• Yıllar önce, okuduğum kitaplardaki, seyrettiğim filmlerdeki yalnız insanlara özenirdim hep. Yalnızlara. Konuşacak kimsesi olmayanlara. Sonra hayat beni buralara getirdi. Tabii ayaklarımın azımsanamayacak yardımıyla. Ve artık o roman karakterlerinden biri oldum. O kitaplardaki yalnızlığı çok gösterişli bulurdum. Aynı zamanda da korkutucu. Kendime "Bu kadar yalnız kalınabilir mi?" diye sorardım. "Sosyal hayvan insan, dayanabilir mi kimsesizliğe?" Ama artık biliyorum yalnızlığın korkulacak bir yanı olmadığını... Tabii bunu ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için söyleniyorum. Sözüm benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara, Uzakdoğu efsanelerindeki canavarlar gibi yedi kafalı tek bedenli insanlara. Ben hep kalabalık oldum. Şehrin uzağındaki bir semte giden, günün tek otobüsü kadar kalabalık. Tıkış tıkış! Herkesin üst üste olduğu bir otobüs kadar. Dolayısıyla iyi geldi bana yalnızlık. Kendime yeterince zarar veriyordum. Ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkanı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu...
    Yalnızlık kurşun geçirmez. Dostluk, aşk, aile geçirmez. Hiçbir şey geçirmez. Dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. Cerahat yapar. Antibiyotiğini de kendinde besler. Yeter ki nerede olduğu bulunsun... Ruhun nerede olduğunu düşünürüm bazen. Vücudumun neresinde? Sonra karar veririm. Ruhum, bedenimin bittiği yere kadar...
  • Peki insan hakikaten geçmişi değiştirebilir miydi? Ben pratik olarak içinde bulunduğum anı değiştiriyor ve neticenin umduğum gibi gelişmesini bekliyordum. Amazon'da bir kelebeğin kanat çırpması Amerika'da bir kasırgaya yol açıyorsa, bir aşk romanı çevirmeninin belediye otobüsü gasp etmesinin nasıl sonuçlar doğuracağını tahmin etmek mümkün müydü? Yani bizzat yapıp ettiklerimle olayların seyrini belirlemekteydim. Bu durumda geleceği görmek gibi bir avantajdan söz etmek güçtü.
    Belki de elime geçen tek şans, zarları bir kez daha atma fırsatından ibaretti. Belki de mühim olan geleceği değil, geçmişi görebilme yeteneğiydi. Belki de hayatın kontrolsüz bir düşüş olduğunu kabul edip ona mutlu bir son aramak yerine, iyi bir hikaye olmasına gayret etmeliydim.
  • Dünyanın başka yerinde var mı bilmem! Türkiye’de ma- betsiz bir şehir var... Ankara’nın Yenişehir’i... Bir akşa­müzeri bu şehirde dolaşıyorum. Sanki yürümüyorum; uyaklarım kendiliğinden gidiyor. Asfaltlar üzerinde oto­mobiller, otobüsler, troleybüsler yağ gibi kayıyor. Bu manzara bana Anadolu yolculuklarını hatırlattı. O yollar ııe fena yollardı! Beş saatlik mesafeyi üç günde almıştık. Dağlarda kalmıştık. Otobüs bizi değil, biz otobüsü taşı­mıştık. Asfaltların üzerinde gençler, erkekli dişili paten kayıyorlardı. Kayarken belki düşmemek için, belki de bi­liltizam kızlar erkeklere, erkekler kızlara sarılıyorlardı.Bunlar çoluk çocuk değildiler. Yetişkin kızlar ve deli­kanlılardı. Önümden iki genç geçti. Bunlar yukarıya Ko- outepe’ye çıkıyorlardı.Yine bir gün, güneş batıp, ay doğarken manzarası ga­yet güzel olan bu tepelerde dolaşıyordum. O zaman da çirkin manzaralara şahit olmuştum. Baktım ağaçların al­ımda açıkça münasebette bulunanlar vardı. Bu açık hava kopazeliğini görmemek için oradan uzaklaşmıştım, önümden geçen gençler de aynı hedefe doğru ilerliyor lurdı. Günahlarına girmeyelim; belki de birbirlerine aşk şarkıları söyleyeceklerdir. Bu geliş gidiş, oynayış ve apa­çık münasabetler bana Konya ve Akseki hapishanelerini lıutırlattı. Bu hapishanelerde kız kaçırmaya teşebüsten, zina suçundan, sarkıntılıktan mahkûm olmuş ne kadar gönç insan vardı. Bunlar arasında Akseki’nin Fersin köyünden Koca Mehmet’i düşünmemek kabil mi? Ne kadar uslu ve namuslu bir çocuktu. Evlenmek gayesiyle köyle­rinden bir kızı kaçırmak istemiş. Sonradan köyün haberi olmuş, Mehmet’in elinden kızı almışlardı. Bana “Vallahi bir tüyüne bile dokunmadım. Bir şey yapsaydım neyse... Ona acımadım da 2,5 yıl Alanya Ağır Ceza Mahkemesine indim, çıktım. Beş çift çank eskittim” diyordu. Mehmet’e mahkeme 18 ay mahkûmiyet vermişti.Ben böyle hapishaneleri ve orada yatan insanları düşünürken yanımdan mektep arkadaşlarımdan biri geç­ti. Selâm verdi, sadece selâm vermekle kalmadı, durdu. Çok neşeli görünüyordu. Konuştuk. Bana, öyle bir yere gitmeyeceğimi bildiği için, “Akşam seni bir yere götüre­yim mi?” dedi.Lâf olsun diye sordum:- Nereye?Bana biraz daha yaklaştı, bir elini omzuma koyarak anlatmaya başladı:- Azizim bu akşam yine âlem var, anlıyorsun ya âlem!.. Poker âlemi. Ben:- Galiba poker değil, bekâr âlemi, şeker âlemi var, de­dim.Bu söz üzerine kayıtsız şartsız öyle bir kahkaha attı ki, neredeyse yolda hareket eden otobüsler duracaktı.- Evet azizim bekâr âlemi, şeker âlemi var... Oraya ne şeker şeyler geliyor bir bilsen... O yaşını başını almış, içi geçmiş heriflerin öyle güzel, genç kanlan var ki!..- Ey bunlardan sana ne? dedim.- Sana ne olur mu be... Sen çocuksun galiba... Bu mo­ruklardan bir kısmı oyuna merakladır. Poker masasına oturur, bir kısmı da koltuklara gömülür, horul horul uyur. İşte sen o zaman bir gör ağabeyini!.. Masa başında evvelâ alttan ayaklar anlaşır. Sonra gözler... Nihayet... Ni­hayet...Omzumu şiddetle bir daha sarstı.- Nihayet bayanın ruhu sıkılacak, hava almak isteye­cektir. Hava almasa fenalık geçirir. Sosyete kadınlannın ayılması, bayılması, fenalıklar geçirmesi âdettir. Sen bil­mezsiz bunlan. Sen daha öküzün ektiğini yiyorsun. Bal­kona çıktık, biraz hava aldık mı, zaten orada yatak odala­rı da hazır, ne fenalık kalır, ne bir şey... Onlar içerde uyu­ya dursun, oynaya dursun!.. Kanlarının kendilerine çok sadık olduklanndan bahsededursunlar!..Eski mektep arkadaşım bunlan anlatırken bir elini ce­bine sokuyor, akşam hayal ettiği şehvet âlemlerine şimdi­den hazırlanıyordu.- Git ulan, dedim... Allah belânı vermesin... İnsanı akşam namazı günaha sokma.Aynldı. Aynlırken elimi sıkmadı. Çünkü hâlâ bir eli cebinde idi. O gidince arkasından şöyle bir baktım ve es­ki günleri düşündüm. Bu çocuk mektep sıralannda iken çok temiz bir çocuktu, hatta idealistti. Şimdi ne olmuş? Nereye gidiyor?
  • Selahattin Demirtaş, Birgün gazetesine gönderdiği yazıda cezaevi koşullarını mizahi bir dille anlattı. Demirtaş’ın yazısı şöyle:

    Dışarıda gürül gürül akan hayatın gürültüsünü unutacak kadar uzun değil hapisliğim. 25 yıldan fazla bir süredir içeride yatanların olduğu bir ülkede hapishaneler hakkında ahkâm kesecek kadar da uzun değil. Fakat yine de mahpusluğa dair izlenimlerimi yazmak boynumun borcudur sanırım.

    Bizim tutuklanmamızla elde edilmek istenen sonuçlardan biri de topluma korku salmaktır. Herkesi cezaevi ile tehdit ederek sindirmektir. Madem öyle, bize düşen de bu amacı boşa çıkarmaktır. Zaten korkunun ecele faydası da yoktur. Korku iklimini kırarak cesaret mevsimine gireceksek, tutuklanmadan korkarak haksızlığa, hukuksuzluğa boyun eğmek yerine korkuyla alay etmek evladır.

    Ola ki tutuklanırsanız, elinizde taze bilgiler olsun diye yazıyorum. İçeri denilenle dışarı denilen şey arasındaki siyasi farkları yazmaya gerek yok sanırım. Daha doğrusu yazmaya değecek kadar fark yok. Ben daha çok da günlük yaşama dair farkları yazayım, siz faydalı gördüklerinizi aklınızda tutarsınız artık.

    – Cezaevine ilk girişte üstünüzü arayıp içeri sokulması yasak olan her şeyinize el koyuyorlar. Ama tutuklanmanıza gerekçe gösterilen “düşüncelerinize” el koyamıyorlar, içeri sokabiliyorsunuz. İlginç bir uygulama.

    – İlk günlerde avukat görüşü vs. için odadan çıkarıldığınızda koridorda birden ceplerinizi kontrol edip hücre kapısının anahtarını içerde unuttuğunuz telaşına kapılabilirsiniz, panik yapmayın. Burada kilit çok, anahtar yok.

    – Ziyaretinize gelenler her seferinde sizi eliyle koymuş gibi buluyor. Cezaevi kapısında kimse onlara “Efendim kendileri bir toplantı için az önce dışarı çıktılar” falan demiyor ya da “Kendileri yıllık izindeler, bir notunuz varsa iletelim” diyeniniz de olmuyor. Kaçacak yeriniz yok yani.

    – Dışarıda pek sevilip sayılan biri değilseniz bile üzülmeyin. Çünkü burada sabah akşam en az iki defa sayıyorlar zaten, hiç yoktan iyidir. Buradan bir mutluluk çıkarmaya bakın.

    ‘ŞARJIM BİTTİ’ TELAŞI YOK

    – Burada “Tüh şarjım bitti” telaşı yok, şarjınız hiç bitmiyor burada. Rahat olunuz, gerginliğe gerek yok.

    – Olaylar biraz büyüdüğünde internetinizi de kesemiyorlar burada. Gerçekten hoş bir duygu, biraz özgürlük tadı veriyor.

    – Ben hayatımda bir defa bile televizyona çıkmadım diye hayıflananlar için de tedbirler alınmış burada. Sizi 24 saat çeken kameralar ve ekranları başında pür dikkat izleyen arkadaşlar var, tadını çıkarın.

    – Otobüsü, metrobüsü, vapuru kaçırmamak için her gün kan ter içinde koşturan arkadaşlar, burası tam size göre. Çünkü ring aracı sizi almadan kesinlikle hareket etmiyor, yolcu memnuniyetine aşırı önem var.

    – Navigasyon olmadan bir yere gidemez hale mi geldiniz? Sıkmayın canınızı, her yere en az 4 gardiyan bizzat götürüyor sizi.

    – “Kapı çalıyor galiba, bir bakar mısın?” diyen arkadaşlarınız olacaktır, sakın yemeyin.

    – Gece bir tıkırtı duyduğunuzda hırsız olmadığından emin olabilirsiniz. Cezaevinde hırsız var ama onlar başka odalarda kalıyorlar. Zaten küçük hırsız bunlar. Büyük olanları içeri atmıyorlar, korkmanıza gerek yok.

    KİMSE TEHDİT ETMİYOR

    – Burada hiç kimse “Hapse attırırım uleyn seni” diye tehdit edemiyor, değişik bir duygu işte.

    – Bir mesaj attım 10 dakikadır bana dönmedi diye öfkelenenler! Burada bir mektubun gidip cevabının size dönmesi en az bir ay sürüyor, öfke kontrolüne iyi geliyor.

    – Kantin alışveriş listesine kazma, testere, orak, çekiç gibi şeyler yazmayın, vermiyor zalımlar.

    – Burada müdür var, müdür yardımcıları var, öğretmenler var, ama karne alıp tatile çıkacakmış gibi bir havaya girmeyin sakın, vermiyorlar, kesin bilgi.

    – “Ben de Licelilerin damadıyım kardeşim” diye övünseniz bile bir işe yaramıyor. Suçu hemen kayınpederinizde aramayın, sistem böyle.

    – İzmirliler burada da çekirdeğe çiğdem diyorlar, o pek değişmiyor galiba.

    – Burada da “hayat kısa, kuşlar uçuyor”, burada da “ejderha olsan kâr etmiyor geceleri”, burada da “gerçek aşk vazgeçmemektir.”
  • Bir şeye alışıyorsun, ondan hoşlanıyorum sanıyorsun.
    John Steinbeck
    Sayfa 260 - Bilgi yayınevi
  • Hayatta kalmak, her şeyden önce gelir.
    John Steinbeck
    Sayfa 242 - Bilgi yayınevi
  • Menfaat yasa tanımaz.
    John Steinbeck
    Sayfa 242 - Bilgi yayınevi