• 380 syf.
    ·12 günde·Beğendi·8/10
    #okudum

    YORUM
    Karacaoğlan'ın hayatına dair kesin bilgi ve belgelere raslanılmamakla birlikte, incelemeler bizi 15 yüzyıla kadar götürüyor.Bununla beraber 16. ve 17. yüzyıllarda da Karacaoğlan ismi ile kayıtlı birçok şiire rastlanmakta.Peki bu kitapta okumuş olduğum ve Karacaoğlan imzasını taşıyan şiirler bunlardan hangisine ait?Bu suale cevap vermek mümkün değil gibi.Gerçek şu ki, bilinmezlik, duygu ve düşüncelerini yalnız saza ve söze bağlayan halk şairlerinin değişmez kaderidir.Bunların değil kitapları, ekseriyetle okur-yazarlığı dahi yoktur.Şiirleri ağızdan ağıza, kulaktan kulağa dolaşır.Bu vaziyette, asıl metin de, onu yazan da değişip durur.Şirlerine bakılırsa ,onun hem Erzurumlu, hem Kırşehirli ,hem de Binboğalı kabul etmek gerekir.Denebilir ki, Karacaoğlan gönüllerde doğmuş ve gönüllere gömülmüştür.Topkapı Sarayı Müzesi kitaplığında bulunan ve ilk defa Ahmet Kutsi Tecer tarafından ortaya çıkarılan Surname-i Hümayun adlı eserde, Sultan 3.Murat'ın 1582 yılında yaptırdığı sünnet düğünü anlatılırken Karacaoğlan adı geçmektedir.Bu belge dışında "Latifi tezkeresi" , "Mevaidün Nefais fi Kavaidil Meralis'' gibi tarihi belgelere göre de, 16. yüzyıl da Karacaoğlan adlı bir saz şairinin yaşamış olduğu kesinlikle söylenebilir.Nitekim, edebiyat tarihçileri ile araştırmacıların birçoğu bu görüşü benimsemiştir.Aksi görüşte olanlara gelince, bazıları "Karaoğlan" veya "Karacaoğlan" türküsü deyimini bir ezgi adı, bazıları da 16. yüzyıl da yaşamış şair Karacaoğlan'ı, halen şiirleri elimizde bulunan Karacaoğlan'dan ayrı bir şair olarak kabul ederler.Gelelim edebi kişiliğine...
    Karacaoğlan şiiri, Allah'tan çok insana dönük bir şiirdir.Yunus Emre için "öteki dünya" ve "Allah sevgisi" ne ise, Karacaoğlan içinde "bu dünya ve" insan sevgisi" odur.Tam bir aşk adamıdır.Sanırsınız,güzellere methiyeler düzmek ve sevmek için yaratılmıştır.Süse ve gösterişe merakı yoktur. Söyleyeceklerini en kısa ve kestirme yoldan, sade ve açık bir dille, konuşma rahatlığı içinde söyler.Yaşama sevinci ile doludur.Gördüğü her güzele karşı istek ve sevgi doludur.Şiirlerin de dini etkenler yok denecek kadar azdır.Hiç bir tarikat ve tekke ile ilgisi yoktur.Sevmek ve sevişmek konusunda o kadar ileri gider ki, onu ne din ve ahlak kuralları, ne de gelenek ve görenek bağlar.Sevdiğinin göğsünü cennete benzetecek, yüzünü görenlerin salavat getirmesini isteyecek kadar da aşıktır.Kitabın sonunda,şiirlerin de geçen bazı arapça ve farsça sözcükler için sözlük bulunmaktadır.380 sayfa.

    KİTAPLA KALIN. ️

    Şiirlerinden bazı örnekler:

    Cennete misaldir göğsünün ağı
    Salavat getirsin cemalin gören
    .........
    Gelinin lebleri beste
    Kız eyledi beni hasta
    Gelin şeker şerbet tasta
    Kız petekte bala benzer
  • Şeyh:
    Madem bir hayal var orta yerde
    İsim verilmiş ecza-yı ferde
    Biz de isimle dastan olduk
    Bi-nişanlarken pür-nişan olduk
    Cism vesiyle, ismim perişan
    Şeyh derler amma bir aciz insan
  • "Söyle bana nasıl derviş olunur ki?"
    "Aşk ile olunur bala, aşk ile."
  • Evet şu tarîk daha kısadır. Çünki dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelal'e verir. Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat maşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbub-u Hakikî'ye gider. Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünki nefsin şatahat ve bâlâ-pervazane davaları bulunmaz. Çünki acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin. Hem bu tarîk daha umumî ve cadde-i kübradır. Çünki kâinatı ehl-i vahdetü'l-vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için i'dama mahkûm zannedip "Lâ mevcude illâ Hu" hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü'ş-şuhud gibi, huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip "Lâ meşhude illâ Hu" demeye mecbur olmuyor. Belki i'damdan ve hapisten gayet zahir olarak Kur'an afvettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelal hesabına istihdam edip esma-i hüsnasının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek mana-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenab-ı Hakk'a bir yol bulmaktır.
  • Bâz ez ân kûh-i kâf âmed ankâ-yi âşk
    Bâz ber âmed zi can na‘ra-i heyhâ-yi âşk

    Âşk nidâ-yi bülend kerd be âvâz-i pest
    K’ey dil-i bâlâ niger der kad-i bâlâ-yi âşk

    Bin’ger der Şems-i din hüsrev-i Tebrîziyân
    Şâdi-i canhâ-yı pâk dîde-i dilhâ-yı âşk

    ✨✨✨✨✨

    Yine âşk ânkası, o kaf dağından çıkageldi;
    yine cândan, âşk hayhuyunun narası çıkmaya başladı.
    Âşk, hafif bir sesle yüce bir seslenişte bulundu; (dedi ki) ey yüce gönül! Âşkın yüce boyuna bak. Din güneşine (Şemseddin’e), Tebrizlilerin padişahına bak da arınmış ruhların mutluluğunu, âşka (düşmüş) gönüllerin gözlerini (gör)...

    ✨ Mevlânâ Celaleddin-i Rumî Hz