• 67 syf.
    ·3 günde·5/10
    Tezer Özlü... Türk edebiyatının nostaljik prensesi diye unvanlandırılsa da şahsi fikrim depresif prensesi...

    Öğretmen bir ailede yetişirken öğrenim hayatını Avusturya Lisesinde okuması ise onun kültürler arasında bocalamasına sebep olmuştur.

    Anlatım olarak fazla depresif olması
    herkese hitap etmese de yazarın iç konuşmalarını tüm çıplaklığıyla aktarması çok güzel. Bu kısa romanında hayatında iz bırakan olayları anlatmıştır. Çocukluk anılarından başlayıp sonu hep mutsuz biten aşklarıyla devam etmiştir.

    Dönemin şartlarını düşünürsek bir kadın yazarın etrafındaki tüm kalıpları sorgulaması ve kırmak için çabalaması hayranlık uyandırıcı.

    Tezer Özlü'nün cümleleri sade, kısa ve öz.. Aynı kısa süren yaşamı gibi. Fakat bu kısa hayat öyküsünde aşk acılarını, sorgulamalarını, eleştirilerini hiç eksik etmeden dolu dolu yaşamış. Tüm otorite ve kalıplar ile savaşmış ve hayatını tüm çıplaklığıyla ortaya dökmüş nadir yazarlardan.
  • 592 syf.
    ·81 günde·Beğendi·6/10
    Uzun bir yorum olabilir diye özet niteliğinde fikrimi belirteyim. Kesinlikle size bir şeyler katabilecek, içerisinde sizi araştırmaya, yeni bilgiler öğrenmeye ve bu bilgilerden yaşamınıza yön verecek sonuçlar çıkarmaya sevk edebilecek fakat üslubu sıkıntılı, bir roman olarak başarısız, anlatımı okuru yoran ve bazı doğruları kısmen çarpıtarak aktaran bir kitap. Eğer belli bir olgunluğa erişmediyseniz ve bu dönemi ilk defa bir kitaptan okuyacaksanız yanlış bir seçim olur diye düşünüyorum. Şimdi ayrıntılı yoruma geçelim. Madde madde belli konulardan bahsedeceğim.

    1- Neden okudum?
    Ben yazarı zaten takip eden, birçok görüşüne katılan ve araştırmacı kimliğinin kitabı dolu kılacağına inanan biriyim. Ve bu okuyacağım ilk kitabıydı. Söyleşilerinde insanlık, din tarihi ve Sümerler meseleleri dikkatimi çektiği için bu kitabını okuyup kendisiyle tanışmak istedim.

    2- İçerik
    Bilgi kısmı kitabı sevmemin tek sebebi, yazar gerçekten din, insanlık tarihi, Sümerler hakkında ilginç bulduğum ve ileri araştırma yapmak istediğim konulardan bahsetti. Bunu Yabancı uyruklu bir hocanın sınıfta ders vermesi şeklinde kitaba işlemiş. Kimileri kitabın ilk bölümlerini oluşturan bu kısımlardan çok sıkılmış ama benim için okuması çok keyifliydi. Yazarın neden bir aşk romanı içine bu bilgileri sıkıştırdığını bu nedenle anlayabiliyorum. Herkese hitap etmek istemiş.
    Bir dönem kitabı ve yazarın o zamanda iki zıtlığın ortada buluşmasını konu etmeyi amaçladığı bu kitap bence amacına ulaşmamış. Yazar bir taraf seçmiş ve o tarafın temsil ettiği karakterleri yüceltmiş, diğer tarafı yerin dibine sokmuş. Ülke olarak gruplaşmayı ve kendi dışımızdaki insanları ötekileştirip aşağılamayı seviyoruz fakat Azra Kohen bunu eleştiren biriyken nasıl bu kadar manipülatif bir şekilde karakterleri işleyebiliyor, anlayamadım. Halbuki ben kendisinden iki tarafı da gri olarak işlemesini birbirleri arasında ortak bir bağ kurmasını beklerdim.

    Aşk kitabın büyük bir kısmını kaplıyor ve ben bu kısımları okurken hiç hazzetmedim maalesef, hikayeyi farklı kılacak bir aşk hikayesi yoktu bana göre, olay örgüsü de fazlasıyla monotondu. Son kısımları oldu bittiye getirilmiş gibiydi. Hikayesi beni sarmadı yani, fakat sizi sarabilir. Burası birazcık daha kişisel.

    3- Üslup
    Bir dönem kitabı olmasına rağmen kitabın dili günümüze yakın. Yazar bunu açıklık kaygısı güderek yapmış sanırım fakat hikâyeyi okurken o havayı solumanızı engellemiş. Bazı cümle kalıpları ve kelimeler o kadar çok tekrar ediyor ki, bazen aynı paragrafları tekrar okuyormuş izlenimine kapılıyorsunuz. Yazar maalesef Türkçeyi çok örseleyerek cümlelerini kurmuş, “toksik” “aktive etmek” “analiz etmek” vb. gibi kalıplar edebi metinlere yakışmıyor. Verdiği bazı ara bilgiler hikayede eğreti durmuş, yapısına uymamış. Konuşma dilini yazıya aynen geçiriyor gibi geldi bana kitabı okurken. Tüm bu sebeplerden ötürü yazarın, “ben yazar değilim” cümlesine hak veriyorum.

    4- Karakterler
    Karakterler de maalesef çok iyi oluşturulmamıştı, yüzeysellerdi, inandırıcı değillerdi. Uzun uzun kurulan paragraflarda yazarın “bunları ben anlatıyorum karakter değil” diye bağırdığını işitebilirsiniz. Çok siyah ve beyaz karakterler vardı. Çocuklar çocuk gibi davranmıyor. İyi olan herkes yazarın zihniyetini taşıyordu. Karakteristik özellikler kısıtlı ve karakter gelişimleri zayıftı.

    5- Özet olarak;
    Bu kadar eleştirsem de kitabı okuduğuma pişman olmadım fakat Azra Kohen’in iyi bir araştırmacı olsa da o kadar da iyi bir yazar olmadığını anladım. Yukarıda söylediğim şeylere takılmadan sadece kitabın anlatmak istediğine odaklanırsanız boş bir kitap değil. Ben okuduğum için memnunum. Ama ille de iyi bir roman okumak isteyenler çok merak ediyorlarsa ne anlatılıyor diye, yazarın söyleşilerini izlesinler. Bilgilerin özeti oralarda da var. Kitaptan bir alıntıyla bitirelim.
    “Ulaşması gereken şeye ulaşmak için değil, kendini göstermek için yaşayanlar ancak ruhlarının çürüdüğü bir yere varırlardı.”
  • 191 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Her Türk erkeği günde usta işi bir gazel okumalıdır ve her Türk erkeğinin ezberinde 10 beyt yer almalıdır. 

    Hayati Inanç

    Bu incelemeye bu sekilde basliyorum 5 kitaba bir inceleme aslında haksızlık yaptığımı düşünüyorum. Bu kadar guzel bir sanat serisine haksızlık yaptım. Tek bir inceleme ama kitaptan çok kitabının üzerinde durduğu divan edebiyatını anlatacağım. Hayati Inanç'i cok sevme sebebim Divan Edebiyatına verdiği önemdir. Aruzla okuduğum siirlerin tadını ne hece de ne de serbest vezinde bulabiliyorum. Divan sairleri sanata aşırı bir onem vermişler. Her siirde her satırda bir sanat bulabilirsin. Bu kitapta öyle bu sanatları yansıtmış yazar hikayeleyici bir dil ile.

    Peki Divan Edebiyatı Ne

    Divan edebiyatı, Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra Anadolu’da 13-19. yüzyıllar arasında Müslümanlığın getirdiği inanç, kurallar ve düşüncelerle birlikte oluşturdukları bir edebiyattır.

    Bu edebiyatın “Divan” adıyla anılmasının sebebi ise “Şairlerin şiirlerini bir araya getirip topladıkları kitaplara divan adının verilmesi” geleneğine dayanır. Nitekim “Divan” toplanma, meclis manasına da gelir. Aynı zamanda bu edebiyat farklı isimlerle de anılmıştır. Divan şiiri geleneğine verilen isimler arasında şunlar da yer almaktadır: “Yüksek Zümre Edebiyatı, Klasik Edebiyat, Saray Edebiyatı, Eski Edebiyat…”

    Divan Edebiyatının Oluşumu

    Divan edebiyatının oluşmasında Arap ve Fars kültürleri çok etkili olmuştur. İslamiyet sonrasında kültür hayatlarında çok önemli değişiklikler görülen Türklerde yeni bir edebiyatın da temelleri atılmıştır. Medrese eğitimi gören, Arapça ve Farsçayı öğrenip ayrı bir sınıf haline gelen aydınların, Arap ve özellikle de Fars edebiyatının estetiğini baz alarak divan edebiyatını oluşturmuşlardır. Bu nedenle aslında bu edebiyat halktan uzak bir anlayış üzerine kurulmuştur. Divan Edebiyatının kurucusu yani divan edebiyatının ilk temsilcisi ise Hoca Dehhani olarak bilinir.

    Divan edebiyatının doğduğu yıllar ve sonrasına bakıldığında Türk dünyasında Arapça ve Farsçanın büyük bir yerinin olduğu net bir şekilde görülür. Özellikle edebiyat dili olarak Farsça yoğun bir şekilde kullanılmıştır. İşte divan şairleri de şiirlerinde Arapça, Farsça ve Türkçeyi birlikte kullanıp bu üç dille oluşturulmuş yeni bir edebiyat dili yaratmışlardır. Osmanlıca ya da Osmanlı Türkçesi olarak adlandırılan bu dilin halk tarafından benimsenmediği, sadece kendini farklı olarak değerlendiren bu sanatçılar tarafından kullanıldığı da söylenebilir.

    Divan edebiyatında düzyazı ve şiir şeklinde eserler verilmiştir. Daha çok şiir üzerine kurulu olan divan edebiyatında düzyazı şeklinde verilen eserlerde mevcuttur. Düzyazı şeklinde verilen eserlerinde dilinin ağır ve süslü olduğu görülür. Hemen hemen her konuda düzyazı şeklinde eser verilen divan edebiyatında genel olarak “Tefsir, hadis, tasavvuf, tezkire, seyahatname” gibi türlerde düzyazı şeklinde eserler verilmiştir.

    Divan Şiirinin Özellikleri

    Divan Edebiyatı altında verilen eserler nazım ve nesir olarak oluşturulmuştur. Ancak divan edebiyatında nazım yani şiir çok daha ağır basar. Bu şiirler ise kalıplaşmış düşünce ve hikayeler içerin mazmunlar etrafında şekillenmiştir. Divan şiirine bakıldığında bu ortak kalıpların dışına pek çıkılmadığı görülür. En çok kullanılan mazmunların başında ise “Aşk-Aşık-Maşuk” yer almaktadır

    Divan şiiri 13-19.yüzyılar arasında etkili olmuştur.Divan şiirinin ilk temsilcisi Hoca Dehhani’dir.Türk edebiyatı içerisinde en geniş yer bulan bir edebiyattır.Divan edebiyatının vezni Araplardan alınmış olan aruz ölçüsüdür.Divan edebiyatında daha çok beyit kullanılmıştır. Ancak murabba, rubai, şarkı vb. türlerde dörtlükler de kullanılmıştır.Divan şiirinin dili Osmanlıcadır. Osmanlıca Türkçe, Arapça ve Farsçanın karışımıyla ortaya çıkmış bir edebiyat dilidir.Divan edebiyatında çok yoğun bir şekilde sanatlı ve ağır bir dil kullanılmıştır. Divan edebiyatında en zor sanatları kullanmak, dili ağırlaştırmak bir hüner olarak kabul görürdü. Bu nedenle bu şiirlerin kolay olmamaktadır.Divan şiirinde Arap ve Fars edebiyatlarından alınan nazım biçimleri yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Fakat Türklerin de oluşturduğu şarkı ve tuyuğgibi nazım biçimleri de kullanılmıştır.Divan şiirinin konuları daha çok soyuttur.Divan edebiyatı bireyselci bir anlayışa sahiptir. Bu nedenle divan edebiyatının sanat anlayışı “sanat için sanat” şeklindedir.Divan edebiyatının önemli noktalarından biri de “kalıplaşmış” düşünce ve sözlerin yoğun bir şekilde kullanılmış olmasıdır. Bu kalıplar “Mazmun” olarak adlandırılır.Divan şiirinde alışılmışın dışında kulak için kafiye değil de “Göz için kafiye” anlayışı vardır.Divan şiirinde bir şiirin kendi içerisinde bir bütünlüğü yoktur. Her beyit kendi içinde anlam ifade eder. Bu nedenle bütün değil de parça bütünlüğüne önem verilmiştir.Divan şairleri şiirlerinde mahlas kullanmışlardır.

    Aynı zamanda Arap ve Fars edebiyatlarından alınan, Türklerin de kendi oluşturdukları birçok nazım biçimi kullanılmıştır. Divan edebiyatı nazım biçimlerinden bazıları ise şunlardır:

    bir kültürlenme süreci de büyük rol oynamıştır. Divan Edebiyatının kaynakları arasında şunları sayabiliriz:

    – Kur’an-ı Kerim

    – Dini Bilimler (Bunlar asında tefsir, fıkıh ve kelam yer alır.)

    – Türklerin kendi kültürleri

    – İran edebiyatı ve İran mitolojisini anlatan Firdevsi’nin Şehname adlı mesnevisi

    – Tasavvuf (Tasavvuf divan edebiyatını büyük oranda şekillendiren ve divan edebiyatında büyük bir yer tutması bakımından ayrı incelenmesi gereken bir madde)

    –  İslam ve Türk tarihi

    – Peygamber hikayeleri

    Divan Edebiyatı Sanatçıları

    Divan şairi olarak onlarca sanatçı bulunmaktadır. Divan şairlerinden bazıları şunlardır: Hoca Dehhani, Mevlana, Ahmedi, Kadı Burhaneddin, Nesimi, Şeyhi, Süleyman Çelebi, Taşlıcalı Yahya, Bağdatlı Ruhi, Fuzuli, Baki, Nefi, Nabi, Naili, Nedim, Şeyh Galip.
  • 386 syf.
    "... kadın öldü, yalnız anne yaşadı."

    Kitaptan beni en çok etkileyen cümle ile incelememe başlamak istedim. Toplumsal ve dinsel kalıpların şeklini almak zorunda hisseden Henriette ile kayıp anne sevgisini ararken, bir sevgiliye duyulan aşkı bulan Felix'in aşk hikayesi, Balzac'in oldukça şiirsel anlatımıyla Vadideki Zambak'ta okurlara sunulmuş.

    Felix, ailesinde hor görülen, üvey evlat muamelesi gören bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Bir şekilde kendisini Tours şehrinde bulmuş ve bir gün burada katıldığı bir baloda Henriette ile karşılaşmıştır. Ancak Henriette'yi ilk görüşü fantastik diyebileceğimiz bir şekilde olmuştur. Yani Felix, Henriette'nin omuzlarini görmüş ve çok etkilenmiş ve gidip öpmüştür. Böyle epik bir başlangıçtan sonra yine bu şekilde devam eden aşk öyküsünde Balzac, İngiliz ve Fransız kadınlarının farklarıni ve bu farkların aşka etkilerini irdelemis. Bu durumu aslında sadece kadınlarla sinirlamamak lazım. Bence Balzac, kadınlar üzerinde Fransız ve İngilizlerin özellikle ilişkiler konusundaki tutumlarini incelemiş.

    Henriette de iyi bir çocukluk gecirmemekle beraber zengin bir kadındır ve toplumsal şartların kendisini yönlendirmesiyle Mösyö de Maursault ile evlenmiş diyebiliriz. Bu evliliğin sürebilmesinde etkin rolü her zaman karşılaştığımız gibi çocuklara biçilen değer sayesinde olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda Hristiyanlik (özellikle Katolik) ogretisinin de etkisiyle kendisini yaşadığı Vadi'de sevmediği bir adamla yaşamak zorunda olduğuna inandirmis Henriette'nin Felix ile karşılaşması sonucunda bu kalıplardan çıkıp cikamayacagi kitabın ana fikri veya fikirlerinden birisi diyebiliriz.

    --- Küçük bir spoilerdan sonra devam edeceğiz:

    Henriette ölüm döşeğinde sevdiği adamla son konuşmasında dahi yalnız değildir. Yanlarında Papazlarin olmasi bence çok manidardir.

    --- Spoiler bitti. Yolumuza devam edebiliriz.


    Kitapta garibime giden şeylerden birisi, Henriette'nin kızını sevdiği adama yani Felix'e sunması. Yani Felix'e sık sık kızı Madeilene'i ona hazırladığını soylemesidir. Bu durumun altyapısında Henriette'nin kalıplardan kopamayip aşkına kavusamamasi ve bu yüzden kızı aracılığıyla aşkına kavuşmayı istemesi yatmaktadır. Yani yine epik bir hava katılmış öyküye. Ayrıca Mösyö de Maursault'in Felix ile Henriette'nin aşklarına karşı sert bir hal içine girmemesi ayrıca garip bir durum olarak gözüktü bana. Okurken acaba Fransız sinemasının fikri temellerini Balzac mi attı acaba diye düşündüm.

    Garipsememe karşılık insanın duyguları her şeye gebedir. Garipsememizin nedeni kendi doğamıza yabancılaşmamizdan olabilir. Toplumsal ve dinsel kalıplar bu yabancılaşmamin temellerini oluşturmaktadır. Bu kalıplardan kurtulmak mi daha iyidir yoksa bu kalıplar içinde yaşamak mi; tartışılır. Hangisi insanı mutlu eder, bu da tartışılır. Ancak aşk kalıplardan taşmıyorsa aşk değildir.

    Ayrıca, kitabı okurken bir an romantizmden öleceğim gibi hissettim. Kitapta her karakter oldukça edebi ve şiirsel bir konuşma yapısına sahip. Bu durum bir yere kadar hoşuma gitmiş olsa da bir yerden sonra bana biraz bıkkınlık vermeye başladı. Salt aşk kitaplarından çok hazzetmem. Eğer bir eserde aşk konusunun etrafına başka dallar eklenmezse, aşk gercekdışı bir havaya bürünebiliyor. Bu sebeplerden ötürü kitabı okurken gelgitler yaşadım; bir yandan salt aşk beni bunaltti öte yandan insanların aşklarını, duygularını toplumsal ve dinsel düzene göre düzenlemeleri ve sınırlamaları konusu ise dikkatimi çekti.

    Sonuç olarak aşk kitaplarından ve özellikle edebi bir anlatımi seviyorsanız sizin için doğru bir tercih olacaktır, Vadideki Zambak.

    Keyifli okumalar.
  • 600 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Bence kesinlikle mükemmel bir kitap. İçeriği herkese hitap etmeyebilir çünkü karakterler belli kalıplar içerisinde ele alınmış. Ediz'in Doğa'ya sadistçe yaklaşımları ve kendini koruyamayan aciz ve korkak ama bir o kadar da güçlü kız... Karakterlerden ziyade kitabın konusu benim ilgimi çekti. Bir katil. Bir kurban. Aşk. Oldukça sürükleyici ancak bazı betimlemeler insanı boğacak cinsten. Olay akışı ve olay örgüsü mükemmel. Özellikle wattpad okurlarının oldukça beğeneceği bir kitap. İçeriğini kısaca ele alacak olursak. Babası haksız yere öldürülen bir adam intikam için babasının katilinin kız kardeşini kaçırır. Sonrasında bir takım şeyler yaşanır. Bu zaman aralığında Ediz kıza yavaş yavaş yakınlaşır ve onun masumluğuna tutulacağı beklenir ancak öyle olmaz. Bir katil, kurbanına aşık olabilir mi? Ediz Çağıran... Yeşil gözlü güzel katil... Kitap içerisinde benim de çok sevdiğim Şahmeran efsanesine oldukça vurgu yapılmış. Ediz aslında çok duygusal bir karakter. Annesiz büyümüş ve anne sevgisine muhtaç bir çocuk. Tek dayanağı olan babasını da kaybedince duygusuz bir adama dönüşür. İntikam duygusuyla dolup taşar. Doğa'nın şefkati ve sevgisini gördükçe kendini ona bağlanmaktan korumaya çalışır falan... Benim bir kaç kez okuduğum ve her defasında aynı derecede duygu seline kapıldığım bir kitap. Kesinlikle okunmalı. Ediz Çagıran ve o çocuksu, acı dolu, güçlü hâlleri... Herkesin hayalidir bir Ediz. Peki bir düşünün Doğa'nın yerinde olsaydınız, kaldırabilir miydiniz? Şahmeran olmaya değer miydi? Bana kalırsa kesinlikle değer...
  • 168 syf.
    Kitabın yazarı da aramızda; https://1000kitap.com/yesimteke

    Aziz’in Arkadaşı..

    Yazarın bir edebiyat geçmişi olduğu tartışmasız çok belli. Gerek Instagram hesabından gerekse özelde yaptığımız sohbetler doğrultusunda resim ile ilgilendiğini de gördüm ve eminim kitabı yazarken bu onun için çok büyük bir artı olmuştur.

    Yeşim’in hayal gücü gerçekten sağlam. Kelimelerle öyle bir oynuyor ki, cümlelerini gidişata göre yönlendirmektense, satırları okuyana olabildiğince hissettirmeye çalışmış. Sizlere benim için bunu başardığını söyleyebilirim. Aralara bir de şiirler serpiştirmiş, onlar da benim için farklı ve güzeldi.

    Fakat söylemeden edemeyeceğim bir şey var ki bence bunun dozunu iyi ayarlamak gerekiyor. Çünkü bazen bir kelime üzerine o kadar fazla betimleme yapılması, okuyanı hem boğabiliyor hem de cümlelerin arasında kaybolmasını sağlıyor. Defalarca paragrafı okumaya baştan başladığımı hatırlıyorum.

    Kitabın konusu ise çoğunluğa oldukça uzak gelecektir. Neden böyle diyorum çünkü kalıplar arasında çok fazla sıkışıyoruz. Ne kadar aydın, kitap okuyan, açık fikirli bir insan olduğumuzu düşünsek de bu kadın-kadın veya erkek-erkek ilişkilerine şahit olunduğunda çoğu kişi bağnaz fikirlere bürünüyor. Bunun önüne geçebilmek de oldukça zor görünüyor.

    Yeşim ilk kitabı olmasına rağmen asla toplumdan çekinmemiş. Her insana hitap edebilecek, ticari kaygı güden bir kitap ortaya çıkartmamış. Ben gerçekten takdir ettim. İnsanlar dışardan baktığında bu kitabın bir kadının başka kadına aşık olduğu konusunu belki anlayamaz. Ama linç kültürümüz gereği daha sonrasında yazarımız çok değişik yorumlara da maruz kalmış olabilir.

    Aslında ortada gerçekten çok güzel bir aşk anlatılmış. Tabi okuyan arkadaşlardan rica ediyorum yazarın ilk kitabı olduğunu unutmadan okumalıyız. Kalkıp yazar üstünden başka bir yazar veya kitap ile kıyaslamak hiç doğru olmaz. Ben de bu bir yeni yazar ve ilk kitap diyerek okumaya başladım. Eğer çok bilgili, önyargılı ve eleştirel bir kafada okumaya otursaydım kitabı bitirebilir miydim bilmiyorum.

    Yeşim için bir sonraki kitabı açısından umarım bu yazdıklarım değerli oluyordur. Benim açımdan çok akıcı bir dil ile yazılmış, Türkçesi de gayet güzeldi. Noktalama işaretleri konusunda da hiç problem yaşamadım. Virgüllere boğmamış mesela beni...
    Tek sıkıntı çok estetik dursun istemiş. Çok fazla imgeler, betimlemeler... Ama bunun sebebinin de o yaşadığı aşkın tamamen hissedilmesini istediği için olabilir diye düşünüyorum.


    Melodi ve Mayda. Kahramanlarımız bunlar. İki kadın. Kitap Melodi ağzından yazılıyor.

    Mesela iki kadının ilk göz göze geldiği andan bir alıntı paylaşmak istiyorum;

    “İlk gördüğüm, açık kahverengi küçük gözleri. O kadar açık ki sanki bebeklerinden güneş doğacak ve birazdan tüm evren aynı aydınlıkta nefes alıp verecek. Avuç içine alınmayı bekleyen masum bir çenesi var. Çenesinden okşayarak yukarı çıkmak istediğim, hatta günlerce elimi oradan hiç almak istemeyeceğim yanakları, nasıl diğer tüm organlarına rağmen en güzeli olmayı başardı anlamaya çalışıyorum. Burnunun iki deliği kimsesiz çocuklar için yuva gibi kutsal. Dudakları, bir ressamın doğaçlama çizdiği en harika tablo gibi. Karşımda duran bu tabloyu izlerken bile onunla sevişebilirdim. Bana doğru uzattığı küçük eli, dokunsalar ağlayacak bir annenin yüreği kadar sıcaktı. Saliseler arasında onlarca ülkeyi gezdim gülüşünde...”

    Yağmur altında ıslanan kadını bizlere tasvir etmesi;

    “Islak elbisesi, saten beyaz bir çarşaf gibi gerilmişti yatak gibi duran bedenine. Göbek deliğini görebiliyordum. Hayatımda ilk defa bir göbek deliğinin içine düşmek istedim Aziz. Kafamı bir soksam, gerisi kolaydı sanki. Süzüle süzüle, sanki bir balıkmışım gibi içeriye doğru yüzerdim. Acaba göbek deliğinin içinde ne vardı? Çıktığım yol nereye varırdı? Belki de dosdoğru karnına, oradan da midesine gidiyordu yol. Önemli olan yol değil, yolda başıma geleceklerdi. Karnında bir müddet mola verebilirdim. İçeriden hafif hafif karnını okşar, onun bebeği bile olurdum. Fakat Azizim ben Mayda’yı nasıl tekmeleyebilirim ki? Ben onun uslu ve üşengeç bebeği olurdum hiç şüphesiz. Beni doğurmak isterse, içeriden ayrılmanın korkusu ile mola yerinden hızlı bir sıçrayış yapar, midesine kadar ulaşırdım. Midesinde bir kurt gibi dolaşırken, Mayda’da acıkma hissi yaratırdım. Isırdığı elma, içtiği şarap, çikolatası bana ulaştığında mutluluktan delirir, onun damağının, yemek borusunun ve dayanılmaz gözüken ağzının değdiği her lezzetten gururlanır onları bir de ben tadardım. Tabi bir süre sonra Mayda’nın iştahlı bir kadına dönüşmesi büyük ihtimal olurdu.”

    Yeşim kitabı sanki olmayan biriyle konuşuyormuş gibi yazmış. Bir nevi günlük. Aziz oradan geliyor. Fakat tabi işleyen bir kurgu var. Kitabın sonunda yaratmak istediği hikayenin aslında nasıl olduğunu da göstermiş.

    (Söylemeden geçemeyeceğim Toprak karakteri bana gereksiz geldi.)

    Şu kısım da çok hoşuma gitti.

    Ölümü sembolize ediyor bizlere; (içlerinden seçtim)

    “Ölüm; çarmıha gerilen İsa’nın bilinmez sonrası.
    Ölüm; ateşli bir kadının olgun avokadosu.
    Ölüm; burun deliklerimin is karası.
    Ölüm; kızlık zarı yırtılmış Kardelen.
    Ölüm; faşist ile komünistin içtiği rakı.”

    Kısacası ne istiyorsa ne düşünüyorsa onu yazmış. Orospu demek istemiş ve demiş, çekinmemiş. Kimisi bundan rahatsız oluyor. Bunun sebebi de hayatımızda öyle şeyler yapıyoruz ki, birileri bunu kağıda döktüğü zaman başkasından gerçekliğimizi okumak rahatsız ediyor.
    Argo kelime ya 2 ya 3 kere görmüşümdür, hakkını yiyemem. Ama oraya uygun görse 50 kere de yazardı. Yeşim’in böyle şeyleri dert ettiğini düşünmüyorum.

    Aşkın içinde cinselliği de es geçmiyor. Çünkü yazar biliyor ki hepimiz bunları hayal ediyoruz, arzuluyoruz. Bu tasvir edilen tüm sahneleri kafamızda yaşıyoruz. Bunun utanılacak bir şey olmadığını biliyorum en azından rol de yapmıyorum. Yazar da yapmamış. Hem de bunu iki kadın üzerinden anlatmış. Ama beni hiç rahatsız etmedi. Hatta bir kadının bir kadına olan aşkını hayal etmedim de değil.

    Tabi sadece aşk yok. Tanrı ile olan hesaplaşmalarına, toplumun üzerinde yaratacağı etkilere, sonuçlarına hepsine değinmiş Yeşim.
    Bir insanın kendisiyle hesaplaşmasını yazmış. Melodi olmuş Mayda, Mayda olmuş Melodi.

    İki kişilermiş, bir olmuşlar.

    Umarım diğer kitaplarını da okuma şansım olur. Yazdıkça büyüyeceksiniz.
  • 208 syf.
    ·2 günde
    Kitabı okumayı yarıda bırakıp, vazgeçecektim ama hiçbir kitabı yarıda bırakmadığım gibi bunu da yarıda bırakamadım. kitap hakkında genel olarak incelemeye gelecek olursak, aslında benim tarzım olmasa da güzel bir eser. imanı Allah'la olan ilişkilerimizi güçlendirmemize yardımcı olabilecek, akılda kalıcı satırlar ele alıyor. Ama benim sıkıldığım nokta Kitap 205 sayfa boyunca aynı şeyleri, aynı cümleleri, farklı kalıplar halinde farklı satırlarda okuyucusuna okutuyor. en azından Benim hissettiklerim böyleydi. Tabii ki güzel şeylerden imandan, Kur'an'dan, Müslümanlıktan ve Allah'ın neleri yasak klip neleri yapmamamız gerektiğini Mehmet Yıldız kendi yorumuyla anlatmaya çalışmış. dediğim gibi benim Tarzım pek değildi, ama bu tavsiye etmeyeceğim anlamına gelmiyor. kesinlikle bütün Müslüman kardeşlerime ya da Müslüman olmayan herhangi bir dine Tapan ya da hiçbir dine tapmayan her insana kesinlikle tavsiye ederim..