Esra Koç, Aşkın Metafiziği'yi inceledi.
18 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

Birinci Bölüm:
Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

İkinci Bölüm:
Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

Üçüncü Bölüm:
Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

Dördüncü Bölüm:
Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

Beşinci Bölüm:
Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
Felsefe severlere keyifli okumalar...

Anıl İlaga, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
 Dün 16:03 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Benim seveceğim türden bir kitap olmadığını düşünerek okumaya başladığım, Sabahattin Ali'den okuduğum ilk roman. Kitabı bitirdiğimde ön yargılı düşündüğüm için pişman oldum. Bana aslında bir sürü insanın içinde yapayalnız olduğumu hissettirdi. Hayata, aşka bakış açımı değiştirdi. Bence herkesin okuması gereken bir kitap.

Xary Nikolaides, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'ı inceledi.
18 May 11:01 · Kitabı okudu · 31 günde · 5/10 puan

Aşka ve yaşama dair iki farklı bakış açısı, erkek ve kadının farklı duygusal yapılarını yansıtan ama kanımca vasat olan bir eser. [spoiler] Eserin uzun ama özet başlığı şu şekilde olabilir; hayatta iyi bir davranış gösterip karşısında kötülük gören ve bunun üzerine artık "enayilik" olarak nitelendirilebilecek bu iyiliği bireyin kendisini haklı çıkarmaya çalışması ve pişmanlığını örtbas etme çabası [spoiler].

Adem ÖZDEMIR, Vadideki Zambak'ı inceledi.
16 May 23:54 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

Aşka bakış açınız değişecek belki de.Bazen Henriette'yi bencilce bulacak.Sonradan aralarına giren Dudleyi suçlayacaksınız.Ama kitabın sonunda Natalie'nin mektubu ağır gibi görünse de Felix'in aslında bencilce davrandığını düşüneceksiniz.O denli sevgisine rağmen erkeklerdeki o egoyu onda da bulacaksınız.

Sonbahar Yaprağı, Gül Şiirleri'ni inceledi.
 16 May 14:32 · Kitabı okudu · 7 günde · 9/10 puan

Kitap, 5 Bölümden oluşuyor.

1.Bölüm-Divan Şiiri
2.Bölüm-Tekke Şiiri
3.Bölüm-Saz Şiiri
4.Bölüm-Cumhuriyet Sonrası Türk Şiiri
5.Bölüm-Serbest Şiir

Yani geçmişten bugüne Gül'e dair yazılan şiirleri bu kitapta bulabilirsiniz.
Her bölümde beğendiğim şiirler oldu ama Divan şiiri bölümü bir b'aşka.
Bir kelimeye bin anlam yüklenen, okudukça daha çok anlamlanan en güzel bölümdü.

Kitap ilerledikçe farklılaşıyor şiirlerle dünyaya ve güle bakış açınız.
Biraz da hüzünlendim açıkçası.
Özümüzden ne kadar da uzaklaşmışız ne kadar da basitleştirmişiz hissettiklerimizi ve kelimelerimizi.
Bunu çok net bir şekilde anlıyorsunuz okurken.
Muhasebe yapıyorsunuz içten içe.
Neyse ki serbest şiir bölümünde de hayran olunacak güzel şiirler var hâlâ.

Kitaplığınızda bulunması gereken güzel bir eser ve son olarak diyorum ki:

Gül'e dair güzellikler
Kütüphanenizi şereflendirmeliler.

Şiirli günler...

Rûmî, Huzur Sokağı'ı inceledi.
 13 May 20:36 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Dindar bir erkekle dinî bilgisi yok denecek kadar az olan bir kadın koskoca bir aşka tutulabilir mi? O kadın günün birinde herkese örnek bir Müslüman olabilir mi? İşte bu iki soru bu romanın içerisinde gizli.
"Bir bakış bir aşığa neler anlatır? Bir bakış bir aşığı saatlerce ağlatır" hükmünde bir kitap olan Huzur Sokağı her gencin mutlaka okuması gereken ender romanlardan biri.
Bu kitapta Şule Yüksel Şenler'in mücadelesini de bir anlamda anlayabilirsiniz.

Ahmet Şefik VEFA, Şartlı Tahliye'yi inceledi.
 05 May 17:18 · Kitabı okudu · 346 günde · Beğendi · 10/10 puan

AHMET ŞEFİK VEFA, SIDDIK ERTAŞ’IN ŞARTLI TAHLİYE ŞİİR KİTABINA DEĞİNDİ

Sıddık Ertaş’ın şiir yolculuğu bir bütün olarak ele alındığında bireysel olanla toplumsal olanın at başı gittiği rahatlıkla görülür.

Günümüzün önemli şairlerinden Sıddık Ertaş’ın, dördüncü şiir kitabı Şartlı Tahliye, geçtiğimiz günlerde İstanbul BirNokta etiketiyle yayımlandı. Sıddık Ertaş, yazdığı şiirlerden çok daha fazla insan yetiştirip dünyaya eklemeyi başaran ender şairlerden biridir. Peygamber Efendimiz, kıyametin yaklaşmasına değin insanların fidan dikmesini emretmişti; Ertaş da kendi fidanlarını dikiyor: insanı… O, böyle bir yolla sesleniyor Allah’a. Bu gidişatını, tıpkı yola ilk çıktığında duyduğu heyecan ile daha çok haykırarak adımlarını sıklaştırıp yankısını, vücudumuzda bulunan ölü hücreleri dahi uyandıracak bir güçle, sağlamıştır Şartlı Tahliye kitabında.

Ertaş; yazı hayatında her zaman yazılmış olandan kaçıp daha önce yazılmamış olanı yakalamayı amaçlamıştır. Şair, “Daha önce yazılmış olan bir şeyi yazmanın ne anlamı var” düşüncesi ile yola çıkarak şiirlerinde daima yenilik ve anlam arayışına girmiştir; ama asla “vardım” demeden… Arayışı her zaman sürdü ve sürmeye devam ediyor. Şair, şiir ile herdem yeniler kendini.

Puşa adında şiiri onun yenilik arayışına verilebilecek iyi bir örnektir.

Varlığımın altı çizili mısralarısın / hayatımın katlanmış sayfaları

müfredat harici bir şiir yazdım sana / adını vermek istemeyen bir günahkarım

“Varlığımın altı çizili mısralarısın” veya “hayatımın katlanmış sayfaları” ifadelerinin ne denli “kendi” olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Şiir, müfredat harici bir şiir olarak ifade ediliyor. Aslında Sıddık Ertaş her zaman müfredat harici şiirler yazan biridir. Örneğin “şehzade” şiirinde bu güne kadar hiçbir şairin ele almadığı bir açıdan oldukça da etkili bir şekilde şehzadelerin katledilişini yine kendi özgün üslubuyla işlemeyi başarmıştır. Ya da “gel” şiirinde modern tıbbın insanı iyileştirmek iddiasına rağmen aslında ölümün güzelliğini insanlardan aldığını dile getirmesi oldukça ilginç bir yaklaşım. Şair, bu şiirinde bir taraftan ilkele dönüşü savunmaktayken öte yandan ilkel olanın aynı zamanda ilahi nizam gereği olduğunu da belirtmiş olmaktadır. Fakat şiirleri bütüncül olarak ele alındığında bu tavrın, şairin genel tavrı olmadığı rahatlıkla görülmektedir.

“hırsızlama yürürken” evlerin salonunda

atılan her adımla zehirlenir göğsümüz

şiir denen kadehin dudağımızda izi

çürümüş cennet gibi öylece kalakalır

“tenha” adlı şiirde muhtemelen genelde sanatçıların özelde ise şairlerin özel hayatlarının trajik olduğuna değinilmiş. “buz dağları devşirmek gibi soğuk tenlerden” mısrasındaki tensel yalnızlık aynı zamanda evlerin odasının ruhumuzun kabir odalarına dönüşmesinin verdiği ruhsal yalnızlık ile bütünleşmektedir. Doğrusunu isterseniz yine çoğu şairin değinmediği ya da değinemediği bir konu ele alınmış ve gayet örtülü bir şekilde işlemiştir. Her zaman dediği gibi “buzlu camın arkasında göstermek” onun en büyük başarısı olmuş: sadece bu şiirde değil, bütün şiirlerinde…

Şartlı Tahliye, çocuklukla ve çocukluğun en büyük imgeleri olan baba motifiyle yeniden yüzleşmenin hikayesi gibi. Anne, vefat etmiş olan abla, çocukluk dönemindeki hastalıklar, yoksulluklar kitabın ana omurgasını oluşturuyor. “tenimde babamın doku çalışmaları”, “babamın gözlerini ihlal eden urlardan / hız limitini aşarken öğrendim bunu”, “urganlarla karantinaya aldığı bedenimi / ahşap bir direğe teyellemişti babam” mısraları çocukluğunun baba imgesinden kalanların bir kısmı sadece.

Anne de şiirlerde oldukça yer tutuyor aslında. “çocukluk duvarlarım yıkılıyor üstüme / annem su terazisi düzeltiyor evimi / anneler evdir zaten bir de kömür ütüsü / düzeltiyor hayatın kırışığını” mısraları adeta babadan anneye sığınmanın mısraları… Kitap, bütünlüklü olarak okunduğunda genel anlamda anneye sığınma, ona duyulan minnettarlık, annenin kutsanması dikkatleri çeker. “her çocuk bir anneden almaktadır adını / bedeniyle beslenir rahminden başlayarak / orası tanrımızın eliyle dokunduğu / çamurdan gövdemizi dantelce dokuduğu” dizeleri tam olarak bunu gösteriyor. “ağır aksak başlamasaydım keşke hayata / beni rahminde unutsaydın anne” dizelerindeki ana rahmine dönüşü psikanalist bir perspektifle okumak yerine estetik bir unsur olarak okumayı tercih ederim.

sıddık ertaş ile ilgili görsel sonucu

Bireysel hikayesinin dışında toplumsal içerikli söylem de dikkati çeken bir başka boyut. Aslında Sıddık Ertaş’ın şiir yolculuğu bir bütün olarak ele alındığında bireysel olanla toplumsal olanın at başı gittiği rahatlıkla görülür. Üst okumada bireysellik öne çıkarken alt okumada toplumsal olanın çığlığını duymamak mümkün değildir. Bazen bunun tam tersini de yaptığı olmuyor değil. Ve politik olan ön plana çıkarılırken bireysel olan arka plana itiliyor. Bu tür şiirlerde asıl kastettiği ise her zaman arka plana itilen anlamdır. Dedik ya “buzlu camın arkasından gösterme”yi seviyor.

Buna en çarpıcı örnek “düşük” adlı şiiri. Sevdiği kadına sitem için yazıldığı alt okumayla anlaşılan şiirde üst okumada politik söylem hakim. Özellikle seksenli doksanlı yılların derin devletinin Doğu ve Güneydoğuda yaptığı devlet baskısının verdiği bunaltı ile sevdiği kadının verdiği bunaltı arasında bir benzerlik ilişkisi kurulmuş ve yakın olan söylenirken uzak olana mesaj verilmek hedeflenmiştir. Bu özel şiir dışında şairin genel tavrı, sevdiği kadına olan derin bağlılığını var oluşsal bir dil ile ele almaktır. “kan ter içinde dönüyordum bir aşka”, “biz yan yana uyuyan toprak ve su gibiydik”, “göz çukurlarımızdan bakıyorduk Allah’a”, “ sana üç tarafı özlemekle kaplı / bir yarımada olarak geldim / bir ana vatan” gibi mısralar bu tezimize örnek olarak sunulabilecek bir temsiliyete sahiptir.

Aile fertlerinin şiirlerinde yer alışına değinmişken onun, çocuklarını da hiçbir şiir kitabında unutmadığını söylemeden geçmek olmazdı. Kızı Berfin Sude Ertaş için yazdığı şiirlere bu kitabında da iki şiir eklemiş şair. Bu kitapla birlikte artık beklediği Anzer Ali de geldiğine göre bu kitaptaki Anzer Ali için yazılmış şiirlerin devamını sonraki kitaplarda görmeye devam edeceğiz demektir. Gelmesi beklenenin, hayata karşı alması gereken tavra dair baba tavsiyelerinden oluşan “beklenen” şiiri de aynı zamanda politik okumaya verdiği imkan açısından kayda değer.

Şair, dördüncü kitabına kadar geçen süreçte yaşadığı çağa sığmak yerine başkalarının derdi ile dertlenip sınırsız coğrafyalara ulaşmayı denemiştir hep. İnsanın, insan sıfatını kazanmasına sebep olacak bir öz varsa o öz “Başka bir insanın derdi ile dertlenmektir. Şair, benlik davasından kurtulup hayatı yaşanılabilir kılan ama kendi derdi ile boğulup ölen olmamıştır. Sıddık Ertaş’ın fikir dünyası Fethi Gemuhluoğlu, Nuri Pakdil ve Mürsel Sönmez’den önemli izler taşımaktadır.

Ertaş, Nuri Pakdil ve Fethi Gemuhluoğlu gibi büyüklerimizden aldığı ilhamla bu toprakların sesi olmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda “muhafazakar” adlı şiiri, Muhammed İkbal’ın “İnsan, ileriye gitmek için vardır” mısralarına yoğun bir çağrışım yapıyor. Şair, şiirlerinde lirik bir tarza mistik konuları işlerken; hem şiiri hem bulunduğu medeniyeti ileriye taşırken bağlı olduğu toprağa, hatta gübresine dahi yabancı gözle bakmamıştır. Çünkü geldiği çamurlu toprakları unutmaktan kaçınmıştır. Şair Sıddık Ertaş’ın hayatında Şiirlerinde sürekli savaş halinde olduğu benlik davası konu olmuştur. Vitrinde kalmak derdinde olanlara savaş açmıştır. Bir çapak gibi göze batanlara çapak olduklarını şiirsel bir dille de her zaman hatırlatmıştır.

İmgenin aç kalmasına müsaade etmeyen ve anlam darlığı yaşamayan biridir o. Acının yaşandığı coğrafyalarda ayaklarınızın bastığı toprağın altında aç kalan karıncanın karnının sancısını duyabilirsiniz onun dizelerinde. Ertaş’ın dozunda ve günümüz şiirinin imgelemi olarak örnek verebileceğim mısraları oldukça fazla. “cinayet” adlı şiirindeki şu dizeler buna bir örnek olarak sunulabilir.

Şiirle kefenlenmiş bir ölü gömüyorum

bir ölünün adıyla başlıyor kelimelerim



alnında tırnak izleri unutulmuş ölüler

hedef tahtasıdır şiirimde mısra düzenim gibi

yaşamın gücünü görmek için öldürür şairler

birer birer bütün sözcüklerini

sıddık ertaş şartlı tahliye ile ilgili görsel sonucu

Alışılagelenin dışında bir bakış açısıyla olgulara yaklaştığını söylemiştim. Tragedyadem şiirini okuduğumuzda çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz, okuduğumuz Hz Adem hikayesine ne denli çarpıcı bir bakış açısıyla yaklaştığını göstermektedir. Düşünsenize, dünyaya geliyorsunuz bir kıza aşık olamıyor ellerinden tutup heyecan yaşayamıyor ve onu rüyalarınıza dahi alamıyorsunuz. Terk edilmek, boşluğa düşmek ve başınızı dizinize koyup ağlayacak bir anne bulamıyorsunuz. Yüzünüze bakacak bir kardeşiniz yok, omzunda ağlayacağınız bir dostunuz da. Ama her şeyi ilk siz tadacaksınız; meyvenin lezzetini de zehrini de. Güneşin doğuşuna da batışına da anlam vermeye çalışacaksınız. Hz. Adem’in hikayesi bir yönüyle de bir trajedi olarak okunabiliyormuş demek ki… Buradaki tek sorun “Trajedi”nin bizim medeniyetimize ait olmaması olabilir ancak. Kendi medeniyetinin kavramlarını kullanmaktaki hassasiyet ile bu kullanımı örtüştüremedim. Her ne kadar trajedi doğru bir şekilde yaratılış ile ilgili bir yerde yani doğru olarak kullanılmış olsa da…

Sıddık Ertaş, ‘Tragedyadem’ şiiri ile bir ilke imza atmıştır bence. Yepyeni bir bakış açısı sunmayı başarabilmek herkese nasip olmuyor. Hz. Adem’in çocuklunu ve tatmadığı gençlik duygularını şiirin tematiğine işleyip yaşanmamış duyguların yaratacağı yalnızlığı etkili bir şekilde ele alabilmiştir.

Son olarak kitapta resim sanatının imkanlarından da yararlandığını belirtmiş olalım. Özgün şiirler özgün resimlerle sunulmuş. Bu kitapla Sıddık Ertaş, edebiyatımızdaki yerini daha da berkitmiştir.

Kaynak: Bir Nokta dergisi 186 Temmuz sayısından alınmıştır.

Ahmet Şefik Vefa

Veysel Kurkut, Leyla ile Mecnun'u inceledi.
30 Nis 05:47 · Kitabı okudu · 3 günde · 9/10 puan

Leyla ile Mecnun tarafsız bakabildiğim bir edebi eser değil. Başladığından bu yana bu ülke için üst seviye bir bakış açısı görüyordum her bölümde. Hem katıla katıla güldürüp hem dibe vuracak kadar başka bir diziden etkilenmedim. Bu dizide ve kitapta ben ve benim gibilerden bir şeyler saklıydı. Bizi bu yüzden içine çekiyor ve yıllardır etkisinde kalıyorduk. Zaman içinde farkına vardım. Bizler kendi çöllerimizde kaybolmuş yıpranmış insanlardık. Böylesine iğrenç bir dünyada, bebeklerin bile öldürüldüğü bu dünyada mizahla, sanatla, aşkla kendimize çıkış yolu arıyorduk. Hem karakterler hemde Burak Aksak bu yüzden bu içinde her rengi barındıran diziden keyif alıyordu. Bu dizi umut ve hayaldi. İsmail Abi gibi "O Gemi Bir Gün Gelecek" diyorduk. Bütün sorunlarımıza bu cümleyi haykırıyorduk. Umut ediyorduk.
Yavuz gibi bazen doğru bir amaç için yanlış yollara sapıyorduk hayatta. Mecnun gibi hep kafamız karışıktı zorlanıyor ama vazgeçmiyorduk hiç aşka ulaşmak için. Aksakallı dedeler bekledik bize yol gösterecek her tükendiğimizde. Tabi tam zıtları da vardı hayatta. Erdal Bakkal gibi kapılabilirdik dünyaya, sisteme, paraya ama bedel ödemek gerektiğinde yüreğimizi koyardık ortaya. İskender Babada kendi babamızı gördük. Onunla olan problemlerimizi ama yinede her zaman yanımızda oluşunu. Dizinin paraya hiç önem verdiğini görmedim. Dizinin sosyal mesajlarla ve türlü güzelliklerle dolu olduğunu gördüm. Gerçek dünyayı değil ama olması gereken dünyayı yansıtıyordu bizlere. Bunu umut ettiğimizi görüyorduk bu yüzden kapıldık zaten. Fakat şunu da farkettim ki umut gerçekten tehlikeliymiş. Hiç bir sonda mutluluğun bizi beklemediğinin farkındaydık. Kitapta, dizide bizlere sonunda bunu belirtiyordu. Hepimiz üzülecek ve yine umut etmeye devam edecektik. Bu yüzden "O Gemi Bir Gün Gelecek" demeye yaşadığımız sürece devam edeceğiz.

Kendi çölünde kaybolanlara, denizden çöle uzanan kapı yardım edemez. Fakat yinede umut edenlerin kitabı olacak. Ben hem dizi hemde kitap olarak yıllardır beslediğim duyguları burda söyledim. Umarım Leyla'nızı bulursunuz, Leyla'da size kavuşur. Umarım bir gün her şeyin güzel resmedildiği, olması gereken dünyada uyanırız. Keyifli okumalar.

Arthur Schopenhauer ile Öğrenme Etkinliği
Arthur Schopenhauer amcacım, büyük adamdır! Eğitmenliği, düşünceleri, keşifleri, öngörüleri, zevkleri, hatta yerine göre yergileri bile EfsanE olan bir insan. Karanlıkta kalmış düşüncelerimizi aydınlatmak, var olduğunu bile bilmediğimiz konulardaki boş düşüncelerimizi doldurmak, kulaktan doğma bilgilerle temelleştirdiğimiz düşüncelerimizi yıkmak, sanrılaşmış düşüncelerimizi gerçeklerle yıkamak, parça parça ve dağınık bir şekilde olan düşüncelerimizi birleştirmek, bakış açısı noksanlığı yüzünden kaçan anlamlı düşüncelerimizi yakalamak, kendimize ve kendimizden başlayan her şeye farklı bir gözle bakabilmek vb. daha nice etkilerini yaşamak için Arthur Schopenhauer etkinliğini başlatmaya karar verdim. Overlok makinası değilim, ama ben de ayağınıza geldim. Az önce saydıklarımı mübalağa olarak görebilirsiniz. Ancak size bir kaç ünlü ismin Arthur Schopenhauer için söylediklerini yazayım. Sonra benimkilerini tekrardan değerlendirin.

"Ben Schopenhauer'in, onun ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım."
-Friedrich Nietzsche

"Onu okumak bana ifade edilemez bir biçimde zevk verdi. Dedikleri tamamıyla doğru."
-Søren Kierkegaard

"Schopenhauer bir üslup dahisi. Sadece dili için bile kesinlikle okunmalı. "
-Franz Kafka

"Schopenhauer'e olan sonsuz hayranlığım - daha önce hiç tatmamış olduğum bir dizi manevi zevk. Eminim ki en büyük dahi: Schopenhauer. "
-Lev Tolstoy

Yaa! Gördünüz mü? Tabii ki hayır. Siz daha bir şey görmediniz. Bunu da Arthur Schopenhauer okudukça daha iyi anlayacaksınız. Her neyse, dünyanın, ülkenin, toplumun ve en önemlisi bireyler olarak bizlerin gelişmesi için düşüncesel aktivitelerin yararı yadsınamaz bir gerçek. Arthur amcamın düşüncesel lunaparkında doyasıya gezmenin ve oynamanın da bizleri eğlendirirken büyüteceğini -tabii ki kafa olarak, fiziksel olarak o da çaresiz- düşünüyorum. Uzun lafın kısası, Arthur Schopenhauer yolculuğuna hazır mısınız?

Etkinlik Tarihi: 15 Mayıs - 14 Haziran (Ramazan dolasıyla mideler boş olacak. En azından beyinleri dolduralım.)

Etkinlik Boyunca Okunacak Kitaplar:
1-)Aşkın Metafiziği
2-)Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar
3-)Aşka ve Kadınlara Dair (Aşkın Metafiziği)
4-)Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine
5-)Hayatın Anlamı
6-)Ölümün Anlamı
7-)Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine
8-)Eristik Diyalektik
9-)Din Üzerine
10-)Düşüncenin Çağrısı
11-)Bilmek ve İstemek
12-)İnsan Doğası Üzerine
13-)Tartışma Sanatının İncelikleri
14-)Hiçliğin Mutlu Sessizliği
15-)Okumaya ve Okumuşlara Dair
16-)Güzelin Metafiziği
17-)Hukuk Ahlak ve Siyaset Üzerine
18-)Üniversiteler ve Felsefe
19-)İsteme ve Tasarım Olarak Dünya
20-)Akıl Sağlığı
21-)Bilim ve Bilgelik
22-)Fikirlerin Bilgisi Üzerine
23-)Hayatın Bilgeliği
24-)Merhamet
25-)Felsefe Tarihinden Kesitler
26-)Ölüm ve İçsel Doğamızın Yok Edilemezliği ile Olan İlişkisi
27-)İstencin Özgürlüğü Üzerine
28-)Arthur Schopenhauer - Bir Filozofun Huzurunda
29-)İdeal ve Gerçek
30-)Akıl Zayıflığı
31-)Aşk ve Cinnet
32-)Mantıksal Düşünce Doktrini
33-)Parerga ile Paralipomena
34-)Kişilik Oluşumu ve Sorunları
35-)Yaşamın Bilgece Deneyimleri
36-)Edebiyat Dersleri
37-)Aforizmalar
38-)Arthur Schopenhauer - Toplu Eserler 1
39-)Arthur Schopenhauer - Toplu Eserler 2
40-)Ruh Görme Üzerine
41-)Dünyanın Istırabı Üzerine

Dip Not: Sitede olan kitapları ekledim -iki tanesi aynı kitabın farklı yayınevi haliydi diye pas geçtim-. Sitede kayıtlı olmayan kitapları da okuyabilirsiniz. Ben bir kaç tanesini kayıt ettirmeye çalışacağım. Duruma göre sizler de kütüphanecilerin birinden de yardım isteyebilirsiniz.

Felsefeyi Tehlikeli Hâle Getirenlerde Bu Hafta:
1-)arifsahin
2-)Semiha

Onur Konukları:
1-)Esther. Sema
2-)Portakal Çiçeği

Katılımcı Listesi:
1-)Quidam
2-)Sezen B.
3-)Cem Eren
4-)https://1000kitap.com/CheersDarliin
5-)Harun Inan
6-)https://1000kitap.com/Sessizol
7-)https://1000kitap.com/sunofhope
8-)Nesrin Ay
9-)bhmflzf ( Mehmet )
10-)Aysss
11-)Sherlock Holmes
12-)https://1000kitap.com/basakzadeh
13-)Reina
14-)Barbaros
15-)™ Parende
16-)Ümit Karaca
17-)https://1000kitap.com/osmanyalciner
18-)Bahar Öztekin
19-)Masiva
20-)https://1000kitap.com/aytolun
21-)Esra Koç
22-)Hayalperestcik
23-)Homeless
24-)Martı Jonathan
25-)https://1000kitap.com/mr_ayaz
26-)İbrahim (Sisifos)
27-)Rahime
28-)Naziko
29-)Ömer Gezen

Damla Köseoğlu | Jan Forstner, Cemile'yi inceledi.
 25 Nis 18:54 · Kitabı okudu · 2 günde · 5/10 puan

Spoiler içerebilir...

Fantastik kitaplar vardır, polisiye kitaplar vardır, politik kitaplar, felsefe, düşünce üzerine kitaplar vardır, bu türler uzayıp gider... Bir de duygusallığın daha yoğun olduğu içinde dram öğelerinin bolca yer verildiği, his ağırlıklı kitaplar vardır: aşk, sevgi konulu kitaplar. Cengiz Aytmatov'un Cemile isimli bu 80 sayfalık hikaye kitabı işte bu türe dahil olan kitaplardan. Öyle ki Cemile, kitabın arka kapağında da okuyabileceğimiz üzere ülkemizde de adı en çok bilinen yabancı şairlerden biri olan Louis Aragon tarafından "Kleopatra, Romeo, Juliette, Werther vs artık bunların hiçbiri gözümde değil çünkü ben Cemile'ye rastladım." gibi bir cümleyle tabiri caizse göklere çıkarılmıştır. Durum böyle ve tabii bir de kitaba dair neredeyse tüm yorumlar beğeni dolu olunca benim de Cemile'ye dair beklentilerim bir hayli yükseldi ve yine bir kez daha bu gibi kitaplara yüksek beğeni beklentisiyle başlamamam gerektiğini anladım.


Cengiz Aymatov Toprak Ana isimli kitabında olduğu gibi bu kitabında da İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir Kırgız köyünde yaşanan toplumsal olaylardan birini konu alıyor. Erkeklerin birçoğunun cepheye gittiği bir ortamda Cemile ile tanışıyoruz. Eşi Sadık'ı savaşa gönderen Cemile eşinin ailesi ile birlikte yaşıyor. Kitabımızın konusu genel itibariyle bu şekilde. Eşi savaşa giden bir kadın, evin erkeklerinin olmadığı bir ortamda işleri çekip çevirmeye çalışan otoriter bir kayınvalide, elinden doğru düzgün bir iş gelmeyen bir kayınbaba ve Cemile'nin eşi Sadık'ın küçük erkek kardeşi Seyit, bir de sessiz sakin bir bir adam olan Danyar...

Cemile 80 sayfalık, çok kısa sürede kolaylıkla okunup bitirilebilecek bir kitap. Yukarıda da belirttiğim gibi kitaba büyük beklentilerle başlamış, Cemile'nin bana his olarak dokunacağını düşünmüştüm ancak bitirdiğimde durum maalesef böyle olmadı. İlk olarak kitapta bulunan karakterlerden hiçbirine ısınamadım yani kitabı sevmem için mutlaka karakterlerden biri veya birkaçıyla bağ kurmam gerektiğini düşünen biri olarak bu kitapta beni etkileyen hiçbir karakterin bulunmaması Cemile'nin benim için en büyük eksilerinden biri. Kitabın benim açımdan bir diğer eksisi bu türde olan bir kitabın beni, hissiyat olarak az da olsa etkilememesi. Gerilim kitaplarının okurken sizi germesini, felsefi kitapların sizi çeşitli konularda düşünmeye sevk etmesini beklediğiniz gibi bu tarz bir kitabın da bir şekilde kalbinize dokunması beklersiniz ancak ben bu kitabı okurken böyle bir hissiyat yaşamadım. Temelde sevgi, aşk olgularını ele alan bir kitap duygu yoğunluğunu bana geçiremiyorsa ben kendi açımdan bu kitabı başarılı bulamayacağımı söylemeliyim. En güzel aşk hikayesi olarak nitelendirilen bir kitabın bana aşka ve sevgiye dair hiçbir şey hissettirmemesi gerçekten garip, üstelik okuduğu kitapları okumakla, izlediği filmleri izlemekle kalmayıp adeta yaşayan biri olarak... 80 sayfalık, oldukça kısa bir kitabı okurken bir an önce bitse ya diyerek okumam da kitabın, konunun beni bir türlü içine alamayışının bir diğer göstergesi.

Tüm bunların yanında bu kitaba dair en dikkat çekici şey şu benim için, bu kitabın büyük bir aşk hikayesini içinde barındırdığını söylemek bana doğru gelmiyor, hepimizin hayatta çeşitli değer yargıları vardır, doğal olarak benim de var ve bu yargılar bir kitaba bakış açımı olumlu veya olumsuz yönde etkileyebiliyor. Cemile bana göre bir aşk hikayesi değil, Cemile bana göre bir ihanet hikayesi. Cephede bulunan kocasını aldatan bir kadının ve çocuk ruhuyla bu ihanete göz yuman küçük bir erkek çocuğunun hikayesi. Bu cümlemden Cemile'nin kocası Sadık yanlısı bir düşünceye sahip olduğumun çıkarılmasını da istemem elbette çünkü gördüğümüz kadarıyla Sadık karakteri de son derece kaba, yazdığı upuzun mektuplarda amcalarını dahi hatırlayan ancak karısı Cemile'ye dair sonda tek bir cümleye yer veren, sevgisini karısına hissettirmeyen veya hissettiremeyen bir koca. Sonuç olarak ben hangi karaktere daha çok kızsam bilemedim aslında. Kitapta geçmişte de hep olan günümüzde de özellikle toplumsal açıdan gelişmemiş kesimlerde hala devam eden ve edecek olan bir diğer nokta da kadının yeriyle alakalı, öyle ki Cemile'nin kocasını aldatması üzerine karakterlerden birinin ağzından şöyle bir cümle duyuyoruz: "Altın saçlı bir kadın bile en aşağı erkekten daha aşağıdır." Bunu söyleyen kişi ise Cemile'ye sarkıntılık yapıp umduğunu bulamayan Osman karakteri, evet kitaplarda da gerçek hayatta da hep aynı ikiyüzlülük... Bir de şöyle bir durum var yine yukarıdaki konuya dair, cepheden mektup gönderen erkekler en başta karılarının adlarını anamazlarmış, kocası karısının adını anarak mektup yazarsa tuhaf olurmuş, kendine saygısı olan erkekler bunu yapmazmış. Bunları söylememin nedeni bu denli olmasa da yine de bu konuyla ilgili saçmalıkların hala bizzat bizim toplumumuzda da devam ediyor olması, maalesef hala bu kafa yapısında insanlar var.

Sonuç olarak Cemile benim için hayal kırıklığı oldu, duygu yüklü bir sevda hikayesi beklerken kitabın bize aktardıklarını sevemedim. Yazarın Toprak Ana isimli kitabını severek okumuştum ancak Cemile bende o beğeniyi uyandıramadı...