• 1900'lerin tutkulu kadını, Nazım'ın "Gölgesi" şiirinde geçen "Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını/Bir kere eğemedim bu kadının başını." Dizelerinin sahibi. Bir dernek toplantısında, "Reşat Fuat Baraner’in eşi” diye tanıtılınca, “Ben yazar Suat Derviş’im, kimsenin karısı olarak yâd edilemem!” diye hiddetle karşılık veren kadın, Suat Derviş. Bu kitabında hasta bir genç kız olan Şadan, güzelliğinden dolayı acı çeken Fatma, bir babayla oğul arasında kalan Zeliha ve kocasına çok âşık olan Zehra'nın ana karakterler olduğu dört kitabının bir araya gelmesiyle oluşan cildin ilk romanı
    "Ne Bir Ses...Ne Bir Nefes..." insanın rüyalara olan bakış açısına dokunup "rüyalar her zaman tersine mi çıkar" sorusuna küçük bir cevap verir.
    Alıntı: "Yalnız yalan söylendiği zaman yemin edilir."
    Esere adını veren ikinci roman
    "Kara Kitap" Şadan'ın ölümünü beklerken aldığı ilan-ı aşkın kendi katili olduğunu görememesiyle devam etmektedir.
    Alıntı: "Bana çevrilen her nazar, merak, korku, istihzayla doludur."
    Üçüncü roman olan "Buhran Gecesi" içeriğiyle oldukça sürükleyi ve ürkütücüdür. Kitabın ana karakteri Zehra ve tesiri altına aldığı Nedim'in başından geçenler kitap bitmiş olsa da etkisini kaybettirmemektedir.
    Alıntı: "Dünyada her zaman fenalık iyiliğe, kin aşka galip gelecek!"
    Cildin  dördüncü ve son kitabı olan "Fatma'nın Günahı"nda güzeller güzeli bir kadının sevilmeyişinin başka kadınlara nasıl mâl olacağı anlatılmıştır.
    Alıntı: "Şüphe olan kalp hüzün, hicran,acı ve ıstırap olan kalpte sevda yaşayamaz, ölür; zehirleyerek, parçalayarak, kalpteki heyecan, sevgi, duygu kabiliyetini öldürerek ölür."
  • Notre Dame Kilisesi’ne giden yazar kulelerin birinde Yunanca yazılmış “Kader” kelimesini görür ve kitabın başına şu notu düşer: “Bu kitap bu sözcük adına kaleme alındı.”

    Kader… Kitabı tek kelime ile özetle deselerdi okuyan herkes Notre Dame’ın Kamburu için “Kader” derdi. Çünkü “kader” çok derin bir anlama sahip kelime. Beş harf, iki hece ama hepimizin aklında farklı anlamlara, yüreğinde farklı hissiyatlara sebep olan da bir kelime. Öyle ya kader bu, acısı da var tatlısı da… Kitaplara, filmlere konu olmuşsa genelde acısı ile karşılaşıyoruz, zaten Tolstoy bunu meşhur kitabının girişinde söylemişti: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz ailelerin ise kendilerine özgü mutsuzlukları vardır.”

    Kitapta da birbiriyle kesişen ya da birbirinden ayrılan kaderleri okuyor ve çeşitli kederleri de yüreğimize yüklüyoruz. Herkesin kendine özgü mutsuzlukları var Notre Dame’da, Paris’in bile. Huzur romanında İstanbul nasıl ki bir roman kahramanı ise Notre Dame’ın Kamburu’nda da Paris bir roman kahramanı. Orta Çağ’ın Paris’inden itibaren kitabın yazıldığı zamana kadar geçirdiği ve yazarın ileri görüşlülüğüyle gelecekte neler olacağına dair düşünceleri ile bol bol Paris’i ve mimarisini de okuyoruz. Hatta kitabın en can alıcı bölümlerinden biri “Bu, Şunu Öldürecek” bölümü. Burada matbaanın gelişinin mimari üzerindeki etkisi anlatılıyor aslında birbiriyle çok da bağlantılı olmayan bu iki unsuru öyle bir kesiştiriyor ki sizi tüm tarih üzerinde düşünmeye sevk ediyor.

    Roman, “aşk”a birçok pencereden bakmamızı sağlıyor: daha doğrusu gerçek aşk ve diğerleri...

    -KİTAPTAN BİLGİLER İÇERMEKTEDİR.-

    Esmeralda’nın Phoebus’a duyduğu aşk aslında kendi hayalinde oluşturduğu hayali bir aşk. Öyle ya bizler suretleri ya da suretlere ait meziyetleri, davranışları beğenir ona kendi ruhumuzdan duygular, davranışlar yerleştiririz, Esmeralda da kendisini kurtaran yakışıklı ve üniformalı yüzbaşına hayalindeki aşkın özelliklerini yüklüyor yani bir nevi yaptığı heykele âşık olan Pygmalion hikayesi gibi. Hayali gerçekle örtüşmeyince de kendisini kandırmaya devam ediyor Esmeralda, on beş yaşında, aşkı hiç tatmamış bir kız çocuğu tüm gerçekleri inkâr eden hayali aşkının büyüklüğünde günden güne Phoebus’um diyerek ölümü dahi göze alabiliyor, yüreğindeki aşk, gözlerinin önünde olan gerçeklerin çok daha önüne geçiyor.

    Claude Frollo’nun aşkı ise zehirli bir sarmaşık gibi. Henüz derin hissiyatlara ulaşamamış bir aşk onunkisi. Surete aşık olan rahip aşkın naifliğini göz ardı ederek sadece sahip olmak istiyor. Kadının tek bir “evet”i ile dünyasının değişeceğini düşünen rahip beşeri aşkını Tanrı aşkının dahi önüne geçiriyor. Saplantılı ve hastalıklı zihin “kaderin izahı mümkün olmayan oyunuyla kendi kendisini” ve bununla birlikte genç kızı yok etmek istiyor. Afilli cümlelerle itiraf ettiği aşkın reddedilmesinin hırsı gözünü ve yüreğini siyaha dönüştürebiliyor.

    Quasimodo, aşkın romandaki baş kişisi. “Tüm kemikleri kırılmış da yanlış kaynamış” görüntüsüyle herkesi korkutan, sağır kulakları ile dış dünyayı sessize alan Quasimodo aşkın zarifliğini öyle güzel hissettiriyor ki yüreğinizin tellerini titretiyor sanki. Aşkını her fırsatta dile düşüren Claude’a karşı aşkını içten içe yaşayan, dile düşürmeyen hissi duygularını aşka dönüştüren bir kahraman Quasimodo. Çirkinliği nedeniyle herkesin alay konusu olmuş, hiç sevilmemiş, insan olduğu unutulmuş bir adamın zarif kadını sevmesi. Masal gerçek olabilir miydi, bilmiyorum ama Quasimodo itiraf edemediği aşkın yüküyle de mutlu. Karşısındaki kadına sahip olmak yerine onu gülerken görmek yetiyor adama. Aşk da bu değil midir sahi, illâ karşılık bulması gerekir mi? Bence gerekmez, Esmeralda adama Phoebus’u anlatırken de onu seviyordu Quasimodo hem de yüreğinin en soylu duyguları ile seviyordu. Kadını mutlu edebilmek için ona Phoebus’u getirebilecek kadar çok seviyordu. Genç kız kendisinden korkmasın diye onu, ona hiç görünmeden seyreden kahraman aklıma İclal Aydın’ın “Yanımda mutsuzsan eğer benden uzakta ‘Mutlu ol’ diyebilecek kadar çok seviyorum seni” sözünü getirdi.

    Aşk, kalbinin yerini hatırlatır insana, sağlık derslerinde öğrendiğimiz kalbin yeri asıl âşık olunca gösteriyor bence kendisini. Quasimodo da genç kadına hissettikleri ile kalbinin yerini öğreniyor, tüm ezilmişliğine, tüm dışlanmışlığına rağmen ömrü boyunca tek gözünden akıtmadığı gözyaşını genç kız için akıtabilecek kadar da derin seviyordu.

    Kitapta diğer konulara gelecek olursak soyluların bencillikleri, mahkemelerin adaletsizlikleri, mimarinin değişimi, yoksulun ezilmişliği, dönemin haksızlıkları mevcuttu kitapta.

    Bir annenin derin ıstırabı, acıları, sözcüklerle tasvir edilemeyecek vuslat da kitabın diğer hisli yerlerindendi.

    Ayrıca eleştirel bakış açısıyla bakacak olursak da İslamiyet’e karşı önyargılar, yanlış düşünceler mevcuttu, örneğin: “bebeği Müslümanlarda âdet olduğu üzere yediklerine şüphe yoktu.” Bunun gibi birkaç tane daha yanlış bilgi ve önyargılı düşünceler mevcuttu.
    Sözü yine fazla uzatıp kitabın incelemesini hissiyat incelemesine çevirdiğimin farkındayım, bunun için kusuruma bakmayın aşkı bu kadar nahif gösteren bir kitaba hissiyat yazısından başkası yakışmaz bence.
  • Muhiddin-i Arabi'yi bilmeyeniniz yoktur. Kitabı bi merakla aldım gerçekten ve acaba neler var içerisinde diye bi merakla başladım. (Tabi elimde uzun bi süre kaldi onu da soylemeden geçemeyeceğim:) ) Aşk ı anlamanın, aslında ne demek oldugunu, nasil bir boyutta  bakmamiz gerektiginin ve bildiğimizin cok otesinde bir bakış açısı söz  konusu ve okumaya başladığımda bazı yerlerini acaba tam olarak ne anlatmak istemiş diye sayfayı tekrar tekrar okumuşluğum oldu açıkçası ama bütün bunlara rağmen çok sevdim gerçekten aşka bakış açısı zaten başlı başına mükemmel  "Aşk" a dair her şey var diyebilirim. Bilmediklerimizin, kavrayamadiklarimizin, var olduğundan bile haberimizin olmadığı bir çok şey... "Aşk ı hangi açıdan ele alacağınız ise tamamen size bağlı." :)
  • Bir Tren Yolculuğu: Önemli Olan Yolda Olmak

    Chiang Mai; Tayland’ın kuzeyinde yer alan bu kente doğru, Bangkok’tan yaptığım tren yolculuğu benim için sanki düşten başka bir şey değildi. Yolda olmak ve yolculuk artık gittikçe tuhaflaşan bir hal almıştı benim için. 638 gündür dünyanın öte ucunda süren yolculuğumun, ortalarından bu yana, gittikçe güçlendüğünü hissettiğim bir ruh hali sarmalamıştı beni. Amacın varmak değil de “yolda olmak” olduğu, amaçsızca çıkılan bir yolculuğun kendisini anlamlı hale getiren bir ruh hali içerisindeydim.
    Her yolda olmak hali, kendi iç benliğime doğru derinlemesine duygusal bir yolculuk; bu süreçte katedilen yol ise iki yer arasında bir mesafe olmaktan çıkıp, kendimle en iyi baş başa olduğum bir yaşam alanı haline gelmişti artık. Kendi düşüncelerimi, önyargılarımı ve duygularımı bildikçe, geleceğimi de biliyordum artık. Kendi eksikliğimi ve güçsüzlüğümü fark ediyordum, varoluş beni bir mengenede soluğum kesilinceye kadar sıkmıyordu yoldayken. Beni programlayan düzenle mücadele ediyor, değişiyordum. Bakış açılarım tepetaklak oluyor, yolculukta kaderimi değiştiriyordum. Yolda olmak en iyi okuldu benim için.

    Yolculuk tıpkı aşk gibidir, hayalleri gerçeğe dönüştürme teşebbüsüdür. Alain de Botton
    Önyargıları bir kenara bırakıp hayatı olduğu gibi yaşamayı, tanışılan yeni insanlar, yeni deneyimler ile yaşamanın farkındalığına varmayı en güzel yolda öğreniyordum. Ötekinin ne kadar faklı olduğunu keşfetmek; farklılık beklerken de aslında ne kadar da benzer olduğumuzu görmek ve öğrenmekti yolda olmak. Aynı gözlerle yüzlerce farklı ülkeyi dolaşmak değildi yaptığım; yaşamı, insanları, kültürleri ve doğayı yüzlerce değişik gözle görmekti artık bu. İşte bu yüzdendir ki gittiğim her ülkede uzun süre kalıyorum, bir kaplumbağa misali ağır ağır seyahat ediyorum. İnsanların arasına karışmayı, sokakta olmayı, farklılıkları keşfetmeyi seviyorum. Bu nedenle yolculuğuma dünya turu ve bana gezgin denmesi üzerime oturmayan bir gömlek gibi sanki. Nerede uyanacağımı bilmeden yolda olduğum yolculuklarımda, ben ben bir gezgin değildim. Bu hayatı yolda yaşıyor olmanın kendisiydi.

    Önemli olan varmak değil yolda olmaktır. Oruç Aruoba
    Yolda olmak ve böylesine bir içe dönüş yolculuğu insanı yalnızlaşabilir belki, ancak yollar benim dostum, arkadaşım, yoldaşım. Her yolculuk özgür bir bakış açısına sevk eden bir kitap gibi olunca bu yalnızlık hali daha çok tek başınalık haline dönüşüyor. Yalnızlık duygusundan uzak bu tek başınalık ruh halinde süren yolculuk, kitap yapraklarının arasında olmak gibi bir şey. Geride bıraktığım yol kütüphanem, gidilecek bilinmez yeni yollar da yeni kitaplarımdı. Saptığım her yeni yol yeni bir hayatı, yeni bir yaşamı keşfetmek gibiydi; yeni bir dost edinmek veya yeni bir aşka umarsızca dalmak gibi. Bu ruh haliyle kendimi nasıl yalnız hissedebilirim ki! O yüzden yolda olmak yalnızlık değil benim için, sadece bir tek başınalık hali.

    Yolculuk bizi kendimize geri getirir. Albert Camus
    İnsanın kendisini en özgür hissettiği an nedir? Bende bunun cevabı yol ve ya yolda olmak. Özgürlüğün en yalın halini iliklerime kadar yolda hissediyorum. Bu tren penceresinin kenarında oturmuş, bir film şeridi gibi gözümün önünden akan olağanüstü doğaya şahitlik etmek; özlem ve hasretlerini birlikte taşıyan yolcuların arasına karışıp onların yaşamlarına şahit olmak…tek başına dalıp gitmek, kendimle başbaşa kalmak, kendime ve yalnızlığıma yürümek… özgür olmanın kendisi. Bu yüzdendir ki trenle yolculuk, sanki bir başka yaşamı keşfetmek benim için, bir başka evreni…

    Jack Kerouac‘ın bakış açısında olduğu gibi yolda olmak yaşamı sembolize ediyor bende de. Gerçekte yaşamı ”yaşamayı” engelleyen konformist bir hayat endişesiyle, iyi bir iş, araba, ev edinmek ve çocuk sahibi olmak istekleriyle motive olmaya çalışan insan, yolculuğu sıradanlaştırıp iki mesafe arasındaki zaman kaybına dönüştürdü. Standartlaşmış bir insan yaratmaya yönelik modern yaşam anlayışı içerisinde eriyen ve kendi varlığını unutan insan, yolculuk ve yolda olmak anlayışı karşısındaki benim gibi kelimeleri sayıklayanları garipseyebilir.

    ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
    yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
    ve niçin olduğunu bilmeden gitsek derler
    yazgıları önünde boyunları hep eğik
    Charles Baudelaire

    Klimanın olmadığı, kir, toz ve is içerisinde 40 derecede sıcaklıkta, camı olmayan pencereden suratıma çarpan böceklerle geçen 17 saatlik ikinci sınıf bir tren yolculuğu bana bunları düşündürtüyordu. Dudaklarımın kenarında ince bir tebessüm ve sonsuz huzura dalmış bir ruh haliyle akıp gidiyordum zamanın içerisinde. Bu şekilde bir yolculuk, normal (!) bir insana acınacak gibi geliyor olmalı. Ancak benim gibi hayatını yollarda geçiren biri işte böylesine yolculuklarda, mutluluktan kendinden geçmiş bir ruh haliyle hayatının en unutulmaz anlarından birini o an yaşıyabiliyor.

    Kendi hayatları hakkındaki kararları hep başkalarına bıraktığının farkında olmayan, kendisini kuşatan kalabalıkların arasında kökten bir yalnızlık içerisindeki (a)normal yaşantısını sürdürmeye çalışan insan, sanki bir yaşam oyunu içerisinde. Sahici olmayan bu yaşamda, kendisine yabancılaşması ve yalnızlaşması bundan değil mi zaten? Bazıları bu acınacak rutinlerine o kadar umutsuzca bağlanmışlar ki, onu sürdürmek için savaşmayı bile göze alıyorlar. Bu rutin yaşantıyı kökünden değiştirecek her eylem onu incitebiliyor. İşte bu yüzdendendir ki bu acınası rutin yaşantılarına aykırı, farklı bir yaşama sahip insanlara saldırgan davranabiliyorlar.

    Seçimlerinin sorumluluğunu alma cesaretinde olanlar, hayatlarını değiştirecek kararları alıp sonuçlarını mutlak bir inançla gögüsleyenler özgürleşebiliyor. İşte yolda olmak bu özgürleşmenin sağlandığı en iyi okul.
    Kendime olan sorumluluğumu en iyi şekilde yerine getirdiğimi düşündüğüm, özgürce ve akışta kalarak yaşadığım böylesi yolda olmak anlarım, soluk aldığım, mutlak özgürlük hissini tüm hücrelerimde en iyi hissettiğim zamanlarım. Bir zaman tünelindeymiş gibi süren bu yolculuğumda, geçmiş anlamını yitirmiş, hissettiğim tüm aidiyet hisleri kırılmalara uğramış, geçmişime yabancılaşmıştım.

    “Yolculuklar düşüncelere gebedir…. geniş düşünceler geniş manzaralara yeni düşünceler yeni mekanlara ihtiyaç duyar… Düşünceyi asıl kışkırtan şey, aklın diğer kısımlarını müzik dinlemek veya bir sıra ağacı izlemek gibi eylemlerle görevlendirmektir. Müzik ve manzara, aklın sürekli iş gören, telaşlanan ve her şeyde kusur bulan kısmını bir süreliğine dinlenmeye bırakır…”

    Alain de Botton

    Bu ruh hali içerisinde tren penceresinde akıp giden olağanüstü manzarayı izlerken, gözlerimi yanımdaki koltukta oturan yaşlı adamın sesiyle ona çevirdim. Yüzünde samimi gülümsemesiyle bana bakan 70 yaşlarında,, yırtık elbiseli yaşlı adamla konuşuyordum, ne anlattığını anlamasam ne dediğimi anlamasa da. Dilini bilmediğim-dilimi bilmeyen, dişleri dökülmüş yaşlı adamla uzak bir coğrafyadaki bu düşsel hal, yolculuğumun en gerçek haliydi.
    Zaman zaman düş ile gerçekliğin birbirine karıştığı bu duygu atmosferinde, melankoli bir ruh haliyle, yepyeni bir yolculuğun eşiğindeyim. Yolda olmak duygusuna olan bu yadsınamaz yakınlığımın yarattığı sanrı tüm bedenimi sararken; yağmur sonrası güneşin altında inanılmaz büyüklükte bir zümrüt gibi parıldayan orman manzarasına sahip trenimin penceresi gerçekliğimdi.
    Yoksa düş müydü ?

    Jack Kerouac
  • O gözlerde çok iyi bildiği bir bakış vardı, hayattan kazık yiyip çekip giden ama aska kaçmayan birinin bakışlarıydı bu...

    ~ BÜYÜLÜ FIRTINA~
  • Başlangıç olarak, aşkın doğasına dair üç teori vardır. Bunlar eros, filia ve agape fikirleriyle tanımlanır.

    Eros bir şeye karşı hissedilen tutkulu, yoğun bir arzu ile ilgilidir. Bu çoğunlukla cinsel arzudur. Modern “erotik” kavramıda buradan türemiştir. Eğer erotik aşk çok temel duygulardan türüyorsa, bunu bizim bencil genlerimizin, potansiyel üreme açısından öteki DNA taşıyıcıları arasında ayrım yapmak için bizi kışkırtmasına indirgeyebilir miyiz? Aşka pek klinik bir bakış tarzı bu gerçekten. Ama çocuksuz çiftlerin ve eşcinsellerin aşkını açıklamaya kalkıştığı zaman pek başarıya ulaşamıyor. Ötekinde arzulanır bulduğumuz şey nedir? Çekicilik salt öznel midir yoksa arzulanan ötekinin evrensel olarak tanımlanabilir, kültürel ve kişisel normları aşan bir güzelliği mi vardır? Platon böyle düşünüyordu. Muhteşem güzelliğe sahip insan ideal ya da öteki dünyaya ait olan bir güzellikten pay alıyordu, en yüce güzellik neyse ondan bir pırıltı taşıyordu. Platonik aşk, bir tapınma duygusunu ve öteki bu aşka cevap vermese bile onu sevmeyi içerir. Fizikselliği aşarak entelektüel beğeni ve tapınmaya yönelir. Bu yüzden biri ilişkisini Platonik olarak nitelediğinde bunun anlamı ilişkide cinsellik yaşanmadığı ve/veya iki tarafın da birbirini beğendiği ya da ötekinin karşılıksız kalmış bu erotik bağdan haberi olmadığı olabilir!

    Aristoteles aşkın temelini dostlukta ve ötekinin değerini herkesten daha yükseğe koymakta bulur. Filia dostluk, beğeni ve sadakatte karşılıklılık ima eder ve aşk perdesine doğru yükselirken başkalarını dışlayıcı ve ayrımcı olmaya başlar. Faydacılıktan uzaktır, çünkü sevilen kendisi için sevilmektedir. Gerçek dostluk zorunlu olarak birbirine benzer biçimde erdemli ve rasyonel insanlar arasında olur. Ortaya çıkan aşk bir duygu fazlası oluşturur, bu da elbette bir erotik boyut anlamına gelir. Ama gerçek aşk sağlam bir psikolojik temel gerektirir. Şehvet düşkününün aşağılık arzusu ya da kendilerini güvende hissedebilmek için birine bağlanmayı arayanların duygusu değildir. İnsan âşık olabilmek için önce kendini sevmelidir. Ardında bir ölçüde egoizm olmadıkça, insan başkasına sempati ve sevgi veremez. Bu tür kendini sevme hedonistçe bir duygu değildir; Aristoteles için bu o insanın soylu ve erdemli olanı arayışının bir yansımasıdır. Bu arayış doruğuna, bir insanın sürdürebileceği en yüksek hayat tarzı olan tefekküre dayanan hayatın seçilişiyle ulaşır. Aristoteles’in âşıkları yalnızca birbirlerinin gözlerinin içine bakıp felsefe mi tartışırlar yoksa sarılıp öpüşürler mi? Öyle anlaşılıyor ki, Aristotelesçi yaklaşım insanın sevdiğinin yanında olmasından hissedilen neşenin yanısıra, fiziksel ve romantik aşkı da içeren bir dizi ifade tarzına izin vermektedir.

    Aristoteles’in insanlar arasında ayrım yapan aşkına karşıt olarak, aşkın bir dini versiyonu, yani agape, Tanrı’nın insan için duyduğu babaca sevgi ve insanın Tanrı’ya duyduğu itaatkâr sevgi ile başlayıp barışseverlerin ve Hıristiyanların yaymaya çalıştığı evrensel sevgi haline dönüşür. “Efendimiz Tanrı’yı kalbinin ve ruhunun en derinliklerinden ve bütün gücünle sev” (Tesniye 6.5) ve “komşunu kendini sevdiğin gibi sev” (Levililer 19.18) Agape'de hem eros’tan hem de filia'dan unsurlar vardır: Tanrı sevgisi Platon’un erotik tutku, huşu ve arzu içeren, ama dünyevi kaygı ve engelleri aşan Güzellik sevgisinde var olan mutlak adanmayı gerekli kılar. Agape'nin evrenselciliği başkalarına eşit düzeyde sevgi iletmeyi, hatta “düşmanlarını sevmeyi” (Matta 5.44-45) bir ödev haline getirir. Bu tür sevgi, bazı insanların diğerlerinden daha çok sevilebilir olduğu (ya da olması gerektiği) türünden herhangi bir mükemmeliyetçi veya aristokratik anlayışın aşılmasıdır. Ancak, tarafsız bir biçimde sevmek, özellikle komşu sevilmeyi hak etmiyorsa ciddi etik sorunlar yaratır (yoksa insan neden kiminle kilisede rahibin önüne gideceği konusunda seçim yapsın ki?). Komşunuzun neyini seveceksiniz? İnsanlığını mı, hal ve davranışını mı? Kant ve Kierkegaard komşumuza bütün insanların hak ettiği onurlu insan muamelesi yapmamızı isterdi, ama bu onun bize ve başkalarına tutumundan ve nasıl muamele ettiğinden bağımsız mıdır? Hıristiyan sevgi anlayışının güçlü bir yanı, affetmek gerektiğine ilişkin hükümdür. Sevgi ötekinin suçlarının ve yanlış davranışlarının affedilmesi ile başlar. Bu, yolunu şaşırmışları yeniden insancıllığa ve böylece sevilebilir olmanın ayrıcalığına geri döndüren tersine bir psikolojik araçtır. Kimileri de evrensel sevgi kavramının, yani herkesi eşit derecede sevme anlayışının, yalnız pratikte uygulanamaz değil, aynı zamanda mantıksal olarak içi boş olduğunu iddia edeceklerdir:

    İnsan, mükemmel dostluk anlamında çok sayıda insanla dost olamaz; aynen birçok insana birden âşık olamayacağı gibi (çünkü aşk bir tür duygu fazlasıdır ve bunun doğasında yalnızca bir kişiye karşı duyulması vardır). (Aristoteles, Nichomachean Ethics, VIII.6)
  • Biraz sonra, "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum," dedim.