazenin bir başlangıç...
    Okurken çok keyif aldığım, insanı yormayan, bir Selvi Boylum Al Yazmalım izlemişcesine tatlı tatlı akan ve beklentilerimi fazlasıyla karşılayan bir kitap oldu.

    Bir kere zamane yazarları gibi kitap yazılırken herhangi bir ticari kaygısı yokmuş yazarın, zira kitap Endülüs döneminde yazılmış. Allah' tan o dönemde yazılmış da, biz de gıgıllayan efendiden araklanmış çakma cümleler yerine içtenlikle yazılmış ve de, '' ne kadar aforizma kasarsam o kadar satış olur, bakarsın dizisi bile yapılır '' kaygılarıyla yazılmadığı için tekrara düşmemiş bir kitap okumuş olduk sonunda.

    Bir yerde insanların dilinde en çok hangi kelime varsa orada olmayan şey de o oluyor genelde. Ne demek istiyorum? mesela; özgürlüğün dile pelesenk edildiği yerde, despotizm ve diktatörlük vardır, '' Eğonomimiz coğğ iyi canım '' denilen yerde biliriz ki halkın çoğunda yarını çıkaracak imkan yoktur. Bunun gibi bugün herkesin dilindeki '' aşk '' kelimesinin bolluğundan da aslında çevremizde aşkın pek nadir bulunan bir şey olduğunu anlamamız lazım.

    Ben bu çevremizde durmadan birbirine aşık olduğunu iddia eden çiftlerin aslında kendilerini kandırdıklarını, yazın şezlonglarda kışın kahve masalarında sırf instagramda fotoğraf paylaşmak için okunur gibi yapılan ve konusu genelde saplantısını aşk zanneden ruh hastalarının etrafında dönen Migros edebiyatının ( Cem Abiye Selamlar ) gözde evlatları olan kitaplardaki aşkın ne kadar boş, sahte ve deforme olduğunu bir anımla size anlatmak istiyorum.

    Yazın staj yaptığım dönemde bir can sıkıntısının verdiği gazla vapur turuna katılayım dedim. Turun başlarında nihai amacım bir Boğaz havası alıp evime dönmekti. Ama öyle olmadı... Allah 'tan da olmadı. Çünkü ben ilk defa 25 yaşımda o vapurda birbirine gerçekten aşık bir çifti görme şansını yakalamış oldum. Bir saat boyunca diğer yolcular Boğazı seyrederken, ben onları seyrettim. Onlar da birbirlerinden bir an olsun gözünü ayırmadılar. Ha tabi ben başta kıskançlığımdan mıdır, yoksa şaşkınlığımdan mıdır bilemiyorum ama '' yeni flörtlerdir ondan böyle ağır gerilim hattı gibi etraflarına yaşam enerjisi saçmaları '' diye kendimi ikna da etmeye çalıştım. Ama sonra biri 8, diğeri 4 yaşlarında iki tatlı çocuk benimkilere '' anneee, babaaa '' diye sokulunca kendimi acı gerçeğe zor da olsa ikna ettim.

    Hayatım boyunca ilk defa birbirlerine bakarken gözlerinin içi gülen, sevgileri sağanak olmuş adeta etraftaki talihli insanları da bu sevgiden, aşktan nasiplendiren birilerini görmüştüm. Evet bugüne kadar gördüklerim Truman Show gibi bütün dünyanın içinde olduğu bir gösteriden ibaretmiş. Kendimi Beyaz tavşanı takip eden Neo gibi hissettim desem yalan olmaz çünkü ben de yalanlarla simüle edilmiş dünyamdan uyanıp kırmızı hapı yutmuş gibi hissettim. Üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen hala o çifti her hatırladığımda yüzümde istemsiz bir tebessüm beliriyor.

    Velhasılı kelam siz de Kemal Sunal ' ın da dediği gibi; Şimdi bu hikayeyi niçin anlattın, nasıl anlattın, neden zamanımızı aldın diye sorabilirsiniz. Anlattım çünkü bu kitabı okurken aklımda sürekli bu çift vardı. Biri gerçekten aşkı anlatan bir kitap, diğeri gerçekten birbirine aşık bir çift. Bu harmanın zihnimde oluşturdukları duygusal haz ise bambaşka bir keyif, bambaşka bir ümit, bambaşka bir tat...

    Şimdi diyebilirsiniz ki 25 yaşına kadar hangi dağ başında, hangi mağarada yaşadın da, hiç birbirine aşık olan çift göremedin diye. Tabi ki ben de hepiniz gibi birbirini seven hatta aşık olduğunu iddia eden çiftlerle kuşatılmış durumdayım. Öyle ki bu çiftler istisnasız her gün '' Ay bakın biz ne kadar mutlu, ne kadar kıskanılacak insanlarız. Bakın kültürlüyüz de kitaptı, geziydi filan da şeayıpıyorzz. Ne olur likelayın bizi, kıskanın bizi '' dercesine günde 5 kez, sanırsın üzerlerine farz olan sosyal medyada fotoğraf paylaşma vecibesini de yerine getiriyorlar. Ama onların iddialarının aksine hem gözlemlerim hem de gayet otoriter kuruluşların yapmış olduğu araştırmalar bir insanın sosyal medyada aktiflik oranının mutluluğu ile ters orantılı olduğunu söylüyor. Nişanlısıyla ayetli, hadisli , aforizmalı fotoğraf paylaşıp, daha fotoğrafları ilk beğenisini bile almadan bir başka kadına yürüyen mi dersin, aynı evin içinde yaşayıp yanında koltukta oturan eşinin yüzüne bile bakmazken, nedense aynı eşin internette paylaştığı fotoğrafın altına zibilyon kere seni seviyorumlar, hayatımın anlamısın yazanlar mı dersin ortalık sirk maymunları ile dolmuş durumda. Hepimiz kocaman bir duygu sirkinin içinde yaşıyoruz adeta. Sahtekarlık bir yaşam şekline döndü.

    İnsanda var olan bu sahtekar tavır dizilerimize, filmlerimize, sohbetlerimize, tavırlarımıza hatta kitaplarımıza dahi sirayet etmiş durumda. Çevremize nispeten daha seçkin insanların olduğu şu sitede bile açın bakın en çok okunan aşk romanlarına, karşınıza çıkacak kitaplar bir iki istisna hariç genelde bu sahtekarlığı daha da besleyen kitaplar olacaktır.

    Ezcümle bu kitap zaten uzun zamandır farkında olduğum bütün bu sahtekarlığı, tam zıttı saf halleriyle bir kez daha hatırlattı bana. Haliyle de kitap, bana ilaç gibi geldi.


    Toplasan sayıları bir elin parmağını geçmeyecek kaliteli kalem hariç, ortalık insanlara ayakları yere basmayan, yazılış amaçları sadece ticaret ve ün olan, insanlara tam bir duygu tecavüzü yaşattıran kitaplarla dolu. Malum koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş. Şuan tam olarak yaptığımız da bu keçilere hayatın sırrını bulmuş birer aziz ya da azize gibi davranmak. Oysa ki tek yaptıkları Mefistonun Faust'a yaşattırdığı sahte hayal ve duygu dünyasını, bugünün okuyucusuna yaşatmak.


    Yalanla simüle edilmiş bu sahte aşklar dünyasından uyanıp, gerçek aşkı bulmamız dileğiyle.

    İyi ve en önemlisi de kaliteli okumalar :)
  • "Bu kızlar sevgi yüzünden aptallaşıyorlar. Sanki aşk o kadar önemliymiş gibi. Bir yıl, bilmedin iki yıl... Sonra o büyük sevgi sona eriveriyor. Beğendikleri genç diğerlerinden farksıdır. Ama bu sersem kızlar bunu bilmiyorlar. Uyku hapı ya da dezenfektan ilacı içiyorlar! Yazık!"