• 88 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Guenon'un dikkat çeken eserlerinden biri olarak öne çıkan bu çalışma, sizi sembolik anlamlar üzerinde bir zaman yolculuğuna çıkarıyor; Mirac'tan Ortaçağ'a, Ortaçağ'dan günümüze gelen bir zihni yolculuk olacak bu. Bu kitapta dikkat çeken iki önemli konu var: Dini sembolizmin Ortaçağ'daki yaygınlığı ile Dante'nin eserlerinde görülen İslam ve Hıristiyanlığın ortak etkileşimi..
    Sadece kutsal metinlerin değil bütün yazıların dört anlama göre anlaşılabilir olduğunu ve özellikle açıklanması gerektiğini belirttik.

    Bu farklı anlamların hiçbir şekilde birbirlerini yok etmeleri veya birbirlerine zıt olmaları aten mümkün değildir. Aksine onların, bir bütünün parçaları veya tek bir sentezin kurucu unsurları gibi birbirlerini tamamlamaları ve uyumlu olmaları gerekir. (s. 11)

    Viyana müzesinde iki madalya bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde Dante’nin, diğerine ise ressam Pierre de Pise’nin resmi vardır. Her ikisinin arka yüzünde şu harfler yer almaktadır: F.S.K.I.P.F.T. Bu harfleri Aroux şu şekilde yorumlar: Frater Sacrae Kadosch, Imperialis Principatus, Frater Templarius. Bu harflerden ilk üçü için verilen anlam açıkça yanlıştır.

    Bizce şöyle okunmalıdır: Fidei Sanctae Kadosch.

    İbranice bir kelime olan Kadosch, ‘aziz’ veya ‘kutsanmış’ anlamına gelmektedir ve bu kelime günümüze kadar Masonluğun üst derecelerinde varlığını korumuştur.

    Dante’nin son semavi yolculuğu esnasında Tapınak Tarikatı’nın kurucusu olan Aziz Bernard’ı kendisine rehber olarak almasının tesadüfi olmadığını da buradan anlamış oluyoruz. (s. 13)

    Bilimsel sistemlerinin temeli, tekabüliyetler doktrinine dayanmaktaydı: Dilbilgisi, Ay’a; Diyalektik, Merkür’e; Retorik, Venüs’e; Müzik, Mars’a; Geometri, Jüpiter’e; Astronomi, Satürn’e; Aritmetik veya aydınlanmış Akıl, Güneş’e tekabül etmekteydi. İşte Dante’nin dokuz semavi katmanının ilk yedisini de oluşturan yedi gezegene, tam olarak yedi hür sanat tekabül etmekteydi. (s. 15)

    …uygun bir şekilde bağlamına oturtulabilir ise; her türlü bilim ve sanat gerçek bir ezoterik değer taşıyabilir. (s. 15/16)

    Dante’nin Vita Nuova’da ‘Beatrice’in özel bir sevgiye mazhar olduğunu ve aşk olarak çağrılması gereken Beatrice’den bahsettiği dokuz sayısı da, dokuz ışıklı ve dokuz kollu dokuz meşaleden oluşan dokuz sütun ile çevrelenmiş vaziyetteki bu seksen bir yaşındaki Üstad’la da bir benzerlik arzetmektedir. Öyle ki, seksen bir sayısı, dokuzun katıdır (daha doğrusu dokuzun karesidir) ve Beatrice de asrın seksen birinci yılında ölecektir. (s. 19/20)

    Jüpiter gezegeninin İbranice karşılığı Tsedek’tir ve adil anlamına gelir. Kadosch’ların merdiveni konusuna ise daha önce değinmiştik: Satürn küresi, doğrudan doğruya Jüpiter küresinin üstünde yer aldığı için, bu merdivenin ilk basamağına Adalet (Tsedakah), zirvesine ise İman (Emounah) ile ulaşılır. Bu merdiven sembolü, Kıldanî menşeli gibidir ve muhtemelen Mitra gizemcileri tarafından Batı’ya getirilmiştir: Söz konusu merdivenin yedi basamağı vardı ve madenlerin gezegenlerle olan ilişkisine göre her biri ayrı bir madenden yapılmıştı. Diğer yandan, Kitab-ı Mukaddes sembolizminde aynı şekilde Yakub’un merdiveninin olduğunu da biliyoruz. Söz konusu merdiven, yeryüzünü semaya bağladığı için aynı anlamı taşımaktadır.

    Dante’ye göre Cennet’in sekiz katı, yani yıldızlı şeması (sabit yıldızların olduğu yer), Gül-Haç’ların olduğu semadır: Kamil olanlar beyazlara bürünmüşlerdir; adeta Heredom Şövalyeleri’ne benzer bir sembolizme sahiptirler. Onlar, “evanjelik doktrine” tabidirler. Yani, Roma Katolik Kilisesi’ne karşı Luther’inki ile aynı olana inanırlar. (s. 23)

    Luther’in mührünün, gülün ortasında bir haç olduğunu da biliyoruz. (s. 24)

    Heredom de Kilwinning Tarikatı veya İskoçya Kraliyet Tarikatı’na mensup Gül-Haç Prensleri’ne Dair Kısım’da resmedildiği şekliyle işte Semavî Kudüs’ün tasviri: (son odanın) dibinde, üzerinde bir ırmağın aktığı bir dağ resmi vardır ve kıyısında on iki çeşit meyve taşıyan bir ağaç yer almaktadır. Dağın tepesinde on iki sıradan müteşekkil on iki mücevherden oluşan bir oturak vardır. Bu oturağın üstünde altından bir kare vardır. Karenin her yüzünde, İsrail’in on iki sıbtına ait isimleri ellerinde tutan üç melek yer almaktadır. Bu karenin içinde bir haç yer almaktadır ve bu haçın ortasında yatmış vaziyette bir kuzu vardır. Demek ki, burada apokaliptik sembolizmin yer aldığını görmekteyiz. Bunun devamı, söz konusu sembolizmin atıfta bulunduğu devrî kavramların, Dante’nin eserinin planı ile ne kadar içten bağıntılı olduğunu gösterecektir. (s. 24/25)

    Dante’nin efsanesi Yuhannacı ve gnostiktir. (s. 29)

    Cehennem sadece dönmesini  bilmeyenler için bir çıkmaz yoldur. (s. 30)

    Dante’yi doğrudan etkileyecek bir Yahudi etkisinin olduğuna dair elimizde hiçbir delil yok. Böyle bir görüşün doğmasına sebep olan şey, onun sayılar ilmini kullanmış olmasıdır.

    Filorentinalı Titan’ın, Cennet’e ulaştığında Araf’ı bir tekme ile Cehennem’e atmak ister. Bu bir yönüyle doğrudur. Zira semavî yarımküre âleminde Araf, Şeytan’ın (Lucifer) düşmesiyle çukur oluştuğunda yeryüzünden atılan maddeler vasıtasıyla meydana getirilmişti. Ancak Cehennem’in de semavî âlemin tersine yansıması şeklinde aşağıya doğru dokuz kat çemberi vardır. Oysa Araf yedi kata sahiptir. Demek ki tam bir simetri mevcut değil.

    Eliphas Lévi’ye göre “Gül’ün Romanı ile İlahi Komedya, aynı eserin iki karşıt (birbirini tamamlayan denilse daha yerinde olurdu) formudur. (s. 31/32)

    Dante’nni seyahatinin ilk iki kısmında kendine rehber olarak Virjil’i almasının birinci nedeni, herkesin de kabul ettiği gibi, Ennéide’in VI. Şarkısının anısı nedeniyledir. Ancak buna bir de Virjil’de basit bir şiirsel kurgunun ötesinde inkar edilemeyecek bir inisiyatik bilginin olduğunun eklenmesi gerekir. (s. 39)

    Virjil’in bizzat kendisinin de birtakım Yunan öncüllerinin olduğunu tespit etmek zor değil. Mesela, Ulyses’in Cimmerien’lere yaptığı seyahat ile Orpheus’un Cehennemlere inişi hemen aklımıza gelenler arasındadır.

    Onun âlemlere yaptığı seyahat da Fısıh bayramı Pazar gününe dek sürmektedir, yani diriliş gününe kadar. (s. 40)

    İslamî bir efsanenin adaptasyonunda, bir kurt ile aslan hacca giden birisinin yolunu keser; aynı şekilde panter, aslan ve dişi kurt da Dante’yi ürkütürler…

    Virjil Dante’ye, Cebrail de Hz. Muhammed’e Sema’dan gönderilmiştir. Her ikisi de yolculuk boyunca kutsal yolcunun merak ettikleri konuları cevaplamaktadırlar. Her iki anlatımda (legendes) da Cehennem aynı özelliklerle tavsif edilmiştir. Dehşet verici ve kargaşalı, gürültülü ateş fırtınası… Dante’nin Cehennem’inin mimarisi, İslamî Cehennem tasvirinin bir kopyasıdır. Her ikisi de yerin dibine kadar inen bir dizi katmandan, derecelerden veya çemberimsi merdivenlerden meydana gelen çok büyük bir huni şeklindedir. Her ikisi de belli kategorilerde günahkarlar barındırmaktadırlar ve suç ile cezaları bulundukları kat derinleştikçe orantılı olarak artmaktadır. Her kat, kendi arasında işlenen günahların çeşidine göre birtakım alt bölümlere ayrılır. Bu her iki Cehennem de Kudüs şehrinin altında yer almaktadır. Cehennem’den çıkışında temizlenebilmek ve Cennet’e doğru yükselebilmek için Dante, üç defa su ile abdest alır (ablution). İslamî anlatımda da aynı üç abdest ruhların temizlenmesini sağlar. Ruhlar göğe yükselmeden önce, Hz. İbrahim’in bahçesini sulayan üç nehrin her birinde sırayla yıkanırlar… Yükselişin kendileri aracılığıyla gerçekleşen semavî kürelerin mimari yapısı, her iki anlatımda da aynıdır. İyi ruhlari layık oldukları duruma göre dokuz kat semada ikamet ederler. Bunlarım tamamı, sonuçta Empyree’de veya son kürede bir araya gelirler… Nasıl ki Beatrice ileriki safhalarda Dante’ye rehberlik etme işini Aziz Bernard’a bırakıyorsa; aynı şekilde Cebrail de Allah’ın arşının önünde Hz. Muhammed’e rehberlik işini nurani bir varlığa terk eder. Her iki yükseliş hadisesinin nihayetinde aynı övgüler yer almaktadır. İlahi huzura kadar yükselen her iki yolcu da, Tanrı’yı çok yoğun bir nuranî varlık olarak tasvir ederler. Tanrı’nın etrafında iç içe geçmiş çemberler şeklinde dokuz nuranî saf yer almaktadır ve bu saflar her yerleri nuranî ışınlar yayan sayısız meleklerden oluşmaktadır. Bu çemberimsi saflardan ilahi huzura en yakın olanlardan bir tanesi Kerubim’lerin yer aldığı saftır. Her çember, kendisinin bir altındaki çemberi çevrelemektedir. Her dokuz çember de, ilahî merkezin etrafında hiç durmaksızın tavaf etmektedir. Cehennem’in katları, astronomik gökler, mistik gül çemberleri, ilahî nuru çevreleyen melekler güruhu, üçlü şahsiyeti sembolize eden üç çemberin tamamı kelimesi kelimesine Fiorentina’lı şair tarafından Muhyiddin İbn Arabî’den alınmadır. (s. 41/42)

    Arabî

    İslam tasavvufunda kendisine Şeyhu’l-Ekber yani en büyük manevî üstad, üstadların başı denir; doktrini bütünüyle metafizik bir öze sahiptir; bellibaşlı birçok İslamî tarikatlerden yüksek seviyeli ve aynı zamanda içine kapanık olanları ona dayanmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, 13. Yüzyılda yani bizzat Muhyiddin İbn Arabî’nin yaşadığı dönemde bu tür örgütler, çövalyeci tarikatlerle ilişki içerisinde idiler. Biza göre, tesbit edilen nakil işlemi işte bu yolla gerçekleşmiştir. (s. 42/43)

    (Şövalyeci tarikatler) Ortaçağ’da Doğu ile Batı arasındaki gerçek entelektüel ilişkiyi kuranlar da onlardı. (s. 43)

    Araf, XXXIII, Her üç şiirin de stelle kelşmesi ile bitmesi ilginçtir. Sanki adeta, Dante için astrolojinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Cehennem’in son kelimeleri olan ‘riveder le stelle’ yeniden saf insani duruma bir dönüşü karakterize etmektedir ki, burada yüksek varlık mertebelerinin bir yansımasını görmek mümkündür. Araf’da geçenler, bizim burada anlattıklarımızla aynıdır. Cennet’in son mısralarındaki ‘L’Amor che muove il sole e l’aitre stelle’ ifadesi, semavi yolculuğun nihai gayesi olarak kürelerin tamamının ötesindeki ilahi merkezi işaret etmektedir. Bu, Aristo’nun deyimiyle, her şeyin hareket etmeyen motorudur. Kendisine atfedilen aşk (amour) ismi, şövalye tarikatlerine girişte kullanılan sembolizma ile ilgisi bakımından ilginç tespitlerin yapılmasına sebep olabilir. (s. 49)

    Benini’ye göre(Rudolfo Benini), Dante için sembolik değeri olan özellikle üç çift sayı vardır: Bunlar: 3, 9, 7 ve 22, 515, 666…

    9 sayısının Beatrice’in sayısı olduğunu hatırlatmıştık. Bu 9 sayısı, doğrudan doğruya birinci sayıya(3) bağlıdır. Çünkü onun karesidir. (s. 51)

    (9) Semavi hiyerşinin sayısıdır. O, aynı zamanda cehennemler (infernaux) aleminin çemberlerinin de sayısıdır. Zira gökler ile cehennemler arasında bir çeşit tersine simetri vardır.

    (7) Bütün gelenekler, bu sayının kutsallığı konusunda ittifak etmiştir.

    22 sayısı, çevrenin çapa oranının yaklaşık bir ifadesi olan 22/7 ilişkisi ile 7’ye bağlıdır. Öyle ki, bu iki sayının toplamı çemberi temsil eder.

    22 sayısı aristotelyen fizikte “temel hareketler”i temsil eden iki sembolik sayıyı birleştirmiş vaziyettedir: Dante’nin Convito adlı eserinde belirttiği gibi yerel hareket (mouvement local) 2 ile temsil edilirke, değişme (alteration) 20 sayısı ile temsil edilmektedir. (s. 52)

    Ancak 22 sayısı, şiirdeki 11 sayısının yegane katı değildir. Aynı şekilde 33 sayısı da vardır ve bu sayı, her kısmı oluşturan kantoların sayısıdır. Sadece Inferno’da 34 tane kanto vardır, ancak ilk kanto bir giriş mahiyetindedir ve eserin bütününü oluşturan 100 sayısını tamamlamaktadır. Dante için ritmin ne kadar önemli olduğunu da düşündüğümüzde, 11 heceli mısrayı rastgele seçtiğini söyleyemeyiz.

    Her kıta 33 heceden oluşmaktadır. Aynı şekilde, söz konusu 11 ve 22 kıta da, 33 ve 66 mısradan oluşmaktadır. Burada gördüğümüz diğer 11’in katlarının da sembolik değerleri vardır.

    22 sayısı, İbrani alfabesinin harf sayısıdır ve bunun Kabala’da ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. 33 sayısı, (İsa) Mesih’in yeryüzünde geçirdiği yılların sayısıdır ve hem Gül-Haç’ın sembolik yaşıdır, hem de İskoç masonluğunun derecelerine tekabül etmektedir. 66 sayısı Arapça’da, ‘Allah’ isminin sayısal değeridir ve 99 sayısı da, İslam geleneğine göre Allah’ın belli başlı sıfatlarının adedidir.

    Bize göre, Benini’nin gerçeğe yaklaştığı nokta burasıdır. Özellikle de mesela, “Papa V. Clément’nın 1314’de öldüğünde, Cehennem adlı eserin birinci redaksiyonu tamamlanmış olmalıydı” demesi önemlidir. Gerçekten de bize göre de, 1300 ile 1314 arasında meydana gelen olaylar, yani Tapınak Tarikatı’nın ortadan kaldırılması ve bunun sonuçları gibi olaylar gerçek neden idi. Dante de bu tür olayları zikretmekten kendini alamadı. (s. 53/54)

    11 sayısının çok belirgin olarak yer aldığı şiirin bölümleri, silinmeyecekti ama daha az farkedilir olması gerekiyordu. Öyle ki, sadece bunun varlık nedenini ve anlamını bilenlerin bulabileceği şekilde bunu gizlemesi gerekiyordu. (s. 54)

    Şimdi, üçlü tasnifin yoğun olduğu 515 ve 666 sayılarına gelince: 666 mısra, Ciacomo’nun kehanetlerini Virgil’in kehanetlerinden ayırmaktadır. 515 mısra ise, Farinata’nın kehanetlerini Ciacco’nun kehanetlerinden ayırmaktadır. 666 mısra, tekrar Brunetto Latini’nin kehanetleri ile Farinata’nın kehanetlerini birbirinden ayırmaktadır. Aynı şekilde tekrar 515 mısra, III. Nicholas’nın kehanetlerini Brunetto’nunkilerden ayırmaktadır. Düzenli olarak birbirini takip eden 515 ve 666 sayıları, Dante’nin uyguladığı sembolizmde birbirinin zıddı şeyler olarak karşımıza çıkar. Gerçekten de Yuhanna’nın Vahyi’nde (Apocalypse) 666 sayısı, canavarın sayısıdır. Bu yüzden, Deccal’in (Antéchrist) adını bulmak için çoğu fantezi olan birçok hesaplama girişiminde bulunulmuştur. Çünkü bu sayı, insan sayısıdır. Diğer yandan, Beatrice’in kehanetlerinde 515 sayısı, 666 sayısının zıddı bir anlam taşımaktadır. “Un cinquecento diece e cinque, messo di Dio…” Bu 515 sayısının, gizemli Veltro ile aynı şey olduğu, yani ahir zamandaki canavar ile aynileştirilen dişi canavarın düşmanı olarak düşünülmüştür. (s. 55)

    İki kere 65 asır, yani 130 asır veya 13000 yıl. Buna göre, Hıristiyanlığın başlangıç tarihinden itibaren geçen 13 asır, söz konusu dönemin onda birine takbül etmekte. 65 sayısı başlı başına ilginç bir durum arz etmekte: sayıların toplamı 11’dir ve bu sayı 6 ve 5 şeklinde teşkil edilmiştir. Her iki sayıdan birincisi makrokozmosu diğeri ise mikrokozmosu temsil eden sembollerdir. Dante, her ikisini de birlik içerisinden çıkarımla elde ettiğini belirtmektedir.

    Son olarak 65 sayısını, 515 sayısında yaptığımız gibi, Latin harflerine çevirdiğimizde LXV, veya bir öncekinde yaptığımız müdahale ile LVX harfleri yani Lux kelimesi karşımıza çıkmaktadır. (s. 60)

    Bu büyük yıl (13000 yıl) eskilere göre dünyanın iki yenilenmesi arasında geçen zamandır. Bu ise, yeryüzündeki insanlık tarihi açısında, büyük kıtaların ortadan kaybolduğu iki büyük tufan arasında geçen dönem olarak yorumlanabilir. (s. 60/61)

    Dünyanın yıkılışının onun yeniden birleşmesi ile aynı anda olacağı görüşü sadece Heraklit veya Stoacılara ait değildir. Bu görüş, aynı zamanda Hindistan’daki Purana’lardan Yuhanna’nın Vahyi’ne kadar hemen hemen her yerde bulunmaktadır.

    …Ateş, tabiatın yenilenmesi veya nihai bütünleşme’yi gerçekleştiren etkin nedendir. (s. 66)

    (Aziz) Bernard, 1090 tarihinde Fontaines-lér-Dijon’da dünyaya geldi.

    Dünyadan el etek çekmek projesini gerçekleştirmeye Bernard, yirmi yaşlarında iken karar vermişti. (s. 74)

    Böylece Bernard, 1112 yılında, beraberinde otuz kadar genç ile birlikte Clainaux manastırına dahil oldu. (s. 75)

    Tapınak Tarikatı

    İlk askeri tarikattır.

    1128’de, yani kuruluşundan tam on yıl sonra bu tarikat, Tsoye konsilinde kuruluş beratını alır. Söz konusu beratın kaleme alınması veya en azından ilk taslağının çıkarılması görevi konsilin sekreteri vasfıyla Bernard’a verilmiştir.

    Dante’nin, Cennet’in nihai menzillerinde kendisine rehber olarak Bernard’ı seçmesinin sebebi herhalde budur. (s. 83)

    Siyasi alanda, görkemli Ortaçağ Hıristiyanlığı binasına vurulan ilk darbeler Philippe-el-Bel tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu aynı şahıs, herhalde bir rastlantı sonucu olmasa gerek, Tapınak Tarikatı’nı ortadan kaldıran ve böylece Aziz Bernard’ın eserine saldıran kişidir de. (s. 85)

    Aziz Bernard’ın fizyonomisine dair belirtilmesi önemli olan son bir husus da, onun hayatında ve eserlerinde Bakire Meryem kültünün işgal ettiği yüce mevkiidir. Öyle ki bu durum, birçok destanın ortaya çıkmasına neden olmuştur ve belki de onun popülaritesinin devamı da bunlar yüzünden olmuştur. O, Bakire Meryem’e Notre Dame adını vermeyi seviyordu; ve o dönemden itibaren bu kullanım yaygınlık kazanmış ve belki bunda onun büyük bir etkisi olmuştu. (s. 85)
  • 90 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..
  • Gülüşmeler, çarpıntılar; iç çekmeleri
    Kaçamak buluşmalar ara sıra geceleri
    ...