• Bana "Nerelisin?" diye sorduklarında "Türkçeliyim." diye cevap veririm. Benim ana yurdum Türk dili. Ben Türkçe'nin içine doğdum. Zihin yapım, dünyaya bakış açım, kültürüm, sanatımı yapış biçimim hepsi içinde doğup büyüdüğüm Türkçede gelişti. Aşka, dostluğa bakışım, hepsi bu dilin üzerinden ilerledi.
  • 590 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Nevzat Başkomiserle yaptığımız uzun soluklu tarih gezisi beni İstanbul'un geçmişiyle tanıştırdı, geçmişe döndüm geçirilmemiş yılların acısına. Krallar, sultanlar, padişahlar mimarlarla görüştüm. Nice Entrikalar, ölüm fermanları, aşklar, ihtirislar, hayal kırıklıkları ile karşılaştım. Hem hüzünlendim, hem güldüm, yeri geldi hadi ama bu kadar da basit olamaz dedim. Dediğimde boğuldum çünkü derinliğini sonradan anladım. Bugüne geldim İstanbul'a baktım gözlerim karardı güneşi göremedim yüksek binalardan, hafriyatın tozundan. Eve girdim, oturdum çalışma masama ve şu an unutmadan, aklımdakileri yaşadığım duygularla beraber kağıda dökmeye çalışacağım. Kalemim keskin olsun.

    " Byzantium'un efsanevi Kralı Byzas'la ilk Sarayburnunda karşılaştım yani körler ülkesinin(Kadıköy) karşısında.

    Zamanım az olduğundan aceleyle Konstantinopolis dönemine gittim. Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma imparatoru 1. Konstantin'i gördüm, milattan sonra 330 yıllarında Roma'nın başkenti seçilen bu şehre bakarken, gelecekte gökdelenlerle dolacak ıssız, uçsuz bucaksız topraklara bakakaldım, birden bir sarsıtı geçirdim.

    Denizi görebileceğim yükseklikte olan bir surun üzerindeydim. etrafıma bakındım Nevaz Başkomiseri gördüm. N'oldu, neredeyiz der gibisinden bir bakış attım. Anladı bakışlarımdan tabi, ne de olsa tecrübeli bir polisti. 'Konstantinopolis'in yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan surlardasın, arkanda da adını bu surlara vermiş, surları yaptıran 2. Teodosius' dedi.

    Arkamı dönüyordum ki Ayasofya'yı gördüm. Neler olduğunu anlayamadım ama zamanda yolculuk yaparken vakit çok hızlı geçiyordu herhalde, aynı, zamanı yakalamaya çalışan zavallılar gibiydim. Mevlana'nın sözü geldi aklıma 'Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim.' Bu mükemmel tapınağı yaptıran Jüstinyen, Tanrı için yapılmış bu mabedi, kendisini devirmek isteyen isyancıları bir meydanda toplayıp yaktıktan sonra inşa ettirmiş. 'İnsanın içinde yaşatmış olduğu tezatlık olsa gerek hem tapındığı Tanrı uğruna yapılıyor mabet hem de Tanrı'nın kullarını -30 bin insan- gözünü kırpmadan öldürüyor' diye düşündüm. Hem Allah diyorsun hem de eziyet ediyorsun.

    Hagia Sophia'yı İstanbul'un yedi tepesinden birinde seyreylerken, yine bir sarsıntı geçirdim ama bu seferki çok farklıydı, daha önce olmayan bir sarsıntı deprem gibi ama deprem değildi. Toplar, gülleler, kılınç sesleri, kesif kan kokusu, taşların yıkılışı... ve kulağımda bir çınlama, derinden gelen bir ses 'Konstantinopol bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.' Peygamberimizin hadisine mazhar olmuş bir hükümdar ve zekasıyla hayranlık uyandıran,Fatih Sultan Mehmet. Onu Ayasofya'dan içeri girerken gördüm ve öyle bir yürüyordukşi ihtişamından çekindim.

    Hemen karşısında Sultanahmet Camisini yapmış ecdat, ama o ihtişamlı yapıya gelmeden önce Kanuni Sultan Süleyman adına yapılmış Süleymaniye Camisi vardır. Caminin mimarı Koca Sinan'dır. Nezat Başkomiser başladı anlatmaya. Mimar Sinan yaklaşık 100 senelik ömrü hayatında 375 tane eser inşa eder ama konu aşka gelince dünyanın kralı olsa da aşk ferman dinlemez. Mimar Sinan ile ilgili şunlar anlatılır. Gariplerin dertdaşı Mimar Sinan bir türlü sevdiği kıza -Kanuni'nin kızı Mihrümah Sultan'a- kalbini açamazmış. Rivayet odur ya Üsküdar'da Mihrümah Sultan'ın da istemesiyle Koca Sinan 'Mihrimah Sultan' adında bir cami yapar. Sultan ikinci kez cami yapılmasını isteyince bu sefer Mimar Sinan camiyi bilerek Edirnekapı'ya yapar çünkü bu iki caminin Mihrümah Sultanın ismine gönderme yapan bir özelliği varmış. Mihr, güneş demek, mah ise ay. ilginç olan şudurki, senenin belli zamanlarında Üsküdar'dan doğan güneş Edirnekapı'da batar ve Koca Sinan güneşin doğduğu yere bir cami ayın doğduğu yere bir cami yaparak Mihrimah Sultana olan sevgisinin bir bakıma hiç bitmeyeceğini de eserleriylen yansıtmış olur." dedi Nevzat başkomiser peki kimdir bu Nevzat biraz da onunve arkadaşlatını inceleyelim.

    Kitabın kurgusundan ayrı bir kurguda sadece genel tarihten bahsetmeye çalıştım. Tarih, çok şey demek. Din, bilim, felsefe, sanat, teknoloji, tıp, kimya, fizik, simya... hatta kocakarı ilaçları bile tarih demektir çünkü insanın yaşanmışlıklarıdır onu insan yapan ve anlaşılmasının yoludur tarihi öğrenmek, anlamak ve anlatmak. Tıpkı
    tarih felsefesindeki Hans-Georg Gadamer'in de dediği gibi
    "Tarih bize ait değil, biz ona aitiz." Hele ki tarih İstanbul ile ilgiliyse ayrı bir tatlı oluyor diyelim ve

    Gelelim bazı karakterlerin incelenmesine:

    Çok zordur sıradan, standart bir insan olmak. Başkarakter Nevzat başkomiser de çok sıradan bir insan, görevine bağlı, hiss-i muhasebesini her daim içinde yaptıktan sonra söylevlerini ağzından döken ve her zaman hüsn-ü zan ile hareket etmeye çalışan biri hatta ve hatta kitabın sonlarına doğru olayların sır perdesi açılmaya başlayınca, istemediği bir sonuç çıkacağını anlayan Nevzat Başkomiser kendi iç hesaplaşmasında, kendinden kaçıyor ve şöyle bir cümle söylüyor " 'Sarayburnu' dedim. Bunu Nevzat'a karşı çıkarak, kendime karşı çıkarak söylemiştim."

    Başkomiserin ekibinde bulunan Ali Komiser ve Kriminolog Zeynep, kurgunun anlatıcısı olan Nevzat Başkomisere göre bariz bir şekilde birbirlerinden hoşlanıyorlar. Zeynep'in cinayet hakkındaki teorilerine her seferinde karşı çıkan bizim garip yol arkadaşımız Ali, çoğu sefer de sağlam bir kadın mantalitesinin bu olaylardaki hayal kurma ve gerçeği algılayabilme yeteneğini unutuyor ve Zeynep ile aralarındaki rekabette kaybeden taraf olmayı başarıyor. Başarıyor diyorum belki de kalbi aklının gerisinde kalıyor ve sevdiği kişiyi yenmeyi göze alamıyor ve belki de böyle yaparak aşkta kazanmayı umuyor. Bunu hep birlikte göreceğiz.

    Zeynep ile Ali aşk çemberinin etrafındayken Başkomiser Nevzat ne halde? Başkomiserimiz dertli, neden mi? Ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş. Çok sevdiği kızını ve eşini...
    Ve birçok insan gibi hayatın sunduğu acıları istemeden de olsa tatmış biri, çaresiz olmaktan bile çaresiz, düşmüş olduğu girdapta ve kimsenin yardım elini kabul etmiyor, Ve bir anda hayatındaki kara bulutları güneşe çeviren bir kadın, Evgenia. Kibar, alımlı ve müşfik. Konuşmasıyla sempatik, mezeleriyle eli tatlı bir melek yardım elini Nevzat'a uzatıyor dahası Nevzat'ın bir türlü çıkamadığı girdaba onun için müdahil oluyor ve Nevzat'ın hayatı yıllar sonra bir anlam kazanıyor.

    Nevzat Başkomiser: tecrübeli, mantıklı
    Evgenia: sevgi dolu, müşfik, kibar
    Ali: öfkeli, aceleci, aşık
    Zeynep: zeki, nazlı

    Not: İlk incelememdi belki biraz karışık olmuş olabilir. Kitapla ve sevgiyle kalın.
  • 55 syf.
    Galiba ne kadar okursak o kadar eksikliğimizi hissesederiz ve okumak hep daha çok okumamız gerektiğini hatırlatırlatır bize işte Halil Cibran okuyunca ben de geç kalmışım daha önce nasıl okumam dediğim, hayıflandığım bir yazarla karşılaştım. Çünkü ifade şekli, farklı bakış açısı ve duyguları hissettirmesindeki tat çok güzel.

    Farkındayız dimi çevremizdeki hayatımızdaki hatta hayattaki yanlışların herkes mutlaka doğru olan bu değildir diyordur ama işte sadece diyor... Daha fazlasını yapmak için hiç kimse daha çok çaba harcamıyor hatta artık bir kabulleniş var; insanlar böyle değiştirmesin kelimesi herkesin dilinde en temiz kaçış noktası dimi :) Yazar işte bu kitabında bu kaçışların, didinmelerin insan üstündeki etkilerini daha aza indirgemek için çok güzel bir tavsiye eseri oluşturmuş o kadar güzel ki yanlışın kaynağın yine yapılan yanlışta olduğunun o kadar doğru tespiti yapmış ki çok hoşuma gitti. Kusuru kendinde bulma becerisi hangimiz de vardır yani bizim dışımızda herkesin haksız olduğu o durumlar ne zaman biter? Bilmiyorum...

    Konusu Orphalese halkının kentlerine gelen El Mustafa'ya aşka, çocuklara, evliliğe, suç ve cezaya, özgürlüğe,acıya, duaya, hazza ,ölüme vb konularda sorular sorması ve onun bu konular hakkındaki görüşleri şeklide oluşan bir kitap ama o kadar yoğun ve yerinde tespitleri var ki evet böyle evet doğrusu bu demekten kendinizi alamıyorsunuz. Genel acıdan herşeyin temelinde sevginin olduğu düşüncesi hakim ama bence sevgiden önce saygı olmalı yani belki de şuan insanların çıkmazlarını bu kadar ayrı duruşların temelindeki eksiklikte saygının olmamasındandır.

    Herkesin mutlaka bir Halil Cibran kitabı okuması lazım çünkü ınanmak ve daha çok sevmek, kıymetini bilmek için hayatın bir de yazarın gözünden bakmalıyız ve kitaptan güzel bir alıntıyla bitiriyim...

    Hem inanan hem de kuşku duyandım. Çünkü pek çok kez parmağınla kendi yaramı deştim,
    size daha fazla inanmak ve sizi daha fazla tanımak için.

    Keyifli okumalar.
  • Neşet Ertaş’ın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Nerde bir türkü söyleyen varsa gidin yanına oturun, türkü söyleyenden zarar gelmez.”
    Elinde sazını alıp insana insan olduğunu hatırlatan, o devasa sözleri kalpten inanarak söyleyen insandan neden zarar gelsin?
    İyi ve zararsız insan modeline sanatsal, daha doğrusu duygu odaklı güzel bir bakış açısı… Mesela benim de hem dillendirdiğim hem de dinlediğim, her dinledikçe de bana insan olduğumu hatırlatan türküm vardır.
    Der ki Nimri Dede:
    “İkilik kinini içimden atıp
    Özde ben bir insan olmaya geldim
    Taht kuralı ariflerin gönlüne
    Sözde ben bir insan olmaya geldim.”
    Bu hali yaşayan, bu halleri dinlendiren insan, kime niye zarar versin? İnsanın insanla olan muhabbetine en büyük düşman kindir. İçinde kini barındıran özünde nasıl insan olabilsin? Sonra Nimri Dede der ki: Özümüzde insan olmaya geldik ama bu yetmez, sözümüzde de insan olmalıyız. Bir söz bir, kelime bir gönlünü fetheder. Kalbinde kini barındıran sözünde insan olur mu?
    Bitmedi devam eder Nimri Dede:
    “Meğerse aşk imiş canın mayası
    Ona mihrap olmuş kaşın arası
    Hakkın işlediği kudret boyası
    Yüzde ben bir insan olmaya geldim.”
    Bu dörtlük bana Ömer Hayyam’ı hatırlatır. Hayyam, “Yüce varlık bize bir beden verince sevmesini öğretti her şeyden önce” der. İnsanın özündeki mayanın sevgi, aşk olduğunu dile getiren, yüzün, aşka itaat ettiği azalardan oluşan bir insan olma gayreti. Bu boya da insan olma gayreti…
    Devam eder Nimri Dede:
    “O aşk-ı mecazla yandım yakıldım
    Közde ben bir insan olmaya geldim
    Enbiyanın evliyanın gittiği
    İzde ben bir insan olmaya geldim.”
    Tüm kainatın aradığı İlahi kudretin tanık olduğu insan olmanın izinde gidebilmeyi, ateşi göze alabilmeyi yandıkça insan olabilmeyi… Bundan sebep Nimri Dede insanı bu dörtlüklerde köz’e ve iz’e sığdırmış. İnsan bu, koca derya sığar mı?
    Sığmamış devam etmiş Nimri Dede:
    “Varlık dağlarını delip geçerek
    Düzde ben bir insan olmaya geldim
    Her türlü sefaya veda eyleyip
    Sazda ben bir insan olmaya geldim
    Serimi meydana koymaya geldim.”
    Bu türküyle insan madde olmaktan çıkıyor. Sadece görünüş ve düşüncelerde değil; hallerde duygu ve gönüllerde insanın özü aranıyor. İnsan içinden kinini atıp sevgi ile yaklaşmayı, insanlık için gerekirse tüm serini ortaya koyabilmeyi, güzel duygular barındırıp kendini geliştirmeyi amaçlar. Sözde, yüzde, közde ve izde insan olduktan sonra sazda insan olmaya gelmek. İnsan olabilme kudretini o tellere taşımak, her notasında ayrı ayrı insan güzelliklerini sunmak.. Ve sazınla da insan olabilmek.
    Velhasıl kelam Neşet Ertaş güzel söylemiş Nimri Dede de güzel öğüt vermiş Türküsüyle… Bu öğütten ne çıkardın derseniz: “İnsan bir türkü notasıdır çalınmayı bekleyen…”

    Alıntı.
  • Bir kabulle başlıyorum: İnsan soyu içinde yer alan çeşitli gruplar arasındaki temel ayrımları inceleyen bütün politik ve ekonomik teorilere rağmen, sınıf ve ırk ayrımlarına rağmen, kadın hakları ve erkek hakları arasına çekilen bütün suni sınır çizgilerine rağmen, bu farklılıkların buluşabileceği ve uyumlu bir bütünlük oluşturabileceği bir nokta olduğuna inanıyorum.

    Bununla bir barış anlaşması önermek istemiyorum. Birbirine zıt, çelişen çıkarların etkisiyle oluşan ve bugün kamu hayatımızın bütününe hakim olan genel toplumsal düşmanlık, ekonomik eşitlik temellerinde yükselen yeni bir toplumsal örgütlenmenin gerçekleşmesiyle yokolacaktır.

    Cinsler ve kişiler arasında barışın ya da uyumun gerçekleşmesi ille de insanların yüzeysel bir şekilde eşitlenmesine bağlı değil; ne de bireysel özelliklerin ve özgünlüklerin yok edilmesini gerektiriyor. Bugün önümüzde duran ve yakın gelecekte çözüm bekleyen sorun, nasıl hem kendimiz olup hem de başkalarıyla bir olmayı, bütün insanlarla yoğun bir duygu birliğini yaşayıp bir yandan da kendimize özgü kişisel özellikleri korumayı becereceğimizdir.
    Bu bana birçok şeyin temeli gibi görünüyor: kitle ve bireyin, gerçek demokratla gerçek bireyin, erkek ve kadının düşmanlık ve zıtlaşma olmaksızın birarada varolabilmesinin temeli. Bu yüzden şiarımız, “Birbirini Affet” değil “Birbirini Anla” olmalı. Madame de Stael’in sık sık tekrarlanan, “Herşeyi anlamak, herşeyi affetmek demektir” sözü bana hiçbir zaman cazip gelmedi; bu sözden bir günah çıkarma kokusu alıyorum; insan kardeşlerimizi affetmekte ikiyüzlü bir üstünlük fikri var. 
    Bence insan kardeşlerimizi anlamak yeterli. Bu kabul, kadının kurtuluşu ve bunun bütün kadınlar üzerindeki etkisiyle ilgili görüşlerimin temel vurgusunu bir ölçüde yansıtıyor.

    Kurtuluş, kadının hakiki anlamda insan olmasını mümkün kılmalı. Kadının içinde hasretle ortaya çıkmayı ve harekete geçmeyi bekleyen herşey en zengin ifadesine kavuşmalı: bütün suni engeller yıkılmalı ve özgürlüğe giden yol, yüzlerce yıllık boyun eğişin ve köleliğin izlerinden arındırılmalı.

    Kadının kurtuluşu hareketinin de ilk hedefi buydu. Ancak bugüne değin elde edilen sonuçlar kadını tecrit etti ve kadını, ona çok gerekli olan o mutluluk pınarından yoksun bıraktı. Sadece görünüşte gerçekleşen kurtuluş modern kadını suni bir varlık haline getirdi; hani şu Fransız fidanlıklarında yetişen arabesk tarzda, piramit, tekerlek, çelenk şeklindeki ağaçları ve fidanları hatırlatıyor insana; kadının iç dünyasının ifadesiyle ilgili olmayan biçimlerle karşı karşıyayız. Böyle fidanlıkta yetişmiş kadınlara her yerde rastlamak mümkün, özellikle de entellektüel sayılan çevrelerde.

    Kadına özgürlük ve eşitlik!
    Bir zamanlar, en asil ve en cesur kişilerce ilk kez dile getirildiğinde bu sözler ne ümitler, ne arzular uyandırmıştı. Güneş bütün parlaklığı ve ihtişamıyla yeni bir dünya üzerine doğacaktı; bu dünyada kadın kendi kaderini tayin etmede özgür olacaktı -önyargı ve cahilliğin hakim olduğu bir dünya karşısında herşeyini tehlikeye atmaya hazır öncü kadınlar ve öncü erkekler ordusunun büyük coşkusuna, cesaretine, sebatına ve ısrarlı çabasına değecek bir hedef.

    Benim umutlarım da bu yönde, ancak bugün anlaşıldığı ve uygulandığı şekliyle kadının kurtuluşunun bu büyük hedefe ulaşamadığını düşünüyorum. Bugün kadın gerçekten özgür olmak istiyorsa kurtuluştan kendini kurtarmak zorunda. Paradoks gibi görünebilir ama gerçeğin ta kendisi.

    Kadın, kurtuluşuyla ne elde etti? Birkaç eyalette eşit oy hakkı. Birçok iyi niyetli kişinin savunduğu gibi politik hayatımızı kötülüklerden arındırdı mı bu? Elbette hayır. Artık açık fikirli, sağlam yargılı insanların politikanın yozlaşması hakkında yatılı okul üslubuyla konuşmaktan vazgeçmesinin zamanı geldi de geçiyor. Politik yozlaşmanın, politikacıların ahlakıyla ya da ahlakının zayıflığıyla hiçbir ilgisi yok. Bunun nedeni her şeyden önce maddi. Politika, iş ve endüstri dünyasının bir yansıması ve “Almak vermekten daha kutsaldır”, “Ucuza al, pahalıya sat”, “Dinsizin hakkından imansız gelir” gibi şiarları var. Oy hakkı olan kadının bile politikayı arındırma şansı yok.

    Kurtuluş, kadına erkekle ekonomik eşitlik sağladı; artık kadın kendi mesleğini -ve işini seçebiliyor ama geçmiş ve halihazırdaki eğitimi ona erkekle rekabet edebilecek donanımı vermediğinden, çoğunlukla piyasa şartlarına ayak uydurabilmek için müthiş bir enerji harcıyor, canlılığını tüketiyor ve sinirlerini yıpratıyor. Şu ana kadar çok azı başarılı oldu çünkü kadın öğretmenler, doktorlar, avukatlar, mimar ve mühendisler erkek meslektaşları kadar güven görmedikleri gibi, onlarla aynı ücreti de alamıyorlar. Ve bu başdöndürücü eşitliğe erişenler de bunu fiziksel ve psikolojik sağlıkları pahasına elde ettiler. Kalabalık işçi kızlar ve kadınlar kitlesi için ev ortamının sınırlılığı ve baskısının yerine fabrikanın, atölyenin, mağazanın, büronun sınırlılığı ve baskısı geçince ne kadar bağımsızlık sağlanmış oluyor? Üstelik bir de buna, ağır bir işgününün sonunda “evim, güzel evim” diye düşünen birçok kadın için, soğuk, kederli, dağınık ve çekici olmayan bir eve gitmenin yükü ekleniyor. Ne muazzam bağımsızlık! Tezgahın arkasında, dikiş ve yazı makinesinin başında “bağımsızlık”larından bıkmış usanmış yüzlerce kızın ilk evlilik teklifinin üstüne atlamasına şaşmamalı. Bunlar ancak ebeveynlerinin baskısından kurtulmak isteyen orta sınıf kızları kadar zehirlenmeye hazırlar. Zar zor geçinecek parayı kazanmakla sonuçlanan sözüm ona bağımsızlık hiç de kadının her şeyi feda etmesine değer kadar cazip ve yüce değil. Bizim pek kıymetli bulduğumuz bağımsızlık sonuçta kadının körelmesine, doğasının, aşk ve annelik güdüsünün baskı altında tutulmasına neden olan bir süreç haline geliyor.

    Gene de işçi kızın konumu, görünürde daha talihli olan ve daha yüksek mesleki görevlerle, doktor, avukat, mühendis gibi, iç dünyaları kuruyup giderken bir de vakur ve mazbut görünmek zorunda olan hemşirelerine göre çok daha doğal ve insani.

    Kadının bağımsızlığının ve kurtuluşunun kavranışındaki sığlık; sosyal statüsü farklı birine aşık olmaktan duyulan endişe aşkın özgürlüğü ve bağımsızlığı yok edeceği korkusu: aşk ya da annelik sevincinin kadını mesleğinden geri bırakacağı dehşeti- bütün bunlar özgür modern kadını zorunlu bir rahibeliğe itiyor, hayatın netlik sağlayan acıları, derin, baştan çıkarıcı sevinçleri kadına değmeden, onun ruhunu kavramadan önünden geçip gidiyor. Yandaşları ve sözcüleri tarafından anlaşıldığı şekliyle kurtuluş, özgürce davranan bir sevgili, bir anne olarak gerçek kadının yoğun duygularının içerdiği sınırsız aşka ve taşkın sevince bir yer bulamayacak kadar dar bir alana sıkışmış.

    Geçimini kendi sağlayan ya da ekonomik olarak özgür olan kadının trajedisi deneyimlerinin çok fazla olmasında değil, tam tersine çok az olmasında yatıyor. Doğru, dünyayı ve insan doğasını bilmek hakımından eski kuşaklardan önde; ama tam da bu yüzden insan ruhunu zenginleştiren biricik gücü, yani hayatın özünü duyumsamakta eksik kalıyor ve böylece kadınların çoğu profesyonel otomatlar haline geliyorlar.

    Ahlak alanının, erkeğin tartışmasız üstün olduğu zamanlardan artakalan ve hala yararlı sayılan çürümüş kalıntılarla dolu olduğunu görenler, durumun sonuçta böyle olacağını kestirmişlerdi. Ve daha da önemlisi, özgür kadınların epey büyük bir bölümü bu kalıntılar olmaksızın yaşamayı düşünemiyorlar. Varolan kurumları yıkmayı ve yerine daha ileri, daha mükemmel olanı koymayı hedefleyen her hareketin, bir yandan en radikal fikirleri savunup bir yandan da gündelik hayatlarında sıradan ortalama bir insan gibi davranan, saygıdeğeri oynayan, düşmanlarının kendisi hakkında iyi düşünmesi için çırpınan üyeleri vardır. Örneğin bazı sosyalistler, hatta anarşistler mülkiyetin hırsızlık olduğunu savunurlar, sonra da biri onlara üç kuruşluk borç taksa hiddetle köpürürler.

    Aynı sıradan, ortalama insanlar, kadının kurtuluşu hareketinde de var. Gerici basın ve kifayetsiz edebiyatçılar özgür kadını öyle bir resmettiler ki, iyi vatandaşların ve aptal eşlerinin tüyleri diken diken oldu. Kadın hakları hareketinin her üyesi, ahlakı toptan reddeden bir Georges Sand gibi gösterildi. Bu kadın için hiçbir şey kutsal değildi. Kadın ve erkek arasındaki ideal ilişkiye en ufak bir saygısı bile yoktu. Sonuçta kurtuluş, toplumu, dini, ahlakı umursamayan pervasız bir şehveti ve günahı simgeler hale geldi. Kadın hakları sözcüleri bu tahrifat karşısında hiddete kapıldılar ve mizah duyguları da hiç olmadığından, var güçleriyle gösterildikleri kadar kötü olmadıklarını, aslında ne kadar iyi olduklarını kanıtlamak için yırtındılar. Tabii ki kadın erkeğin kölesiyken saf ve iyi olamazdı ama şimdi özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşunca marifetlerini gösterecekti ve toplumdaki bütün kurumları pisliklerden arındıracak bir etkiye sahip olduğunu kanıtlayacaktı. Doğru, kadın hakları hareketi birçok eski zinciri kırdı ama yine yenilerini koydu. Gerçek kurtuluşu hedefleyen o muazzam hareket, özgürlüğü cesurca yaşayabilen bir kadınlar kitlesine kavuşmadı. Sığ ve püriten bakış, erkeği, rahatsız edici, güven telkin etmeyen bir figür olarak ilan etti ve kadının duygusal hayatından ihraç etti. Erkek hiçbir şekilde hoşgörülemezdi, belki yalnızca çocuğun babası olarak, o da bir çocuk babasız dünyaya gelemeyeceğinden. Neyse ki en katı püriten bile kadının içindeki annelik arzusunu öldürebilecek kadar güçlü değil. Ama kadının özgürlüğü erkeğinkine sıkısıkıya bağlı ve birçok özgür hemşirem, özgür doğan bir çocuğun, kadın, erkek, çevresindeki bütün insanların ilgisine ihtiyacı olduğunu gözden kaçmyor. Maalesef insan ilişkilerine bu sığ bakış, modern kadının ve erkeğin hayatında büyük bir trajedi yarattı.

    Bundan yaklaşık 15 yıl önce, Norveçli usta yazar Laura Marholm’un Woman, a Character Study (Kadın, Bir Kişilik İncelemesi) adlı kitabı çıkmıştı. Marholm, varolduğu haliyle kadının kurtuluşu anlayışındaki boşluğa ve sığlığa ve bunun kadının iç dünyasındaki trajik etkisine ilk dikkat çekenlerden biri olmuştu. İncelemesinde, uluslararası üne sahip bir çok kabiliyetli kadının kaderinden söz ediyor: dah Elconora Duse; büyük matematikçi ve yazar Sonya Kovalevskaia; genç yaşta ölen sanatçı ve şair ruhlu Marie Baskirtzeff. Bu olanağanüstü zeki kadınların herbirinin hayatında belirgin bir çizgi var; hepsi de tatmin olmamış bir arzuyla, dolu, çekinmesiz, tam ve güzel bir hayatı özlüyor ve bunun eksikliğinden doğan huzursuzluğu ve yalnızlığı yaşıyor. Bu ustaca çizilmiş ruhi tablolara bakınca, insan ister istemez kadının entellektüel seviyesi geliştikçe, kendine uygun, onda yalnızca cinselliği değil aynı zamanda insanı, dostu, yoldaşı ve güçlü bir bireyselliği görebilecek ve kişiliğinin bir tek özelliğini bile gözden kaçırmayacak bir eş bulmasının güçlüğünü farkediyor.

    Sıradan erkek, kendine yeten haliyle, kadınlara karşı üstünlük taslayan hami havcılarıyla, Character Study’de Laura Marholm tarafından çizilen kadın için dayanılması mümkün olmayan bir tip. Aynı derecede dayanılmaz bir başka tip de, kadının yalnızca zekası ve düşünceleriyle ilgilenen ve kadının kadınlığını uyandıramayan erkek.

    Zengin bir düşünce yapısı ve iyi bir ruh, genellikle derin ve güzel bir kişilikte olması gereken zorunlu özellikler olarak kabul edilir. Modern kadının durumunda bu özellikler, onun varlığım tam anlamıyla ortaya koymasını engelliyor. Yüzyılı aşkın bir süredir, İncil’e dayanan eski evlilik biçimi, “ölüm ayırıncaya kadar” kabullenişi, erkeğin kadın üstündeki hakimiyetini, kadının erkeğin kaprislerine ve emirlerine boyun eğişini ve erkeğin adına ve desteğine mutlak bir bağımlılığı temsil eden bir kurum olarak itham ediliyor. Tekrar tekrar açıkca görüldü ki, eski evlilik ilişkisi
    kadının rolünü erkeğin kölesi ve çocuklarının taşıyıcısı olarak sınırlıyor.
Ama gene de birçok özgür kadın, bütün yetersizliklerine rağmen evliliği, evlilik dışı hayatın sınırlılığına tercih ediyor; evlilik dışı hayat, kadının doğasını baskı altında tutan ve onu birçok şeyden meneden ahlaki ve toplumsal önyargılardan ötürü sınırlı ve dayanılmaz geliyor. 

    Birçok ileri kadının yaşadığı bu tutarsızlık, kurtuluşun anlamını hiçbir zaman doğru dürüst anlamamış olmalarıyla açıklanabilir. Dış düşmanlardan kurtulunca mesele hallolmuş zannettiler; hayata ve gelişmeye çok daha fazla köstek olan, ahlaki ve toplumsal adetler gibi iç düşmanları oluruna bıraktılar; onlar da olmaya devam ettiler. Kadının kurtuluşu hareketinin en aktif temsilcilerinin kafalarında ve yüreklerinde, büyükannelerimizinki kadar rahat bir yer buldular.

    Bu iç düşmanlar kılıktan kılığa girer, kah kamuoyu olur, kah annem ne der, abim, babam, teyzem, filanca akrabam ne der; Mrs. Grundy, Mr. Comstock, patron, İdare Heyeti ne der korkusu. Bütün bu meraklı turşucular, ahlak dedektifleri, insan ruhunun gardiyanları, onlar ne derler? Bir kadın, bütün bunlara karşı kovmayı, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmedikçe ve sınırsız özgürlüğünde diretmedikçe, kendi doğasının çağrısına, bazen hayatın en büyük nimeti olan aşkın, bazen de o müthiş ayrıcalığının, bir çocuğa hayat vermenin çağrısına kulak vermedikçe kendini kurtulmuş sayamaz. Kaç özgür kadın, göğüslerini zangır zangır titreten, duyulmayı ve tatmin olmayı bekleyen aşkın çağrısını kabul edecek kadar cesur?

    Fransız yazar Jean Reibrach, New Beauty (Yeni Güzel) adlı romanında güzel özgür kadının ideal resmini çiziyor. Bu ideal, doktorluk yapan bir genç kızda vücut bulmuş. Çocukların beslenmesi konusunda zekice ve akıllıca konuşan bu genç kadın aynı zamanda çok da şefkatli; yoksul annelere parasız ilaç veriyor. Ahbaplık ettiği genç bir adamla geleceğin sağlık koşulları üstüne konuşuyor, çeşitli bakteri ve mikropların taş duvarlar ve zeminler sayesinde nasıl yokedilebileceğini, halıların ve duvar süslerinin niye kaldırılması gerektiğini tartışıyor. Elbette her zaman son derece sade ve pratik kıyafetler içinde; çoğunlukla da siyah giyiyor. Genç adam ilk karşılaşmalarında bu özgür arkadaşının bilgeliği karşısında dehşete düşüyor ama zamanla onu daha iyi anlıyor ve birgün ona aşık olduğunu farkediyor. İkisi de gençler ve genç kadın şefkatli ve güzel; her zaman ciddi kıyafetler giyse de, bembeyaz yakası ve manşetleri bu görünümü yumuşatıyor. Erkeğin aşkını dile getireceğini sanıyorsunuz ama o, öyle romantik saçmalıklar yapacak bir tip değil. Hanımefendinin saf güzelliği karşısında kızaran yüzünü,· şiir ve aşkın coşkunluğuyla saklıyor. İçinden gelen sesi susturuyor ve doğru yoldan asla ayrılmıyor. Kız da her zaman kat , her zaman akılcı, her zaman tercihiydi. Eğer bir çift oluştursalardı, korkarım ki erkeğin kanı donardı. Düşünü kurduğu taş duvarlar ve zeminler kadar soğuk olan bu yeni güzelde, güzel hiçbir şey göremediğimi itiraf etmeliyim. Romantik çağların şarkılarını, Don Juan’ı ve Madam Venüs’ü, ayışığında merdiven ve iple evden kaçmaları, ardından babanın lanetlerini, annenin feryat figanlarını, komşuların ahlaki yargılarını, teraziyle ölçülen doğruluğa ve edebe tercih ederim. Sınır tanımadan vermeyi ve almayı bilmeyen aşk, aşk değildir; eksilerin ve artıların hesabını yapan bir iş anlaşmasıdır yalnızca.

    Günümüzde kurtuluşun en büyük eksikliği, bu suni katılığından, itibar merakından kaynaklanıyor. Kadının ruhunda bir boşluk yaratıyor ve onun, hayatın pınarından içmesine izin vermiyor. Bir zamanlar, evlatlarının mutluluğu ve sevdiklerinin rahatı için tetikte bekleyen eski kafalı bir anne ya da ev sahibesi ile gerçek yeni kadın arasında, yeni kadınla sıradan özgür arkadaşı arasında olduğundan daha derin bir ilişki olduğunu söylemiştim. Kurtuluş savunucuları beni kafir olmakla suçlayıp kazığa layık görmüşlerdi. Hezeyan gözlerini kör etmiş olduğu için benim eski ile yeni arasında yaptığım karşılaştırmanın, aslında büyükannelerimizin, kolejleri, kürsüleri ve büroları işgal eden birçok özgür profesyonel kadına göre, damarlarında daha fazla kan dolaştığını, çok daha esprili ve bilge olduklarını ve mutlaka daha doğal, şefkatli ve yalın olduklarını kanıtlamak amacını taşıdığını göremediler. Elbette istediğim geçmişe dönmek ya da kadını eski alanına, mutfağa ve çocuk odasına mahkum etmek değil.

    Kurtuluş, daha aydınlık ve açık bir geleceğe doğru yorulmadan ilerleyebilmekle gerçekleşir. Eski gelenek ve adetlerden sıyrılan, engel tanımayan bir gelişmeye ihtiyacımız var. Kadının kurtuluşu hareketi bugüne kadar bu yönde henüz ilk adımını attı. Gücünü toplayıp ikincisini de atacağını umuyoruz. Oy hakkı, eşit yurttaşlık hakları iyi talepler olabilir ama gerçek kurtuluş, oy sandıklarında ya da mahkemelerde başlamaz. Kadının ruhunda başlar. Tarih bize her ezilen sınıfın ezenlerden gerçek anlamda kurtulmasının ancak kendi çabasıyla olabileceğini gösterdi. Kadının bundan ders çıkartması ve özgürlüğünün ancak özgürlüğü elde etme gücünün uzandığı yere kadar uzanabileceğini anlaması geliyor. Bu yüzden kadının, işe kendi içindeki yenilenmeyle başlaması önyargıların, gelenek ve göreneklerin ağırlığından kurtulması gerekir. Hayatın her alanında eşit haklar talebi haklı ve doğru bir taleptir; ama sonuç olarak en hayati hak, aşık olma ve aşık olunma hakkıdır. Bu nedenle de eğer kadının kurtuluşu tam ve gerçek bir anlama kavuşacaksa, sevilmeyi, sevgili ve anne olmayı kölelik ve tabi olmakla aynı kefeye koyan saçma anlayış yıkılmalıdır. 
    Cinsler arasında bir düalizm olduğu ya da erkek ve kadının birbirine düşman dünyaları temsil ettiği görüşü de bir kenara bırakılmalıdır. 

    Küçüklük böler, genişlik birleştirir. Gelin engin ve büyük olalım. Önümüze çıkan yığınla önemsiz şey yüzünden hayati şeyleri gözden kaçırmayalım. Cinsler arasında gerçek bir ilişki, fatihler ve fethedilenler tanımayacaktır; o, yalnızca bir büyük şeyi bilir: kendini sınırsızca vererek kendini daha zengin, daha derin ve iyi bulmak. Boşluk ancak böyle doldurulabilir ve kadının kurtuluşundaki trajedi ancak böyle coşkuya, sınırsız coşkuya dönüşebilir.


    Çeviren: Meltem Ahıska
    Defterler dergisi, Sayı: 4
  • ''Sevgi her zaman belirli kelimelerle söylenmez. Çoğu defa bir bakış yeter de artar bile...''
    Ümit Yaşar Oğuzcan
    Sayfa 178 - Everest Yayınları
  • 424 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Austen'nin kitabının isminin Gurur ve Önyargı olarak çevrilip başka çeviriler de ise Aşk ve Gurur olarak değiştirilmesi açıkçası garip gelse de;  romanı okuyunca bu muhtelif anlayışın sebebi açıkça görülmektedir. Çevirmenlerin  Gurur cevirisinde ortak olmak bir yana, önyargı ve aşk'ın birbirlerinin yerine kullanılması pek manidar. Aşkı doğuran etken, önyargının dolayimiyladir. Ilk bakış sorunsalı da aslında tamamen onyargidir. Aşkı doğuran etken, önyargının aşka dönüşmeden önce gurur halini almasıdır. Halbuki gururun etimolojisi aldanmaktir. Ve gururlu bir kişi aldandigini önyargıdan sonra anlasa bile pek kabul etmeye yanaşamaz bu durumu. Sonrasında ise aşk gelistiginden gurur yani aldanma yerini coşkun ve yakıcı bir aska dönüştürür. Çünkü bir tür aldanışin verdiği utangaç hal, bir tür vicdan azabından da kaynaklanır. Belki de yazarın vermek istedikleri bu değildir. Yine de yorumlama mantığı ve ilişkilerin açık uclulugu okuyucuyu bir çok yöne savurur. Ne var ki bu yüzeysel üçgen o dönemin- 19. Yy - düşlerini süslese de bugün için geçerliliği olabildiğince sınırlıdır. Çünkü aşk denilen şeyin böylesi bir üçgen içerisinde gerçekleşmediğini hepimiz çok iyi görebiliriz. Dönemin koşulları açısından veya sınıfsal karakterler açısından belki bu anlayış bir parça kabul görmüş ise bile bugün ancak pembe dizilerin hüznü kuruntulari olabilecek malzemeler taşır.

         Kitaba bu kadar haksızlık yaptığıma göre onun öne çıkan yönünü de ele alıp ikinci noktayı karakter analizi ile belirteyim. Liza karakterini Austen,  mevcut aşık karakterinin ötesinde,  sınıfsal pozisyonu takınmış ancak yine de siniflar- üstü pozisyon takınmasını ve Jane karakteri önplana çıkacakken Lizzy karakterinin -daha çelişik olmasına rağmen- baş karakter görevi görmesi bence gayet önemli bir noktayı teşkil etmesi konusunda iyi bir karakter seçimi olmuş. Lizzy, olayları ve sınıflar arasındaki çelişkileri, aşki kuruntu ve durumları; gurur ve önyargıdan bağımsız olmamak koşuluyla diğer karakterleri gerisinde bırakan güçlü bir mantık abidesi olarak görülüyor. Yine de kendisini aska bırakmasını,  onun duygusal karakterinin de başka bir yönü olduğunu göstermesi açısından önemlidir.  Tüm bu çelişik hal oluşlar, daima bir çatışmanın görülür bir nesne kılınması ile verilmiştir. Çatışma daimidir ve insani ilişkilerin karmaşıklığı ve basit ironiye bile indirgenecek gülünçlüğü ise şaşkınlık vericidir.


    Son olarak yazarın üst sınıfın dilini ağdalı olarak kullanması okumayı sıkıcılastirsa da, dilin kullanimindaki nuktedanligi ironilestirmesi de takdire şayandır. Kendi kişisel görüşümü bir nebze ileriye götürürsem ise, böylesi bayat aşk kırıntılarının o romantik ve duygusal ağdanın üst sınıfların ikiyuzlulukleriyle ilişkilendirip çok daha sistematik bir analizin yakıcılığı işin içine katardım. Kendi görüş ve mevkilerinin parasal maddiyata dayanması ve evlilik ilişkilerin dahi parasal ilişkilerin baskın olması,  o türden sınıfların ne ölçüde meta fetişistinin bariz bir örneği olduklarını net biçimde gösterir.