• Şark'ta akıl ile gönül daima mücadele halindedir. Bu bakımdan bilim ile tasavvuf, medrese ile Tekke asırlarca sıkışıp durmuşlardır. Batı, mihvere aklı yerleştirdiği ve gönle fazla iltifat etmediği için akli ilimlerde fevkalade terakki kaydetmiştir. Çünkü onun bakış açısında ruh ve gönül endişesi yoktur. O, vakıayı yalnızca illiyet (nedensellik) açısından inceler ve değerlendirir. Halbuki Şark, aynı vakıanın arkasında bir hüsn-i ta'lil (güzel sebebe bağlama), yani bir ruh arar. Ay tutulması Batılı için karanlıkta geçen bir süreden ibarettir. Ancak Doğulu bununla sevgilinin yüzünün görünmez olduğu sonucunu çıkarmaya hazırdır. Yani birincisi vakıanın bilimsel yönü ile alakalıdır (akıl); ancak diğeri onu gönlüyle okumaktadır.
    İskender Pala
    Sayfa 94 - Kapı Yayınları
  • AFFET...
    Ben ölürsem,
    Vasiyetimdir.
    Yağmurlara asın şiirlerimi..
    Her cümlede yitirdiğim hiç bir aşk bana ait değil çünkü..
    Papatyaları dahi ruhuma gömdüler
    Sonra intihar etti içimde o malum kişi..
    Bir iftiraya kaç mısra verdim bilemezsin!..
    Yada kaç ihaneti vurdum sırtıma ve gittim...
    Geceye sor
    O söylesin!...
    Sesin mi?..
    Sol göğsümde duruyor izin...
    Gidişine Fesleğenleri ikram ettim sırf bu yüzden...
    Dön ve bir kere bak ardına
    Büyümüşlerdir şimdi...
    Üstü açık zamanlarda,
    Yüzümden solgun bir gökyüzü geçiyor...
    Sırtımdan kocaman bir deniz
    Koca bir göğü yutuyorum sanki içimin sessizliğinde
    Halbuki ;
    Onlarda öldü,
    Ben de...
    Ki,
    Bilinmiyorsun işte!..
    Söylemedim de
    Sen de hiç sormadın zaten...
    Sol yanım çok acıyor anne!...
    Ne zaman canım badem şekeri çekse,
    Küçük bir çocuk oluyor ellerim...
    Sol kaburgamı gösterdiğim oluyor meleklere...
    Bazen de bir insan arıyorum..
    Şu uzun caddelerde...
    Ve ıslık çalan kadınlar,
    Yosun kaplı bir kayanın içindeler...
    Şaşırıyorum...
    Ve hiç anlamıyorum...
    Anlatamadığım oluyor acımı hiç bir şiire...
    Ve şöyle diyor içim,
    İçime,
    Benim bilmediğim yerler de var elbet
    Ve her yağmur yağdığında,
    Çakıl taşlarını sayıyorum yeniden..
    Sonrası bildiğin ölüm...
    İncittiğim dizlerimden kopuyor bütün kıyametler...
    Susma vakti
    Sütünü emdiğim yerden...
    Ay tutulması yaşıyorum anne!...
    Ve,
    Bazı akşamlar,
    Yağmuru öpmüşlüğüm oluyor...
    Ve hamile kalıyor sol yanım..
    Ne çok incindim oysa...
    Susmuşluğum geceye ihanet ediyor...
    Yine üstüne karalama yapıyor Yalnızlığım...
    Düşün ki,
    Çok sonra sancılar içinde ölüyorum ben.. Gidişine sarılmış,
    Bir çift papatya yaprağı daha düşüyor göğsümden...
    Üşüyorum
    Çok üşüyorumm...

    Affet benii...
    Eyy yasam...
    a.erdil
  • Demek ki, gerçek bir aşkın, insan yüreğinde yaşaması bedelsiz bir olgu olarak görünmüyor: Sevgilinin her şeyin üstünde tutulması, ona ait değerlerin zarar görmemesi için aşığın diken üstünde oturması gerekiyor. Aşk, ölmemesi için böyle bir çaba talep ediyor.
  • Aşk, akıl tutulması yaratır insanda, görüşümüzü çarpıtır. Aşık okan kişi, aşık olduğu kişiyi objektif olarak değerlendiremez. Sen de öyle yapıyordun.
  • Bitti !!! Tuğba Sarıünal deyince tereddüt etmeden alırım. Diğer iki kitabında olduğu gibi bundada yanılmadım Harikaydı.

    Ali, büyük bir ayakkabı firmasında çalışan bir satış elemanıdır. Kumar borcu olduğu için pis işlere bulaşmak için beraber çalıştıkları üç çocuk babası, namuslu temiz adam Yaşar'ı da kandırır. Ve ayakkabı firmasının sahibi İhsan beyin oğlu Tufan'ı kaçırırlar. aslında tufan babasının parasından faydalanmayan, az para ile de çok mutlu olunduğunu düşünen genç bir adamdır. Tufan, Berrin Aydınlar adında bir profesörle aşk yaşamaktadır.
    Ali ve Yaşar, Tufanı kaçırdığı akşam Berrin hanımın evinde yangın çıkar ve Berrin ölür. Tufan ortalarda olmadığı için polis Tufanı tek zanlı olarak görür ve peşine düşer. Ali ve Yaşar sadece bir kaçırma olayı için aranırken, bir çok olayın içinde de yer alacaklardır. Yine büyük akıl oyunları ile yazılmış, okurken hayranlıkla okuduğum ve elimden bırakamadığım bir kitap oldu. Ve tabi ki Şaşırtan son da cabası. Zaman kaybetmeden alın ve okuyun 10/10 yıldızlı
  • Ölüm, ne derece yaşamımızda? Ölümü tanıyor muyuz? Azrail saati bilmez, zamanı tanımaz. Ölüm hayatın içerisinde. Şuan yanı başımızdaki bardağın içerisindeki suda, yoldan geçen arabada, bir heyecanla bindiğimiz uçakta, pencerenin pervazında, ruhumuzda. Hayatla birlikte var olan bir kavramdan bahsediyorum, Selmadan bahsediyorum. Biraz da Peyami Safadan bahsediyorum. Ölüm, merhamet, hastalık Peyami Safa'nın romanlarında çokça karşımıza çıkan kavramlardan. Ama bu kitaptaki ölümü hiçbir yerde tatmadığınıza emin olabilirsiniz.

    Selma; güzelliğin, aşkın, nefretin, intikamın temsili. Oldukça gizemli bir tabiatı var. Selmayla tanıştığımız ilk sayfadan itibaren bir tuhaflık sarıyor etrafımızı. Bir gariplik olduğunu biliyoruz, biliyoruz ama neden? Bu nedenin belirsizliği içerisinde ilerliyoruz.
    Nevzat ve Halim iki dost. Nevzat'ın, Halim'e Selmayı tanıştırmak istemesiyle kitap başlıyor. Daha sonrasında Halim'in ahlak, toplum, aile, aşk kavramları içerisinde bocalamasına tanık oluyoruz.
    Kitabın gizemine hapsolacağınıza eminim.

    Peyami Safa'nın birçok noktayı aynı kitabın içerisine yerleştirebilmesine hayranım. Kitap 140 sayfa civarında ama biri gelip kitabın 400 sayfa olduğunu idda ederse inanırım. Öyle bir doygunluk sağlıyor. Örnek vermem gerekirse, Stefan Zweig da az sayfali kitaplar yazıyor ama bir türlü bitmemişlik hissi hissddiyorum onu okuduğumda.(sitede bir okur da bu noktaya deginmisti, ismi aklımda degil).
    Peyami Safa'nın kişiliğini, düşüncelerini sevmediğimi söyleyebilirim. (net bir görüşe sahip olduğunu da sanmıyorum) ama kalemi oldukça güçlü, bunu inkar etmemeliyiz. Siyaset ve edebiyatın iç içe olmuş olması, bence edebiyatımızın bir eksikliğidir. Bir şekilde yazarı yüceltmemize engel olmakta. Ki şu noktada Peyami Safa sadece kalemiyle var olsaydı daha farklı mevkide olabilirdi. Bu birçok yazar için geçerli.

    Kitapta eksik gördüğüm nokta Selma'nın okuyucudan uzak tutulması.
    "- Ya hep ya hiç... dedi. Mırıltı halinde ilave etti:
    - Hep beraber, herkese karşı beraber... Yahut... hiç. Daha alçak sesle:
    - Sizin de son vapurunuz varsa hemen gidiniz! dedi, ben... karşımda... saatin ve... dünyanın unutulmasını istiyorum."
    Bu cümleden sonra bir şekilde Selma'ya yakınlaştığımı hissetsem de daha sonradan tekrar uzaklaştım.

    Peyami Safa denilince psikolojik tahliller akla gelir. Polisiye bir romanda psikolojik tahlillerin yer alması daha bir güzel, farklı bir tad bırakmış.
    Selma'yı tanımalısınız.
  • "Binaenaleyh, yeni bir harcama biçimi geliştiren burjuva eski geleneklerle; bu cümleden olmak üzere, gelenekleri ve geçmişteki tipi koruyan din ile mücadele ediyor ki, toplum yeniliği kabul etmeye, değişmeye ve yeni tüketime karşı direnmesin; toplum burjuva üretiminin tüketim ve satış pazarı olsun. Haçlı savaşlarından sonra Avrupalılar doğu ile temas kurdular. Daha sonra müslümanlardan modern gemi yapım tekniğini, yer haritasını yapmayı, pusulayı, deniz yollarını öğrendiler.
    Burjuvazi bunları öğrendikten sonra, denizcilik başladı, sonra Amerika keşfedildi, daha sonra Afrika’da, Latin Amerika’da, Kuzey Amerika’da sömürgecilik meydana geldi. Doğu ve batı ticareti başladı.
    Durgun ve kapalı feodalite yıkıldı. Sermayedarlık, köle ticareti, fabrikatörlük ve uluslararası ticaret gelişti.

    Tam bu sırada burjuvazinin dikkatli gelişmesi, burjuvaların kuvvet kazanması, para hayatı, ticaret ve tüketimin ilgi toplaması, maddi hırs isteğinin artışı, “iktisatperestlik” ruhunun kıvamını bulması, hırs ve servet yığmaya karşı yeni aşk, milletlerin ve yeni ülkelerin sömürülmesi, Avrupa’nın iktisadi ve maddi kuvvetinin üst düzeyde tutulması, iktisadi, sosyal ve üretimsel alanlarda burjuvazinin feodalite aleyhine isyanı ile uyumlu olarak fikri ve itikadi alanda uyum halinde olan, aynı hedefi paylaşan iki hareketin ortaya çıktığını görüyoruz.
    Hayret edilecek şey, bu iki hareketten birinin dini olması diğerinin dine karşı olmasıydı.