Phaesphoros, bir alıntı ekledi.
19 May 22:43 · Kitabı okudu

17
"Giymeye çalıştığın taç nasıl bir taçkı? Zerginlik miydi? Şöhret mi ya da aşk mı?"

Dayanmak zorunda olduğu ağırlık neydi? Giymeye çalıştığı taç hangi tür bir taçtı? Hiçbir zaman bunun cevabğnı bilemeyecekti.

Mirasçılar - 2, Kim Eun-Sook (Sayfa 340 - Kim Tan)Mirasçılar - 2, Kim Eun-Sook (Sayfa 340 - Kim Tan)
Ömer kartal, bir alıntı ekledi.
19 May 22:12

"Aşka inanır mısın büyükanne?"
"Aşk neydi güzel kızım? Kimlerdendi? Unutmuşum."

Umut, Ayşe KulinUmut, Ayşe Kulin
Esengül E., Hep Sonradan'ı inceledi.
19 May 22:03 · Kitabı okudu

Kalemin kıpırdandığına bakmayın, istemsizce parmaklarımın arasında dans ederken hislerim içimde depremler yaratıyor. Depremlerin sarsıntılarıyla ruhum sancıyor. Gözlerimi bir Ankara ayazı değmiş gibi keskin, şiddetli bir yanık kaplıyor. Gözyaşının ilk aktığı göz sol göz derler. Neye nasıl dayanarak böyle dediler bilmiyorum ama benim iki gözüm birden sulusepken bir yağmura gebeleşiyor.

Okuduğum kitapların satırlarında benden ve hayatımdan izler bulunca oturup saatlerce onu düşünür, içimdeki hisler neydi ki, nasıldı ki diye kendimi sorgularım. Ne zaman bir kitabın içinde kanser kelimesini okusam içimde bir yerler cız eder. Sızladığı noktada oturup bir çocuk gibi ağlarım. Çünkü elimden gelen bir şey yok. Sadece moral verebilmekten başka.

Hani içimizde ukdelerin biriktiği anlar olur da bir vakit geçtikten sonra 'hep sonradan' deriz ya, işte o kısmı can yakıcı. Aklıma gelenler, gönlümden çekip gidenler, hayatımdan yok olup gidenler. Hep sonradan kıymetlerini bilirim belki. Ya da hep sonradan anımsarım çaresini.

Çare neydi ki? Neye yarardı? İçimde depremlerin kıpraştığı bu fay hattında nasıl da kesici bir yara almışım meğer. Hep Sonradan'ı okuyunca anladım.

İçine düştüğüm Hep Sonradan bitti ama nasıl bitti, niçin bitti? Anlamıyorum. Anladığım tek şey, bana anımsattı gözlerinden damlaların süzüldüğü bir anneyi. Çaresizliğini, çocuklarının içinde yalnızlığını... Anlatacak çok şey var aslında.

Evet anlatacak çok şey var da şu kitap beni aldı, 10 senelik mücadeleme götürdü. Annemi anımsattı. Kanserle mücadelesini, çırpınışını... Rabbim annemi benden önce yanına almasın. Dayanamam.

Kitap hakkında bir şey yazamayacağım. Bilgi vermek isterdim ama gücüm yok. Sadece şunu söylemek istiyorum: Bu kitapta aşk da var, anne de var. Herkes payına düşeni alsın.

Ben payıma düşeni aldım. İçimdeki depremler tekrar coştu.

Ayşenur Kartal, Şanzelize Düğün Salonu'yu inceledi.
13 May 23:51 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Tarık Tufan'ın okuduğum ilk kitabı oldu bu. Açıkçası başlarda çok beğendim kitabı, çok dokunaklı sözler barındırıyor içinde, sanırım kitabın içeriğinden çok içindeki özlü sözler etkiliyor beni.
İçerik olarak daha çok aşk üzerine bu arada, babası şeyh olan bir adamın (adını bilmiyorum çünkü baş kahramanın adı hiçbir yerde geçmedi) bir kıza aşık olması ve ailesinden, benliğinden, herkesten, her şeyden uzaklaşması konu edilmiş.
Kendi adını bile bilmeyen bir adam. Geçmişini çöpe atan ve dönmek istese bile nasıl döneceğini bilemeyen bir adam. Yalnız bir adam...
Yani aslında kitabı beğenmedim diyemem ama beklediğim kadar da güzel değildi. Başlarda çok güzel başladı kitap, güzel devam etti ama yaklaşık 200.sayfadan sonra sıkmaya başladı, hadi artık olsun bir şeyler, artık bir şeyler sonuçlansın dedirtti kitap ama yok son sayfaya kadar bekledim, belki son sayfada tek bir cümleyle kitabı tekrar toplar yazar dedim ama hayır kitabın bir final bölümü yok benim gözümde. He belki okuyucuya bırakmıştır final bölümünü ama bu kadar olaydan sonra güzel veya kötü bir final şarttı bence. Yani öldü adam sonda aslında final bu :)) ama öyle bitemezdi yani her şey yarım kaldı, kafamda birton soru işareti bıraktı. Bu neydi şimdi dedim, acaba kitabın bir başka devamı da mı var? Burda bitemez, ama bitti :)) sadece sonda değil tabi kitabın ortalarında da çok fazla soru işareti vardı.
Kitabın ismine gelince mantıksız buldum. Şanzelize düğün salonu kitapta geçiyor tabiki öyle çok alakasız değil ama hani neden böyle bir isim vermiş ona da anlam veremedim çünkü sadece, baş kahramanın arkadaşının çaldığı, söylediği ve birgün gelen bir gelini aşık olduğu için kaçırdığı bir düğün salonu şanzelize düğün salonu ve kitapta öyle akılda fazlaca yer edecek kadar baskın bir rolü yoktu bunların. Velhasıl kelam tavsiye ederim kitabı ben. Ne kadar fazlaca olumsuz eleştiri yapmış olsamda sürükleyici bir kitap.. Herkese keyifli okumalar dilerim..

HATİCE KESKİN, bir alıntı ekledi.
13 May 20:37 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

"evliliklerinde ters giden neydi Stirkoff?
her şey efendim
hayatının en iyi sevişmesini anlat
dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı...
tamam, tamam!
öyledir efendim
daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın?
evet efendim
baban kötü bir insan mıydı?
bilmiyorum efendim
ne demek bilmiyorum?
yani kıyaslamak güç efendim, yalnızca bir babam oldu.
benimle kafa mı buluyorsun Stirkoff?
hayır efendim.dediğiniz gibi adalet yoktur
baban seni döver miydi?
sıra ile döverlerdi efendim
hani bir baban vardı?
herkesin bir babası vardır efendim.ben annemi kastetmiştim.o da kendi payına döverdi
seni sever miydi?
kendinin bir uzantısı olarak evet.
sevgi başka nedir ki?
iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmak.kan bağı gerekmez.kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış bir ekmek de sevilebilir.
tereyağlı kızarmış ekmeğe aşık olabileceğini mi söylüyorsun?
her zaman değil efendim.bazı sabahlarda güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki.aşk habersiz gelir gider.
bir insanı sevmek mümkün mü sence?
iyi tanımadığımız biri ise belki.ben insanları pencereden seyretmeyi severim."

Pis Moruğun Notları, Charles BukowskiPis Moruğun Notları, Charles Bukowski

G/D - Bölüm 1.
Dünya'nın bütün kötülükleri üzerine saçılmış gibiydi. Cızırdayan yatağından kalkıp, kirli, paslı, demirden musluk üzerindeki aynaya doğru yürüdü. Sağ elinin baş parmağını yüzünde gezdirdi ve uzun uzun kendini seyretti. "Kötü" kelimesi, kendine göre aynada ki yansımasıydı. Bu konuda yanılıyor olamazdı. Ne kadar içten olursa olsun, gülen her insanın içindeki karın ağrısını görebiliyor, ne kadar samimi olursa olsun, seven her insanın içindeki nefreti hissedebiliyor, ne kadar iyi olursa olsun, kendini bu sebepten anlamlı sayan her insanın içindeki karmaşayı, bensizliği yaşıyordu. Kendini kandırmıyordu, atom yığınlarının kararmış bölümleriyle ilgileniyordu sadece. "Bir insan iyi olduğu kadar kötüdür." Yanlış bir aforizma değildi ona göre. Tamamen gerçek. Sevgi konusunda da aynı düşüncedeydi. Birini sevmek, boş bir duygu. Ama var, bunu yok saymıyordu Belki de onun için körelmişti. Yeryüzünde var olduğu andan beri ailenin, dostluğun, birde nerden duyduysa "aşk" ın ne olduğunu anımsayamıyordu.

Bakışlarını aynadan ayırarak sağ omuzundan arkasına doğru baktığında, neden bu düşüncelere sahip olduğunu kavrar gibi oldu. Yumruklarını sıkıp arkasına döndü. Yavaşça kapıya doğru ilerledi. Çıkmak istiyordu o hücreden. Gözlerini sıktı kafasını ardarda taş duvara vuruyordu. Sevgi denen duyguyu yaşamı boyunca ona tek hissettirebilecek canlıyı boğazladığı için oradaydı. Tavandan bir karış uzaklıktaki, iki demir parçasıyla sağlamlaştırılan penceremsi delikten sızan ışık huzmesi ensenine vuruyor ve vucudunun geri kalanından daha sıcak hissettiriyordu. Kafasını duvardan çekti. Işığı izledi, güneş tam yukarıdaki delik hizasında. Yaklaşık beş dakika sonra ışık azalmaya başladı. Fazla bakmış olacak ki mavi, kan dolmuş gözlerinden refleks olarak yaşlar boşaldı. Sokakta ayakkabı boyacılığı yaparken  "Güneş gibi oldu abi." dediğini hatırlatıyordu. "Güneş gibi ol..." cümlesini tamamlamadan demir kapı vuruldu. "Yemeğini zıkkımlan" deyip, paslı tabak içindeki kuruyu fırlattı gardiyan. "Şurdan bir çıkayım ikinci sen olacaksın!" diye geçirdi içinden. Çok bir zamanıda kalmamıştı zaten yaklaşık on sekiz gün. Koğuşundan hücreye girmesine sebep; gece alt ranzada horlayıp uykusunu bölen, iki gün önce gelmiş çocuk istismarcısının malum organını kesip, kendisine yedirmesiydi. Öleceğinden korkmuş olacak ki istismarcı, şikayetçi olmamıştı.

Hücrede geçirilen birbirinin aynı on sekiz günün sonunda artık çıkmaya saatler kalmıştı. Aynanın karşısına geçti. Beline kadar uzanan saçlarını taradı ve ilk defa ördü. Sakallarını kesti. Her insanın içindeki iyi zamanlarda iyi görünmek duygusunu yaşıyordu. Ama iyi miydi oradan çıkmak? Gerçekten de çıkmak istiyor muydu? Bunu bildiğinden emin olmayan bir bakış attı yansımasına. Demir kapı açıldı, elindeki şok cihazı, kaşındaki falçata izi ve sigaradan kahverengiye dönmüş bıyıklarıyla nefret kelimesinin kafasındaki tanımı şişman gardiyan duruyordu. "Senden kurtulmanın vakti geldi, yürü bakalım köpek soyu." dedi gardiyan. Boş zamanlarda hep Cüneyt Arkın izliyordu. Espri yeteneğide bu sınırda kalmıştı. "Seni görmekten ne kadar haz ettiğimi bilemezsin... Ben buradan çıkıyorum da, sen zaman çıkacaksın oradan?" dedi gardiyanın kalbini göstererek. Yanına geldiğinde gardiyanın yüzüne gülümsedi ve tam suratının ortasına tükürdü. "Güneş gibi oldu abi." dedi.

Hapishane kapısının önüne geldi. kapıyı açtı, otuz yıl sonra ilk defa zift kokan asfalta bastı. Son iki yıldır kafasında kurduğu şeyi yapmak istiyordu biran önce. Hızlı adımlarla, hemen önündeki yokuştan aşağı doğru yürüdü. Gelmek istediği noktaya vardı. Buram buram iyot kokuyordu her yer. Derin bir iç çekti. Bir daha bir daha bir daha... Denizin yanına ilerledi. Atom yığınları oturup huzur bulsun diye yapılan banklardan birine oturdu ve soluklandı. Daha kalp atışları normale dönmemişti ki arkasında bir karaltı hissetti, döndü baktı kimse yoktu. Kafasını çevirdi, önünde kendisine deniz mavisi gözlerle bakan,  omuzunda boya kutusu olan sekiz yaşlarındaki çocuğa korkmuş bir halde baktı. Bir saniye bile sürmeyen bu his yerini şaşkınlığa bıraktı. "Boyayayım mı güzel abim?" dedi küçük çocuk. Sesi çıkmadı bir şey diyemedi. "Güneş gibi parlatırım abi. Boyayayım mı?" diye yineledi sorusunu. Gözlerini kapattıp dişlerini sıktı "Hayır. Boyama!" dedi. Gözlerini açtığında  çocuk ortadan kaybolmuştu. Hızla kafasını, sağa sola salladı "Gerçek değildi o"  Hapishane revirinde doktorunun, böyle şeyler görebileceğini, gerçek olduğunu düşündüğü anda şalvarının sağ cebindeki kahverengi haptan alması gerektiğini söylediğini hatırladı. Elini cebinde gezdirdi bulduğu kutudan ilacını alıp yuttu.

 Biraz ilerde çimlerin üzerine oturmuş atom yığınlarına baktı. "Hepsi mükemmel canlılar, suratlarına tükürdüklerim. Sen esmer oğlan, yanında duran ve suratına güldüğün adamın kanını içsen doymazsın! Ya sen kadın, adam bugün az para verdi diye gözlerin yeni avlar arıyor! küçük çocuk! Tek derdin daha büyük bir oyuncak. Köpeğin başını okşayan kız, daha bu sabah arkadaşının sevgilisini ayarttın! Denize taş atan genç, içki alacaktın paran bitti değil mi? Kitap okuyan hanım teyze, senden zarar gelmez ya hani, -aman ne gereksiz aforizma- anlıyorum okuduğunu anlamadığı, yoksa "eve gittiğimde adamı nasıl boğazlarım?" diye düşünmezdin! Hepiniz kötüsünüz hepiniz mükemmel iyisiniz!" kafasında her baktığı insana yakıştırdığı kötülüklerle ilerliyordu. Otuz yıl sonra ilk defa bir karar alıp biriyle konuştuktan sonra yakıştıracak ve haksız olmadığını, yaşamı boyunca sevgi denen duyguyu ona hissettirecek olan tek canlıyı sebebsiz yere boğazlamadığını tekrar düşünüp iyi ki diyecekti. Yoluna devam etti. Karşısına konuşabileceği birinin çıkmasını istiyordu.

Az ilerde yirmili yaşlarının sonunda olduğu, sevimli ve güzel sayılmayacak bir kadının ayaklarını duvardan denize doğru sarkıtmış oturuyor olduğunu gördü. Saçları kısa ve kıyafetleri orta halli bir yaşam sürdüğünü sezdiriyordu. Yanına gitti. Oturmak için izin istedi ve oturdu. Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra
"Çirkin olduğunu daha önce söyleyen olmamıştır... Şu gördüğün atom yığınlarının hepsinin milyon tane yüzü var." dedi ve zaten bildiği cevabı bekledi. "Teşekkür ederim." dedi kadın ironik bir şekilde "gerçekten buna ihtiyacım vardı. Yalnız olmadığımı bilmiyordum."
Beklediği cevap değildi ama şaşırmamıştı da çünkü milyon tane yüzü olan insan elbette farklı cevaplar da verebilirdi. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
- Ne hakkında ne düşünüyorum?
-ben gelmeden önce yani, ne düşünüyordun?
- yeryüzünde ne işim olduğunu
- güzelmiş... Bulabildin mi peki cevabını?
- sanırım evet.
- dinlemek isterim.
- bunu sana anlatmak isteyeceğimi yani aslında herhangi birine anlatabileceğimi sanmıyorum.
- Neden? Bence o kadar zor değil.
- zor olmadığını biliyorsan anlatmama gerek yok.
- Dedim ya milyon tane yüz... Yani ikimizin bildikleri farklı. Anlatmanı isterim.
- peki o zaman. Bak, arkandan gelen beyaz takım elbiseli amca, daha bugün dede olmuş ve torununa hediye almaya gidiyor. Şu köşede duran simitçiyi görüyor musun? İki kardeşine bakmak için neredeyse yirmi dört saat durmadan çalışıyor. Şu etekleri uçuşan genç kız, aşık olmuş ilk randevusu, arkadaşı gelince onu ne kadar çok sevdiğini söyleyecek. Toprağı eşeleyen küçük çocuğa bakar mısın? Karıncaların daha rahat geçmesi için kaba taşları çıkarıyor. Peki çimlerde oturan iki delikanlıya ne demeli, çocukluktan beri beraberler, şuan iş yerlerini aynı yerde ayarlayabilmek için uğraşıyorlar. Bak! Gördün mü yaşlı teyze eşinin en sevdiği yemeği yapmak için taze fasülye almış.

Böyle devam ederken sözünü kesti
- iyide, senin yeryüzünde olma sebebin nedir?
Kadın biraz duraksayıp derin bir iç çektikten sonra
"İyiyi görmek, sevmeyi sevmek" dedi.
- iyi olduğun kadar kötüsün.
- ben buna inanmıyorum. Evet saf iyilik belki bulunamaz ama iyi olduğum kadar kötü değilim birinden biri baskın olur her zaman. Sen mutsuzsun ve o gözle bakıyorsun etrafa, herkes kötü kötü kötü... Bunları düşünüyorsun. Çünkü sen kötüsün daha önce sana bunu söyleyen olmamıştır. Şu gördüğün atom yığınları milyon tane olan suratlarının korku olanını takıyor seni gördüğünde.
- nereden biliyorsun? Sen neden takmadın?
- bunu bilmek için fazla çaba gerekmiyor sanırım ve senden korkmuyorum.

Kadının gözlerinde takılı kaldı gözleri. Sonra hızla kalktı yerinden. Yeryüzü klişelerinden birinin olacağından korktu. İlk defa gerçekten korktu. "Siyah ve beyaz gibi, Gökyüzü ve deniz gibi, Ateşe körük gibi. Aşk ne büyük klişe. Herkes de var, hiç kimseye yok." Aklından bunlar geçerken adım adım uzaklaşıyordu kadından.

Arkasından bağırdı kadın. "Adını söylemedin." sahi adı neydi? Köpek? karga burun? pörtlek? Besleme? Pis boyacı? Canavar? Hangisini söylemeliydi?
Arkasına döndü, kızın parlayan ayakkabılarına ilişti gözü "güneş gibi oldu abi" diye mırıldandı. Kadın " erkeklere de konulmuş olması ne güzel. Seni sevdim Güneş" dedi. İsmi bu değildi elbette ne olduğuda çok önemli değildi. Fakat bugünden sonra Güneş olarak kalacaktı. Daha önce hissetmediği bir ruh halindeydi. "Senin adın nedir?" diye sordu. En son ne zaman biri hakkında gerçekten bir şey merak etti? anımsayamadı. "Dünya benim adım" dedi kadın. "Dünya ve Güneş gibi." diye geçirdi aklından. Sanki Sanki başka biri oluyordu başka bir varlık. Atom yığını gibi değilmiş de, safi sevgiden şekillenmiş gibi yeniden. Bu muymuş Aşk dedikleri? Sarıp sarmalayan şey, içimi ısıtan canavar örtüsünü kaldırıp yerine, şefkat perdesi çeken şey bu mu? Ama olabilir miydi ki, neredeyse on dakika da  otuzsekiz yıllık fikirler değişebilir miydi? "Aklından geçirdiğin her şeyi anlayabiliyorum. İnsan ne zaman ne sürede ve kime aşık olabileceğini birde ne zaman öleceğini asla bilemez!" dedi Dünya. "Burada beni bekliyordun değil mi?" dedi Güneş. "Bunu bilmiyorum ama bu sabah ayaklarım buraya getirdi beni ve bir kaç saattir burada oturuyorum." kadının gözlerinin içine baktı uzun süre. Kayboldu zaman, sanki bir karadeliğin üzerindeymiş gibi. Kendine geldiğinde yaşlandığını  hissetti...

Milena, Sevdalinka'yı inceledi.
 08 May 15:41 · Kitabı okudu · 10 günde · 9/10 puan

İnsan söze nasıl nereden başlayacağını bilemiyor bu romanı okuduktan sonra… Hiç beklemezdim bu kadar etkilenebileceğimi…

Savaşın kahrolası etkilerini yüreğinizde hissedeceğiniz ama aynı zamanda içerisinde annelik, aşk, arkadaşlık, tarih, bir tutam siyaset barındıran, okumaya dahi zorlandığım şiddet bölümlerinde beni benden alan enfes bir roman.

Genel manada Yugoslavya’nın dağılma süreci ile Sırplar ve Hırvatların soykırımları (onların tabiriyle temizlik), buna bağlı olarak Boşnakların çektiği çileler acılar olarak özetleyebilirim kitabı. Ayşe Kulin bu kitabı yazarken okurlarının ruhlarına edeceği eziyeti mutlaka göz ardı etmiş olmalı ki kitap insana bazı şeyleri gerçekten yaşatıyor. Biz okurken bu kadar etkileniyorsak, Boşnaklar bu olanları bizzat yaşarken neler hissetmiş olmalılar… Şu an bunları yazarken bile düşünmekten kaçıyor, kitabı bir an önce hafızamdan silmek istiyorum. Yalnız asla kitap kötü olduğu için değil, ruhumda açtığı yaralar için… Kitaplığımda çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayacağım ancak benim için değerli bir kitap olarak kalacak.

Sevdalinka sevda şarkıları manasına geliyor ve benim kitap üzerine bu incelemeyi yazarken belki de bahsetmem gereken bir aşk öyküsü de mevcut ancak ben yaşanılmışlıklardan öylesine etkilendim ki şu an romantizm konusuna bağlayamıyorum cümlelerimi. Özetle aynı kadına aşık farklı ırklardan iki adam… Kadın bunlardan biriyle evli, diğerine ise delicesine aşık… Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Hem yakın tarihimizi öğrenmek için hem de Ayşe Kulin’in bu güzel eserini iliklerinize kadar hissetmeniz için…

Küçücük bir eleştiri hakkım var ise eğer affınıza sığınarak belirtmek istiyorum ki kitabın başlarında fazlasıyla verilmiş olan siyasi isimlerden oldukça sıkıldım. Kitapla bağlantım koptu hatta bazı yerlerde kim kimdi Sırp mıydı komutan mıydı neydi ayırt edemediğim halde okumaya devam ettim. İyi ki de öyle yapmışım.
Sonuç; mutlaka OKUMALISINIZ !

Osman Y., Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
07 May 23:34 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

TÜKENMEZ BİR KİTAP, ÇIKMAZ BİR SOKAK, MELANKOLİK HÜZÜNLER

https://www.youtube.com/watch?v=zz1ZzqMh7Ls

Raif abiyi çok üzdünüz,vaktinden evvel yaşlandırdınız . Neydi bu adamcağızın suçu günahı ? Madonna sen de kürkünü alıp gider misin artık ! Sevmek istedi bu adam be, sevdi sevdi sevdi. Sobada yakılacak öyküydü bu ne diye milletin diline doladınız? Sabahattin Ali sen niye bizi kalbimizden vurdun? Niye kalabalıkların içinde bir başına bıraktınız Raif abiyi ? İnsanlar neden peyniri bile koklamadan almazken, diğer insanlar hakkında bir bakışta bütün yargılara ulaşıverir bir görüşte?

Madonna sen niye Raif abiye daha sıkı tutunmadın, neden bu biçare adamı anlayamadın? Anladın mı yoksa ? Neden iki insan yan yana gelince bütün engeller aşılmaz? Aşk neden olanaksız? Yaşam neden bu kadar uçucu? Düzen neden kişilikleri siler böyle acımasızca?

Raif abi sen neden Madonna'ya daha sıkı sarılmadın ? Neden tüketmedin hayatını onun yanında? Kıytırık bir insan tekinin sevda karşısında ne önemi olabilirdi ki ?
Raif abi sen neden teslim oldun zavallı sıradan bir hayata ? Neden vazgeçtin Madonnadan?

Siz neden saatlerce,günlerce,haftalarca,aylarca,yıllarca sadece susarak anlaşmak varken ele ele,diz dize,göz göze,kol kola olmak varken neden edebiyat eseri olmayı seçtiniz? Yoksa Sabahattin Ali mi istedi bunu?

Raif abi seni çok üzdü hayat. Seni çok savurdu hayat ordan oraya sen çok yoruldun. Madonna senin kıymetini bilmedi erkekler, Allahın belası sahtekar Batılı erkeler. Sen Doğulu Raifte buldun teselliyi.

Sizi anlatan adam da çok yoruldu , anlamadılar onu da. Kahpece öldürdüler hem de pusu kurdu alçaklar. Daha anlatacak çok hikayesi vardı üstelik.

Yeşilçam size şapka çıkardı , kayıtsız kalamadı aşkınıza. Biraz evirip çevirdi ama neyse idare edin sinema işte. Sevmek Zamanı dedi buna , iyi mi etti eh fena sayılmaz.

Aşkın siyah beyaz olduğu zamanlardan kalma zaten bu hikaye. Sonra çok renklendi bu işler..

Herkes kendi gençliğini unuttu bir köşede. Herkes masallardan vazgeçti sonra. Herkes, herkesleşti. Kıyamet mahşer kaos . Bitmeyen işler sonra, bir bakışta sevdalanmak mı kaldı modern hayatta ?

Raif abi, Madonna biz sizi çok sevdik, bütün kaybedişlerimizin yerine koyduk sizi..

https://www.youtube.com/watch?v=k8Rm9s79ecA

https://www.youtube.com/watch?v=68DphBal_W4

arifsahin, Kierkegaard'ı inceledi.
 05 May 09:03 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

"O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir."

Bundan tam 205 yıl önce bugün dünyaya gelen Søren Kierkegaard için yazılabilecek olan en güzel cümle, bu sanırım. Bu cümle, Alastair Hannay'ın dev eserinden değil, bir video sunumundan geldi. Hannay'ın kitabı, Søren'in yaşadığı ortamı, iç dünyasını, çevresini oldukça başarılı bir şekilde çizerken, fazlaca akademik bir dilde yazılmış olduğunu ve akademik olarak bir ilgisi olmayan okuyucuyu sıkma ihtimalinin yüksek olduğunu not edelim. Akademik ilgisi olmayan benim gibi bir okuyucuyu çekmesinin nedeni de kişisel ilgidir. Bugüne kadar birçok düşünürün farklı şekillerde hayatımda yeri olduğunu söyleyebilirim ama Søren Kierkegaard gerçekten aklımı bambaşka yerlere götüren, dünyaya bambaşka bakan ve dünyamı alt-üst eden bir filozof. Kierkegaard için söylenilecek en net cümlelerden biri de şu olur; başka düşünce kitapları yazardan bağımsız okunabilir ama Kierkegaard'ın kitaplarını, kendi yaşamından bağımsız bir şekilde okumak imkansızdır, gerçi yaşamını bilsek de okumak ve anlamak ne kadar mümkün tartışılır ama hayatını bilmeden onu düşünmeye çalışmak tamamen zaman kaybı olur.

Kitapla ilgili söylenecek pek birşey yok esasen. Ben de kitap yerine, doğumunun da 205.yılı şerefine büyük düşünür ile ilgili birşeyler yazmak istiyorum. -uzun bir yazı olacak, yer yer de konu dağınık olacak, baştan belirteyim-

------------------------
Kitabın başında olduğu gibi, Üstad'ın tarih sahnesine çıkışından başlayalım:

"Tarih 28 Kasım 1835, yer Kopenhag Üniversitesinde Öğrenci Birliği toplantısıdır. Bu olaydaki konuşmacı ufak tefek bir gençti, açık kumral gür saçları başının tepesinde oldukça gülünç taranmıştı. Enerjik ama biraz da iğneleyici tavrı Birlik'e de, izleyicilerine de hiç yabancı değildi. Kıvrak zekalı, hazırcevap, nüktedan, ince espriler yapan, böyle konuşmalara alışık olmayan bir gençti. Ama şimdi kalabalığın önüne tek başına çıkmak üzereydi. Bu genç Søren Aabye Kierkegaard'dı."

Bildiğimiz kadarıyla Søren, öğrencilik hayatını daha da erken noktalayabilirdi ama kendisini bulmak için, fikir çapını genişletmek için eğitim ortamının içinde kalmayı tercih etti ve görülen o ki, iyi de yapmış. Çocukluğundan itibaren 33 yaşında öleceğine inanmış, buna rağmen hayatı aceleye getirmemiş.

Kierkegaard'ın öğrencilik döneminde siyaset tartışmalarının ve liberalizm akımının ülkede revaçta olduklarını biliyoruz. Søren ise siyaset yerine kültür, sanat ve felsefenin üniversitenin temelinde yer alması gerektiğini düşünüyor. Bunu temel alarak felsefesini geliştiriyor. Din konusu, felsefesinin temel taşlarından biri olsa da, bunu siyasi eleştiri haline getirmiyor, diğer taraftan sosyalizm veya liberalizm konularına da girmiyor. Kierkegaard'ın felsefesi bir temele oturtulabilir mi, bilmiyorum ama öyle olsa da benim bunu yapamayacağımı, yapmayı amaçlamadığımı da söyleyebilirim. Nietzsche'nin 'o büyük öğle'de beklediği 'üstinsan' gibi bir düşünceye kapılmıyor Danimarkalı. Onun için geçmişe gidiyor ve 'diyalektik lirik' olarak adlandırdığı "Korku ve Titreme"de varoluşa dair bakış açısı ile ilgili ipuçları veriyor. Mikrofonu, Profesör Hannay'a uzatalım:

"(Kierkegaard'ın söylemek istediğinin özeti) herkesin yaşamının anlam ve değeri; insanın dünyada, hem dışarıda hem de kendi ruhunun 'karanlık ihtirasları' içinde karşılaştığı ve katlanmak zorunda kaldığı 'yaratılışın öfkeli elementleri ve güçlerinden' değil, yaratılışın kaynağından aldığını kabul etmeye istekli ve bunu başarabilecek nitelikte olduğunun ispatıdır."

Hegel'in ve Hegelciler'in aksine düşünüyor Søren. İnsanın gücünü vurguluyor ısrarla, tüm kitaplarında çoğu iz aynıdır: Din, estetik ve etik. Kierkegaard için kişinin temelde iki yaşamı var. Kurallara ve gereksinimlere göre hareket edilen 'etik yaşam' ile kişinin egosuna bağlı hareket ettiği 'estetik yaşam'. Kendisini bir 'estet' olarak gören Søren'e göre, bu iki yaşam tarzını uzlaştıracak olan ise 'din'dir. Ama klasik Hristiyanlık değildir. Kitabın tamamında gördüğümüz gibi nefret ediyor Danimarka kilisesinden Kierkegaard. Dinin insanı sınırlayıcı bir şekle girmesi inancın özüne aykırı ona göre.

- Varoluş felsefesine gelince, onun ışık saçan zihnini burada rahatlıkla görebiliriz:

"Yaşamın biçim sayesinde değil, biçimin yaşam sayesinde kavranıldığı her daim hatırlanır. (...) Yaşama gelince, onun soyut değil, son derece bireysel bir şey olduğu unutulmamalıdır."

Søren'in yaşam konusuna da din gibi yaklaştığını söylemek mümkün. Yine din konusunda da bireysel tecrübenin önemli olduğuna ve herşeyin yaşam sayesinde oluştuğuna inanır. Bu noktada da aynı şekilde yaşamın şekiller, sistemler, düzenler şekilde belirlenmiş olmadığı ve sadece ve sadece bireysel tecrübeye dayalı olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

- "Kız kardeşi ona en çok ne olmak istediğini sorduğunda 'çatal' demişti. 'Sofrada istediğim her şeye saplanabilirim.''

Kierkegaard'ın öğrencilik hayatındaki ve daha sonra 'toplumun muteber kesimleri' ile olan kavgalarında da her zaman bu 'çatal metaforu'nun öne çıktığını görüyoruz. Hegelciler'le, üniversitedeki yüksek profesörlerle, kilise yöneticileriyle, aile üyeleri ile kavgalarında hep çatal olma arzusu öne çıkıyor. "İnsanlar için her zaman her şeyi zorlaştırmak isterim." demesi  de buna bağlı gibi. Burada, hem insanın zorlandıkça daha iyiye yöneleceği, hem de daha yüksek bir noktaya ulaşacağı inancı var.

- "İroni, estetikle etik olanın; mizah ise etik ve dinsel olanın arasındaki sınırdır."

Kierkegaard'ın felsefi yolculuğunda üç çok önemli kavram vardır; ironi, mizah ve kaygı. İnsan yaşamını da üç bölüme ayırmıştı: etik, estetik ve dinsel. Bu üçünün arasındaki bağları belirtmek için bu kavramları kullanır. Ona göre, kişinin bu üç boyutlu yaşamı, birbirinden ayrı gibi gözükse de aslında birbirinin tamamlayıcısıdır. Yeri gelmişken, 'kaygı' konusuna gelelim, onun için de Hannay'ın açıklamalarından faydalanalım:

"Yaklaşan ama belirlenmemiş bir felaketle ilgili güçlü bir duygu ya da dolaysız bir nedeni olmayan huzursuzlukla ilgili belli belirsiz ve güdümsüz bir his olsun, Kierkegaard'ın "kaygı" dediği şeyi, pek çok kişi deneyimleyecektir. (...) Çocuklarımın gençlik kültürüyle tanışması, bir görüşmenin sonucu, psikiyatrımla randevum beni kaygılandırabilir. Bunların hepsi, endişelenmenin, büyük olasılıkla ve belirgin ama henüz sallantıda olan bir sonuçtan korkmanın biçimleridir. Bu sözcükleri kullanırken, korkuya ya da yılgıya daha çok odaklanırız; yalnızca bir şey 'olursa' diye değil, o 'şeyin' olacağından da korkarız. (...) İnsanlarda kaygı dünyada artık kendini evinde hissetmeme duygusuna karşılık gelir."

Kierkegaard'da kaygı; korku, sıkıntı veya yılgı değildir, çok daha derindir. Kaygı, son cümlede belirttiği gibi insanın, kendini evinde hissetmeme durumuyla açıklanıyor, durumu daha iyi açıklamak için başka bir cümleye dönelim:

"aramızdan ayrılan sevdiğim birkaç kişi önümdeki mezarda dirildi; daha doğrusu, hiç ölmemiş gibiydiler. Onların arasında kendimi çok huzurlu hissettim, kucaklarında dinlendim, sanki bedenimin dışına çıkmış, onlarla birlikte süzülerek semaya yükseliyormuşum gibi hissettim kendimi."

Bu da annesinin mezarını ziyaret ettikten sonra not ettiği bir cümle. Søren'in yaşamın her anında o kaygıyı hissettiğini ve huzurlu olması için tek yolun, o 'sevdiği birkaç kişi' ile birlikte olması olduğunu söyleyebiliriz. "Baştan Çıkarıcının Günlüğü"nde kendisi için belirttiği "çok tinsel" ifadesi belki de özetliyor bu konuyu. Hayatı ölümle geçtiği için, çevresi kendisine yabancı gelen bir dinle sarılı olduğu için öyle oldu, belki de. Baştaki cümleye dönersek,
'içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan az sayıdaki filozoftan biri' olması da bundan kaynaklanıyor. O karanlıkları çok iyi anlayabilmek için, kendimiz gibi yaşayan insanlar yetersiz kalır; onun için, çok düşünmek, çok acı çekmek, bu dünyanın dışında olmak gerekiyor belki de...
----------------------
Buradan Crites'in ifadesiyle, 'dinlemekten bıktığımız aşk macerası'na geçelim... Søren, aklını başından alan Regine Olsen ile 24.doğum gününden birkaç gün sonra tanışıyor. Regine ile ilişkisinin ayrıntılarını bilemiyoruz, hatta bazı iddialara göre, ilişki sırasında Regine'i biraz küçümsediği de söyleniyor ama dört yıl sonra Regine'le nişanı bozduktan sonra, bunun acısını hayatı boyunca içinde taşıdığını ve tüm yapıtlarının da bu ilişkinin izlerini taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bazı yorumlara göre "Ya/Ya da" sadece genç kızı kendisinden nefret ettirmek için yazılmıştır. Søren, nişanı bozmasının kız için çok ağır olacağını biliyordu ve Hannay'ın anlattığına göre, gerçekten öyle olmuş. Hatta, Regine'in babası, Søren'den kızına geri dönmesini istemiş ama Søren, bunu reddetmiş. "Ya/Ya da" ile ilgili yorumlar doğru da olabilir, belki kendisinden nefret ettirmek ve soğutmak için yazdı, Regine de ondan üç yıl sonra, -daha sonra vali olacak olan- Bay Schlegel ile evlendi. Nefret o yıllarda geçerli olabilir ama daha sonra tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. Daha sonra, Regine'in yazdığına göre, Søren'in ölümünden altı ay önce sokakta karşılaşıyorlar ve Regine ona "Tanrı seni korusun!" diyor, ifadesine göre Søren gerçekten şaşırıyor kendisine öyle yaklaşmasına. Søren, nişanı bozduktan sonra hiçbir ciddi ilişki yaşamıyor -gayriciddi yaşadı mı bilemem-, 1849'da abisine yazdığı ve öldükten sonra açılmasını istediği mektubunda şöyle yazıyordu:

"Sadece nişanlı olsak da, hayatım boyunca kendimi bağlı hissettiğim tek kadın Regine'dir. Tüm malvarlığımı ondan başkasına bırakmam düşünülemez."

Pekiyi bu kadar bağlı olduğu Regine'i neden terketti? Evlilik gibi bir bağın ilişkilerini bozmasını mı istemedi? Fazla dinsel ve melankolik yapısı nedeniyle kızdan uzak mı durmak istedi? 33 yaşında öleceğini düşündüğü için mi evlilikten kaçtı? Bilmiyoruz, milyonlarca soru üretebiliriz ama sonuçta yine bilmiyor olacağız. Aynı şekilde, nişanı bozduktan sonra Søren, gerçekten Regine'in ona dönmesini bekliyor muydu yoksa sadece 'onun acısını yaşamak' mı istedi?

"kişinin arzusunu terk etmesi yüceliktir, ancak daha yüce olanı onu terk ettikten sonra ona yapışmaktır ; sonsuzluğun ipini kavramak yücedir, ancak daha yücesi terk ettikten sonra faniliğe sarılmaktır."

Buradan bakınca, ikincisi daha geçerli gibi duruyor. Arzusunu terk ettikten sonra ona yapışması veya "Korku ve Titreme"deki 'teslimiyet' tanımı konuya uygun gibi;

"dünyada kişinin kalpten saldıracak kadar güçlü duygularla istediği bir şey olmadıkça, teslimiyet olmaz. Teslimiyet, kişinin en çok sevdiği ümitlerini, o ümit ettiği şeyin erişilemez olduğunu gördüğünde terk etmesidir. Teslimiyet kişinin kalbinin arzusu hakkında düşünmesinden vazgeçmesi değildir. Aksine teslim olmak eski ilgiyi korumak, ancak yeryüzünde hiçbir şeyin bu arzuyu tatmin etmeye yetmeyeceğini kabul etmek demektir."

Neden peki Søren? diye soruyorum ve yine cevapsız kalıyor. Neden ümit ettiği şey erişilemezdi? Neydi eksik parça? Sorular, sorular, belki de kendi yaşamlarımızla, kendi değerlerimizle düşünmeye çalıştığımız için kayboluyoruz soruların içinde.

- Müstear isimler konusundan bahsedelim. Kierkegaard, eserlerini Constantin Constantinius, Victor Eremita, Johannes de Silentio, Frater Tacitarnius, vs. isimleriyle yazıyor. Kierkegaard'ın bu isimleri kullanması, eserlerin ona ait olduğu konusunda hiçbir şüphe yaratmaz, hem yazın dili, hem bahsettikleri yazının kime ait olduğunu belli eder. Zaten üstad da birkaç sene sonra kendisini ortaya atar. Hannay, üstadın neden müstear isimler kullandığını şöyle açıklıyor:

"Bu müstear adların her birini kartondan kesip çıkarılma bir resim olarak düşündüğümüzde, bu resmin, kendi ağzından çıkacak sözler üzerinde iki kat fazla kafa yoran bir iç varlığı olmazdı; olsaydı bile, bu sözler Kierkegaard'ın o derin iç varlığını iki kat yansıtan sözler olamazdı."

Kierkegaard'ın ustalığını konuşturmak ve olaylara daha farklı bir açıdan bakabilmek için bu yolu tercih ettiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

- "Küçüklüğün gerçek karşıtı büyük düşünmek değil, tuhaflığa açık olmaktır. Tuhaflık kendi kendinize vermeye çalıştığınız birşey değil, farklılığını insanın özünde bulunan bir iyilik olarak kabul etmeye yönelik iyimser bir iyi niyettir."

Regine konusunda anlamanın pek de mümkün olmadığı tercihi konusunda da bunu düşünmek mümkün. Belki, hiçbir nedeni yoktur bu tuhaf davranışın. Boşuna sorularla ilgileniyoruzdur. Belki de sadece 'iyi niyet'li bir harekettir, Kierkegaard'ın Regine ile tanışmadan önce de evlilik konusunda gergin olduğunu biliyoruz. Buna rağmen, Regine'le nişanlandı ama belki de denediği şey olmadı. Belki, Regine'le bir dönem düşünceleri değişti veya kendini değişmeye çalıştırdı. Ama sonunda gördü ki, o 'tuhaf'tı. O tuhaflık, kendisine verdiği, ortaya koyduğu birşey değildi. Onun tuhaflığı, kendisinin özünde bulundu ve o tuhaflik, onun 'iyimser iyi niyeti' idi.


-"Bütün dünya, yaşamda insan düşüncesinin sindiremediği çeşitli korkunç eşitsizliklerin sisli, belli belirsiz bir varoluşta cezasını çektiği şiirdir."

Varoluş felsefesine geri dönüyoruz... Bir üsttekine de bağlayacak olursak, Hannay'ın dediği gibi 'onun acısını yaşaması gerekiyordu'ya geliyoruz. Bu, art niyetli bir davranış değil, 'bir genç kızın hayalleriyle oynamak' hiç değil. Bu, onun tuhaflığı. Ünlü bir başka sözünde "Bir genç kızın hayatına süzülüp girmek sanatsa, ondan çıkmak bir başyapıttır." diyor. Kierkegaard ne kadar inançlı olsa da, Hristiyanlık inancının 'uğruna ölmeyeceği bir fikir' olduğunu belirtiyor. Uğruna öleceği fikir varoluşçuluk muydu? Neden olmasın? "Korku ve Titreme"de uzun uzun, İbrahim'in nasıl "imanın babası" olduğunu yazıyor. Belki onun da "varoluşçuluğun babası" olması için öyle bir yaşamdan geçmesi gerekiyordu.

- Hasta yatağında, arkadaşı Peter Boesen ile yaptığı konuşma bunu özetler niteliktedir:

"Boesen: "Yaşamında çok iş başarman ne kadar dikkate değer."

Kierkegaard: "işte bu nedenle çok mutluyum ve çok üzgünüm çünkü mutluluğumu kimseyle paylaşmıyorum."

William Heinesen'den güzel bir açıklama ile noktalayalım: "Kierkegaard, geniş anlamda tinsel bir tip olarak Mephistopheles kategorisine girer. Goethe'deki şeytanın isguderi gibi, aynı esnek yetenek ve yorulmak bilmezlikle uygulamaya koyduğu üstün bir anlağa sahiptir. İkisi de, hazırcevaplıkları, cüretleri ve baş döndüren yöntemleriyle karşı koyulmazdır. Aslında Kierkegaard şeytanı bile geride bırakır; akla kendi silahlarıyla saldırma sanatında rakipsizdir. Yalnızca Mephistopheles değildir, aynı zamanda insan, Faust'tur da."