• Korku. Kor dediğin ateşin alevli közü.

    Ku… dediğin belki kul belki kuş belki kum.

    Korda yanan kul,

    Kordan kaçıp uzaklara uçan kuş,

    Korla kızmış ayak kavuran kum.

    Korku. Kork dediğin emirdir.

    u… dediğin belki umut belki uyku.

    .

    Çocuk olmak güzeldi her şeye rağmen.

    Fakat büyümeye başladım.

    Değiştim.

    .

    Ne oldu bana? 

    değiştim. 

    Doğru olanı bilmek zormuş. 

    Ne özleyebiliyorsun ne de unutabiliyorsun. 

    Hem hayatına son hızla gelişerek devam edebiliyorsun 

    hem de hep geçmişte kalan bir tarafını teselli etmeye çalışıyorsun hala. 

    başka bir hayal kurabiliyorsun onsuz. 

    Hem buz gibi hem hala sıcaksın. 

    Fakat değiştim. 

    Etkilenmemeyi, umursamamayı öğrendim. 

    Yaprak döken tarafım cennete ısmarlarken eskiciye sattığım hayallerimi,

    bahar bahçe yanım aynada kendimi görmemi sağladı. 

    Cehennemimden utanmamayı öğrendim. 

    Cenneti özlemek yerine cennetin Sahibine güvenmeyi ve sığınmayı öğrendim.  

    .

    Yabancı biriydi bunları düşünenler. Kesinlikle ben değildim. Nasıl olur? 

    Daha önce hiç görmediğimden eminim. acı biber sürülmüş çocuk ağzı gibi kızarıklığı etrafına yayılmış bir ağız, dudaklarının arasında çalıntı gibi duran çatlak ses… hayır, ses çıkarmadan konuşuyordu. dili kara yılan sinsiliğinde kıvrılıyordu dişlerinin arkasında. Dokundum omuzlarına. Ürperticiydi soğukluğu mu demeliyim sıcaklığı mı, tuhaf hissettiriyordu. Aynaya hohlamışım da sıcak nefesimin buğusu soğuk aynayı ılıtmış gibi. Ne öfkeleniyordum ne de rahatlıyordum. Yoruyordu. 

    Her neyse. Kimi kandırıyorum. Evet. Hepsini ben düşündüm. Kesinlikle o bendim. Nasıl mı, yorgundum. Hala yorgunum gerçi. Derler ya “ hayat!”…

    Açıklayayım, aynaydı. Karşısında durdum öylece ve sadece gözlerime baktım. içine, tam göz bebeğine. İçimde kalanları gördüm. 

    Yıkıldı yıkılacak bir sokak duvarına yaslanmıştım. Oturur vaziyette, dizlerimi kucaklamışım. Gözyaşım sümüğüme karışmış, yine çocukça bir şeylere içlenmiş ağlamışım. Ne zaman ağlasam dudaklarımın kenarı kızarır. Boğulur boğazım, titreyip durur anlatmak istediklerim. Yine donmuştum işte. Kim olduğu fark etmezdi aslında sadece sarılmak istemiştim sıcak bir kucağa. Ben bırakana kadar da gitmesin…

    Gelmemişti kimse. Ben de anlatamamıştım. Koşa koşa doğru caddeye… yok, intihar değil, hıh, hatırlıyorum tabi ya, camını sileceğim bir araba durur da üç beş kuruş alabilir miyim diye kırmızı ışığı beklemeye koyuldum. Yandı kırmızı. Camı karartmalı, lüks bir araba durdu önümde. İyi temizlensin diye hohladım. Yanmıştı nefesim. Buz gibiydi cam. Sildim. Ayna gibi olmuştu. Kendimi gördüm. Gece düşmüştü çoktan gözlerime. Yorulmuştum. İşin garibi aracın sahibi yaptığıma kızmamıştı. Lamba hala kırmızıdaydı. Zaman mı durmuştu ne?  

    .

    Ne zaman büyümek istesem 

    çocukluğumu özlüyorum

    Ne zaman hatırlasam o günleri

    Acı anılarım düğümleniyor nefesime

    Büyümüş hissediyorum kendimi

    Ağlıyorum çocuk gibi

    .

    Gülmek zorundasın mutlu olduğunu ıspatlamak için.

    Ütüsüz çarşaf gibi kırışmalı göz çukurların.

    kirpiklerinde debelenmeli yüzünde huzur bulmak isteyen.


    Ağlamak zorundasın acının dokunulabilir olması için.

    akmalı tuzlu kanın yanaklarına kavisler çize çize

    kesik nefesinden dağılan alevle terlemeli saç tellerin

    dinlemeli ve “anlamalı” acını paylaşmak isteyen


    ara sıra mutlu olmalısın sıkılmamaları için 

    acını paylaşmalısın samimiyetine inanmaları için.

    Sakın ha!

    Sakın içimde kalsın deme. 

    Diyemezsin. Duymalılar. 

    Korkuyorlar bilmedikleri her şeyden anlasana.

    Dost olduklarına inanmazlar sonra.

    Sadece susmak ve sarılmak…

    Çok şey istiyorsun. 

    Bu öyle zor ki.


    Konuşmak zorundasın sana yardım edebilmeleri için

    Muhtaç olan sensin nihayet!

    Sakın ha!

    Sakın düşme bu tuzağa!

    Bırak kalsın…

    Bilseler ne olacak?


    Kendin olmak zorundasın hayaller kurabilmek için

    İstemiyorsan atma kahkaha, bakma kimsenin gözlerine

    İstemiyorsan sakla yaralarını içinde, açma kimseye

    İstemiyorsan sesini çıkarma, bak göğün derinliklerine

    İstiyorsun biliyorum.

    Sadece sussun ve sarılsın birileri.


    Sakın ha!

    Sakın bilmesin bunu kimse.

    Sarılacakları birkaç dakika…

    Susacakları, seni sevdiklerini söyleyene kadar.

    Yine konuşacaklar.

    Senin de konuşmanı isteyecekler karşılık olarak

    Mutlu olduğunda gülmeni,

    Acı çektiğinde ağlamanı bekleyecekler.


    Biliyor musun?

    Yaşamak zorundasın güzel ölmek istiyorsan

    Yaşamak istiyorsan katlanmak zorundasın.

    Katlanabilmek için bilmelisin ki 

    Onlarla yaşamayı öğrenmek zorundasın.

    Ve sakın ha!

    kimse sonsuza kadar susamaz ve sarılamaz.

    İsteme bunu kimseden.

    Bekleme kimseyi bunun için.

    Bırak, içinde kalsın.

    .

    Geçmişteki hatalarımı telafi etmeye karar verdiğimde, 

    İçimdeki bir ses diyor ki; yüzün var mı?

    Diğer ses de diyor ki; başka yolu var mı?

    Ve her yeni hatamda birinci ses daha da güçleniyor;

    Af dilemeye yüzün var mı?

    Diğer soru içimde kıvranıyor;

    Allah’tan başka kapın var mı? ...

    .

    Kovarım asamla gitmez penceremden sinek gezer odamın küflü kokusu. Hey gidi… başım taptaze karabiber dökerdi aşıma. Yumak yumak kireç düşüyor şimdilerde ne çare… tünerim bir kanepeye dalıp gider gözlüğümden kırıp camlarını firar eden kör bakışım. Kara bıyık altından sırıtır romatizma yüklü bulutlar. Geçen gün komşular mavi gök sarı gelin almış dediler. Hayırsız… bir ütü basmaz suratımdaki çaputa ah. Ağırlaşmış kulağımda kemiklerimin çıtırtısı. Ağzımdaki son değirmen taşı da öğütmez bir daneyi. Vallahi garezinden! Tutturmuş gider bir deprem şarkısı ellerimden. Derken acı acı tüter güya ısınmış yemek yanığı. Tencere derdine kim düşsün al etmişken yağmur feryat figan koparır dizlerimin tellalı.

    .

    Rüzgarın salladığı salıncağımda nefesim kesiliyor

    Kanayan burnum oluyor

    Kan kokusu üşütüyor yüreğimi

    Daha hızlı sallıyor, esiyor, estikçe uçuyorum

    Kanatlanan ruhum oluyor

    Başım…

    Toprağı öperken bedenim ürperiyor

    Kalkmaya çalışıyorum.

    Sallanmaya devam ediyor, çarpıyor, ağrıyan başım oluyor

    Durmuyor, elimi kaldırıyorum, dur!

    Kemiğini sızlatıyor parmağımın

    Ağlamaya başlıyorum bağıran içimdeki çocuk oluyor

    Ben susuyorum gözlerim konuşuyor

    Dinleyen sadece salıncağım oluyor, bekliyorum

    Yavaşlıyor ninni gibi, duruyor.

    Sanki acımı uyutmuş çağırıyor beni

    Binen ben oluyorum, sallasın diye rüzgarı çağıran…

    Burnundaki kanlı sümüğü içine çeke çeke gülümseyen

    İçimdeki çocuk…

    .

    Ve hırçınlaşır ansızın durgun deniz. o anda yemyeşil bir bahçede bulursun kendini. Rüya bu ya tam koklayacakken çiçekleri uyandırıverir seni perdesi kapalı pencerenin boğucu gölgesi.

    .

    insanları yargılamadan önce dinleyin. Yoksa sözlerinizle infaz ettiğiniz birinin suçsuz olduğunu öğrendiğinizde bir ölüyü yeniden hayata döndürüp ondan özür dileme yetkisini kendinizde bulamayınca vicdan azabı çekersiniz.

    .

    ne yapabilirdim ki 

    dövüyordu fırtınalar yaprakları meyveler feryat ediyordu 

    namusuna son bahar estikçe kanıyordu ağacın dalları

    ağlıyordu dimdik gövdesi kuruyordu göz pınarları

    zalimdi fırtınalar ne yapabilirdim ki

    ölüyordu mevsim gülmekten

    zevk alıyordu fırtınayı azmettirmekten

    tohumlar… toprak sarıyordu yaralarını

    kuşlar yalıyordu cerahatini sen yem yiyorlar sanıyordun

    hayır alnından öpüyorlardı geride kalan tohumların

    sen güneş açıyor gökte sanıyordun

    hayır o başını okşuyordu doğmamış yavruların

    ne yapabilirdim ki çürüyordu etleri meyvelerin 

    soyuluyordu yaprakların derisi

    yetim tohumlar…

    onların kemiklerine sarılıp onları özlüyordu mezar başında

    dudakları kurudukça gözyaşı döküyordu biri ötekilere

    hüzün damlıyordu diğerlerinin boğazına

    karınları hasretle doyuyordu

    ne yapabilirdim ki savaştı bu

    doğacaklardı ve öleceklerdi onlar da bazı çocuklar gibi kimsesiz

    kim niye dertlensindi onlar günahsızdı

    cennete gideceklerdi nasıl olsa…

    .

    hani çocukken de aslında her şeyi anlıyorsundur. Fakat yetişkinler bunu görmezden gelir. çünkü onlardan küçüksündür. Bir yetişkin olduğunda da hala o her şeyi anlayan çocuksundur. Fakat çocuklar bunu görmezden gelir. çünkü onlardan büyüksündür.

    .

    dinlediğin müziğin feryatlarını dahi duyamazsın ya zihninin gürültüsünden…

    .

    uzun bir zaman geçer güneşin önünden 

    gölgesi ömrün olur kısacık…

    .

    Özlemek uzakları

    Bulutların akına karışmış karlı dağların arkasından

    Çıkıp gelivermeyen birileri buğusuna karışmış 

    Gözlerinde yağmurun ıslağından

    Penceresinde odanın sıcağından

    Ellerine damlamış yaşı

    Tutamamak ışıkları

    Gecenin ardına saklanmış güneşin utancından

    Gülüvermeyen çehreleri 

    efkara dalmış dumanında katil öksürüğünden 

    yakışında çay bardağından maşukları

    .

    Yetmediğini anlamak yetişmeye çalıştığın her şeye…

    .

    Kul, yar hatrına yaşayacak kadar bu dünyadan ölecek.

    .

    Kanatları titrer mi kelebeklerin de uçmaya başlarken…

    .

    Büyümelisin çocuk

    Bedelini ödemelisin saflıklarının

    Kötüleşmeden güçlenmelisin çocuk

    Elini tutmalısın saf insanların

    Vefakar olmalısın çocuk

    Yıllar geçse de 

    Elinden tutanların halini hatrını sormalısın

    Hayırlarını ummalısın

    İyi olmalısın çocuk

    .

    Kızmamalısın çocuk kırılmamalısın

    Her kaşını çatan kötü değil inan

    Dinlemelisin sevmelisin bazen sadece

    Bir gülümser yüz değmemiş gözler var

    Anlayışlı olmalısın rahat bırakmalısın


    Gülmelisin çocuk neşelenmelisin

    Hayat ihtiyarlamış

    Hüzne boğabileceğin kadar ömrü kalmamış inan

    Yaşamalısın tadını çıkarmalısın sadece

    Bir iyimser söz değmemiş kulaklar var

    Hoş konuşmalısın 

    şiirlerin ardından Şarkılar yazmalısın


    Durmamalısın çocuk kımıldamalısın

    Ölüler yalnızca kabirde yatmıyor inan

    Canlanmalısın elimi tutmalısın sadece

    Kalkıp rüzgarın sesiyle ritim tutup

    İki tur halay çekmemiş ayaklar var

    Bir türkü tutturmalısın

    .

    Bir fani ateş ki cehennem olur

    Kul acınası

    Bir ilahi aşk ki

    Ateşine pervane olunası

    .

    Kelebek

    Gündüzün gökyüzünde mavisin

    Gecenin karanlığında kara

    Gözlerine baksan bir çiçeğin, neşesin

    Kapasan gözlerini, yara

    .

    Tekerrür eden tarihleri var şu kısacık ömrümün

    İstikamet üzere istikrar isterken yollar

    Ben sessizce beklerim şu anımı Kovalarken yıllar

    .

    Baktıkça hatırla ne kadar korkaksın 

    Ne kadar cesaretin var düşlerinde

    Nasıl da mahzun göçmüş çocukluğun şu anına 

    Başını okşa umutların

    Gözlerinde şefkat açsın

    Sen hayal kur

    Nasılsa dünyanın güveni gurbete göçmüş


    Baktıkça hatırla ne kadar siyahsın

    Ne kadar saklı güneşin var

    Nasıl da gölge çökmüş üstüne

    Işık tut dağılsın

    Cehenneminde cennet açsın

    Sen gülümse 

    Nasılsa dünyaya kasvet çökmüş


    Baktıkça hatırla ne kadar kalabalıksın

    Ne kadar bir başınasın

    Nasıl da birikmiş anılar gözlerinin altına

    Gökyüzü yaş döktükçe yıkansın

    Çorak toprağı duyguların

    Sen hatırla

    Nasılsa unutanı çok dünyanın 


    Baktıkça hatırla 

    ne kadar ateşsin ne kadar güneş

    nasıl da yapışmış yakana dünya

    nasıl da yakışmış yüreğine dualar

    sen acizliğinin farkında ol

    nasılsa herkes hakimi dünyanın


    Baktıkça hatırla 

    ne kadar boşvermişsin Ne kadar umursayan

    nasıl da şikayetçi herkes her şeyden

    nasıl da onlar gibisin

    herkesten mükemmel

    nasılsa birkaç parça beze sarılıp

    bir avuç toprağa sığacaksın

    kim seni nereden bilecek yıllar sonra

    sen kendini akışına bırak

    istersen rezil ol

    kim ağası olmuş bu dünyanın

    kim veziri olmuş hangi padişahın


    Baktıkça hatırla 

    Korktuğun nedir neye cesursun

    Ne kadar memnunsun halinden

    Ne kadar kızgınsın diğerlerine 

    Nasıl da dışındasın sahnenin

    Sahnenin tam ortasındasın

    Nasıl da yanılıyor kafanın içindeki koca ses

    Sen tıka kulaklarını git

    Bak göreceksin 

    Umrunda değilsin kimsenin

    Rahatlayacaksın…

    .

    Zorlandığında hatıralara dön 

    yüzünü ekşit

    Zira eşit değil bu hayatta imtihanlar 

    kimi cahile göre adil de değil

    beklentilerini eksilt 

    Kabul et! 

    Eksiksin acizsin 

    varlığın bir deri bir kemik ve

    ruhuna tercüman bir yürekten ibaret

    ...

    Bu kendine yaşattığın zorunlu hafıza kaybı

    Rahatlatır evet

    Lakin insaf et biraz kendine acı! 

    İnsansın yalnızsın bu nefsinin aybı

    Bilirim ruhunda kaynatır kazanları 

    sanırsın ki cehennem azabı! 

    birilerini yada bir mucizeyi 

    beklemekten vazgeç

    Beynindeki ıstırabı 

    anlatamazsın sabret! 

    ...

    Unutmakla teskin oldum zannedersin

    Nafile! 

    Bilinçsizce gömersin derinlere

    Bilmeden aldatırsın kendini 

    Aldanırsın kendine saklanırsın 

    yinede sobelenirsin

    Yenilirsin 

    Kaybedersin güveni

    ...

    Aradığın sıcacık bir sarılmayı 

    bekleyemezsin kimseden

    Elini koy kalbine 

    unuttur kırılmayı kızmayı

    Kimselere söylemeden tek kelime 

    Kaybolmayı dene ama ölmeden! 

    Yaşamayı dene gizlice 

    Sarıl doyasıya sol yanına

    teselli ol kendine 

    ...

    Yalnız mısın, sanmam !

    çek içine okkalı bir nefes ümitlen! 

    Tek günahkar sen değilsin

    Bir silkelen! 

    Gözlerinden tek dökülen yaşlar değil

    Yakala! 

    Yanaklarına düşmesin manalar 

    tut hepsini bakışlarında kalsınlar

    ...

    Hatırla ki imtihanlı bu dünya

    Tek kaybeden sen değilsin 

    Düşün insanları, yaşadıklarını-haketmeyen tek sen misin 

    Sor kendine verilen nimetlere şükretmeyen sen değil misin?

    .

    Haramlar dolaşıyor gözlerime 

    Gözlerim ah çok acıyor

    Günahlar sarmaşıyor ellerime

    Ellerim kapatmıyor gözlerimi

    Gözlerim kayıyor cehenneme

    Cehenneme dönüyor hayatım

    Ayaklarım emekliyor cennete

    Cennete gidemiyor yüreğim

    Yüreğim, hep arafta kalıyor.

    .

    gözyaşımla doldurduğum kadeh !

    İçmek için koşacağım sana lakin 

    Bir ihtiyar kadar ölgün adımlarım .

    Ve ölmüşüm gibi donmuş suretim .

    Geçmişim kadar sahte bir hayat bu

    Ve ben sarhoş olmak için seçilmedim 

    Yaşamak arzusundayım aslında ben 

    Lakin gömmek istiyor bilinmezliğin .

    .

    Yüreğimden kopan bir çığlık kadar sessiz haykırışlarım.

    Gözlerimden yağan sağanak bir yağmur kadar ıslak...

    Ellerimden tutan şu rüzgar kadar serin Hayalin 

    Ve inad edercesine hislerime tutsak...

    Düşlerimden seçilen kabus kadar karanlık mı kaderim? 

    Bilemem, susar birgün belki sayıklayışlarım.

    Sevemem isyanı, ümid ederim, lakin

    son nefesim gibi yorgun yakarışlarım.

    .

    Dertsiz görünür asi kulun sözde rahat yaşar dinden ahlaktan bihaber. İsyankardır üstüne üstlük. Lakin hidayet nimetine en muhtaç odur Rabbim. Ruhu sensizlikle azaptadır. Senin firakında gurbettedir. Sabreder farkında bile olmadan. Esirdir nefsine. işkence eder şeytanlar kalbine. Yaradır her zerresi.sıkılır gönlü her gecede. Acır soluğu zikrinsiz. Çilelidir başı. Sana sığınacağını bilmez. Kimsesiz sanır kendini. Yapayalnızdır Rabbim. Senden gafil kalan kulun Senden uzak oluşunun zulmü altındayken mazlumdur. Yardımına muhtaçtır. Yardım et Rabbim.

    .


    Bir bebek masumluğundayken sofi, bataklıkta hisseder kendini. Çünkü pişmandır. Varlığının şükrünü, derdinin sabrını eda edemediği için. Nazlı nazlı ağlar, anasına şefkat veren mürşidine yetmiş katını veren Rabbine dönerek.

    Merhametin de yaratıcısı olan Rabbi, sever nimetiyle, imtihanıyla.

    Her defasında ya düşer ya kalır sofi. Döner ağlar, saklanır ağlar, ağlar, ağlar… gözyaşına kevser döken peygamber olur. Başını okşayan bir ramazan rüzgarı. Cennet ipekleriyle saranı, cemaliyle sarılanı Rabbi olur. Bilmez sofi. Ağlar da ağlar.

    .

    Yarım kalan her adımda yolda kaldığımı hissediyorum... 

    Tökezleyip düştüğüm her kaldırıma sarılıp ağlıyorum...

    Başımı çarptığım her taşa bulaşan kanımı,

    Ne kadar uğraşsamda silemiyorum...

    Kalkmak istiyorum ayağa, dimdik! 

    Bacaklarım titriyor ayakta duramıyorum...

    Neye kızmalıyım şimdi atamadığım adımlara mı? 

    Öfkemi kime vurmalıyım Kaldırım taşlarına mı?

    .

    Dili yok mudur acının,

    Neden anlatamıyorum? 

    Sesi yok mudur ki,

    Kimseye duyuramıyorum?

    Tadı yok mudur ki tatsınlar?

    Bilseler ya ne kadar zor .

    Kokusuz da mı yoksa bu? 

    Verdiği ıstırabı bir anlasalar...

    .

    gözlerimdeki feryadı dinliyorum, dargın...

    zorla susturulmuşum.

    dudaklarımın sıkılışına bakıyorum, kızgın...

    zorla güldürülmüşüm.

    Susuyorum, madem öyle istiyorlar...

    susunca da kızıyorlar, anlamıyorum.

    dayanıyorum, madem üzülüyorlar...

    gözyaşlarım darılıyor bu kez isyan ediyorlar...

    gülümse diyorlar, sana gülmek yakışıyor!

    ağlamayı kim ister ki?

    ya ben anlatamıyorum

    ya da onlar...

    hayır, anlamıyorlar...

    .


    Boyacı çocuk sıcak bir yaz günü çadırına dönerken, kendisini terlettiği için güneşi cezalandırmak istedi. Kara lekelere bulanmış elindeki, boya sandığını bir kenara bıraktı. Düşünmeye başladı. Onu dövsem bu zalimce olur bana yakışmaz, kızarsam da kalbi kırılır dedi kendi kendine. Sonuçta güneş kötü biri değildi. Cebinden pembe çizgili beyaz bir mendil çıkarıp terini sildi. Kaşlarını çattı. Mendile de boya bulaşmıştı. Sokağın başındaki hayrat çeşmesinde yıkamalıydı. Boyası çıkmazsa… hayır, kirli mendille gezemezdi. Üstü başı kapkara boyaydı. Ne var ki o mecburiyetti. Mendilse karakterini yansıtıyordu, kirli olmamalıydı. Derin bir nefes alıp verdi çocuk. Gözlerini kısıp güneşe bir yan bakış fırlattı. Kalkıp sandığını yüklendi. “hadi yine iyisin ki ben iyi bir çocuğum. Şimdi eğer ben kötü bir çocuk olsaydım seni çoktan yere indirmiştim. Yat kalk dua et bana” deyip gülümsedi. Güneş de ona gülümsedi. Güneş hakikaten hatasını anlamış olmalıydı. Çünkü kış geldiğinde mevsim boyunca utancından olsa gerek hiç ısınmamıştı. Çocuk çadırın yırtık yerinden gökyüzüne bakıp “aferin, dedi. Şimdi üşüyor olsam da sözümü dinlemen hoşuma gitti”

    .

    Cehennem mi yakmış da ateşiyle tehdit ediyor canımı

    Cennet mi gel diyor cilvesiyle kendine çekiyor canımı

    Hesabımı onlar mı görmüş de böyleler

    Nereden biliyorlar sol yanımı 

    Belki umursamıyorum canımı

    Ben beni değil cananımı …

    .

    gece güneş gündüz ay olur

    karanlıkta ışıklara 

    sabahlarda umutlara 

    bakma yalancılar

    .

    Toprak! Hiçbir yağmur seni böylesine tuzlu bir suyla sırılsıklam etti, şişirdi mi?

    Allah beni topraktan yarattı.

    Elim topraktan, gözkapaklarım topraktan, yanaklarım topraktan…

    Gözlerimden yağan yağmur öylesine sağanak ki 

    yanaklarım tuzlu su yutmaktan şişti, şişirdi gözlerimi, kaşlarımı, dudaklarımı…

    aahhhh… çok yorgunum!

    .

    Onlar, içlerindeki taşı saran birer şeker kabuğu. Sen üstü tozlanmış bir şekersin. Onlar rengarenk yüzleriyle ÜSTler. Sen, üstündeki tozlarla pasaklı, aşağıda. Onlar adaletsizlikten vazgeçmeyecekler. Sen, arındıkça tozlarından, iyisi de gelecek kötüsü de gelecek tadına. Gülümseyeceksin. Onlar, şeker olduğunu zannettikleri taşlarıyla ezdiklerini zannedecekler seni. Sen parça parça olsan da her zerrende tatlı olacaksın. Sen ezildikçe, onların sertliğine bulaşacaksın. Ancak o zaman sızlatacak adalet, onların taşa doymamış damaklarını. Senin, ömrün tükenecek yalakaların ağzında. Eriyeceksin bulaştığın taşların tozunda. Yine de tadını korumakla, onların, kabuklarından çıkıp dürüstlüğü görmelerine vesile olacaksın. Şeker kabuklarının cazibesine aldanma. Saklanma, şeker kal, tatlı kal… güçlü yetişkinler anlamasa da şu çocuklar anlayacak seni. Tozlarını temizleyip öpecekler alnından.

    .

    anlatıyorlar. dinliyorum. 

    Bıksam da belli etmiyorum.

    Oysa az daha yesem kusacağım kadar yediğim bir yemek gibi her kelimesi. 

    Dudaklarımı zorla gülümsetiyorum. Yahut şaşırmışçasına açıyorum gözlerimi.

    Zaten can atıyorlar ya işe yarıyor ve daha hararetle anlatmaya devam ediyorlar.

    Sonra nazikçe “anlıyorum” diyorum. 

    Bu çoğu kez tatmin ediyor. Geçici de olsa susuyorlar.

    .

    Yazmak ve düşünmek istiyorum.

    Bununla ne elde edeceğim?

    Bir şey elde etmem gerekmiyor ki

    Hayatımı bununla geçirmek istiyorum.

    Gezeceğim, göreceğim, okuyacağım, gözlemleyeceğim…

    Yazacağım ve düşüneceğim.

    Yazdıklarımı okuduğumda “kendimi bulabiliyorsam” amacıma ulaşmışım demektir.

    Kendimi mi arıyorum?

    Neredeyim?

    Böyle soruları kendine hiç sormadan yaşayan INSANLAR var.

    Ve oturduğu yerden yahut (çalışma,eğlence… çoğaltabilirsiniz) masasından kalkıp,

    düşünen İNSANLARa sesleniyorlar:

    “Çok düşünürseniz aklınızı kaybedersiniz!”

    Ya aklımı kaybettiğim yerde ruhumu bulursam?

    Ya ruhumu bulduğumda bedenimin farkına varırsam?

    Bedenim…

    Kimine gore güzel kimine göre çirkin.

    Ama bana göre kesinlikle “lüzumlu”.

    Ruhumun tahtırevanını taşıyacak bir hamal lazım değil mi?

    Ruhumu bulmak ve sevmek istiyorum.

    Ya ruhumun da bulmak ve sevmek istediği başka bir şey varsa?

    … (bunu kendiniz itiraf edin)

    Yegâne cevabı bildiğim halde neden hâlâ böylesine durgun ve boşluktayım anlamıyorum.

    Neden dalgalanıp doldurmuyorum kıyılarımı?

    .

    Yürümek istiyordu. 

    Hüzünlüydü. 

    Üzerindeki siyah kaşe palto hoştu. 

    Yaprak dökmüş çıplak ağaçlar da tamamdı.

    Fakat elinde kırmızı bir şemsiye, ayağında kırmızı bir bot yoktu. 

    mesela, paltosuyla uyumlu, klasik tarzda şapkası olan 

    bir beyefendi…

    Nasıl bir tablonun düşüydü bu böyle? 

    Evet rüzgar titretiyordu dişlerini. 

    Estikçe, dudakları kuruyor çatlıyordu. 

    Burun kemikleri donuyordu doğru.

    Fakat yağmur bile yağmıyordu ki ne şemsiyesi… 

    .

    Asfaltın buğulu gözleri sıcak bakıyordu katilin çatık kaşlarına.

    Gözlerinin kısılma noktasına yağlı terler akıtıyordu güneş.

    Hararetle alıp verdiği nefesin arasından simsiyah çürümüş köpek dişi rahatlıkla görülüyordu.

    Dili damağı kurumuştu. Küçük dilinin deve dikeni gibi boğazına yapıştığını hissetti.

    Küfredecek oldu vazgeçti.

    .

    Gök severdim eskiden. Yıldız, bulut, yağmur… deniz seviyorum şimdilerde. Toprak, çiçek, insan… gök; nefesti, umuttu, ağıttı. Yer; ölüm, solmak, efkar.

    .

    FATMA ZEHRA AKYİĞİT FZA

    .

    DEVAM EDECEK...
  • 472 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Yeni nesil aşk, internet üzerinden.. bu mümkün mü? Kitaba göre cevaplarsak mümkünmüş. Konudan kısaca bahsetmek istersem İzmir ve Fransa'da iki ayrı ülkede yaşayan İzmir ve Ege'nin internet üzerinden tanışması ve aşk yaşamasını anlatan bir kitap. Bazı sıkıntılar var kitapta, karakterlerin psikolojisi kişiliğe uymuyor. Kısaca karakterleri tanıtırsam;
    İzmir: 18 yaşında sınava hazırlanan hayatı boyunca sevgilisi olmamış bir kız. Fakat bu karakter o davranışlara uymuyor, tam olarak kendini yalnızlığa sürükleyen, ailesinin değerini bilmeyen, kendi kendinin psikolojisini bozan iç sesinden de ah keşke bir sevgilim olsa diye dua eden bir kız :D
    Ege: Yanlışıkla trafikte birini öldürmüş ve Fransa'ya kaçmış birisi. Bir katil evet.. hiç sevemedim. Sözde sınava hazırlanıyor ama sözde işi daha çok internetten kendine kız düşürmek :D

    Kitapta karakterler böyle anlatılmıyor fakat onlara uyan kişilik budur biraz mantıksal düşününce fark ediyorsunuz, Beyza Alkoç bu konuda biraz daha dikkatli olabilirmiş. Konu olarak akıcılık problemi yok, basit bir dil çok hızlı okuyabilirsiniz kitabı. Okuyunca size bir şey katacak mı? Hayır. Boş vaktim oldukça fazla veya kafamı yormak istemiyorum kitap okurken diyorsanız tercih edilebilir. Kısaca anlattığım konunun biraz daha özet halini yazacağım spoi istemeyenler bundan sonrasını okumamalı.

    Trafik kazasında birini öldüren Ege Fransa da saklanmaktadır. İzmir ise trafik kazası sonucu ailesini kaybedecek. Defalarca ayrılma tehlikesi geçirip bir şekilde barışıyorlar, kız için hayat çok kolay tabi mesajına cevap gelmiyor diye atlıyor uçağa Fransa'ya gidiyor. Bu kadar basit, ama yazması sadece. Birbirlerine ulaşamadıkları zaman strese giriyorlar yazar duyguları güzel aktarmış, bence kesinlikle mesafe aşkı yaşamış olmalı :)) Fakat zorlukları anlatması gayet güzelken babasının özel uçak yollatıp Ege'yi getirmesi falan çok saçma geliyor. Madem getirebiliyorsun neden bu kadar zamandır getirmedim abicim. Kıskançlık dereceleri çok yüksek, birbirlerine eziyet ediyorlar gibi hissettim bazen. En sonunda bu mesafeye dayanamayan Ege kalıcı olarak gelmesini istiyor ve İzmir de gidiyor. Kitap bu şekilde bitiyor. Bu arada trafik kazasında öldürdüğü kişinin oğlu ile tanışıyor İzmir, bunun o olduğunu düşünüyor. Bunları hiç takmıyor tabi ki, ikisi de aşktan kör olmuş haldeler. Okul umurlarında değil, gençlere kötü örnek olabilir sadece bir kurgu olduğunu unutmayın.
  • İbni Tahir nehri aştı. Karşıya geçince de kaleden ayrılırken elbiselerini sakladığı yeri kolayca buldu. Hemen üzerini değiştirip vadiye doğru yöneldi. Kendisine eşlik eden birliktekiler gözden kayboluncaya dek arkasından baktılar. Sonra da komutanları Rey’e dönme talimatı verdi. Vadi girişinde bulunan kuledeki muhafız onu tanıyıp geçmesine müsaade etti. Kalenin köprüsü de hemen indirildi. Askerler sanki öbür dünyadan canlanıp geri dönmüşçesine şaşkınlıkla bakıyorlardı yüzüne. “Derhal Seyduna’yla konuşmam lazım,” dedi nöbetçi subaya. “Ona sultanın ordugahından çok önemli havadisler getirdim. Subay telaşla koşturarak haberi Ebu Ali’ye, o da Hasan’a iletti. İbni Tahir kararlı bir şekilde bekliyordu. Sahtekara gününü gösterme arzusu korkusuna üstün geliyordu. Farkında bile olmadan cübbesinin içindeki kılıcını kontrol etti. Belinde bir hançer, kolunun yerinde de Baş vezire sapladığı zehirli, ince bıçak vardı.
    İbni Tahir’in geri döndüğünü duyan Hasan’ın neredeyse nutku tutulmuştu. Karşısındaki Ebu Ali’ye sanki onun orada olduğunu unutmuşçasına boş gözlerle bakıyordu. Tuzaktan çıkış yolu arayan bir fare misali tüm olasılıkları teker teker gözden geçiriyor, bu sıra dışı olaya mana vermeye çabalıyordu. “Git. İbni Tahir’i buraya getir. Muhafıza geçmesine mani olmamasını söyle.” Beş hadımdan derhal odasındaki perdenin arkasına saklanmalarını istedi. Ardından da onlara adam içeri girer girmez üzerine atılıp, etkisiz hale getirmelerini ve bağlamalarını emretti. Sonra da beklemeye koyuldu. İbni Tahir Yüce Efendi’nin kendisini beklediğini ve yanına herhangi bir engelle karşılaşmadan çıkacağını işitince hemen kendini toparladı. “Başladığım işi bitirmeliyim,” dedi kendi kendine. “Allah yardımcım olsun.” Abdülmelik’le yaptığı dersleri hatırlıyordu. Hasan’ın kendisine bir tuzak kurmuş olma ihtimalinin farkındaydı. Ama odasına bir girse sonrası kolaydı! Solgun bir yüzle ama son derece kararlı bir tavırla komutanın odasına yöneldik Bir eliyle cübbesinin atandaki kılıcın kınımı, bir eliyle de hançerini saldırıya hazır biçimde kavramıştı. Muhafızların yanından geçerken ayaklan geri geri gidiyordu adeta. Ancak muhafızlar koridorların başında hiç kıpırdamadan duruyorlardı. Onlara bakmamaya çalışarak adımlarını hızlandırdı. Merdivenlerin en üst basamağındaki omzunda dev bir gürz tutan muhafız da ona aldırış etmemiş gibiydi. Artık tüm kararlılığıyla bu işi bitirmeliydi Koridorun sonunda
    liderin odasının kapısındaki muhafızın karşısındaydı artık. Muhafız perdeyi aralayıp içeri girmesini işaret etti. O anda sırtından soğuk terler boşanıyordu Çabuk, çabuk, diye düşündü. Bitir artık bu işi. Dikkat ve kararlılıkla dudaklarını sıkarak ileri atıldı. Tam o anda üzerine yumruk yağmaya başladı. Bileklerini yakalamaya çalışmışlardı ama İbni Tahir boştaki eliyle kılıcım çekmeyi başarmıştı. Tam o sıra birkaç hadım daha atılıp kollarından bacaklarından sımsıkı bağladılar. “Neden bu kadar aptalım ben!” diye bağırdı. Korku ve elinden bir şey gelmemesinin yarattığı müthiş öfkeyle dişlerini sıkıyordu. Hasan odaya girdi. “Emriniz yerine getirildi, Seyduna.’’ “Güzel. Çıkıp koridorda bekleyin.” Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle ayaklarının dibinde sımsıkı bağlanmış halde yatan İbni Tahir’e baktı. “Cani! Masumların katili! Döktüğün kan yetmedi mi?” Bu hakaretleri duymamış gibi son derece sakin bir sesle, “Emrimi yerine getirdin mi?” diye sordu Hasan. “Neden sorma zahmetine giriyorsun ki, seni yalancı? Beni ne kadar güzel aldattığım bilmiyorsun sanki.” “Pekala. Geri dönmeyi nasıl başardın?” İbni Tahir acı dolu bir ifadeyle gülümsedi. “Ne önemi var ki? Sonuçta hançerimi kalbine saplamaya geldim buraya.” “Pek de kolay olmayacak herhalde bu yiğidim.” “Farkındayım. İkinci kez aptal gibi davrandım.” “Neden? Bir fedai olarak zaten ölmeye yazgılısın sen. Seni şehit mertebesine yükselttik bile. Ama geri dönerek bizi korkuttun. Şimdi seni kalıcı olarak cennete göndermek gerek.” “Her şeyi biliyorum, yalancı! Bizi Deylem krallarının bahçelerine gönderdin. Sonra basit bir sahtekar tüccar gibi bizleri cennetin kapılarını açtığına inandırdın. Bu inancım yüzünden de gidip dürüst bir adamı bıçakladım ben. Ve o dürüst adam ölüm anında bile benimle konuşup gözlerimi açmamı sağlayacak şefkati sundu bana.” “Sakin ol, İbni Tahir. Neredeyse tüm insanlık seninkinin benzeri bir cehalet içinde zaten.” “Nasıl olmasınlar ki? İnsanların inançlarını senin gibi sömürenler oldukça tersi mümkün mü? Ah, sana nasıl inandım! Senin İslam dünyasının yansına hükmedecek bir peygamber olduğuna bütün kalbimle iman etmiştim. Bir sahtekar, bir yalancı olabileceğine hiç ihtimal vermedim. Zaten sen de bizleri kandırmak için her fırsatı kullandın. Sana güvenenlerin inançlarını kullanarak canice planlarına alet ettin hepimizi.” “Başka bir dileğin var mı?” “Lanet olsun sana!” Hasan gülümsedi. “Bu tür laflar beni üzmez.” İbni Tahir’in kuvveti tükeniyordu. Soğukkanlılığını korumaya çalışarak, “Beni öldürmeden önce sormak istediğim bir soru var,” dedi. “Sor bakalım.” “Sana bizler gibi ruhen ve bedenen böylesine bağlı insanları kandırmanı sağlayacak bu iğrenç planı nasıl düşünebildin?” “Ciddi ciddi dinlemek ister misin cevabımı sahiden?”
    “Evet, istiyorum.” “Dinle o zaman… Son isteğini yerine getireyim. Taraftarlarıma hep Arap asıllı olduğumu söyledim. Düşmanlarımsa bunun aksini ispat etmeye çalıştılar. Biliyor musun, haklıydılar da. Ama bu şekilde davranmak zorundaydım, zira siz İranlılar kendi ırkınızdan utanıyorsunuz. Peygamberin doğduğu topraklardan gelenleri bir dilenci bile olsalar kendinizden üstün tutuyorsunuz. Rüstem’in, Suhrab’ın, Minuçehr’in, Ferudun’un torunları, İran’ın o şaşaalı şahlarının, Hüsrev’in, Ferhat’ın Arşaklı hükümdarlarının vârisleri olduğunuzu unuttunuz. Dilinizi, Firdevsi’nin, Ensari’nin ve daha nice şairin dili olan o güzelim Farsçayı terk ettiniz. Arapların inancını kabul ederek her şeyinizle onlara teslim oldunuz. Şimdi de Türkistan’dan gelen Türklere boyun eğiyorsunuz. Zerdüşt’ün gururlu torunları yarım asırdır Selçuklunun kendilerine hükmetmesine müsaade ediyor! Gençken, öldürdüğün o Baş vezir ve Ömer Hayyam’la bir yemin ettik. Selçuklu işgalcileri kovmak için elimizden geleni ardımıza koymayacaktık. Planlarımızı gerçekleştirmek için mümkün olduğunca güçlenecek, sonunda nihai güce erişmek için de birbirimize destek olacaktık. Ben araç olarak hem Bağdat’a hem de Selçuklulara karşı olan Şiileri kullanmayı seçtim. Vezirse Selçukluların hizmetine girdi. Başta onun bu vazifeyi emellerimize ulaşmak için seçtiğini düşünmüştüm. Ama ona yeminini hatırlattığımda kahkahalarla gülüp alay etti. Hatta o çocukça oyuna bağlılığımı sürdürmemi şaşkınlıkla karşıladığını söyledi. Bana sadece sarayda bir vazife bulma noktasında yardım edecek kadar bir borcu olduğu kanaatindeydi. Lâkin kısa sürede benim tüm kalbimle yeminime sadık olduğumu gördü. Arkamdan iş çevirerek adımı kötüye çıkarıp saraydan atılmamı sağladı. Ancak etki alanımı giderek genişlettiğimi görünce beni ortadan kaldırmaya karar verdi. Başıma on bin altın ödül koydu! İşte bu bizim gençlik hayallerimizin sonu olmuştu. Vezir makamına kurulmuş, yabancıların şakşakçılığını yapıyordu. Ömer’se şarap içip, kadınlarla aşk yaşıyor, kaybettiğimiz özgürlüğüne hayıflanıp, tüm dünyayı alaya alarak gününü gün ediyordu. Ama ben yolumdan dönmedim. Bu ve diğer tecrübeler gözlerimi açmıştı. İnsanların kayıtsızlığını ve miskinliğini görünce onlar için kendimi feda etmeye değmeyeceğine karar verdim. Onları uyandırıp gözlerini açmaya çalıştım bir süre. Sence halkın ezici çoğunluğu hakikatin ne olduğuna aldırıyor mu? Umurlarında bile değil! Sadece rahat bırakılmak ve hayal güçlerini besleyecek masallarla kandırılmak istiyorlar. Peki ya adalet? Şahsi ihtiyaçları karşılandığı müddetçe onlar için bu kavramın da zerre kadar ehemmiyeti yok. Eğer insanlık böyleyse büyük hedeflere ulaşmak için bu zayıflıktan istifade edecektim. Aslında anlamasalar da bu onların da faydasına olacaktı. İnsanların aptallıklarıyla saflıklarını kullanacaktım. Bencil istekleri, çıkarcı tavırları sonunda bana kapıları ardına kadar açtı. Senin de saflarına katılmayı arzu ettiğin bir peygamber oldum. Kitleler arkamda toplandı, Bütün engelleri birer birer aştım. Şimdi biraz daha ileri gitme vakti, Selçuklular yıkılana dek devam edecek bu ilerleyiş. Anlamıyor musun? Mantıksız mı konuşuyorum? Yoksa haklı mıyım?”
    İbni Tahir anlatılanları fal taşı gibi açılmış gözlerle takip ediyordu. Her şeye karşı hazırlıklıydı ama Hasan’ın kendisini hem de bu şekilde müdafaa etmesini hiç beklememişti doğrusu. “Fedailerin inançlarının sağlam olduğunu söyledin. Hiç sanmıyorum! Altmış sene ölüm korkusu içinde yaşadım ben. Ölümümün İran’ın şanlı tahtını yabancı despotların egemenliğinden kurtaracağını bilsem herhangi bir cennet mükafatı beklemeden seve seve canımı feda ederdim. En azından o yıllarda. Tabu şimdi geçmişe bakınca görüyorum ki o despotlardan birini tahttan indirmeyi başarmış olsaydım dahi yerini hemen bir başkası alırdı. Çünkü ölümümden istifade etmeyi başarabilecek biri yoktu. Ben de bunun üzerine böyle bir amaç uğruna kendilerini feda edecek birilerini bulma çabasına giriştim. Ama kimse gönüllü olmuyor, dava uğruna kimse canını feda etmeye yanaşmıyordu. Başka bir metot bulmalıydım. Böylece senin de bildiğin gibi Deylem krallarının bahçelerinden istifade ettim. Hayatta aldatmaca nerede başlar, hakikat nerede biter? Bunu söylemesi zor. Zaten anlayamayacak kadar da gençsin. Ama benim yaşımda olsaydın o zaman cennetin kişinin cennet olarak gördüğü yer olduğunu anlardın. Aldığı haz da onun için gerçektir. Eğer sen işin iç yüzünü anlamamış olsaydın tıpkı Süleyman’la Yusuf gibi büyük bir mutlulukla ölüme koşacaktın. Hâlâ mı söylediklerim sana bir şey ifade etmiyor?” İbni Tahir şaşkınlık içinde başını iki yana sallıyordu.
    “Anlıyor gibiyim. Ama bu çok korkunç bir şey.”
    “El-Araf m ne olduğunu biliyor musun?”
    “Biliyorum, Seyduna. Cennetle cehennemi ayıran duvarın adı.” “Doğru. Denilir ki bu duvar ana babalarının rızalarını almaksızın büyük amaçlar uğruna elde kılıç şehit olanların ikametine ayrılmıştır. Cennete gidemezler ama cehennemi de hak etmemişlerdir. Onların kaderi her iki tarafı da uzaktan seyretmektir. Bilmeleri için! Evet, el-Araf kendi bildikleri doğrultuda yürüyen gözleri açılmış kişiler için bir semboldür. Bak. Bir ara gerçekten cennette olduğuna inandın. Şimdiyse artık inkar ettiğin için cehennemdesin. Ama Araf ne zevkin ne de hayal kırıklıklarının yaşandığı yerdir. El-Araf ta iyiyle kötü dengededir. Uzun ve engebesiz bir yol. Ancak sınırlı sayıda insan bu yolda yürüyebilir. Bazıları buna kalkışmaktan bile korkar. Çünkü Araf yalnızlığın yeridir. Seni diğerlerinden ayırır. O mertebeye erişebilmek için çelik gibi bir kalp gerekir. Anlatabiliyor muyum?” İbni Tahir, “Ne kadar korkunç,” diye inledi. “Bu kadar korkunç bulduğun ne?” “Her şeyi bu kadar geç idrak etmek. Bunları keşke hayatımın başında bilebilseydim.” Hasan onu şöyle bir süzdü. Yüzü aydınlanmıştı. Ama ona, “Hayatına şimdi yeniden başlasaydın ne yapardın?” diye sorarken sesinde belirgin bir şüphe de seziliyordu. “Öncelikle büyük zekaların keşfettiği her şeyi öğrenmeye adardım kendimi. Bütün ilimleri inceler, tabiat ve kainatın sırlarına vakıf olmaya çalışırdım. Dünyanın en ünlü medreselerine gider en büyük kütüphanelerini gezerdim…” Hasan gülümsedi. “Peki ya aşk? Aşkı unuttun mu?”
    İbni Tahir’in yüzü karardı. “O beladan uzak dururdum. Kadınlar hayâsız yaratıklar.” “Öyle mi? Bu derin bilgiye nasıl ulaştın böyle?” “Senin bunu bilmen gerek…” “Meryem’i mi kastettin? O halde onun bana uzun zamandır senin için yalvardığını da bil. Ama artık aramızda değil. Bileklerini kesti. Kan kaybından öldü.” İbni Tahir adeta yıkılmıştı. Yüreğinde derin bir sancı vardı şimdi. Evet, onu hâlâ seviyordu. “El-Araf’ı arşınlamak isteyen aşkın da efendisi olmalı.” “Anlıyorum.” “Şimdi benim hakkımda ne düşünüyorsun?” İbni Tahir gülümsedi. “Kendimi sana çok yakın hissediyorum.” “Şimdi belki kalbinde büyük bir planla kırk yıl boyunca dünyayı gözlemlemenin nasıl bir şey olduğunu da anlıyorsundur. Sonra büyük rüyayı gerçekleştirmek için yirmi yılı araştırarak geçirmenin de. Bu öylesine bir plan öylesine bir rüyaydı ki adeta görünmeyen bir efendiden alınan bir emir gibiydi. Dünyaysa kaleni kuşatan bir düşman ordusu. Eğer aldığın emri düşman kuvvetlerine de iletmek istiyorsan kaleden sağ salim dışarı çıkmaya mecbursun. Aynı anda hem cesur hem de dikkatli olman gerek… Anlıyor musun?” “Giderek daha fazla anlıyorum, Seyduna.” “Beni hâlâ iğrenç bir katil olarak mı görüyorsun?” “Hayır. Şu an göründüğün kadarıyla bir katil değilsin.” “El-Araf a tırmanacak cesaretin var mı?” “Şu andan itibaren başka bir arzum yok.” Hasan yanma yaklaşıp ellerini çözdü. “Kalk ayağa. Serbestsin.”
    İbni Tahir hayretle yüzüne bakakalmıştı. “Serbest miyim? Beni Zindana… ” Sözlerini tamamlayacak halde değildi. • “Serbestsin!” “Ne? Ben mi? Seni öldürmeye gelmiştim ben buraya.” “O İbni Tahir yok artık. Sen bundan sonra Avni’sin yeniden. El-Arafa tırmanmaya başladın. Bir karga başka bir kargaya saldırmaz.” İbni Tahir gözyaşlarına boğuldu. Kendini Hasan’ın ayaklarının dibine attı. “Affet beni! Affet beni!” “Git buradan evlat! Oku, dünyayı tanı. Hiçbir şeyden korkma. Her türlü önyargıdan uzak dur. Hiçbir şeyi aşın yüceltme gözünde. Hor da görme. Her şeyi araştır. Cesur ol. Artık öğrenecek bir şey kalmadığına kanaat getirince buraya geri dön. Ben burada olmayabilirim. Ama halkım burada olacak. Seni bağırlarına basacaklarını biliyorum. İşte bu mertebeye ulaştığında Araf’ın da zirvesine çıkmış olacaksın.” İbni Tahir istekle ellerini öptü. Hasan onu ayağa kaldırıp uzunca bir süre gözlerinin içine baktı. Sonra da kucaklayıp öptü. “Oğlum,” diye kekeledi parlayan gözleriyle. “Bu yaşlı kalbi mutlu ettin. Sana biraz para vereceğim. Ayrıca seyahatinde lazım olabilecek her şeyi alabilirsin yanma.” İbni Tahir bir hayli duygulanmıştı. “Bahçelere son bir kez bakabilir miyim?” “Gel balkona çıkalım.” Birlikte balkona çıkıp aşağıdaki bahçelere baktılar. İbni Tahir iç çekti. O an duygularına hâkim olamayacak hale gelmişti. Başını korkuluklara dayayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
    İçeri dönünce Hasan gerekli talimatları verdi. İbni Tahir şiirleri de dâhil tüm eşyalarını topladı. Bu şiirleri onun için çok değerliydi. Para ve silahlarını alıp katırının sırtında kaleyi terk etti. Dışarı çıkınca çevresine şaşkın gözlerle baktı. Dünya ona yabancı geliyordu. Sanki gözlerini ilk kez açmış gibiydi. Cevaplanması gereken binlerce soru vardı aklında. Fedai İbni Tahir ölmüştü. Filozof Avni doğmuştu. Yüreği bir hoş olan Hasan odasına geri döndü. Kısa bir süre sonra büyük dailer nefes nefese bir halde içeri daldılar. “Keler oluyor? İbni Tahir’in az önce kaleyi terk ettiğini biliyor musun? Herkes gördü onu.” Hasan neşeyle güldü. “Yanılıyorsunuz. Gözleriniz sizi aldatmış. İbni Tahir İsmaili davası uğruna şehit oldu. Sizin gördüğünüz başka biri olmalı. Bu arada size söylemem gereken çok güzel bir haberim var.” Büyük dailer başlarını sallayarak bakıştılar. İbni Tahir’i Alamut’a getiren birlik Nihavend’e İbni Vakkas’ı esir alarak dönmüştü. Yolda sürekli yeni bir haber bekleyip durdular. İsmaili hareketinin liderinin ölüm haberinin yayılmasını bekliyorlardı. Ama böyle bir bilgi yoktu. Nihavend’de merhum Baş vezirin oğlu Far el-Mülk babasının intikamını almak için, kaçan gerçek katil yerine İbni Vakkas’ı idam ettirdi. Bu sırada İbni Tahir çoktan İran sınırını geçip Hindistan’a ulaşmıştı.
  • 354 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bir kitap hayal edin bilimkurgu, polisiye, aşk, distopya, mitoloji, paralel boyutlar hepsi bol bol var. Akıcılık isterseniz, resmen akıp gidiyor. Bazen şiir gibi, bazen dobra dobra cümlelerle anlatılmış. Betimler çok iyi, sanki resmedilmiş. Olaylar, Hitler'e benzeyen bir diktatörün ülkesinde geçiyor. Irkçılık, zengin ile fakir ayrımları var. Kahramanlar hayranlık uyandırıcı. Dedektif Freya yok mu, benim bile aşık olasım geldi, gerçek hayatta böyle adil, iyi yürekli, çekici bir kadın polisimiz olsa bizi korusa keşke dedirtiyor. Kitabın sonunda kadının kim olduğuna şaşıracaksınız. Bi an baş kahraman Astrid’in ayrılık acısından dünyanın sonunu getireceğini sandım, sinirini içimde hissettim, ama Freya'yı çok sevdiğimden kızamadım. Yaşadıkları evren distopya olunca, Freya’nın da, Astrid’in de haklı tarafları vardı. Her kahraman kendine göre haklıydı bence. Kitabın sonunu asla tahmin edemiyorsunuz, beklediğim hiçbir şey olmadı. Kurguya şaşırdım, ben şok, nası ya diye kaldım. Kurtların olduğu bölümde sinirlerinize hakim olmanız gerekiyor, beni ağlatan bölüm orası oldu. Tavsiye üzerine okumaya başlamıştım, şimdi ben herkese tavsiye ediyorum. Bu kitabın Türk bir kalemden çıkması beni gururlandırdı. Zaten yazarımız, kitaplarıyla dünyada ses getirmiş, adını duyurmuş. Hakediyor, vallahi billahi tebrikler. Röportajlarıni okudum, kadın sadece yazmak için yaşıyor. Giriş ve önsözde yazanlar kitabın bir aşk acısı sebebiyle yazıldığını gösteriyor. Gizemli.
    Kitabın keşke filmi olsa, çok ünlü olur bu kitap. Herşey Astrid adında ilginç bir kadının komşusunun oğlu Filip’in kaybolmasıyla başlıyor, onu ararken kendini çılgın bir maceranın içinde buluyor. Aşık oluyor, kendisi hakkında gerçekleri öğreniyor, dünyayı kurtarma planları yapıyor. Tabi bir de Pedofil bir seri katil var, Dedektif Freya ile onun peşine düşüyor. Zevkle okumanızı dilerim. Altını çizdiğim çok cümle var, hepsini alıntı olarak paylaşamadım, zamanla paylaşırım. Sizi çok şaşırtacak bir kitap.
  • 280 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Herkese merhabalar...
    Sizlere severek okuduğum kitabın devamı olan kitap ile geldim.
    En az ilki kadar çok sevdim.
    Yazarın kalemine zaten hayran kalmıştım.
    Birinci kitabı okumadan hatta arka arkaya bu seriyi okumamalısınız daha güzel olur.
    Karakterlere yeni karakterler ekleniyor.

    Akşit ailesine yapılan baskın ve katledilişinin ardından sağ kalan tek kişidir.
    Bütün ailesi acımasızca katledilirken ona düşen rol izlemekti. Bundan acı ne olurdu.
    Annesinin son nefesini vermeden önceki isteği ile de Mersin'den Akşehir'e Sultan dağlarının eteklerinde kendine bir hayat kurmaya doğru yola çıktı.
    Çünkü annesi oradan gelmişti ve o şehrin onu koruyacağına inanıyordu.
    Akşit henüz sesli söyleyip kendine itiraf edemese de kendini suçlu ve katil buluyordu.
    Onun amacı artık varoluş nedenini bulmaktı.
    Uykusunda ise onunla konuşan nerede olduğunu soran bir ses vardı.
    Bundan sonraki hedefi ve isteği ise intikamdı.
    Sevdiği kadının ise yanında olmasını istiyordu.
    Ama onun için başka planlar yapanlar vardı.
    Ayas Alcu vampir, cadı ve kurt adam genlerine sahiptir.
    Anne ve babası onu korumak için her şeyi yapmıştır.
    Buna ondan uzak kalmakta dahil.
    Akıl okumak, vücut değiştirmek ve sihir güçleri vardır.
    Bir kehanet
    Ve bu kehanet gerçekleşmeye çok yakın.
    Hızlı ve planlı olmaları gerek.
    Kadim sırlar, saklanan gerçekler, çevrilen entrikalar.
    Cadılar, vampirler, kurt adamlar.
    Bir aşk çemberi.
    Derin ve Selin in sonu.
    Bir proje "yansımalar".
    Geleceğin anahtarı olan Ayas.
    Korunması gereken ve sadece asil kanlarda etkili bir serum.
    Bu uğurda ölenler, fedakarlık edenler...
    Daha neler neler. Okurken olaylar içinde bulacaksınız kendinizi.
    Ben okurken daha nasıl yorum yapsam acaba diye düşünürken buldum kendimi.
    En kısa bu şekilde yazabildim yorumumu.
    Çok çok severek okuyup, çevirdim sayfaları.
    Yazar hem kalemini, hem hayal gücünü fevkaladenin fevkinde konuşturmuş.
    Okurken beynimiz yanıyor ama şifreleri çözmek inanılmaz keyifli.
    Okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.