• 159 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Evet, Ali Şeriati’nin tüm kitapları bu sihirli cümleyle başlar. Sizi rahatsız etmeye geldim der. Eder de. Cümleleri, fikirleri insan da şamar etkisi bırakır. Silkelenirsiniz.
    Peki kimdir? Necidir efenim zatıâlileri? Kendilerinin asıl mesleği sosyolog olmakla birlikte ne ararsanız varcıdır. Aktivist, düşünür, yazar, çizer… Din sosyolojisi, dinler tarihi, İslam ekonomisi, yalnızlık psikolojisi, aşk v.s bi çok alan üzerine sayısız çalışmalara ev sahipliği yapmıştır. O Dr. Ali Şeriati’dir. J.P. Sartre’ın yakın arkadaşıdır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz; onu her ekonomist, her sosyolog, her psikolog, her tarihçi, her ilahiyatçı, her siyasetçi her her her insan çok rahatlıkla okuyabilecek ve kendisine dair parçalar bulabilecektir.

    Gel gelelim kitabın kendisine. Şeriati burada bir dertten muzdariptir. İçini döker de döker. Koca göbekli medrese, âlim ve yönetici sınıfına söver de söver. İslam’ın ilerleyememesinin müsebbibini bu sınıf olarak görür. Kendilerini halktan soyutlayıp mersedese binmelerini sorgular. Ve bu, dönemin katı İran rejimine karşı övülesi bir cesarettir. Bunun bedelini de 44 yaşında zehirlenerek kellesiyle ödemiştir. Şükür ki kitapları bizlere miras kalmıştır da onu hep dinleme şansına erdik!

    Müslümanlar arasında adeta övünç kaynağı olarak görülen “züht” yani dinin yasak ettiklerinden sakınıp, buyurduklarını yerine getirme işini ele alır. Ama günümüz ruhban sınıfı bu işi iyice abartıp dünyadan tümden el etek çekme boyutuna getirir. Tıpkı manastır tayfası gibi, üzerine rahmetler yağsın Buda gibi. Buna da tasavvuf ismini vererek sempatikleştirmeye çalışmışlardır. Ya tasavvuf öğretisinde eksiklik vardır ,ki her öğreti gibi bununda cumburlop benimsenmemesi gerekir, ya da bizim dindarlarımız mevzuyu yanlış anlamışlardır.

    Çünkü iş öyle bir boyuta gelmiştir ki tembellik, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık gırla gezer olmuştur. Bunun en büyük zararı da ekonomiye olmuştur. İğne ipliğimizi dahi pek muhterem batılı üretir hale gelmiştir. Bu elini eteğini çekme mottosu özellikle Afrika başta olmak üzere, Türkiye dahil bir çok Müslüman ülkesine (laik düzen başımızdayken neremizle ‘Müslüman ülkesi‘ sayılıyorsak.. O ayrı bir çetrefildir girmiyorum.) geri kalmışlığı ve ekonomisini gayrimüslimlerin tekeline bırakma neticesini doğurmuştur.

    Ali şeraiti Kapitalizme şiddetle karşı çıkar evet ama Müslümanların bu sadeleşme adı altında sefalete gitme durumunu bir Müslüman’a asla yakıştırmaz. İsraf haram, gelişme helal sayılmalıdır. Hakikaten de Müslümanların bu vaziyeti içler acısıdır. Peki, formül nedir? Şeraiti şöyle özetliyor diyebiliriz; bireyde sadelik, toplumda refahlık. Yani kişi hazinesini ganimetlerle donatmamalı bununla birlikte çeşitli yatırım, azim ve fedakârlıkla toplumunu kalkındırmalı, zenginleştirmelidir. Burası size de sosyalizm kokusu verdi değil mi? Zaten Ali Şeriati de alttan alta hatta bazen üstten üste bu fikre ulaştırır bizi. Buraya ilerde değineceğim. Yani temel de Müslüman’a kalk der! Ekonomine, siyasetine, toplumuna ve saf dinine sahip çık. Sen çıkmazsan başkası bi güzel oyun hamuru gibi oynar. Adeta pasif Müslümanlarımıza ,ki bunlar kendilerine ılımlı Müslüman derler, seslenir Şeriati. Bunun gibi birçok konuyu şairane bir üslupla kaleme alır.

    Buraya kadar olan ve kitaptaki birçok görüşe şahsım olarak zaten hep sahip çıkmış ve savunmuşumdur. Evet neden bunlar oluyorun temel cevabı da başsız, halifesiz ve şeriatsız-öz şeriat- kalmamızdandır.

    İşin şu boyutuna gelelim. Ali Şeriati nasıl okunmalı? Bence cevabı, dikkatli, kahveli ve 4 gözü açık okunmalı olmalıdır. Onu okurken Şia, sosyalizm ve kapitalizm kavramları hakkında ucundan fikir sahibi olunmalı. Çünkü Kendisi Şii, sosyalist ve dolayısıyla antikapitalisttir. Sünni mezhebe neredeyse taban tabana zıt olan Şia’nın savunucusudur yer yer. Burada Şiiliğin neden Sünniliğe ters olduğuna parantez açmak gerekir. Bu mezhep Kuran’ın tahrif edildiğini savunur. Bu iddia ise bizim mezhebimizde bir şirk sebebi sayılır. Ve ayetlerin çoğunda Kuran’ı değiştirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceği vurgulanır. Sünni inancında Kur’an-ı Kerimin günümüze kadar orijinal hali ile nakledildiği vardır. İkinci mevzu Hz. Osman-Ömer-Ebubekir düşmanlığıdır. Şiiler halifeliğin neden en baştan beri Hz. Ali’ye verilmediği kinini tutarlar. Ve öğretilerinde bu üç halifeye hakaretler mevcuttur. Şeriati’nin de eserlerinde işin bu kısmını görüyoruz. Bu üç halifeyi makam ve ganimet sevdasıyla suçluyor. Bunun gibi birçok mevzu var Şia da. Hal böyle iken Şeriati’yi ayıklayarak okumak lazım gelir. Kendisi sadece düşünürdür. Ne âlim ne de müçtehittir. Kitapları fıkıh, itikat, cevaz, hadis gibi hassas hususlar ölçüt alınmamalıdır. Zira onunki ona, bizimki bizedir.

    Bir diğer konu ise Ali Şeriati’nin ideolojik görüşüdür. Kendisi saptamalarının sonunu açık ya da örtük hep sosyalizme götürür. İslam’ın bugün ki çıkmazının ilacı olarak sosyalizmi görür. Peki İslam ve sosyalizm kavramı aynı kulvarda halay çekebilir mi? Kapitalizmin temel de İslamiyet ile baştan aşağı ters düştüğünü söyleyebilirken maalesef sosyalizm için aynı şiddeti gösteremeyeceğimizi düşünüyorum. İsrafın, haksız kazancın, ayrıcalıklı sınıfın mubah olduğu; ezilmemek için ezmenin helal sayıldığı sistem tamamen zıttır. Ayrıca kapitalizmin zemininde faiz vardır. Ve bu durum bu sistemin realitesi hatta doğal sonucu kabul edilir. Hal böyle iken sosyalizme el uzanır. Orada herkese eşit muamele ve emeğine göre para verilir. Müsriflik, Makyavelizm, ayrıcalıklı sınıf reddedilir falan fişman. İyidir hoştur. Ayrıca bu saydığımız özellikler zaten İslam’ın içinde mevcuttur. Amma velâkin sosyalizm beşeridir ve batılıdır. Kaynağı materyalizme dayanır. Sosyalizm komşumuz olabilir yalnız akrabamız değildir. “Zinhar sosyalizm haramdır” seslenişine girmekten imtina ediyorum fakat İslam’a sık sık suni, insan yapımı ekollerin yapıştırılması bana fazlalık geliyor. Salt İslam yetmiyor/yetemiyor mu yoksa?

    Eksiği gediği, azı fazlasıyla.. Her şeyine rağmen Ali Şeriati okunmaya değerdir. Tüm bu fikirlere sahip çıkıyor diye onu mimlemek, genellemek, yasaklamak; bize çok kıymetli sosyolojik tespitlerini görmeme kaybından başka hiçbir şey vermez. Okuyun der o da. Çünkü “Mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.”
  • 400 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba.Reşat Nuri Güntekin, favori yazarlarımdan. Dudaktan Kalbe de kendisinden okuduğum dördüncü kitaptı. Hatırlıyorsanız eğer Dudaktan Kalbe de dizisi olan Güntekin eserlerinden.
    Hüseyin Kenan, Avrupa'da müzik eğitimi almış, hassas ve sessiz sedasız bir oğlandır. Ta ki müziğiyle batı dünyasında ünlenene kadar. Kenan'ın ünlülüğünden faydalanmak isteyen dayısı Saip Paşa, Kenan'ı İzmir'e davet eder. Orada başlar Lamia, nam-ı değer Kınalı Yapıncak ile tanışması. Kenan ve Lamia'nın aşkıyla İzmir'den Kütahya'ya, Bozyaka'dan İstanbul'a kadar sürükleniyoruz.
    Reşat Nuri Güntekin, sen nasıl bir yazarsın be. Lamia'nın yaşadığı tüm o talihsizlikler, Kenan'ın iç dünyası ve kendiyle hesaplaşması... Her biri çok güzeldi. Bir kez daha kalemine hayran kaldım. Kenan'ın müziğiyle harmanlayarak ortaya can yakıcı bir aşk romanı koymuş Güntekin.
    Kitabın ismi ise kitapta çok güzel tasvirlere yer vermiş. Sevdayı, dudaktan kalbe inen bir zehire benzetmiş. Şöyle bir alıntı geçiyor bir yerde;
    "Fakat bir şaka, bir yalan, bir eğlence gibi başlayan bu sevda bir gizli zehir gibi dudaklarımdan kalbime indi."
    Ayrıca Lamia'nın beni yaşadıkları çok etkiledi. Bu talihsizlikler çerçevesinde o zamanki gelenleri, bakış açılarını vermiş bizlere yazar. Bu da Lamia'nın hayatını büsbütün zorlaştırıyor tabii.
    Sonu ise kalbimde kocaman bir hayal kırıklığı bıraktı. Yerli yerinde bir sonda olsa üzülmemek, etkilenmemek elde değil.
    Almanızı, okumanızı öneririm. Ama Reşat Nuri Güntekin okumaya Acımak veya Yaprak Dökümü ile başlayın derim. Keyifli okumalar.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Romanın ana karakterleri Jerome ve Alissa’nın daha çocuk yaşta başlar aşkları. Birbirlerini çok severler. Ancak bu sevgide ihtiras, şehvet gibi duygulara yer yoktur. İki insan birbirini en yalın haliyle nasıl sevebilirse öyle severler birbirlerini. Katışıksız, plansız, güdümsüz ruhsal bir sevgidir aralarındaki.

    -spoiler-

    Ancak bir dizi engelle karşılaşırlar, bir araya gelemezler, birbirlerine kavuşamazlar bir türlü. Jerome’nin tam Alissa’ya açılacağı gün, Alissa’nın kız kardeşinin de kendisine aşık olduğunu öğrenir. Bu engeli aşmak yeterince zaman alır, tam sorun aşıldı, birleşmeleri için artık hiçbir engel yok derken Alissa’ya bir şeyler olmuştur.

    Alissa’nın ruhunda bir şeyler değişmiştir. O artık erdem yolcusudur. Gözleri gerçek aşka açılmıştır. İlahi olana, sonsuz olana, yaratıcıya duyduğu aşk uğruna Joremo’ya olan aşkını feda etmiştir. Göksel olana adamıştır tüm sevgisini. Joreme’ye karşı sevgisini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Joreme’ye olan sevgisini de yaratıcıya olan sevgisine katmıştır, sevmenin önündeki sınırları kaldırarak sonsuz sevgisinin içinde sevmiştir onu. Sevmek en büyük erdemidir artık Alissa’nın. Sevgisinin hudutları kendisini aşıp tüm evreni kaplamıştır. Ve Joremo’ya olan sevgisi de bu sevginin içindedir.

    Ancak Joremo’nun gözleri böyle bir sevgiye açık değildir. Onun için aşk, sevgi, dostluk, arkadaş yani sevmenin herhali Alissa’dır. Sevginin müridi olan Alissa, Joremo’nun da gözlerini gerçek sevgiye açmak ister. Joremo’nun sevgiye ulaşmasındaki engel olarak kendisini gördüğü için kendisini, aşkını Joremo’nun uğruna feda eder.

    Buğulu gözler gibidir onların aşkı. Burun sızısı olur, görüntü bozulur, kalpte burukluk hissedilir, ağlamanın her türlü belirtisi mevcuttur ne var ki yaş olup gözden akamaz bir türlü. Ancak bu aşka yarım kalmış bir aşk da diyemeyiz asla, belki de çoğu aşk bu aşkın yanında bir saman alevidir. Alissa’nın vefatından sonra, Joremo’nun, Alissa’nın kız kardeşiyle geçen son diyaloğu bunu kanıtlar niteliktedir.. şöyle ki:

    “Evlenmek için neyi bekliyorsun?”

    “Bazı şeyleri unutabilmeyi”

    “Yakında unutacağını umuyor musun?”

    “Asla unutmamayı umuyorum.”
  • Bazı şeyler susarak bile anlatılamazmış, bunu öğrendim ben. Hayatta ne kadar çabalarsan o kadar yok olurmuşsun. Ne kadar çok istersen o kadar olmuyormuş. Hayatın günlük güneşlik giderken bir anda tökezliyormuş insan. Artık o güneş hiç doğmuyormus. Konuşmak istedikçe susuyormuşsun ve her geldiğinde duruyormuşsun. Yazdığın cümle, yaktığın her sigara bir nebze ayırıyormuş ondan seni. Önce umutlarını tüketiyor sonrasında ise yok ediyormuş içinde. Ama her ışık da “tekrar” demekten de kendini alamıyor insan. İçin doluyor hatta taşıyor böyle zamanlarda. Hadi diyorsun bitsin artık, gitsin içimden. Sonra bakıyorsun nerede olduğunu bile bilmediğin birini içinden çıkarmaya çalışıyorsun. Bir bilinmezlik içinde çürürken, tekrar hayat vermesini istiyorsun. Ama umutsuz bir insan ne kadar isterse işte o kadar istedim bende. Söyleyemeden, susarak bile anlatamadan kendimi istedim. Bir de sahi gözlerine bakarak anlatmak vardı, rüyalarıma bile fazla gelecek şekilde bir güzellikte. Yine geliyor susma zamanı sonuçta beklediğimi bile söyleyemeyen biriyken gelmeni nasıl beklerim ki ? Anca yakarım sigaramı, açarım şarkımı bir de konuşmalarımızı tabi. Sen sevmezdin sigarayı değil mi oysa ne çok itmiş idin beni ona. Neyse ben yine çok konuştum, sen düşünme bunları. Ben beklerim, gelmen gerektiğini bilmesen de…


    “Kendi gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al Mustafa, tam on iki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi.”



    Böyle başlar Halil Cibran o müthiş etkileyici kitabı Ermiş’e. Al Mustafa’nın kopup gitmekle kalmak arasında ki muazzam kaosunu hissettirir okuyucuya. Devam eder…



    “Bu caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki, özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki, sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam.. Yine de daha fazla oyalanamam.. Çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken, donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek.. Buradaki herşeyi memnuniyetle yanıma alırdım, ama nasıl? Bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz. Boşluğu yalnız başına aramalı.. Ve kartal, tek başına, yuvasını taşımadan Güneş’e uçmalı..” Gider Cibran bu dünyadan ve giderken müthiş yalnızlığını bırakır okuyucusuna. Mısralarını, satırlarını, resimlerini bırakır da gider. Okuyucu o yalnızlıktan beslenir. Kendini gidemeden arayanlar için su’dur Cibran. Nefestir onun bıraktığı yalnızlık.



    “Bu vadideki karanlığı ve büyük soğuğu düşün” diyen büyük şair Brecht’in sözleriyle başlar “Gitmek” isimli şiirine, bir başka büyük şair Ahmet Telli: “Gitmek/ Bir hançeri inceltip okyanusa daldırmak isteği/ Ya da düşebilmek atlasların dışına ki/ Ey kalbim/ Yalnızsın bu yolculukta da/ Gitmek/ O kaos duygusu/ Aklın sarsıntılarla yorgun düşüşü/ Bilincin kamaşması belki de”



    Bilinçli gidişlere belki de en derin örneklerdir bunlar. Ya kalanlar. Cibran kalanları da unutmaz. Rahipler ve Rahibeler Al Mustafa’nın önünü kesip ona gitmemesi için yalvarırlar “Seni çok sevdik; ama sevgimiz sözlere dökülmedi ve örtülü kaldı.. Ama şimdi sana yüksek sesle haykırılıyor; sevgimiz önüne seriliyor.. Hep yaşandığı gibi, ne yazık ki sevgi kendi derinliğini, ayrılma anına kadar anlayamıyor..” İşte gidenlerin önündeki en büyük engeldir bu. Ortaya özenle yeniden serilir sevgiler. Aşklar yıllandıkları sandıklardan çıkarılır. En bezenmiş haliyle belleğe çağrılır anılar. Sevgi kendini bütün çıplaklığıyla serer gözler önüne. Sindiği kokulardan çıkar, saklandığı sokaklarda görünür kılar kendini, renklerden akar insanın yüreğine. Gitmek ömrümüzde en az bir kere de olsa aklımıza gelmiştir hiç kuşkusuz. Kimi zaman ansızın dolar göğüs kafesimize bu arzu. Ama çoğu zaman akıl galip gelir bu oyundan. Sonra an gelir ki Atilla İlhan’ın dediği gibi “Paldır küldür yıkılır bulutlar”. İşte o an koparsınız önce kendinizden, sonra çevrenizden. Gitmek artık kanıyla canıyla ortadadır.



    Gitmek kimi zaman yalnızca serüvendir. Ruhu doyurur, yeni umutlar yaratır. Belki de sadece yeni umutlar için bile gidilmelidir. Sennur Sezer’in dediği gibi “Bir ses arıyorum/ Yeni bir şarkı için/ Çocukların ilk sözcüğü gibi umutla/ Sevinçle duyulacak bir ses/ Çünkü umutsuzluk yasaktır/ Don vuran ağaç sürgün verecek/ Kaya çatlayacak, tohum yeşerecektir.” Yola düşen umutlanır. İçinde bıraktıklarının kırgınlığı ardında, umutları önündedir. Ancak gerilerden gelen ses her daim takip edecektir onu. Umutsuzluk çöreklenmek için yol gözleyecektir gidenin yüreğine. Kimi zaman Kavafis’in dediği gibi terkedilen seni takip edecektir bedeninde “Yeni bir ülke bulamazsın, bir başka deniz bulamazsın. Bu şehir ardından gelecektir. Sen aynı sokaklarda dolaşacaksın gene. Aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde ak düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.”



    Ayrılık her zaman mesafeleri getirir akla. Oysa kimi zaman yanyana iki insan arasındaki mesafe daha da fazladır. Yanınızda sandığınız ve gördüğünüz ve dokunduğunuz ve dahi öptüğünüz aslında çoktan gitmiştir. Gitmeler sessiz olur bazen. Farkında olduğunuz anda çoktan mesafe almıştır kalkan. Bunu Can Yücel’den daha güzel ifade eden var mıdır: “En uzak mesafe ne Afrika’dır/ ne Çin/ ne Hindistan/ ne seyyareler/ ne de yıldızlar geceleri ışıldayan/ en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir/ birbirini anlamayan.



    Gitmek aramaktır biraz da. Kimi zaman neyi aradığınızı bile bilmeden düşmektir yollara. Kimi zaman gençliğinizi, kimi zaman kaybettiklerinizi, kimi zaman umutlarınızı ve çokça da geleceğinizi aramaktır gitmek. Ama her daim göçebe bir ruhla dolaşmaktır insanların içinde. Sıfır noktasında yaşamayı bilmektir. Ruhunu ve bedenini teslim etmemektir. Göçebe yurtsuzdur. Onun yurtsuzluğu kimsesizliğidir. Kimsesizliği özgürlüğüdür. Ruhu gitmelere alışıktır. Dinginliği yollardadır.



    Gitmek boy vermektir yollarda. Ruhun boy atmasıdır. Büyümektir biraz. Gitmeli insan. Kimi zaman kendinden, kimi zaman yaşadığı yerden. Öyleyse bütün göçebelere selam olsun yeniden.



    Ayrılıklar her zaman zor gelmiştir bana. Giden de olsam , kalan da olsam. Ardında birini-birşeyleri bırakmak veya ardında kalan olmak hep hüzünlü gelmiştir. Mesela sevdiğini bırakırsın ardında. O sevdiğin bazen bir aşk olur, bazen dost, bazen evlat, bazen anne, bazen bir kardeş. Bazen anılarını bırakırsın ardında, bazen sadece bir an' ı, bazen bir düşünceyi bırakırsın ve bazen bir inanışı bırakırsın...


    Bazen gerçekten gitmen gerekir; nefes almak için, bir kangrenden kurtulmak için. Bazen zorunludur ayrılık, bazen de kalbin iki yerdedir. Velhasıl zordur be ayrılık; bırakmak eskiyi, yeniyi karşılamak. Bırakırken ardında sevdiğin, sevmediğin her ne varsa acıtır insanı.



    Bazen baş edemeyeceğin kadar harman olur duygular, Sancılı olur yeniyi kucaklamak.
    Sevmem ben ayrılıkları işte.
    Gidişler hep iz bırakır insan da...
    Cemal Süreya' nın da dediği gibi: " Gitmekle gidilmiyor ki... Gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır."



    Ama sen aklınla, gönlünle, anılarını da yanına alarak gitmeye karar vermişsen ve çıkmışsan yola, gitmek iyi gelir insana.


    - Alıntı -
  • 210 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Ben aslında yoğum!!!

    Sislerin ardındaki sır, gerçek olan mı?
    Yoksa gerçeklik, sis dağılınca son bulan mı??

    Kelebeğin rüyası mı, rüyadaki kelebek mi??

    Birtakım varoluşsal sıkıntılar..

    Adam kadını görür ve aşık olur motor..

    Ben bu kitabı çok sevdim o yüzden nasıl başlayacağım, nereden başlayacağım karar veremiyorum. Evet, Augusto’nun aşık olmasıyla başlıyor roman. Ama felsefik bir şekilde devam ediyor. Augusto, Eugenia’yı görünce aşık mı olmuştur, yoksa Eugenia Augusto’nun içindeki aşk ideasını harekete geçirmiştir ve Augusto tüm kadınlara mı aşık olmuştur?? Aşk nedir?? İnsanlar aşık olduğunu nasıl anlar?? Ya bir kadını sevmek başka kadınları sevmeye engel değilse, aksine bir kadını sevmek tüm kadınları sevmek anlamına geliyorsa?? Peki o zaman insanlar neden evlenirler?? Ya da Augusto neden evlenmelidir?? Ama ilk soru Augusto evlenmeli midir?? O zaman hangisiyle?? Tüm bu sorular arasında kaybolan Augusto psikolojik bir deney yapmaya karar verir. Lakin ava giderken avlanır ve denetçi iken denek olur. Vay haline..

    -spoiler-

    Augusto işin içinden çıkamayınca çareyi Miguel de Unamuno’ya başvurmakta bulur. Yani kitabın yazarına, yani Augusto’ya varlık kazandıran kişiye. Augusto ona intihar etme fikrini açar. Ancak yazar, intihar eden kişiler başkasını öldüremediği için, kendini öldüren, cesaretsiz katillerdir der. Bunun üzerine Augusto yazarı öldüreceğini söyler ve bu çıkışı Augusto’nun sonunu getirir. Yazar onu öldürmeye karar verir. Augusto yalvarır yakarır ama nafile..

    Augusto, yazar ile konuşurken, yazar ona sen benim hayal ürünümden başka bir şey değilsin der. Ancak Augusto’nun savunduğu şey ise, kendisi ve yazar dahil tüm dünyanın aynı rüyayı görmekte olduğu, tüm dünyanın bir sis tabakası olduğudur..

    Yazar ile karakter arasındaki diyaloglar Black Mirror izliyormuş tadında ilerliyor. Kitabın beyni açan, havalandıran, düşünmeye zorlayan yanı, insanı hem büyülüyor hem de dehşete düşürüyor. Hiçlik fikri yankılanıyor beynin duvarlarında, sadece bir başkasının hayali olmak, daha da kötüsü hiç olmamış olmak, tahayyüllerde biçim kazanamıyor. Sınırlarını zorlamıyor insan, tüm sınırları aşıyor, yokluğu tadıyor, ürperiyor, titriyor, esrime ile hücrelerine kadar küçülüyor, parçalanıyor, ufalanıyor ve uzayın bilinmeyen köşelerine dağılıyor. Bir karanlık ki sormayın!! Burası neresi?? Ben kimim?? Göz kapaklarım, gözlerime perde olunca, varlık biçimini yitirip, karanlıklara düşünce, yokluk mu başlar??
    Yokluk, varlığa göz yummak mıdır yoksa??

    Kendisini Augusto’nun yazarı olarak gören Unamuno mu, yoksa Unamuno’nun kendisini yazmakla görevli olduğunu söyleyen Augusto mu haklı?? Her ikisi de..
  • 272 syf.
    ·6 günde·9/10
    İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN, kendinden korkanların iç hesaplaşması..
    Taşralı iki üniversite öğrencisi olan Ömer ve Macide, tanıştıktan kısa bir süre sonra aşk yaşamaya başlarlar ve çok geçmeden aynı eve çıkarlar. Ancak Macide, Ömer’in dahil olduğu entelektüel çevreye ayak uydurmakta hayli zorlanır. Üzerine maddi imkânsızlıklar da eklenince ilişkilerinde çatlaklar oluşmaya başlar. Artık her ikisi de birbirlerinin asıl benliklerini aramaya, kişiliklerini sorgulamaya koyulmuşlardır. Ne yazık ki bu arayışın sonunda buldukları tek şey, herkesin içinde bir şeytan taşıdığı gerçeğidir.
    Birbirlerini fikren acımasızca sorgulamaya başlayan bir çiftin, aşktan parçalanmaya doğru giden ilişkileri boyunca toplumsal gündemden ziyade içlerindeki amansız şeytana nasıl yenildiklerini, lezzetine doyum olmaz bir kurguyla anlatıyor Sabahattin Ali...
    Severek okuyacağınız eşsiz bir roman olacak
    Keyifli okumalar:)
  • 120 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Askerdeyken İnce Memed serisinin 1. kitabını okuyarak hayran kaldığım Yaşar Kemal eserlerine devam edeyim diye biraz da sayfa sayısını düşünerek Ağrıdağı Efsanesi kitabını okudum ve yine hayran kaldım. Daha 1. sayfasındaki Ağrıdağı’nda yer alan Küp Gölü anlatırken kullandığı tasvirler beni bağladı kitaba. Ayrıca içindeki Abidin Dino çizimlerine de bayıldığımı belirtmek isterim. Kitaba müthiş bir canlılık katmış.

    Kısaca konusuna gelecek olursak; Ağrıdağı’nda yaşayan Ahmet’in evinin kapısında güzel bir kır at bulmasıyla başlar. Bölgenin töresine göre bu at Ahmet’e haktan gelmiştir ve onu geri vermesi mümkün değildir. Fakat at Mahmut Han’a ait çıkınca işler karışır. Demirci Hüso karakteri ile hükümdarlara baş kaldırırken, Ahmed ve Gülbahar ile müthiş bir aşk anlatır bize. Ayrıca Yaşar Kemal’in yetiştiği bu coğrafyadaki mitlere ve efsanelere nasıl bir yorum getirdiği hakkında bilgiler veriyor. Kitaptaki Zindancı Memo ise üzüldüğüm tek karakter. Kendi aşkı için canından vazgeçti bu yiğit adam.

    Kısa sürede okunabilir, güzel bir eser. Okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca aşağıdaki Google Map haritasından da kitabın yolculuğu hakkında bilgi alabilirsiniz.

    https://www.google.com/...411156249999&z=5