• Leylâ Vü Mecnûn 801-900

    Olmışdı gül ile sebze-i ter
    Firûze-fürûz ü la‘l-perver

    Bir niçe musâhib-i vefâ-dâr
    Mecnûn-ı şikesteni görüp zâr

    Her yan dediler ki ey belâ-keş
    Gül çağıdur olmagıl müşevveş

    Bu faslda âdemî gerek şâd
    Endûh ü belâ vü gamdan azâd

    Çün ebr değülsen olma giryân
    Çün seyl değülsen etme efgân

    Gül kimi bırahma sîneye çâk
    Sebze kimi etme bisterün hâk

    Ancak özüni esîr-i gam kıl
    Lutf eyle hırâma gel kerem kıl

    Sahrâ dutalum mey içelüm şâd
    Endûh ile olma beyle mu‘tâd

    Ey gonca-dehân ü serv-kâmet
    Gül oyna zamânı kıl ferâgat

    Pâkize vücûda hayfdur gam
    Beyle dahi kalmaya bu âlem

    Şâyed açıla gül-i murâdun
    Muhkem kıl esâs-ı i‘tikâdun

    Seyr üzre bu nevbahâr faslı
    Şâyed bulına nigâr vaslı

    Mecnûn-ı hazîn ayağa durdı
    Sahrâlara seyr içün yüz urdı

    Giryân giryân kılurdı seyrân
    Hayrân hayrân gezerdi her yan

    Geh sezbeye arz-ı râz ederdi
    Geh lâleye min niyâz ederdi

    Çeşmine sürerdi lâle dâğın
    Âşık sağınup öpüp ayağın

    Nergis gözine nigâh ederdi
    Yârı gözin anup âh ederdi

    Söylerdi benefşeye gam-ı dil
    Kim söyleye olsa yâra vâsıl

    Bülbüllere şerh ederdi hâlin
    Kumrîlere mihnet ü melâlin

    Her turfe çiçek görüp çeküp âh
    Menzil menzil gezerdi nâgâh

    Bir menzile düşdi reh-güzârı
    Kim seyrde idi anda yârı

    Bir niçe perî-ruh ile hem-dem
    Mecnûn-ı şikesteden mukaddem

    Leylî güzer etmiş ol fezâya
    Salmış gül ü lâle üzre sâye

    Bir sebzeye sebz har-geh urmış
    Meh sahn-ı felekde hâle kurmış

    Gonca kimi ol latîf har-gâh
    Gül berki kimi içinde ol mâh

    Mecnûna mukâbil oldı Leylî
    Bahr-ı gama yetdi derd seyli

    Leylî deme şem‘-i meclis-efrûz
    Mecnûn deme âteş-i ciger-sûz

    Leylî deme cennet içre bir hûr
    Mecnûn deme zulmet içre bir nûr

    Leylî deme evc–i hüsne bir mâh
    Mecnûn deme mülk-i aşka bir şâh

    Leylî deme bir yegâne-i dehr
    Mecnûn deme bir fesâne-i şehr

    Leylî çemen-i belâ nihâli
    Mecnûn felek-i vefâ hilâli

    Leylî meh-i âsmân-ı haşmet
    Mecnûn şeh-i kişver-i melâmet

    Leylî saf-ı ehl-i hüsn emîri
    Mecnûn ser-i kûy-ı gam fakîri

    Leylî işi işve vü kirişme
    Mecnûn gözi yaşı çeşme çeşme

    Leylî vü neşât-ı hüsn kâmı
    Mecnûn ü belâ-yı aşk dâmı

    Leylî vü letâfet-i dil-ârây
    Mecnûn ü melâmet-i gam-efzây

    Leylîde kemâl-i hüsn ile zevk
    Mecnûnda cemâl-i Leylîye şevk

    Leylî sadef-i hayâya bir dür
    Mecnûna anunla min tefâhür

    Leylîde visâl-i dûst meyli
    Mecnûnda hem ârzû-yı Leylî

    Ol iki sehî-kad ü semen-ber
    Birbirine oldılar berâber

    Fûlâda sataşdı seng-i hâre
    Od düşdi karâr ü ihtiyâra

    Bir sâza düzildi ol iki târ
    Germ oldı revâc-ı nâle-i zâr

    Ol bahtı muna neşât buldı
    Bu gördi anı mukayyed oldı

    Mecnûnda karâr dutmayup hûş
    Deryâ-yı tehayyür eyledi cûş

    Bir dem bahabilmedi ol aya
    Düşdi yüzi üzre misl-i sâye

    Leylî hem itürdı ihtiyârın
    Bir dem görebilmedi nigârın

    Hayrânlığı ol makâma yetdi
    Kim düşdi ayakdan ussı getdi

    Gül suyu sepüp revân yüzine
    Leylîni getürdiler özine

    Her yan dediler ana ki ey mâh
    Nâgeh olur atan anan âgâh

    Kim gayr ile âşinâ olupsen
    Bir dilbere mübtelâ olupsen

    Vermez bu reviş netîce-i hûb
    Şâyeste değül sana bu üslûb

    Yahşi nazar eylesen yamandur
    Hem bize vü hem sana ziyandur

    Andan götürüp bisât ü har-gâh
    Ol mâh-likânı hâh ü nâ-hâh

    Öz bürcine kıldılar revâne
    Tâ olmaya vâkıf ata ane

    Söz demediler bu mâcerâdan
    Ne gencden ü ne ejderhâdan

    Mecnûnı hem etdi çeşm-i hûn-bâr
    Sular saçuben yüzine bîdâr

    Gördi ki nigârdan nişan yoh
    Bir cism-i füsürde var cân yoh

    Dîvâne kalup perî gedüpdür
    Salup anı dil beri gedüpdür

    Çâk eyledi câme kıldı nâle
    Hâli bedel oldı özge hâle

    Terk etdi libâs-ı lâle-gûnı
    Raht oldı tenine eşk-i hûnı

    Ger mâtem içün misâl-i hâme
    Sarmışdı başa siyeh imâme

    Çizgindi başına dûd-ı âhı
    Yandurdı imâme-i siyâhı

    İkrâh ile çıhdı pîrehenden
    Âr etdi şehîd-i gam kefenden

    Na‘leyni bırahdı ol belâ-cû
    Kim âşıka pây-benddür bu

    Hem-demlere özr kıldı âğâz
    K’ey bir niçe hem-nişîn ü hem-râz

    Seylâb-ı hücûm-ı aşk yetdi
    Men şîfte-hâli garka etdi

    Olman men-i haste ile hem-dem
    Tâ batmayasuz bu suya siz hem

    Men reng-i melâmete boyandum
    Sevdâ-zedeliğ odına yandum

    Elbette bir od ki düşdi câna
    Âhir dutuşup çeker zebâne

    Düşvâr belâmı sehl sanman
    Siz dahi menüm oduma yanman

    Menden size düşmesün bir ahker
    Çün değmedi hayr değmesün şer

    Sevdâ siyeh etdi rûzgârum
    Aşk aldı inân-ı ihtiyârum

    Men bir kuşem uçdum âşiyandan
    Men handan ü meyl-i hâne handan

    Kılman mana ev hikâyetin çoh
    Dahi menüm anda varmağum yoh

    Sizden sorar olsa ata hâlüm
    Keyfiyyet-i mihnet ü melâlüm

    Söylen ki fenâya verdi rahtın
    Eyyâm siyâh kıldı bahtın

    Ey pîr-i şikeste-hâl ü nâ-şâd
    Tanrı’yçün elümden eyleme dâd

    Deme ki nedür bu mâcerâlar
    Senden mana yetdi bu belâlar

    Men bilmez idüm gam-ı cihânı
    Teşvîş-i zemîn ü âsmânı

    Âsûde serâçe-i ademde
    Ne gussada idüm ü ne gamda

    Bilmezliğ ile hem-râz idi hâlüm
    Ne hüsn ü ne aşk idi hayâlüm

    Sen vâsıta-i vücûdum oldun
    Sen mâni‘-i feyz-i cûdum oldun

    Umdun ki menümle olasen şâd
    Derdâ ki ümîdün oldı ber-bâd

    Men yoh olubem sen imdi var ol
    Özge halefe ümîd-vâr ol

    Ma‘zûr dut ey azîz ma‘zûr
    Men kasd ile senden olmadum dûr

    Çoh sıdk ile eyledüm ana azm
    Kim devlet-i vasluna yetem cezm

    Su saldı yoluna eşk-i hasret
    Dâmânumı dutdı hâr-ı mihnet

    Tahrîr kılup münâsib-i hâl
    Bu şi‘ri hem etdi ana irsâl

    Bu gazel Mecnûn dilindendür

    Fesâd-ı aşkı tâ gördüm salâh-ı akldan dûrem
    Meni rüsvâ görüp ayb etme ey nâsih ki ma‘zûrem

    Eğer çâk-i girîbân eylesem men‘eylemen çün men
    Metâ‘-ı nengden ârî libâs-ı ârdan ûrem

    Men ü sahrâ-yi vahşet menzil etmen âfiyet küncin
    Esir-i dâm-ı zulmet olmazem çün tâlib-i nûrem

    Temerrüd akl fermânından etsem dûstlar bi’llâh
    Meni re’yümle sanman aşk sultânına me’mûrem

    Mana kim ta‘ne eyler kim nasîhat ehl-i âlemden
    Hoşem kim i‘tibar-ı aşk ile her dilde mezkûrem

    Belâ-yı aşk u derd-i dûst terkin kılmazem zâhid
    Ne muştâk-ı behiştem sen kimi ne tâlib-i hûrem

    Hayâl-i çîn-i zülf ü tâk-ı ebrûsiyle zevküm gör
    Sanasen haşmet ile Kisrîyem kadr ile Fağfûrem

    Garaz bir ad imiş âlemde men hem eyledüm bir ad
    Bi-hamdi’llâh Fuzûlî rind ü rüsvâlıkda meşhûrem

    Bu Mecnûnun cünûnunun sıfatıdur ve Vâdî-i aşk sevdâsının keyfiyyetidür

    Ol şîve-i aşk içinde mâhir
    Kıldukta vasiyyetini âhir

    Kıldı gözedüp tarîk-i vahşet
    Eshâbdan inkıtâ‘-ı ülfet

    Sahrâya düşüp güneş misâli
    Tenhâ yürür oldı lâübâlî

    Her daşa ki yetdi tökdi yaşın
    La‘l eyledi kûh ü deşt daşın

    - Fuzuli -
  • 207 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    240 sayfadan oluşan " Leylim Leylim" 1954-1959 yılları arasında Ahmed Arif'in, Leyla Erbil'e gönderdiği mektuplarını ve 1977'deki son bir mektubunu içerir. Ahmed Arif'in samimi bir dille yansıttığı, yer yer argo sözcükler kullandığı yahut yazım hataları yaptığı bu mektuplar, şairin "karşılıksız aşk" duygularını, sevgisini, sitemlerini, dostluğunu yansıtmakla birlikte, döneminin entelektüel ortamını, yazına, dergilere perspektiflerini, bulunduğu koşulları; siyasi baskıyı, sürgün yıllarını da anlatarak Ahmed Arif'i daha bir yakından tanımımızı sağlar.
    Kitap, yalnızca Ahmed Arif'in mektuplarının derlemesini içerdiği için, Erbil'in cevapları bulunmadığı için ne yazık ki okuyucu aralarındaki dostluğu tam manasıyla kavramakta güçlük çekebilir. Bu mektupların yayınlanması, edebiyat dünyamızda önemli bir şairin "büyük bir yazın tarihi boşluğu" oluşturmasını engelleyerek Ahmed Arif'in şahsiyetini, haksızlığa direnen tutumunu, dayandığı sürgünü ve mesafeler içerisinde dahi dinç tuttuğu aşkını anlamamız için katkıdır şüphesiz.

    "Şu anda yapayalnız bir deniz dalgasının üstünde boş bir konserve kutusundan farksızsam da, senden kopmanın imkansızlığını daha bir aşkla duyuyorum. Üzerime Toroslar yıkılmış sanki. Öyle duyuyorum işte." (sf.106)

    Şahsi mektupların yayınlanmasının etik olup olmayacağı hususunda düşünmemek de elde değil. Bu yüzden Leylim Leylim önsözünden bazı kesitleri almayı uygun görüyorum.

    "Leylâ Hanım bu mektupları neden yayımlamak istedi? Onun amacını duraksamadan yazabilirim: Gerçeğe bağlılık. Aynı zamanda yalnızca halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş ve değeri yeterince bilinmemiş bu büyük şairin unutulmaması için bir çabaydı bu mektuplar. Tek bir şiir kitabıyla yalnızca edebiyat tarihine değil, siyasi tarihimize de mal olmuş Ahmed Arifin, aydın olarak yaşadığı acılar (“Türk Siyasi Tarihi’nin işkence görme rekorunu kıracak kadar zulüm görmeme budur sebep!”; s.l37’deki mektubundan) onu çok etkilemişti. Süren davaları, hakkında verilen sürgün kararı, öte yanda büyüyüp serpilen şiirleri. Ahmed Arifin yaşamından önemli bir kesit sunuyordu bu mektuplar ve yayımlanmalıydı. Elbette ki bu amacını gölgeleyecek dedikodulardan çekiniyordu Leylâ Hanım, ama vazgeçmedi.Leylâ Hanım’ın yazdığı mektuplara ne oldu? Bu aşk kendi karşılığını yaratabilmiş miydi? Leylâ Hanım bu soruyu yanıtlamıştı: “Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”.Özellikle 1955 yılından sonra yazılan mektuplardan da anlaşılıyor ki Ahmed Arif bu büyük aşkta yalnız kalmıştı. Eksiksiz bir yayın yapabilmek amacıyla Ahmed Arif’in ailesiyle görüşüldüğünü yukarıda belirtmiştim. Ne yazık ki Leylâ Hanım’ın mektupları bulunamadı."

    1990 yılında Refik Durbaş'ın kendisiyle yaptığı uzun söyleşide Ahmed Arif edebiyatçıların mektuplarının yayınlanmasıyla ilgili şunları söylemiş:

    "Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.”

    Bu bağlamda Arif'in mektuplarının günümüze ulaşmasında yarar görüyorum. Erbil, ölümüne yakın bir dönemde, kitaplaştırma işleminin ne kadar hızlanmasını istediyse de, ne yazık ki, Leylim Leylim'in basıldığını göremeden hayata gözlerini yumdu.

    İçerik ve tarihsel yönden yeterince bilgi verdiğimi düşünerek, biraz da Ahmed Arif'in aşkıncı tutumuna değinmek istiyorum. Daha önce okuduğum kitaplar, şiirler... Hiçbiri bende bu kadar samimi duygular yaratmadı. Muhtemelen hepsi kendi çapında bir sanat eseri, duyguların ürünü, dışavurumu bağlamında değerlidir, yalnız Ahmed Arif gibi yüreğindekini kaleme aktarmakta, hem de yalın bir dille duygulanımını bize geçirmekte usta değildir. Şahsi görüşüm...

    Gitmek
    Gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak,
    Gözlerinde yatmak zindanı.
    Gözlerin hani?.."

    "To be or not to be" değil.
      "Cogito ergo sum" hiç değil...
       Asıl iş, anlamak kaçınılmaz'ı,
       Durdurulmaz çığı
       Sonsuz akımı.

      İçmek,
       Gözlerinde içmek ayışığını.
       Varmak,
       Gözlerinde varmak can tılsımına.
       Gözlerin hani?

    Bir daha hangi ana doğurur böyle şairleri?
    "Bir daha hangi ana doğurur bizi?"...

    Ahmed Arif'in yüksek duygulanımının sağlıksız olduğunu kanısındayım fakat böyle ürünlerle karşılaştığım için de ayrı bir kıvanç içerisindeyim. Ahmed Arif, Leyla'yı salt bir kadını arzular gibi değil, bir sevgili, bir dost, aynı zamanda bir kardeş sıcaklığı ile sevdiğini belirtiyor. Öyle ki, Leyla Hanım evlediğinde dahi, bu durum mektuplarına bir mesafe girmesine sebep olmuyor. Perspektifinin dostlukta daha baskın olmasına sebep oluyor yalnızca.

    " Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."

    Ahmed Arif'in bu sağlıksız tutumunu mektuplarından birkaç alıntı ile tasdiklemek istiyorum.

    "İncil gibi, Tevrat gibisin Leylim. Hilesiz, arık ve duru. Cihanda hiçbir kimse, dostunu, kardeşini, sevgilisini -acısını, ülküsünü, eğilimini, benim seni sevdiğim gibi sevememiştir. Sen aklıma gelende başım dönüyor. Hepsini, puştlukları, küçüklükleri, iğrenç bencillikleri unutuyor, boş veriyorum. Beynimi, kalbimi doyuruyorsun. Derimin altında ısıtan sensin beni. Sen düşümde oldukça korkacağım, yenileceğim hiçbir zorbalık olamaz. Namussuzluk, o.....döllüğü olamaz. Hepsinin hakkından gelirim. Ölsem bile, mutlu ve yiğitçe olur bu iş... Şaşkınım, beni böyle yarattığın için sana nasıl teşekkür edeyim bilemiyorum Leylâ. Kölen olmak ne büyüklükmüş meğer! Başın için, bir daha yaratılması imkânsız gözlerin için, bana rahat, bana anlaşılır bir mektup. Delinim. Ayrılık korkunç."

    "Yokum. Varsam, sensin ya da... Hiçbir kararım yok. Düşünlerim, duyularım önünde bir barikatsın ki, hiç âmân vermez. Ne olucaksam seninle ya da senden sonra olucam, anlatabildim mi ki? Örneğin boğazımdaki lokmada, yudumladığım suda, arşınladığım kaldırımdasın."

    "Seni anlatabilmek... Kime ama? Bu bok düzenin, bu dört boyut zindanın, kâinat, sonsuzluk fâlan dedikleri bu ölümlü şakalar kaos’unun nesine, neresine anlatmak?"

    Böylesine bir bağlanma, kişi üzerinden kendini buluşun fakat olumlu sonuçlanamaması, Hegel'in köle- efendi diyalektiğini aklıma getirdi.

    "Hegel, bireyin kendi bilinci anlamında kullandığı özbilinç kavramı ile ilgili, tanınma zorunluluğu ve bağımlılık olarak tanımladığı iki önemli özellikten söz etmiştir; bilinç varolduğunu bilir, ancak bu biliş bir gerçeklik kazanmamıştır. Kendisinden emin olabilmesi için öteki bilinçlerin de işin içine girdiği bir dizge (sistem) içinde, kendi koordinatlarını belirlediği bir gerçekliği oluşturması gerekmektedir. Bu noktada bilincimizin en önemli önceliği, kendisi gibi olan bir başka bilinçte kendisinin nasıl algılandığını bilmek durumuna gelir. Bu nedenle, öteki ile olan ilişkimizde ötekine, onun özbilinci nedir acaba diyerek bakmayız, o bizi nasıl görüyor diye bakarız. Bu bakış, bilincin kendisini tanıması için zorunlu bir aşamadır, aksi halde bilincin kendisini tanıyabileceği başka bir yol söz konusu değildir. Bu durum bilinçlerin bağımlılığını da yaratır.
    Tanınma zorunluluğu ve bağımlılık, bilincin öteki bilinçle(rle) bir tür alma verme oyunu oynamaya başlamasına neden olur. Bilincimiz önce kendisini öteki bilince verir, ancak verdiği şeyi yeniden kendisine geri almak zorundadır, ötekinde kalan bilinç kendisini tanıyamaz, bu yansıma zorunludur. Böylelikle bu oyun, bilincin kendisini önce öteki haline getirdiği, sonra da ötekini ortadan kaldırarak kendisine özdeş hale geldiği sürekli bir alışveriş sürecine dönüşür. Bilinç, ötekinin zihnine göndermiş olduğu, bu nedenle de başka bir bilinçte var olan kendisinin artık özsel olmadığını bilir. Bu nedenle de, özne olarak kendinden emin olabilmesi için, bu nesnel durumu, başkasına ait olan bu özsel olmayan nesnenin başkalığını ortadan kaldırmalı, yani varlığının hiçbir dışvarlığa bağlı olmadığını, yani yaşama bağlı olmadığını görmelidir. Çünkü yaşam, birey için bir nesne biçiminde varolmak demektir, bilincin kendi kendine kendisini tanıdığı biçime yaşamın içinde yer yoktur. Yaşam içinde bilincin her ötekileşmesi, bilincin kendisini kendisi olarak tanıyabilmesi için gerekli olan dizgenin kurulması için zorunludur ancak, bir yandan da ortadan kaldırılması gereken bir nesne yaratır. Özbilinç bu oyunda, ötekileşme ve özdeşleşme biçimindeki iki ucun arasında bulunan oyun kurucudur. Hegel, bu oyunu oyunun içindeki her bilincin kendisi için, kendi adına oynaması gerektiğini belirtir. Bilinçler karşılıklı olarak kendilerini birbirlerine vermeli, sonra da ötekinin kendisini geri almasına izin vermelidirler. Tüm bilinçler karşılıklı olarak birbirlerini tanıyarak kendilerini tanımaktadırlar. Bu durum her bilinç için bir tanıyan ve tanınan ikileşmesinin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bu ikileşme ve bağımlılık durumu bilinç için çok huzursuz edici bir sıkıntı kaynağı olur. Bilinç başkasına bağımlı olmadan, tek bir bütünlük olarak
    kendisinden emin olmak ister. Bilinç, bağımsız ve tek bir bütünlük olarak kendisinden emin olduğu kesin bir huzur noktasına ulaşma arayışının içindedir." (Düşünbil)

    Demem o ki, Ahmed Arif, verdiği bilinci geri alma noktasında noksandır ve bu yüzden kendisini tanımaktan uzaklaşarak aşkıncı bir tutum izlemeye yönelmiştir bilinçsizce. Hayatının sonraki döneminde, şairin bir başkası ile yaptığı evlilikle ve çocuk sahibi olmasıyla bu durumu aştığını görebiliyoruz. Lakin zamanında yaşadığı bu tutum, biz okuyucular adına yararlı eserleri meydana getirmiştir ki bu eserlere ne kadar sağlıksız desem de bir o kadar estetik ve çekici buluyorum. Böyle buluşumun sebebi ise eserleri içselleştirebilmem. Birçok insanın da hayatında bir kere bile olsun böyle bir dönemden geçtiğini varsıyorum ki bundandır da şairin böyle tutuluşu...

    Ahmed Arif anısına...
    21.04.2019
  • bu bir çöl meselesidir Leyl’â,
    ... suyu görüp haddini aşma...

    aşk-ı â’zam
  • Leylâ Vü Mecnûn 301-400

    Sâkî meded et ki derd-mendem
    Gam silsilesine pây-bendem

    Gam def‘ine câm-ı mey devâdur
    Tedbîr-i gam eylemek revâdur

    Senden ne inâyet olsa vâki‘
    Fikr etme ki menden ola zâyi‘

    Men bir sadefem sen ebr-i nîsân
    Ver katra vü al dürr-i galtân

    Sensen hurşîd ü men siyeh hâk
    Ver âteş ü al cevher-i pâk

    Rahm et et ki garîb ü hâk-sârem
    Bî-mûnis ü yâr u gam-güsârem

    Ol bir niçe hem-dem-i muvâfık
    Ya‘nî şuarâ-yı devr-i sâbık

    Tedrîc ile geldiler cihâna
    Ta‘zîm ile oldılar revâne

    Devrân oları muazzam etdi
    Her devr birin mükerrem etdi

    Her birine hâmî oldı bir şâh
    Zevk-ı sühaninden oldı âgâh

    Türk ü Arab ü Acemde eyyâm
    Her şâire vermiş idi bir kâm

    Şâd etmiş idi Ebî Nuvâsı
    Hârûn Halife’nün atâsı

    Bulmışdı safâ-yı dil Nizâmî
    Şirvan Şâh’a düşüp girâmî

    Olmışdı Nevâyî-i sühan-dân
    Manzûr-ı şehenşeh-i Horâsân

    Söz gevherine nazar salanlar
    Gencîne verüp güher alanlar

    Çün kalmadı kalmadı fesâhat
    Erbâb-ı fesâhat içre râhat

    Ol tâife çekdi hırkaya baş
    Hâletlerin etmez oldılar fâş

    Tâ olmaya resm-i şi‘r mefkûd
    Ebvâb-ı fünûn-ı nazm mesdûd

    Lâzım mana oldı hıfz-ı kânûn
    Zabt-ı nesak-ı kelâm-ı mevzûn

    Nâçâr dutup tarîk-i nâmûs
    Râhatdan olup müdâm me’yûs

    Ahdi söze üstüvâr kıldum
    Eş‘âr demek şiâr kıldum

    Çün halka hilâf-ı müddeâyem
    Anlar zu‘mınca süst-râyem

    Her söz ki gelür zuhûra menden
    Min ta‘ne bulur her encümenden

    Eyler hased ehli bağlayup kîn
    Tahsîn ivâzına nefy ü nefrîn

    Ümmîd ki ref‘ olup küdûret
    Tağyîr-pezîr ola bu sûret

    Ol kavm bu gülşene girende
    Bu gülşen içinde gül derende

    Gül tâze idi vü gonca nev-hîz
    Depretdükçe nesîm-i gül-rîz

    Anlar güli derdiler men-i zâr
    Hâlâ dilerem derem has ü hâr

    Bu bezme olar verende tezyîn
    Mey sâf idi bezm hem nev-âyin

    Mey sâfı olara oldı rûzî
    Kaldı mana dâğ-ı derd sûzı

    Bu dürde men olmışam hevâ-hâh
    Bir neş’e verür mi bilmezem âh

    Bu pâdişâh-ı İslâmun duâ-yı devletidür ve Kahramân-ı enâmun senâ-yı şevketidür

    Sâkî kerem eyle câm gezdür
    Dutma kadehi müdâm gezdür

    Devrâna çok i‘tibâr kılma
    Gezdür kadehi karâr kılma

    Tök alup ele gümüş sürahî
    Zer sâgara rûh-bahş râhı

    Sarf eyle riâyetümde eltâf
    Tenhâlığumı gör eyle insâf

    Şuğlüm bu bisât içinde çohdur
    Senden özge mededci yohdur

    Hem-demliğüm eyle âr kılma
    Menden nefret şiâr kılma

    Ger bilmez isen ki men ne zâtem
    Ne zulmet-i çeşme-i hayâtem

    Feyz-i hünerüm şarâbdan sor
    Sûz-ı cigerüm kebâbdan sor

    Dutsan elini men-i fakîrün
    Hak ola hemîşe dest-gîrün

    Men şâir-i Mûsevî-kelâmem
    Sâhirlere mu‘ciz-i tamâmem

    Men sâhir-i Bâbilî-nijâdem
    Hârûta bu işde üstâdem

    Söz derkine sarf edüp firâset
    Emlâkine bulmışam riyâset

    Geh tarz-ı kasîde eylerem sâz
    Şeh-bâzum olur bülend-pervâz

    Geh de’b-i gazel olur şiârum
    Ol de’be revân verür karârum

    Geh mesnevîye olup heves-nâk
    Ol bahrden isterem dür-i pâk

    Her dilde ki var ehl–i râzem
    Mecmû‘-ı fünûna aşk-bâzem

    Bir kâr-gerem hezâr-pîşe
    Cânlar çeküp isterem hemîşe

    Dükkânum ola revâc-ı bâzâr
    Her istedügin bula hırîdâr

    Bu bir tarîk ile kesr-i nefsdür ve Mukaddime-i medh-i pâdişâh-ı asrdur

    Sâkî ne idi bu câm-ı gül-gûn
    Kim eyledi hâlümi diger-gûn

    Ser-mest olubem sözüm hebâdur
    Her lâf ki eylerem hatâdur

    Te’sîr salup dimâğâ teşvîr
    Teşvîr mizâcum etdi tağyîr

    Men handan ü lâf-ı lutf-ı güftâr
    Kim söz demeğe olam sezâ-vâr

    Olsaydı menüm sözümde bir hâl
    Elbette olurdum ehl-i ikbâl

    Müstevcib-i izz ü câh olurdum
    Şâyeste-i bârgâh olurdum

    Makbûl düşerdüm âstâna
    Manzûr-ı şehenşeh-i zamâna

    Ol pâdişeh-i bülend-bîniş
    Kim hâk-i rehidür âferîniş

    Müstahfız-ı dîn penâh-ı İslâm
    Mahdûm-ı zaman melâz-ı eyyâm

    Ebr-istihsân ü berk-kîne
    Şâhenşeh-i Mekke vü Medîne

    Müstakdim-i hak muhill-i bâtıl
    Sultan-ı murâd-bahş-ı âdil

    Erbâb-ı hüner ümîd-gâhı
    Türk ü Arab ü Acem penâhı

    Deryâ kimi eyleyen demâdem
    Endîşe-i kurb ü bu‘d-ı âlem

    Lutf ile veren yahına lû’lû
    Ebr ile yırağa gönderen su

    Lû’lûsını eyleyen cihân-tâb
    Leb-teşneleri dür ile sîr-âb

    Gerdûn kimi lutf edende zâhir
    Dâmen dâmen töken cevâhir

    Gün kimi olanda cûdâ mazhar
    Hırmen hırmen nisâr eden zer

    Tugrâ-yı misâl-i Âl-i Osmân
    Sultân-ı sipeh-şiken Süleymân

    Yerde düşer olsa feyzi hâke
    Ta‘n eyleye hâk ruh-ı pâke

    Gökde nazar etse bir hümâya
    Hurşîde salur hümây sâye

    Ger şarka urur sinân-ı ser-keş
    Gün kimi çıhar sipihre âteş

    V’er garba çalarsa tîğ-i bürrân
    Gerdûna yeter şafak kimi kan

    Dün çerh yana nigâh kıldum
    Nezzâre-i levh-ı mâh kıldum

    Gördüm bu hatı ki hâme-i hûr
    Ol levhde eylemişdi mastûr

    Bu kasîde Hazret-i Pâdişâh şânındadur

    Zihî kâmil ki akl-ı nükte-dân derkinde hayrândur
    Vücud-ı bî-misâli intihâb-ı nev‘-i insândur

    Felek bir dürc anun zât-ı şerîfi gevher-i yektâ
    Cihân bir cism anun hükm-i revânı fi’l-mesel cândur

    Tarîk-i tâati hem mezhebe hem millete nâfi‘
    Hilâf-ı meşrebi hem devlete hem dîne noksândur

    İki kısm eylemiş küfr ile îman yeddi iklîmi
    Anun hükmindedür ba‘zı vü ba‘zı kâfiristândur

    Esâs-ı hükmidür ma‘nîde bir sedd-i Sikender kim
    Anun Ye’cûcdur bir yanı vü bir yanı insândur

    Binâ-yı kadridür ma‘nîde bir âlî imâret kim
    Mukarnes tâk-i gerdûn ol imâretden bir eyvândur

    Muzaffer dâimâ Sultân Süleymân Hân-ı âdil-dil
    Ki her kim tâbi‘-i fermânı olmaz nâ-müselmândur

    Cihân-gîrî ki gün tek mülk teshîrine azm etse
    Muhakkar cilve-gâhı arsa-i Îrân ü Tûrândur

    Sâhî-tab‘ u mürüvvet-pîşedür kim bahr-ı eltâfı
    Temevvüc kılsa mevci fakr bünyâdına tûfândur

    Kemîne kimseye kemter atâsı hâsıl-ı deryâ
    Muhakkar meclise bezl-i hakîre behre-i kândur

    Vücûd-ı pâki-le Hak rahmetidür âleme nâzil
    İtâat ehline gösterdiği adl ile ihsândur

    Süleymân bârgâhıdur yakîn heybetlü dergâhı
    Kim anda dîvler tâbi‘ perîler bende-fermândur

    Muazzam leşkeridür bir bulut kim düşmene andan
    Firengîler sadâsı ra‘d toplar daşı bârandur

    Semendi seğridende lâmi‘ olmış ahter-i sâkîb
    Sipâhı deprenende mevce gelmiş bahr-ı ummândur

    Seferde çekmek içün haşmet ü ikbâl esbâbın
    Arâbe arş levhi ordusı gerdûn-ı gerdândur

    Zamânında yetüp cem‘iyyet-i esbâba ârifler
    Olup derhem hemîn mahbûblar zülfi perîşândur

    Halâyık subh-tek handân olup mihr-i cemâlinden
    Dil-i sûzân ile devrinde ancak şem‘ giryândur

    Havâdisden mizâc-ı mülk tağyîrine imkân yoh
    Kemâl-i adl ile tâ mülke Osmân oğlu sultândur

    Bi-hamdi’llâh bugün havf ü hatâdan şer‘ nâmûsın
    Bulup tevfîk-ı nusret sahlayan Sultân Süleymândur

    Nişân-ı feyzidür ol nusret ü ikbâl kim hâlâ
    Ne yan kim azm kılsa rehberi te’yîd-i Yezdândur

    Dil ü cândan Fuzûlî izz ü ikbâline ol şâhun
    Rızâ-yı Hakk içün dâim duâ-gûy ü senâ-hândur

    Çü oldur hâmî-i İslâm vâcibdür anun medhi
    Ne kim medhinden özge söz demiş andan peşîmândur

    İlâhî bâkî olsun dâim insan-perver ikbâli
    Cihân-ı fânî içre tâ binâ-yı nev‘-i insândur

    Yâ Rab ki muzaffer ola dâim
    Zâtiyle binâ-yı adl kâim

    Şâyeste ana serîr ü efser
    Âlemlere adli sâye-güster

    Bu sebeb-i nazm-ı kitâbdur ve Bâis-i irtikâb-ı azâbdur

    Sâkî dut elüm ki haste-hâlem
    Gam reh-güzerinde pây-mâlem

    Sensen men-i mübtelâya gam-hâr
    Senden özge dahi kimüm var

    - Fuzuli -
  • 207 syf.
    ·4 günde·6/10
    Ahmet Arif'i sadece isim olarak duymuş ve hakkında çok şey bilmeyen bir olarak bu kitaba başladım.Romantikliği, aşırı aşkı meşki sevmeyen biri olarak "bu kitap beni bayar" düşüncesiyle önyargılı olsam da kitaba gene de başladım.Editörün baştaki açıklaması mektuplardan daha çok ilgimi çekti.Mektupların yayımlanma sebebi; gerçeğe bağlılık ve acılar çekmiş, değeri bilinmemiş bir şairin unutulmaması olarak açıklanmış ama bana bu nedenlerden dolayı bu kadar özel şeylerin kitap haline getirilmesi pek uygun gelmedi. Adamın kaç basım yapmış şiir kitapları bence bu vazifeye muktedir olmuştur. Mektuplardaki aşırı aşk, bağlılık, sevdiğini tanrılaştırma, bitmeyen beklenti ve bu mektuplaşma sürecinde kadının evli olması benim sevgi ve aşk anlayışıma göre değildi o yüzden mektuplardan çok etkilenmedim ama şaire çektilerinden dolayı sempati duymamak elde değil.Kitap şairin duygu dünyasını, yaşadığı dönemin siyasi durumunu gözler önüne serip şairinin şiirlerinin oluşum süreçlerini okuyucuya sunuyor.Leyla'ya aşkı adamı daha da şairane bir şair yapmış ve hayata tutunmasını sağlamış. Allah ikisine de rahmet eylesin. Gene de Ahmet Arif'i tanımak güzeldi.
  • Hiç söylenmemiş sözler söylemeli..
    El değmemiş,duru sözler sevdiğim için..
    Sevdiğim!..

    Şehir giysilerini kıskanır
    Ve bu yüzden bürünür geceye
    Güneş gözlerinden beslenir
    Ve saçlarını kollar görmek için...

    Sensizken, şehrin boş meydanlarında yürüdüm
    Kalın puntolarla
    İri laflar ettim,
    Öfkemi saldım,
    İri dişli postallar üzerine...

    Sevdiğim ...
    Vera!..
    hangi çocuğu okşadın?..

    ellerinde gülden kokular,
    dilinde aşk nağmeleri

    Söylesene Vera,
    Hangi çocuğun adını andın?..

    Sahi Vera,
    En son ne zaman görmüştük Sena'yı
    Hatırlasana deli kız sana emanet etmiştik o bombaları

    Sevdiğim!..
    Bak;
    Umut kan pıhtısı rengine döndü

    Sen Vera,
    Filistin'den geçerken sakın eteklerini toplama
    Biraz kan bulaşmış şekilde çık karşıma

    Ve sakın unutma
    O ilk çocuğumuzdur..
    Asırlardır dillerde olan Leyla'dır..

    Meryem'in suskunluğunda can bulan gözleri vardı Züleyha'nın
    Daha düşmeden, kirli kelimeler diyarına...

    Bilirmisin Vera, bu kaçıncı çocuk
    bu kaçıncı kertik yüreğe atılan..

    Artık eskisi gibi değil, daha da sancılı
    Artık daha da sancılı

    Asırlardan uzat ellerini Vera,
    Ellerini bulur ellerim bir Grozni kuşatmasında...

    Dağları görüyormusun Vera?..

    Her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar
    Murat'ım... Metin'im... Berat'ım...

    Hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında..
    Hani beraber açmıştık orucumuzu...
    Kimi Marmara'da, kimi Yıldız'da..

    Koş Vera koş...
    Ülkemin sürgün yerlerine koş...

    Ağlama deli kız, ben ağlarım...
    Seni böyle görmemeli her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız.

    Ve annelere de söyle,sakın ağlamasınlar..
    Ve onlara sakın ölüler demesinler..

    Söylesene Vera,
    Çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?

    Öfkemiz taş doğursun Vera
    Taş doğursun..
    Yüreklerimizi söksün yerinden..

    Bak her tarafta elleri sapanlı Ebabiller,
    Ebrehe'nin tanklarına kan kusturur...
    Şimdi firavun'u boğan kızıldeniz'i ağlama duvarının önünde görüyorum.

    ki;
    Asa değil Musa'nın elindeki, çağın sökülmüş kalbidir..

    Bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı Vera
    kendimizi odalarımızda bulduk
    Postallı korkularımızla..

    Söylesene Sevdiğim...
    Hangi rengini çaldılar gökyüzünden?..

    Bak zulüm, çin seddini aştı.

    Aaaah Sevdiğim!..
    İçimizdeki Musalardan ne haber vardır?..
    İbrahimlerden.. Yusuflardan...

    Yoksa Musa'yı Kızıldenizde yalnız mı bıraktık?..
    Kendi ellerimizle mi verdik İbrahim'i nemrutlara..

    Şimdi hangi kuyudan gelmede Yusuf'un sesi...

    Unutma Vera'm!..
    Filistinde doğan her çocuk, ilkin annelerinin göğsüne;
    sonra yerdeki taşlara uzanırlar..
    Neredesin!..
    Ey İsmail'in boğazındaki merhamet!..
    Üzerimizdeki bu acıyı kaldır!..
    Ya ebabilleri gönder, ya bizi de oraya aldır!..
    Her taraftan bana yönelir seni arayan sesim..

    Vera benim... Vera benim...

    https://www.youtube.com/...4RKHVTu6E&t=159s
  • Leylâ Vü Mecnûn 1901-2000

    Peyvendüni gayr ile eşitdüm
    Bi’llâh ki besî teaccüb etdüm

    Ey çeşme-i âb-ı zindegânî
    Sen cânum içindesen nihânî

    Bir lahza gözümden olmadun dûr
    Vaslun niçe oldı gayre makdûr

    Ger İbni Selâma nûr-ı Leylî
    Bir vech ile eylemiş tecellî

    Leylîden olan hayâli görmiş
    Öz vâhimesiyle ayş sürmiş

    Leylî demesün mana karîndür
    Kim ana hayâli hem-nişîndür

    Mecnûndan eder mi ol cüdâlığ
    Kim gayr ile ede âşinâlığ

    Ey gevher-i tâc ü tâc-ı târek
    Maksûduna yetdüğün mübârek

    Ashâb yığup tarab kılup şâd
    Bu hayr işi eyeleyende bünyâd

    Çoh zevk ile çekdüm intizârı
    Kim yâd edesen men-i figârı

    Sen hod demedün ki bir kulum var
    Boynında tarîk ile yolum var

    Ger sandun ise ki pür-huzûrem
    Şâyeste-i servet-i sürûrem

    Şart idi mana hem etmek i‘lâm
    Tâ men hem alam bu bezmden kâm

    Li’llâhi’l-hamd elüm değül dar
    Cân kimi nukûda kudretüm var

    V’er sandun ise ki nâ-tüvânem
    Âzürde-i mihnet-i cihânem

    Hem şart idi özr kılmak irsâl
    Etmek meni bir söz ile hoş-hâl

    Ne beyle edüp ne eyle ey gül
    Yahşi midür eylemek tegâfül

    Ey cânum içinde câna düşmen
    Her niçe ki düşmenem sana men

    Âyîn-i kadîmüni unutma
    Min yâr dut özge hûy dutma

    Gayr ile olanda şâd ü hurrem
    Takrîb ile yâd kıl bizi hem

    Nakş et bu murabbaı harîre
    Gör anı getür bizi zamîre

    Bu murâbba‘ Mecnûn dilindendür

    Gayr ile her dem nedür seyr-i gülistân etdüğün
    Bezm edüp halvet kılup yüz lutf u ihsân etdüğün

    Ahd bünyadın mürüvvetdür mi vîrân etdüğün
    Hanı ey zâlim bizümle ahd ü peymân etdüğün

    Lahza lahza müddeî pendin dür-i gûş eyledün
    Kana kana gayr câm-ı şevkini nûş eyledün

    Vara vara ahd ü peymânı ferâmûş eyledün
    Hanı ey zâlim bizümle ahd ü peymân etdüğüm

    Gayre salup mihrüni bizden savutdun âkıbet
    Terk-i mihr etdün tarîk-i zulm dutdun âkıbet

    Ahdler peymânlar etmişdün unuttun âkıbet
    Hanı ey zâlim bizümle ahd ü peymân etdüğüm

    Cürmümüz n’oldı ki bizden eyledün bîzârlığ
    Biz gamun çekdük sen etdün özgeye gam-hârlığ

    Sizde âdet bu mıdur beyle olur mı yârlığ
    Hanı ey zâlim bizümle ahd ü peymân etdügün

    Çerh tek bed-mihrliğ resmini bünyâd eyledün
    Yahşi adun var iken döndün yaman ad eyledün

    Döne döne bizi gam-nâk özgeni şâd eyledün
    Hanı ey zâlim bizümle ahd ü peymân etdüğün

    Gönlümüz min-ba‘d zülfünçün perîşân olmasun
    Bağrumuz la‘lün hevâsiyle dahi kan olmasun

    Bî-vefâsen çeşmümüz yâdunla giryân olmasun
    Hanı ey zâlim bizümle ahd ü peymân etdüğün

    Va‘de-i vasl ile aldun sabrumuz ârâmumuz
    Olmadı her gün visâlünden müyesser kâmumuz

    Geçdi hecr ile Fuzûlîden beter eyyâmumuz
    Hanı ey zâlim bizümle ahd ü peymân etdüğün

    Tamâmî-i sühan

    Pâyâna çü yetdi sa‘y-i hâme
    Teslîm olındı Zeyde nâme

    Mektûb ile Zeyd olup sebük-per
    Azm eyledi eyle kim kebûter

    Çün yetdi nigâr olan diyâra
    Mekr ile visâle kıldı çâre

    Efsûn ile urdı sihrden dem
    Tâ İbni Selâma oldı hem-dem

    Leylînün eşitdi vasf-ı hâlin
    Keyfiyyet-i mihnet ü melâlin

    Dedi bilürem nedür devâsı
    Uş yazılu mendedür duâsı

    Bağlandı anun sözine ihlâs
    Halvet-geh-i kurbe kıldılar hâs

    Çün Leylîye zeyd oldı vâsıl
    Maksûdını etdi baht hâsıl

    Bir dem oturup gelüp kıyâma
    El urdı revân çıhardı nâme

    Ta‘vîz dedi vü kıldı ta‘zîm
    Evvel öpüp andan etdi teslîm

    Çün nâmeni aldı Leylî-i zâr
    Ol nâmeden aldı bûy-ı dildâr

    Bildi ki bir özge kayddür bu
    Ne nüsha-i Amr ü Zeyddür bu

    Ol feyzi bilüp özine ikbâl
    Göz merdümine yetürdi fi’l-hâl

    Çün nâmeye kıldı bir nezâre
    Cân kisvetin etdi pâre pâre

    Kim dür ala bahr-ı çeşm-i terden
    Lâ‘l ala hizâne-i ciğerden

    Ol nâmenün eyleye nisârın
    Efzûn ohıdı bildi mazmûn

    Fehm etdi maâni vü ibâret
    Bildi neyedür olan işâret

    Cânına kılup itâb te’sîr
    Ol nâme cevâbın etdi tahrîr

    Bu Leylînün Mecnûna peygâm-ı cevâbıdur Ve özr ü itâbıdur

    Bu tarz ile oldı kilki cârî
    Kim evvel-i nâme nâm-ı Bârî

    Mi‘mâr-ı binâ-yı akd ü peyvend
    Vehhâb-ı atâ-yı mâl ü ferzend

    İzhâr-ı vücûd eden ademden
    İcâd-ı hudûs eden kıdemden

    Meşşâta-i şâhed-i zemâne
    Sultân-ı bülend-âsitâne

    Bu nâme ki bir figârdandur
    Ya‘nî men-i bî-karârdandur

    Bir sâhib-i izz ü i‘tibâra
    Ya‘nî Mecnûn-i dil-figâra

    Ey hâk-bisât ü hâr-bister
    Kâm-ı dil-i teng ü dîde-i ter

    Her ta‘ne ki eylesen revâdur
    Senden hacîlem yüzüm karadur

    Besdür mana çekdüğüm hacâlet
    Şermendeliğümdeki melâlet

    Çün mu‘terifem ki var günâhum
    Öz lutfun eyle özr-hâhum

    Men gevherem özgeler hırîdâr
    Mende değül ihityâr-ı bâzâr

    Devrân ki meni mezâda saldı
    Bilmem kim idi satan kim aldı

    Olsaydı menüm bir ihtiyârum
    Olmaz idi senden özge yârum

    Ger töhmete olmışem giriftâr
    İkrâh ile menden olma bîzâr

    Bir dür değülem ki ola hakkâk
    Aldukda tasarrufumda çâlâk

    Ger İbni Selâma dil-fürûzem
    Şem‘-i şeb ü âftâb-ı rûzem

    Kâni‘dür ırağdan ala bir nûr
    Men andan ü menden ola ol dûr

    Dûr olsa görür fürûg ü tâbum
    Oldukda yahın çeker azâbum

    Fikr etme ki men neşât-mendem
    Bir dâm-ı gam içre pây-bendem

    Ne zehre-i seyr-i kûçe vü kûy
    Ne tâb-ı tapance-i ser ü rûy

    Gâhî heves eylesem figâna
    Evvel ana isterem behâne

    Ya ata vü ane eylerem yâd
    Ya sohbet-i hem-nişîn ü hem-zâd

    Ger rahtımı etmek eylesem çâk
    Hayyâtına olurem gazab-nâk

    Kim aybludur bu dâmen ü ceyb
    Cehd eyle ki zâhir olmaya ayb

    Gâhî taleb eylesem visâlün
    Bilmek dilesem ki n’oldı hâlün

    Bir çeşme yana olup revâne
    Gasl-i beden eylerem behâne

    Tenhâ olurem orada üryân
    Mûy-ı serüm eylerem perîşân

    Âyîneye eylerem nigâhı
    Hâlün görürem senün ke-mâhî

    Boynunda yoh özge tavkdan bâr
    La‘lümde bulınmaz özge güftâr

    Boynum kolunı diler havâdan
    La‘lüm lebüni sorar sabâdan

    Cândan gamun içre nâ-ümîdem
    Şemşîr-i cefâ ile şehîdem

    Kanlu kefenümdür al perde
    Men gûrdaem sağınma erde

    Gel şem‘-i mezârum eyle âhun
    Zîb-i lahd et gubâr-ı râhun

    Men bülbül-i bâğ-ı firkatem zâr
    Ammâ kafes içreem giriftâr

    Bilmem bu kafesde n’ola hâlüm
    Sındurdı belâ per ile bâlüm

    Bir vahşî ile ger etmişem hû
    Müstevcib-i serzeniş değül bu

    Vâhşîler imiş senünle hem-dem
    Hem-reng olubem senünle men hem

    Ey âşık-ı müst-mend ü mehcûr
    Dutgıl men-i müst-mendi ma‘zûr

    Sabr et niçe gün ki ola gerdûn
    Bu günleri eyleye diğer-gûn

    Ancak özüni nizâr sanma
    Ser-geşte-i rûzgâr sanma

    Bu şi‘ri ger ohısan demâdem
    Ma‘lûmun olur menüm gamum hem

    Bu murabba‘ Leylî dilindendür

    Girîbân oldı rüsvâlığ eliyle çâk dâmen hem
    Mana rüsvâlığunda dûst hem ta‘n etdi düşmen hem

    Reh-i aşk içre cân kıldum giriftâr-ı belâ ten hem
    Bu yetmez mi ki bir derd arturursen derdüme sen hem

    Eğer dutsam gamum elden nihân sabr u karârum yoh
    Ve ger şerh-i gam-ı pinhânum etsem gam-güsârum yoh

    Esîr-i bend ü zindânem elümde ihtiyârum yoh
    Bu yetmez mi ki bir derd arturursen derdüme sen hem

    Olupdur eşk-i hûn-âb ile gül-gûn çehre-i zerdüm
    Yanupdur âteş-i hicrâna cân-ı derd-perverdüm


    - Fuzuli -