• Bir akşam karakoldan çıktım. Arkadaşımın yanında birisi var. Yirmisinde var yok. İlkin, arkadaşımın bir tanıdığı sandım. Yanımıza sokulan, bizimle konuşan yok ama, besbelli bu genç bizim Bursa’ya neden gelmiş olduğumuzu bilmiyor. “Kim bu?” gibilerden arkadaşıma göz işareti yaptım. O da tek omzunu kaldırıp dudağını büzerek işaretle “bilmem” dedi.
    Bizde de bir ürkeklik var. Yabancılarla konuşmaktan pek hoşlanmıyoruz. Neyin nesi olduğu bellisiz. İpli mi ipsiz mi, hırlı mı hırsız mı nereden bileceksin?.. Bir de yabancılarla tanıştın mı, artık işin yoksa başından geçenleri anlat dur...
    Delikanlının, karşısındakinin ciğerini okumaya çalışan derin bir bakışı var. Kaşının birini kaldırmış öylece bizi süzüyor. Biz ona aldırmadan yürürken, bu esrarengiz yakışıklı delikanlı,
    – Siz falanca değil misiniz? diye bana sordu.
    – Evet, dedim.
    Sonra arkadaşıma sordu. O da,
    – Evet... dedi.
    Demek, bizi tanıyan biri. Birlikte yürüyoruz.
    Onunla tanışmamız işte böyle oldu. Buraya sürgün edilmişiz, bizim için de bisürü dedikodu çıkarılmış ya, bu delikanlı da bizi bir gizli örgütün şefleri sanıyor. Daha doğrusu onun gözünde, özellikle ben, Türkiye’ye dağılmış gizli çetelerin başıyım. Göğüsleri fişeklikle kaplı, bombalı komitacılar var buyruğumda.
    Ne diyorsam anlatamıyorum delikanlıya.
    – Tabii, diyor, sizin örgütünüz gizlidir. Siz yeraltı çalışması yaparsınız. Elbette, biz gizli çalışıyoruz diye açıklayacak değilsiniz ya... Tabii çalışmalarınızı gizli tutacaksınız. Ama ne olur, benden saklamayın, benden şüphelenmeyin... Ben de sizin örgütünüzde çalışmak istiyorum.
    Yemin üstüne yemin ediyorum:
    – Yok vallahi, billahi yok... Ne örgütü, ne yeraltısı bre kardeşim... Şu halimize baksana...
    Bitürlü inanmıyor.
    – Tabii, tabii... Elbet böyle giyineceksiniz ki, kimse sizden şüphe etmesin. Haklısınız. Ben sizi gayet iyi anlıyorum. Siz bana güvenemiyorsunuz.
    Bir bela ki, anlatılır gibi değil... Sabah erkenden, çat kapı geliyor... Bir gün, iki gün, beş gün... Canımıza tak dedi ama, bişey de yapamıyoruz. Biz Bursa’da, doluya tutulup saçak altına sığınmış gibiyiz. Öyle bir ürkek halimiz var. Kimse yanımıza gelmez, kimse konuşmaz. Uzaktan bizi korkulu bakışlarla süzer dururlar. Herkes bize böyle baka baka, bize de bir ürkeklik gelmiş. İşte o duyguların etkisi altında delikanlıyı bitürlü, “Git başımızdan!” diye kovamıyoruz. Gider, biyerlerde bizim için olmadık sözler söyler, haydi başına yeni belalar al...
    Her sabah erkenden geliyor. Biz de, onun geldiği sırada ekmekleri çaya batırıp kahvaltı ediyoruz.
    Soruyor:
    – Para alıyorsunuz değil mi?
    – Ne parası?
    – Dışardan para gelmiyor mu?
    – Ne parası kardeşim?
    – Canım gizli örgütü yönetmek için...
    İçimden “Git işine!” diye bağırmak geliyor, ama yapamıyorum.
    – Ne yediğimizi görmüyor musun? Parası olan böyle mi yer?
    – Tabii tabii... diyor, böyle görüneceksiniz ki başkaları anlamasın.
    Sabahları kapı çalındı mı, pencereden, gazete kâğıdından yapılma perdelerin aralığından bakıyoruz. O gelmişse kapıyı açmıyoruz. Ertesi sabah daha erken geliyor. Gitmez de... Çalar kapıyı, çalar kapıyı...
    Onu istemeyişimizin asıl nedeni başka. Söylemesi ayıp ama söyleyelim. Bu delikanlı bizim yiyeceklerimize de ortak oluyor. Maşallah çok da iştahlı. Bizim dört günde yemek için ayırdığımız zeytini bir kahvaltıda silip süpürüyor. Biz kendimizi besleyemezken, bir de bu delikanlıyı besliyoruz. El kadar ekmek parçasını bir lokma yapıyor. Üstelik durup durup,
    – Siz bana güvenmiyorsunuz... diyor.
    – Neden güvenmeyelim?
    – Güvenseniz gizli örgütte bana da görev verirsiniz.
    İnsanı çat diye çatlatır.
    Kapıyı açmıyoruz. O da durmadan çalıyor. Alt kattaki ev sahibi kadın kapı tokmağının gürültüsüne dayanamıyor, gidip bahçe kapısını açıyor.
    Delikanlının geldiği bişey değil, bir daha da gitmiyor. Yapışık, bulaşık bişey... Öğle yemeğini de akşam yemeğini de onunla birlikte yemek zorunda kalıyoruz. Biz hangi gizli örgüttensek, o da kendini bizden sayıp küt diye soframıza oturuyor. Böylece o da kendini gizli örgütten sayıyor.
    Gitsin de sonra yemeğimizi yiyelim diye bekliyoruz. Gitmez. Açlıktan baygınlıklar geliyor üstüme. Yok ki... Olsa, buyursun, o da yesin, ama yok... Atlatılır püsküllü belalardan değil. En sonunda, yine kendisi söylüyor:
    – Acıktık yahu, yemek yemeyecek miyiz?
    Bigünden bigüne de kendisinin bir kilo ekmek getirdiği yok. Nasıl olsa yeraltı örgütünden para geliyor.
    Artık bu oğlana kızgınlığımız yavaş yavaş geçti. Ona alıştık bile...
    Epiy zaman, işte böylece iki sürgün, bir de sürgün gönüllüsü, üç kişi biarada yaşadık.
    Günlerden bigün Istanbul’dan biri geldi. Bursalıymış. Bir arkadaşımız bize, onunla bir paket yollamış. Paketi açtık ki, Allah... Bir kızarmış tavuk, bir kutu kuru baklava... Biz iştahla bunlara bakarken kapı çalındı. Ben tavukla baklavayı toparlayıp dolaba saklarken, ev sahibi kadın da kapıyı açtı. Oğlan merdivenden çıkıyor.
    Arkadaşıma,
    – Ben ona bu tavuktan yedirmem... dedim.
    – Gitmez...
    – Bir kolayını bulurum.
    Geldi.
    – Merhaba! dedi.
    – Merhaba! dedik.
    Durdu, dikkatle baktı:
    – Sizde bişey var... dedi.
    – Ne var?
    – Bir haliniz var bugün. Nedir?
    – Yok vallahi bişey...
    – Var, var, benden saklıyorsunuz.
    – Kör olayım yok.
    – Siz bana güvenmiyorsunuz. Sizde bugün bir değişiklik var.
    Ben tavukla baklavayı dolaba saklamışım, üstümüze gelip bastıracak diye nasıl şaşırmışım ki, bizdeki olağanüstülüğü çaktı.
    Yok mok dedikse de yutmuyor. Şuradan, buradan konuşuyoruz. Benim aklım, hep tavukla baklavada, ağzım sulanıp duruyor. Ona da buyur desek, bize bişey düşmez. Ya Allah deyip girişti mi, nasıl olsa gizli örgütün malı diye, koca tavuğu dört lokmada göçürecek. Biz de kızarmış tavuğun kemiklerini sıyıracağız.
    Bekleriz bekleriz, gitmez. Nerdeyse akşam olacak.
    Durup durup,
    – Bana güvenmiyorsunuz... diyor.
    Durup durup,
    – Bana örgütünüzde görev vermiyorsunuz... diyor.
    Hay Allah, ne etsek de oğlanı başımızdan savsak?..
    Belki onuncu kez,
    – Sizin benden sakladığınız bişey var! dedi.
    Gerçekten büyük bir gizli örgütün şefi pozunu takınarak,
    – Evet arkadaş, dedim, senden gizlediğimiz bişey var.
    Arkadaşım, gözleri büyümüş, bana baktı.
    – Ama bugün sana herşeyi açıklayacağız.
    Suratım asık, kaşlarım çatılmış, tok tok konuşuyorum:
    – Bugüne kadar sana gizli örgütümüzde görev veremedik. Takdir edersin ki veremezdik. Çünkü şimdiye kadar örgütümüz seni kontrol ediyordu. Örgütümüzden aldığımız rapora göre, senin namuslu bir adam olduğunu öğrendik.
    Gözlerinin içi güldü. Devam ettim:
    – Artık sana güveniyoruz. Bugünden sonra örgütümüzün bir üyesi oldun.
    – Teşekkür ederim, dedi.
    – Bilirsin, yeraltı örgütü çok gizlidir. Sen yalnız bizimle temas edeceksin. Sana şimdi bir görev veriyorum.
    Saçından tırnağa dikkat kesilmişti.
    – Sana şimdi bir zarf vereceğim. Bu zarfı, Yeşil Caminin avlusundaki çınar var ya... O çınarın oyuğuna bırakacaksın. Arkana bakmadan dönüp geleceksin. Sakın zarfı açayım, zarfı bıraktıktan sonra arkana bakayım deme... Şakaya gelmez ha... Bu, yeraltı örgütü. Bunun ucunda ölüm var.
    Sık sık Yeşil Caminin avlusuna gider, şadırvanın solundaki çınarın dibine otururduk. Onun için tarif ettiğim çınarın kovuğunu biliyordu.
    – Ben zaten anlamıştım, dedi, hergün o çınara gidişimizden orda bişey olduğunu anlamıştım.
    Sofadaki kitaplarımın arasından aldığım zarfa boş bir kâğıt koydum, kapadım, eline verdim.
    – Haydi, durma, marş!.. Bu iş, saniye işi...
    Zarfı aldı, uçtu.
    Biz hemen sofrayı kurduk, tavuğa, baklavaya yumulduk. Hayatımda böyle neşeli bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Gülmekten gözlerimizden yaş geliyor, kahkahadan boğulacağız.
    Sofrayı kaldırırken kapı çalındı. Gelmişti. Asker gibi,
    – Tamam, dedi, yaptım!..
    – Aferin!..
    Tavukla baklavayı enaz iki gün idare edecektik.
    O günden sonra kolayını aldım. Yemek saati geldi mi, bunun eline bir zarf tutuşturuyordum.
    – Zarfı bırak gel, sakın arkana bakma!..
    Böylece yemeğimizi onunla bölüşmekten kurtulmuştuk. Bigün de tutturdu:
    – Bu mektupta neler yazılı?
    – Söylenmez, gizli.
    Elinden kurtulamıyoruz.
    – Ne yazılı mektupta?
    – Yahu, sır be... Sır söylenir mi?
    Şeflerle temas ettiği için kendisini gizli örgütün üst kademesinden sayıyor. Onun için de öğrenecek. Ben işi büyükten alayım diye,
    – Suikast, dedim, yakında bir suikast yapılacak da...
    – Yoksa İnönü’yü mü öldüreceğiz? dedi.
    – Onu ben de bilmiyorum.
    Bigün yine zarfı bırakıp gelmişti. Yüzü sapsarıydı.
    – Haber kötü... dedi.
    Birden korktum.
    – Ne var? dedim.
    – Dün koyduğum zarf alınmamış, yerinde duruyor. Yoksa zarfı alacak olan yakalandı mı? Bizi ele verir mi?
    Çınarın kovuğundaki zarfı ben akşamları gider alırdım. O zarfı almayı unutmuşum.
    – Yoksa cevap mıydı, almalı mıydım?
    Birlikte Yeşil’deki çınara gittik. Zarfların ikisi de yok. Birisi almış.
    – Siz beni kandırıyorsunuz! dedi.
    – O nasıl söz?
    – Ben zaten şüpheleniyordum. Zarfı açtım, içinde boş kâğıt var.
    – Ne? diye bağırdım, zarfı açtın öyle mi?.. Ulan zarf açılır mı? Gizli mürekkeple yazılmıştır o. Okunmaz. Ancak ilaca konur, öyle okunur.
    Istanbul’a geldim. Ondan sonra çok şeyler geldi başıma. Aradan dört yıl geçti. Geçinebilmek için Levent’te bir kitapçı dükkânı açtım.
    O sıralarda da Necip Fazıl günlük bir gazete çıkarıyor. Adı, Büyük Doğu. Büyük Doğu dergisini, günlük gazete yapmış. Ben de kitap satıp ekmek parası kazanmaya çalışıyorum ama, kazanamıyorum.
    Dükkânımın bitişiğinde bir Rum pastacı var. Bir sabah gözleri korkudan büyümüş, dükkânıma geldi, elindeki gazeteyi uzattı:
    – Bak vire, ne yazmis senin için?
    Gazeteye baktım: Eyvah!.. İkinci sayfada üç sütun bir yazı. Yazan, o delikanlı.
    Biz Bursa’da nasıl gizli örgüt kurmuşuz? Bu delikanlıyı nasıl iğfal edip yeraltı örgütünde kullanmışız. Nasıl suikast düzenleyip İnönü’yü öldürecekmişiz... Yazının sonunda: Devamı yarın...
    Elim ayağım titredi. Bu tefrika on gün sürdü. On gün ölüp ölüp dirildim. Her sabah, polisler gelip beni tutuklayacaklar diye bekliyordum. O on gün içinde neler çektiğimi anlatamam.
    Bereket versin, o sıralarda Demokrat Partinin ileri gelenleri, ilçe başkanları, belediye başkanları filan “İnönü’yü asmalı, kesmeli, sürmeli!..” diyorlardı. Öyle bir zamandı. Her nasıl oldu ise, o yazılar dikkati çekmedi.
    Aradan yıllar geçti. Bigün Necip Fazıl’a,
    – Yahu, o yazıları gazetene nasıl koydun? Beni mahvedebilirdin... dedim.
    Yazıyı yazan delikanlı için,
    – Bırak şunu canım... dedi.
    Hep düşünürüm, bu yazılar gözden mi kaçtı? Ya bunlara önem verselerdi halim nice olurdu? Bütün gazeteler yazacaklardı: “Aziz Nesin, İnönü’yü öldürmek için gizli örgüt kurmuş...”
    Ayıkla pirincin taşını... Ağır ceza mahkemesine mi giderdim, askeri mahkemeye mi? O çok ciddi mahkeme heyeti huzurunda anlatmaya çalışırdım:
    – Sayın başkan, şunu arz etmek isterim ki, bu işin aslı kızarmış tavukla bir kutu kuru baklavadır. Kızarmış tavuğu kurtarmak için...
    Evet anlatırdım, anlatırdım. Çok ciddi mahkeme heyeti anlar mıydı acaba?
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bir insan bir insanı kaç kez kandırabilir?
    Bir insan bir köyü kaç kez kandırabilir?
    Birisi, aynı kişiye defalarca inanacak kadar aptal veya çaresiz olabilir mi?
    Eğer Türkiye'de yaşıyorsanız, araya adam kayırma, torpil ve rüşvet girmeden işiniz görülmüyorsa denize her düştüğünüzde aynı yılana defalarca sarılırsınız. Kitabın geçtiği tarih önemli değil. Zihniyet hiç değişmiyor.

    Zübükzade İbraam Bey günlük hayatta gördüğünüz, bize hiç uzak olmayan bir karakter:
    -Kendine mektup yazıp ''Ankara'dan, siyasilerden geldi'' diyen,
    -Kendisini, o olmazsa sanki işler yürümezmiş gibi önemli gösteren,
    -İnsanları kandırıp paralarını alan, hesap sormaya gelenlerin paralarını tekrar alan,
    -Parasını ödeyemediği kişiyi sanki emir gelmiş gibi kandırıp Orman Muhafızı olarak atayan,
    -Kendini öldürmeye gelenleri görünce namaza durup dini suistimal eden ve fırsattan istifade sıvışan,
    -Muhalefeti hiç sevmediği halde onları sadece cami yaptırma bahanesiyle insanların parasına çökerken hatırlayan,
    -Yeri gelince şehitleri, dini kullanmaktan sakınmayan,
    -Kitleleri güçlü söylevlerle etkileyen hatta Yunus balığı iskeletini şehit asker iskeleti diye insanlara yutturup Yunus Baba türbesinin açılmasını sağlayan Makyavelizm'in Türkiye şubesi birisi.

    Peki toplum neden her seferinde işleri yoluna koyacağım dediği halde daha da kötüye götüren bu adama güvenip onu belediye başkanı hatta mebus yapıyor? Cevabı basit: Kitapta da dediği gibi hepimiz bir Zübüksek kendimiz gibi olana güveniriz. Eğer kendi işinizi görecek gücünüz yoksa, bozuk düzeni değiştirmek yerine ben de yararlanayım diyorsanız, aklınız da çok ermiyorsa tek kişinin oyuncağı olursunuz.

    Beni açıkçası Zübükzade karakterinden daha çok etkileyen ise Avukat Burhan oldu. Doğruları söyleyen, halkını düşünen ama herkesin nefret ettiği Zübükzade popülist söylemlerle kitleleri peşinden sürüklerken hep şeytanlaştırılan bu insan, insanın umudunu kırıyor. Çünkü normalde insanların peşinden gitmesi gereken böyle insanlar maalesef ortalama kalabalıkların sayıca çok olması sebebiyle onların içinde eriyor. Zaten yeterli sayıda cami olan kasabaya okul yaptırmak istediğinde dinsiz ilan ediliyor. Okuyan için bu ülke insanının profilini göstermesi bakımından çok değerli bir kitap. Mizah kitabı olduğuna bakmayın bence çok önemli bir sosyoloji kitabı.

    Dünyanın en cimrileri 'Eli açık', dünyanın en korkakları 'Yürekli', dünyanın en tembelleri 'Çalışkan' gibi soyadları aldılar. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için, güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime 'Nesin' soyadını aldım." diyen Aziz Nesin'in ince mizahı bu kitapta da devam etmiş. İyi okumalar.
  • Ve her gün çok şey öğrenerek onu biraz daha yakindan tanıdıkça
    gördüm ki, cimrilik ve diktatörlük diye adlandırdIğım özellikleri de, aslında basit anlamlarıyla cimrilik ve diktatörlük değil, tutumluluk ve disiplin. Yani askerliğin temel ilkeleri. Halâ asker oluşundan kaynaklanıyor.
    Gerçekten, 1946 yılında Sabahattin Ali ve Rifat Ilgaz'la birlikte o
    çıkardıkları ünlü Marko Paşa'nın adını kim koymuştur, bilmem. Ama sanki Aziz Nesin koymalıymış gibi bence. Çünkü, çıkardıği ilk gazetenin adının da Paşa olması, öylesine denk düşüyor ki kişiliğine..
    1944 yılında askerlikten ayrıldım diyordu ya... Güya ayrılmış.
    Tanıdığım Aziz Nesin, her zaman askerdi çünkü.
    Demirtaş Ceyhun
    Sayfa 33 - Sis Çanı Yayıncılık 1. Basım Eylül 1995
  • Zübükzade İbraam Bey kasabada adı geçen adam bırakmadı, hepsinin selamını aldı, kabul etti. Demek bizim kasabanın ilerigelenleri her sabah bu Zübükzade’nin kapısı önünden asker bölüğü gibi geçer, tekmil verip selam durur.
    Aziz Nesin
    Sayfa 10 - Nesin Yayınevi
  • 136 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bir yerlerde kaldık, bir yerlerde ağladık unuttuk yeni baştan tekrar ettik, ettik, ettik....

    Savaş! Lanet değil lanetler olsun sana!!!

    Ahhh toprak! Ah dünya! Ne çok kıymetlendirdik seni. Oysa ekip, biçip gidecektik...

    Siyasetin dikenlerini hissettirmediği coğrafya kalmış mıdır?

    Tarih kitaplarında ideolojik kısımlar yer alır. Komünizm gerekleri, sosyalizmin gerekleri.... Ya halk... halkın etkilendiği yönler. Anlatılmaz dimi. İdeoloji dedi mi biri kaçıkaksınız. İnsan olmak var onun ötesinde kıymetli bir şey yok. Güçlülerin düşünceleri ve sürekli büyüme derdi mazlumun hayatını elinden ala ala büyür. Çoğu zaman neden savaşıldığını çocuklar gibi büyükler de bilmez. Olan mazlumlara olur, kayıplar yaşarlar ölümle de kalmaz bu kayıplar, umutsuzluk ile yaşama dair kayıplar yaşarlar.

    Öyle kayıplar ki, içilerine atarlar yaşadıklarını, anlatamazlar hem anlatsalarda kim anlayacak ki onları. Anlatacak mecali bulsalar, o an gelse; zor sığdırdım içime nasıl dağıtıp tekrar toplayayım der, susarlar. Yorgunluğun vücut hali insanı yaşamdan soğutur. Sonra gözler bir çocuğa takılır:

    Ahh çocukluk ne güzel başıboşluktur! der, derin bir iç çekerler.


    Gözlerimi kapayabilir, kulaklarımı tıkayabilir, ama düşünmeden edemezdim.

    Savaşın çocuk yüzü de vardır, olmaz mı hiç. Hiçbir şeye neden? demeden, neden? demenin gerekli olup olmadığını anlamadan yaşadıkları zorluklar vardır. Yetim büyümenin onları erken olgunlaştıracağı bir ömürleri vardır. Savaşın genç yüzü vardır; sevdalarını, ailelerini, doğdukları yeri, aşlarını tek edip vatan! diye cepheye cağırılan ve gitmem demeden koşa koşa giden gençlik yüzü vardır. Bu genç yüz komutana iş ve savaş gücü olduğu kadar anne babaya aştır, iştir... yitirilip gidince boğazda düğümdür. Savaşın yaşlı hali vardır. Arda kalan geline, toruna bakamamaktır, çaresizliktir, geline git demenin eşiğine gelip gönül kırmaktan korkmaktır.... Savaşın kadın yönü vardır. Erlerini yitirmiş kadınların sırtlandığı erkek gücü vardır. Savaşsız günlerde aş getiren eşe, oğula savaş günlerinde aşı gönderendir. Köşede ağlayıp durup tekrar işe koşandır. Umut edendir, bekleyendir... Kıtlıkla mücadele, hastalıkla mücadele, hasretle mücadele..... Dua, dua, dua'dır. Mektup bekelyen gözler vardır. Hem gelsin bir haber diye can atan hemde kötü haber olursa diye için için korkan, titreyen duyguların karışık haliyle yaşamaya dayatılan hayatlar vardır.

    Sandy Tolan - Limon Ağacı adlı eserinde Nazi zülmüne ve Nazilerin yaptıklarını Filistin'e yaşatan İsrail'in iç yüzüne deginirken çok güzel yerlere temas eder. Savaşta asker ölür illaki biri kazanan taraftır. Savaşın en büyük etkisi sivil halktır. Asıl sorun burda başlar. 2. Dünya savaşını anlatan eserler ve filimlere bakarız aynı dert aynı sonlar. Edebiyattan başka halka sahip çıkan hiçbir şey yoktur.

    "Bu dünyadan insanalar göçüp giderler, yalnızca iyiylikleri ile anılırlar."

    Anılıyor ülkesinin ve halkının acılarını unutmayan şairler, yazarlar. Ve unutuluyor savaşı başlatan komutanlar. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu dünya kimseye kalmıyor. Üç günlük dünyayı eceliyle değil belli ideolojilerin cevreside erken kaybeden gençler gibi zamanı gelende gidiyor. Toprak izliyor tekrarları neyinize yetmiyorum: tohum ekin buğday,arpa, meyve vereyim ama kıymayın yeter diyor. Yinede kimseyi doyuramıyor.

    Cengiz Aytmatov döneminin sosyal, ekonomik ve siyasi yüzünü anlatmıştır. En çokta savaşın geride kalanlara yaşattığı yüzü anlatmıştır. Ne çok talihi, bahtı kara insan vardır. Kim çocuğunu en güzel çağında, başakalar gibi serpildiği bir çağda kaybetmek için büyütür ki. Anne yüreğini okumak içimizi kanatıyor. Nasıl bu kadar güçlü olabiliyor bu kadınlar! Kadın deyip geçilmez, kadın anne, eş, aş, hayatttır... Toprak Ana'nın dediği gibi "Kadın bilgedir, insandır."
    Kitap o kadar güzel umut dolu başlıyorki serüvenine Cengiz AYtmatovu tanımayan biri aşk romanı, umutların tarlallarda filiz veren birlikte çıkılan yola birlikte son nefese kadar gidilecek yolculuğu var sanır.... Cengiz Aytmatov Ekim Dervrimi ve 2. Dünya savaşını hayatına sığdırmak zorunda kalmıştır. Talihinin akışında şahitlik ettiği serüvenleri kalemiyle sonsuzlaştırmış biridir. Vurmuş yüzüne yüzüne celladın, hainin. Sen görünmeyen yüzleri unutacak bir halk bekledin ben unutmadım, benden sonrakiler de unutmayacak der gibi anlatmış uzun uzun...

    Okumak değil, yaşamak gibi bir şey. Gibi değil yaşamak gerçekten.

    Anadolunun bir köyündeymişiz gibi akıyor anlatım. Betimlemeler müthiş, kişileştirme olağanüstü... edebiyat akıyor mürekkep yerine. Bir dram en çok beyaz perde de hissedilir ya tüm duyulara seslenirken, öyle bir anlatım işte, hitap eder her uzvunuza. Tolganay Ana'nın her anlatışı size Fatma Grik'i hatırlattır, aşinaysanız Türk sinemasına. Nitekim onunda aynı adı taşıyan bir filmi vardır. Fedakar bir anne ve çocukları... Kırgızistan'ın bir köyünden Anadoluya atılmış gibi hissettirir anlatım. Vurucu, yakıcı, gözlere yağmur bulutları yükleyen bir roman. Neden ve sonuçlara değil olayın iç yüzüne bakmamızı sağlayan bir eser. Gidersiniz bir köye, şu an oradasınız ve işte;

    Savaş sonunda askerin köye dönüş haberi alınır, herkes kim sağ kaldı acaba diye koşar meydana, o meydanda oturup ağlarsınız sevinç mi, üzüntü mü neyin gözyaşları bunlar o meydan konuşur, o yola bakan gözler konuşur. Sonra İstasyonda üç dakika için heyecanlanan anaya oturup ağlarsınız. Bir umutla çevirirsiniz her sayfayı, çevireceksiniz her sayfayı.

    Aziz Nesin'den parçalar vardır, Yaşar Kemal'den, Fakir Baykut'tan... Cengiz Aytmatov farklı bir yazar. Tümüyle sevdiklerimizi tek kadroda toplayabilen biri. Her genç karakterien Türkan Şoray deriz, anne karakterine Fatma Grik, genç erkeğe yakışır en yakışıklısından bir jön. Kadir İnanır demek gelmiyor o jöne Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Yılmaz Güney... Çabuk yitiriliyor o gençler, çabuk yitiriliyor...

    Kesinlikle okuyun. Lütfen okuyun.


    Keyifli okumalar!
  • Asker okulunda okuduğum, sonra da subay olduğum, o dönemde şiirle ve yazınla uğraşanlara askerlikte pek de iyi gözle bakılmadığı için, yayımlanan yazı ve şiirlerinde kendi adım olan Mehmet Nusret Nesin' i hiç kullanmadım; öykülerimi babamın adı (Abdülaziz) Aziz Nesin takmaadıyla, şiirlerinmi de o zaman ki eşimin adı olan Vedia Nesin takma adıyla dergilerde yayımladım.
  • Sultan Palamut’un saltanatında
    İnim inim inlerken halk zorbalığın altında
    Sultan Palamut tahtında
    Astığı astık
    Kestiği kestik
    Öttürdüğü düdük
    Dediği dedik...

    O zamanlar bir de Ozan vardı
    Başı her zaman dik
    Ne ezilir büzülürdü
    Ne eğilir bükülürdü..
    Zorbanın karşısında dimdik!

    Sultan Palamut ‘ un bir huyu vardı
    “Huyunu sevsinler”
    Dik olan olan herşeye
    Nedense düşmandı
    Bütün dikleri, dikilenleri ve diklenenleri
    Hizaya sokup yamyassı etti
    Yassıkadayıfına döndü memleket..
    “Ha bereket, ha bereket!..”

    Bir tek kişi kaldı ülkede zorbalığa diklenen
    O dikbaşlı Ozan
    Ne baş eğiyor, ne bel kırıyor
    Ne köçek gibi kırıtıyor
    Ne boyun büküyor
    Ne de girsin diye göze
    Sultan Palamut’a diller döküyor

    Sultan Palamut tilki mi tilki
    Ozan’a başeğdiremez mi sanki...
    Konuk diye çağırdı sarayına
    Ozanı tavlamak için
    Ama Ozan tınmadı

    Ne tuzaklar kurdu, ne tuzaklar...
    Ozan’ı avlamak için
    Ama Ozan zokaları yutmadı
    Sonra başladı türlü baskılar:
    Sorgular, yargılar, sürgünler, zindanlar filan...
    Ama Ozan bunları da takmadı
    Öyle kızdı ki Sultan Palamut
    Yerde kara toprak, gökte kara bulut...

    Hop oturup hop kalkarak
    Haykırdı avaz avaz:
    “Bu millete iyilik yaramaz!
    Nankörler!
    Adam etmek için sizi
    Nerde yeşerse bir umut
    Tankla, panzerle bastırmadım mı?
    Başkaldıranları beslemektense
    Hepsini gencecik astırmadım mı?
    Hepinizi sokup bir kalıba
    Dümdüz etmedim mi?
    Vatan sathını dikensiz gül bahçesi
    Ve dikenli tel tarlası yapmak için
    Korku fırtınaları estirmedim mi?

    Öyleyse düğmelerinizi ilikleyin!
    Ve beni iyi dinleyin!
    Bulmalısınız ki öyle bir teknik...”

    Ve sonra aklına bir plan geldi yepyeni
    Çağırıp Yok üniversitelerinden pürefüsürlerini
    Onlara şöyle bir zılgıt verdi:
    “ Önce düğmelerinizi ilikleyin,
    Açın kulağınızı, beni iyi dinleyin!
    Bulmalısınız ki öyle bir teknik
    O dik başlı Ozan
    Sonunda düşmeli yenik
    Huzuruma girerken başını eğmeli
    İşte böyle sizler gibi
    O kopası başı yere değmeli
    Bu görev hepinizin
    Hepinize kırk gün kırk gece izin
    Yiyin, için, herşey sizin!
    İster yatın, ister gezin!..
    Yeter ki huzuruma girerken
    O Ozan’ a başeğdirin!
    Yada o dik başı ezin!”

    Pürefüsürler yan gelip yattılar ama bilimsel
    Devirip küfeyi uyudular ama bilimsel...
    Dinlendiler kırk gün kırk gece
    Ama bilimsel...
    Dinlenmekten yorulunca
    Vur patlasın, çal oynasın
    Başlıyordu eğlence
    Ayranları yoktu içmeye
    Mersedesle gittiler McDonald’ı yemeye
    Bol bol kakakola, pepsikola içmeye

    Sonunda prefüsürlerden beşon dalyaprak
    USA marka modern teknolojiden yararlanarak
    Buldular Ozan’a başeğdirmenin yöntemini
    Sultan Palamut sarayının kabul salonunda
    Tahtında oturacak
    Salonun kapısı öyle alçak, öyle alçak
    Öyle alçak yapılacak
    Ozan kapıdan girmek için
    İki büklüm olup
    Başını eğmek zorunda kalacak
    Böylece Sultan Palamut’ un
    Huzurunda alçalacak

    Pürefüsürler buluşlarını bildirince
    Sultan Palamut boğuldu sevince
    Sultan Palamut’ un tahtını daha da yükselttiler
    Tahtı yüksek mi yüksek
    Bir kapı yaptılar salona alçak mı alçak
    Ozan bu kapıdan sokulacak
    Eğerek başını iki büklüm
    Onuru kırılıp süklümpüklüm
    Alçaldıkça alçalacak

    İki silahlı asker aldılar araya
    Ozan’ ı tutuklayıp getirdiler saraya..
    Ozan görünce kapısını salonun
    Anlayıp amacını O’ nun
    Arkasını kapıya dönerek eğildi
    Kapıdan öyle girdi
    Sultan Palamut’ un ilk gördüğü
    Ozan’ın kıçıydı, başı değildi
    Sultan Palamut’ un beti benzi uçmuştu

    Kıçıyla girince salona Ozan
    Kaldırıp dik başını konuştu:
    “Kıçımla verdimse reverans
    Bağışlayınız ekselans!...
    Çünkü bir Hazret-i Dangalak
    Zorla geçmişse başa
    Onu kıçıyla selamlamak düşer
    Her onurlu yurttaşa.”