• Güneş batmakta, ufuk çizgisi
    kırmızıya boyanmaktaydı.
    Mustafa Kemal önce yanan İzmir’e
    sonra Kadifekale’ye henüz çekilen
    al bayrağa uzun uzun baktı…

    Hiç konuşmadı…
    Sağır edici sessizliği şu sözler bozdu:

    “Bilir misin çocuk dedi.
    1905 yılının Şubat ayıydı.
    Ali ve Müfit ile beraber bizi Şam’a sürmüşlerdi. İstanbul’dan kalkan Nemse vapuruna binip Beyrut’a gitmek üzere yola çıkmıştık. Vapur yolcu almak üzere Punto’da (Alsancak – İzmir) mola verdi. Biz de vapurdan inip bir atlı araba tuttuk. İzmir’i ilk görüşüm o senedir.
    Arabayla şöyle sahil boyunca dolaştık.
    Hatta bir ara Pasaportta bir lokantaya oturmaya niyet ettik ancak vapuru kaçırırız
    diye cesaret edemedik. O zaman güzel İzmir’in en güzel yerleri hep yabancıların elindeydi.
    Ne mutluyum ki İzmir’i yeniden
    Türk kılmak bana nasip oldu. Kız kardeşi Selanik’i kaybettik ama İzmir bizim oldu.”

    O sırada ağaçlıklar arasından bir atlı arabanın İzmir yönünden gelmekte olduğunu gördüler. Arabacı bağıra bağıra şarkı söylemekteydi. Yaveri Salih’e işaret etti
    “seslen bakalım nereden geliyor nereye gidiyormuş öğrenelim” dedi.

    Yaver Salih gür bir sesle arabacıya seslendi:
    – Nereden geliyorsun?

    – İzmir’den, dedi arabacı.

    – İzmir’de ne var ne yok?

    – Askerlerimiz Kordon’da geziyor!

    – Doğru mu söylüyorsun?

    – Nah, işte İzmir, gidin de bakın
    bana ne soruyonuz diye Körfez’i işaret etti
    ve yoluna koyuldu.

    Tekrar arabaya bindiler. Körfezde hala daha itilaf devletlerinin gemileri vardı.
    İzmir için tehlike henüz tam geçmemişti. Bunun üzerine komuta kademesi İzmir’in hemen dibindeki Nif’te geceyi geçirmeye
    karar verdi.

    Yıllar süren savaş, acı ve keder
    bir köy evinde son buluyordu.
    O gece sabaha kadar balkan türküleri söylendi. Gözyaşları ve gurur birbirine karışmıştı.

    Geceyi Nif’te geçiren Mustafa Kemal
    ertesi sabah Salih Bozok’a,
    şu unutulmaz sözünü söyledi:

    “Bütün hayatımda sevinçle geçirdiğim
    bir gece vardır. O gece; ordumuzun İzmir’e girdiği günün Nif’te geçirdiğim gecesidir.”

    Ve İzmir Fatihi Gazi Mustafa Kemal
    bilinenin aksine;

    9 Eylül’de değil,
    10 Eylül’de İzmir’e girdi.

    O gün İzmir beyaz bir gelin gibiydi;
    Al bayraklarla süslenen…
    Çiçeklerle bezenen…

    İzmir’in kurtuluşu kutlu olsun!
  • "Cenk bizim kanımıza işlemiş; biz savaştan çekinmeyiz, davamız dine hizmettir. Allah yolunda cihat etmeyi düstur edinmişiz... Askerlerimiz, mekânları cennet olsun diye, hayatlarını ve varlıklarını Allah'a adamıştır."
    Justin Marozzi
    Sayfa 344 - Yapı Kredi Yayınları
  • (Aşağıda okuyacağınız tarihçe, 30 Ağustos zaferinin ilk yıl dönümünde Falih Rıfkı Atay tarafından “Akşam” gazetesinde yazılmıştır. 24 Ağustos 30 Ağustos’a kadar geçen bir hafta içinde Türklük kaderinin nasıl baş döndürücü bir hızla döndüğünü gösteren bu tarihçeyi o günleri görmemiş olanlar için tekrarlayalım. [Yayıncının notu])

    24 Ağustos- Gazeteler, Fethi Beyin Londra’daki şeriat [şartlar] ve teklifatından bahsetmektedir. “Lifild” ajansının bir tebliğine göre, Llyod George Mart teklifatı reddedildiği Türklere bildirilecektir. “Akşam” gazetesinin bu serlevhası [manşet]: “Konferansa ne zaman davet edileceğiz?”

    25 Ağustos- Venedik’te aktedilecek konferans hakkında henüz hiçbir tebliğ olmamıştır. İngiliz sansürü tarafından bazı şartları tayyolunan [değiştirilen] bir havadise göre konferansa aynı zamanda Ankara hükümeti ve Babıali davet edecektir. Babıali murahhaslarına ya İzzet veya Tevfik Paşa riyaset edecektir.

    26 Ağustos -Her gün olduğu gibi, matbaada çalışıyoruz. Henüz Çatalca üstüne yürüyen Yunan fırkalarından endişe içindeyiz. Bir rivayete göre, eğer biz son teklifleri reddersek, Yunanlılar İstanbul'u alacaklar. Bütün ümit Fransız işgal ordusunun ve siyasetinin mukavemetine bağlıdır. Henüz Saray Babıali ve hepsinin fevkinde Kroker Otelinin saltanatı var. Rum ve Ermeni sansürlerinden geçirebilmek için yazılarımızı bin itina ile yazıyoruz.

    Ankara yolcularından bermutat [alışıldığı üzere] hazırlık ve harp haberleri alıyoruz. Bu haberlere kendilerinin de inandığı yok. Fakat hemen herkesin kafasına su ‘fikr-i sabit’ yerleşiyor. Bu sonbaharda eğer Ankara iyi kötü bir harekette bulunmazsa, kışın Anadolu'yu tutmak mümkün değildir. Ordunun siperler içinde bir kış daha geçirmeğe tahammül edeceğinden şüphe ediyoruz. Usanç umumidir. Zafer kelimesi ancak politika edebiyatının ağzında, salâhiyet sahibi zannettiklerimizin hemen hepsi bizim bir taarruz teşebbüsümüzün cinnet olduğu kanaatindedir. Sonra öğrendik ki, Ankara'da dahil vaziyet daha başka türlü değildi. Zafere iman etmiş olanlar orada da ekall-i kalil’idiler [azınlık]. Bir gözümüz Çatalca’da, bir gözümüz Londra'da. Siyasetin ânı bir kararını bekliyoruz.

    *- Ne yapacağız?" Hepimizin dilinde bu acı sual var, saat on bire geliyor Arkadaşlarımızdan biri odadan içen girdi, yüzünde sır taşıyanlara mahsus bir acaiplik göze çarpıyor.

    *- Size Hilâl-i Ahmer’de [Kızılay] bir havadis getiriyorum, fakat son derece ihtiyat ile yazalım, doğru çıkmayabilir," dedi Havadis şuydu:

    “Bugün öğleyin şehrimizin salahiyettar [yetkili] menabiinde [kaynak] Kocaeli mıntıkasında Türk ordusu tarafından harekât-ı muhimme-i askeriye icrasına başlandığı söylenmekte idi. Vakit geç olduğundan dolayı bu harekâtın bir taarruz mukaddemesi [başlangıç] mahiyetinde olup olmadığını tahkik edemedik. Havadisimizin mevsukiyetine [kesinlik] itimat etmekle beraber, karilerimizin [okurlar] tebliği resmilerimize intizar [öngörü] etmelerini tavsiye ederiz. Haber doğru ise, Allah ordumuzla beraberdir, neticeye itminan [inanma] ile muntazır [bekleyen] olabiliriz "

    Ve tam altında Ajans Röyter'in bir tebliği “Murahhaslar Venedik’te ya Saray-i kralide yahut Lido adasında içtima edeceklerdir.”

    27 Ağustos - Roma’dan bir küçük telgraf var. “Menderes vadisinde Türk ileri hareketi teeyyüd [askeri yönden güçlenme] ediyor."

    Atina'dan gelen başka bir telgrafta deniyor ki: “Türkler vakıa cephenin bazı noktalarında kuvvetsiz müsademelere [çarpışma] teşebbüs etmişlerdir. Bu faaliyet ehemmiyetsiz müsademeler mahiyetindedir."

    Hilâli Ahmer’den, Fransız mehafilinden [loca], her taraftan tahkik ediyoruz. Muhbirler havadissiz dönüyor Akşama kadar öldürücü bir merak içindeyiz. Havada asabiyet var.

    28 Ağustos - Anadolu, telgraf ve posta muhaberatını tatil etmiştir. Motorlar ve kayıtlar Anadolu ile İstanbul arasında münakalâttan menolunmuştur. Ve ilk doğru haber “Ordumuz Afyonkarahisar cephesinde Yunan hatlarına taarruz etti.” Yunan tebliği ise mütemadiyen muvaffakiyetsizliğimizden geri çekildiğimizden, bazı kariyerlerin birer müddet işgal ettiğimizden bahsediyor.

    Istırap içinde eziliyoruz. “ Muvaffak olamazsak her şey bitti değil mi?" Bu suale herkes '-Evet!' cevabını veriyor Ya Mustafa Kemal Paşa, o nerede? Her halde taarruzu bir maksada veriliyor. Bazıları diyorlar ki “Meclisteki muhaliflerden o kadar bıktı ki herçebadâbat [her ne olursa olsun] bir harekete geçti." Bu herçebadâbat sözünü reise bu türlü yakıştıramıyoruz. Muhakkak bir bildiği, bir düşündüğü var. Fakat nedir? O esnada bu lâhza onun beynindeki esrara vâkıf olmak için, canımın vereceğiz. İstanbul’u taarruzun muvaffakiyetinden sonraki meserretten ziyade bu ric'atten [geri çekilme]sonraki facialar işgal ediyor. Sokakla ecnebi askerlerini bize yemeğe hazırlanan canavarlar gibi görüyoruz.

    29 Ağustos - Anadolu hâlâ susuyor "Akşam"da rivayet kabilinden bu havadis; "Bir habere göre askerlerimiz Afyonkarahisar’a girdiler." Fakat altında meseleyi tasrih ediyoruz; "Bu sabah telgrafhane hiç bir malûmat almamıştır. Yunanlılar öğleye kadar hiçbir tebliğ vermediler.'

    30 Ağustos - Anadolu tebliğleri karanlık içinden ilk ışıkları getirdi Dört sütun büyük serlevha ile şu havadis veriliyor "Ordumuzun sol cenabı düşmanın bir seneden ben tahkim ve tel örgülerle takviye ettiği üç sıra siperden mürekkep müstahzar [hazır] mevazii tamamen zaptederek süngü hücumlarla Afyonkarahisar'a girmiştir. Üsera [esir] ve ganaim [ganimet] pek çoktur.”

    Rivayet, istediğimiz kadar: Eskişehir’i zapt etmişiz. Bilecik boğazı ateşimiz altında imiş. Bu akşam gazetesi bizi fersah fersah geçiyor. Hattâ Uşak'ın alındığını bile yazmak gayretkeşliğine düşüyor. Aramızda şöyle konuşuyoruz: “Anlaşılıyor ki Uşak-Bursa hattını alacağız. Şimdiden meseleyi bu kadar büyütmeye ne lüzum var? Ahali muvaffakiyetimizin derecesini ölçmek imkanlarını kaybedecek."

    Bu gazetenin havadisleri muhayyel, buna şüphe yok ve biz meslek, biraz da siyaset endişesiyle onun bu yaygarasından sıkılıyoruz. Meğer o gün Yunan ordusu artık yokmuş. Hakikat, Akşam uydurucusunun hayalini bile geride bırakmış. Meğer o gün İzmir'e doğru yürüyormuşuz.

    31 Ağustos - Sönük bir gün, son havadis şu: "Taarruzumuz olanca şiddetiyle berdevamdır, yalnız henüz resmi haberler gelmemiştir.” Gönlümüz kararıyor. Acaba bir bozguna mı uğradık?

    Ertesi sabah zafer haberleri tevali etti. Gazeteleri sormayınız, hepsi serlevha halinde çıkıyor: “Yunanlılar Dumlupınar meydan muharebesini kaybettiler; kahraman ordumuz mağlûp Yunan kıtaatını Uşak’tan evvel yakalamış ve kısmı küllisini imha derecesinde bir hezimete uğratmıştır. Eskişehir istirdat edilmiştir. Mukaddes Bursa’nın istirdadı haberine anbean intizar ediyoruz.”

    Fakat henüz izah edemediğimiz bir nokta var: Bizim tebliğlerimiz pek ihtiyatlı geliyor Erkân-ı Harbiyenin sükûtunu bir türlü anlıyamıyoruz. Bu son mübhemiyet [belirsizlik] günlerinde, galiba Eylülün biriydi, akşamüstü Adaya gidiyordum. Vapurda büyük bir Rum kalabalığı vardı. Eski yeisleri [üzüntü] gitmiş, bir şeyler konuşuyorlar, gülüşüyorlar, bize garip bir tarzda bakıyorlardı. Merakla soruşturdum, acaba ani bir musibete mi uğramıştık? Arkadaşlarımdan biri, çeneleri kilitlenmiş, yanıma sokuldu, kulağıma eğilerek: “- Güya bozulmuşuz Uşakta Mustafa Kemal Paşayı esir almışlar. ”

    O dakika nasıl ölmediğime hayret ediyorum. Geceyi nöbet içinde kendini kaybeden bir ağır hasta gibi, hezeyan içinde geçirdim. Sabahleyin matbaaya can attık, kimimiz Hilâl-i Ahmer’e, kimimiz Beyoğlu’na koştuk. Şehirde büyük yağmurlardan evvelki boğucu hava vardı, teneffüs edemiyorduk. Hilal-i Ahmer Ankara’ya sordu. Akşama kadar heyecan ve ateş içinde dolaştık, durduk.

    Nihayet Hilâl-i Ahmer'e bir şifre geldiğini haber verdiler. Bu şifre âdeta Türk tarihinin anahtarı idi; gittik, şu haberi okudular: ‘Yeni Yunan Başkumandanı General Trikopis Erkân-ı Harbiye Reisi, Levazım Reisi, Onüçüncû Fırka Kumandanı 2 Eylül akşamı Uşak civarında esir edilerek Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin karargâhlarına gönderilmiştir. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri esirlerine nezaketle muamele ederek yeni Başkumandanı mukadderatın bu cilvesinden dolayı teselli eylemiştir."

    Gûya havadisi gizli tutacaktık, Ankara’nın tenbihi böyle idi. Mümkün olsa gazeteyi bir tarafa bırakıp münadi gibi sokaklarda bağırırdık. Susmak ve saklamak mümkün mü idi?

    Nihayet “Akşam" gazetesinin matbaa pencerelerinden, sokakla çıldırmış gibi, saçlarını yolan, göğüslerini döven, yerlere yatarak çırpınan halka tevzi ettiğimiz nüshası ve bütün sayfayı dolduran klişe; “Elhamdülillah İzmir’e kavuştuk."

    Başkumandan ilk günü beyannamesini şu cümle ile bitirmiştir: “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri."

    Ve son günü hâdiselere şu cümle ile nihayet veriyordu. “Akdeniz hedefine varıldı."
  • Beni biraz da olsa tanıyan arkadaşlarım tarihi ne kadar sevdiğimi bilir. Bu yüzden, etkileyici bir kitap olan Şimal Yıldızı- Son Kore Gazileri kitabını okuduktan sonra sistemde incelemesi bulunmadığı için az da olsa farkındalık oluşturması için bir şeyler ekleme ihtiyacı hissettim. Kitabın yazarı Cem Fakir uzun yıllar NTV’de çeşitli idari görevlerde bulunan ve ayrıca bu süreçte yedi belgesele de imza atan biri. 2010 yılında oradan ayrılan Cem Fakir ilk kişisel belgeseli olan Şimal Yıldızı’nı iki bölüm halinde yayımlar ve aynı zamanda da kitap olarak baskısı yapılır. Açıkçası bu kitabı okuyuncaya kadar kendisini tanımıyordum ama ilk fırsatta tüm belgesellerini de izlemeyi düşünüyorum. Şimal Yıldızı belgeselini izlemek isteyenler için de bağlantı adresini ekliyorum.

    Şimal Yıldızı-1 https://www.youtube.com/watch?v=zzcAgOR0lNQ

    Şimal Yıldızı-2 https://www.youtube.com/watch?v=H8k0TQDd7Q8

    Kitaba gelecek olursak;
    Gürsel Öncü’nün önsözde belirttiği gibi “ Bu kitabı okurken dünya görüşünüzü, tarihle ilgili fikirlerinizi, siyasi tercihlerinizi, savaş-asker antipatisi veya sempatisini bir kenara koyun; nasıl olsa kaybolmazlar. Sadece 20’li yaşlarda şu veya bu nedenle ateş hattına girmiş 80’liklerin hikâyesini dinleyin. Evlerine döndüklerinde bağrımıza basamadığımız, 60 yıldır bırakın hatıralarını hatırlarını bile soramadığımız çocukların hikâyelerini…”

    Yazar kitabının genel ya da askeri bir tarih çalışması olmadığını, yola çıkış amacının Kore’ye giden insanların bu savaşı nasıl yaşadıklarını anlayarak döneme ışık tutmak olduğunu ifade ediyor. Ve bu yola çıkmasına yol açan sebebin de Anadolu Ajansı'na düşen bir haber olduğunu belirtiyor.

    Bir Kore gazisinin tren garındaki bankın üzerinde ölü bulunması…

    Memleketinden binlerce kilometre uzağa savaşa yollanan, ölümlerden dönüp gelen, sonrasında unutulan ve 80 yıllık yaşamı bir bankta sonlanan bu gazimizin durumu yazarı çok etkiliyor ve hemen çalışmalarına başlıyor.

    “Bu sözlü tarih çalışmasını yaklaşık iki yıl içinde 7 coğrafi bölgede, 18 ilde gerçekleştirdik. Türkiye'nin 40 farklı kentinden subay astsubay ve er 124 Kore gazisi ile görüşme olanağı bulduk. Her birinin çok değerli anılarını, deneyimlerini dinledik ve 60 yıl öncesine birlikte gittik. Acı dolu savaş günlerini onların sayesinde benliğimizde hissettik, savaşa kurban verilenlerin sızısını yüreğimizde taşıdık.”

    Uzatmamak adına o yıllarda hâkim olan siyasi ve askeri atmosfere fazla girmek istemiyorum, kitabı okurken genel anlamda o hususlara vurgu yapılıyor. Kore’ye asker gönderme kararı alındıktan sonra ilk birlikler İskenderun Limanı'ndan Amerikan nakliyat gemileriyle 3 hafta süren uzun bir deniz yolculuğuna çıkıyor. Çoğu deniz bile görmemiş olan askerler sıcak havadan ve dev dalgalardan dolayı çok zor zamanlar geçiriyor ama en çok da yemek konusunda zorlanıyorlar.

    Piyade Üstçavuş Hasan Kandemir:
    ''Onların değişik yemekleri vardı. Birçoğumuz o yemekleri yiyemedik. Ekmek vermiyorlar. Bizim milletimiz ekmeğe alışkın, pilavı bile ekmekle yerler malum işte. Fakat çok az bir dilim ekmek verirlerdi, onu da bir dakika içerisinde hemen yutardınız. Sonra bir şey kalmazdı tabi. Onların yemekleri hep haşlama, bizim yemeklere benzemiyor. Yemekhanelerin de kendine has kokusu var, oraya gittiğimiz zaman iştahımız da kaçıyordu. Çok zorluk çektik giderken yemek hususunda."

    Kore’ye varıldıktan sonra askerlerimiz gidecekleri noktalara sevkediliyor. Savaşa beklenmedik bir şekilde Çinlilerin Kuzey Kore lehine dâhil olmasıyla şiddet giderek artıyor ve askerlerimiz en ciddi kayıplarını Kanuri’de Çinlilerin yaptıkları baskınlar sırasında veriyor bulundukları noktadan geri çekilmek zorunda kalıyorlar. Beş gün süren bu mücadelede toplam 218 askerimiz şehit düşüyor, birçok askerimiz de esir düşüyor, yaralanıyor. Sonrasında ise Türk ordusunun Kore’deki en önemli taarruzu olarak tarihe geçen Kumyangjangni muharebeleri gerçekleşiyor ve büyük bir başarı elde ediliyor. 1950-1953 yılları arasında süren savaş boyunca 16 binden fazla Türk askeri Kore topraklarında savaşıyor. Kayıplar hariç resmi rakamlara göre 721 askerimiz şehit düşüyor, 2147 askerimiz ise yaralanıyor.

    İş savaşmakla da bitmiyor. Ülkemize geri dönen birçok gazimiz ağır psikolojik sorunlarla baş başa kalarak sivil hayata uyum sağlamada zorlanıyor. Nasıl zorlanmasın ki…

    Piyade er Adnan APAYDIN:
    “Döndükten sonra üç ay tabii psikolojik olaylar oluyor. Geceleri uzandığım yerden fırlayıp kalktım öyle ‘Ateş! Ateş!’ diye. Çünkü orada geceleri uyku uyumuyorsun, mümkün değil.”

    Muharebe er Ahmet DÜZYOL:
    “Havai fişekler atılıyordu. Ben de dalgın dalgın gidiyordum. Tabi kendimizde değiliz. Giderken havai fişek ‘Boom’ deyince ben de attım kendimi yere. Bütün millet toplandı ve orada görenler başladı ağlamaya. Ben tabii çok kötü oldum o anda. Şimdi biz orada silah sesi, bomba sesiduyunca tam siper yatıyorduk yere… Havai fişek atılınca ben gitmişim Kore’ye.”

    Kitap çok kaliteli bir baskıya sahip, boyutu da geniş. Her sayfa konuya ilişkin resimlerle ve gazilerimizin konuyla ilgili anlatımlarıyla desteklenmiş ve okurken zamanın nasıl geçip gittiğini anlamıyor kendinizi o atmosferi yaşarken buluyorsunuz. İçerisinde sizi etkileyen, duygulandıran o kadar çok anektod var ki…

    Ne yapın edin kitap henüz temin edilebiliyorken bu kitabı alıp okuyun derim. Hayırlı Cumalar.
  • Birçok Müslüman Haram el-Şerif'e kaçtı ve kimileri orada beyhude bir direniş sergiledi. Bir Latin gözlemciye göre ''savunmacılar surlar boyunca ve kent içinde geri çekildiler, bizimkiler (Aksa Camii'ne kadar) peşlerinden giderek onları öldürdüler ve kestiler, camide öylesine bir katliam yapıldı ki askerlerimiz ayak bileklerine kadar düşman kanına bulandılar''.
    Thomas Asbridge
    Sayfa 119 - Say - 2014
  • ..biraz da TÜRK ordularındaki disiplini görsünler. Çünkü bizimkinden çok ayrı ve çok üstün onlardaki disiplin. Bizim askerlerimiz seferde eskisinden daha uygunsuz, sorumsuz; Türk askerleriyse tersine daha ölçülü, daha çekingen davranıyorlar. Çünkü onlarda, barış zamanı fakir rahatsız etmek, malını çalmak birkaç kötek cezasıyla geçiştirildiği halde, savaşta en ağır cezaları görüyor. Parasını vermeden bir tek yumurta almanın cezası tam elli sopa. Onun dışında, karın doyurmayan, az ya da çok değerli herhangi bir şeyi çalanlar hemen kazığa geçiriliyor ya da başları kesiliveriyor.
    Fatihlerin en zalimi olan Selim üstüne yazılardan okurken şaştim: Mısır‘ı aldığında Şam şehrini bolluk ve güzellikle saran eşsiz bahçelere askerlerinden hiçbirinin eli değmemiş; hem de kapalı değil açık oldukları halde.
  • Yahya Kemal ,Balkanlar için;"Türkler,bir deniz gibi Balkanlardan çekilmiş lâkin tuzunu bırakmış,bütün o topraklar Türklük kokuyor."diyor.Ne kadar güzel bir söz Balkanlara gittiginizde hala orada ki Osmanlı mimarilerini goruruz.Oradaki insanlara "Turkiyeden geliyoruz" denilince gozlerinde hep bi isilti parlar.Belki hala ayni sinirlar dahilinda olmasakda 500 yıllık ortak gecmisimiz bizi bir yapiyor.
    Peki neden unutuldu bu eski vatan.?
    Anzaklar Canakkalede olen askerleri icin her yıl o kadar mesafeyi gozardi edip ,gelip atalarini anarken.Bizi ordaki atalarimizi anmakdan mahrum eden gaflet nedir?

    Belki şoyle diyebilirsiniz;"eskiden vatanmis simdi degil beni ilgilendirmiyor"diyebilirsiniz.Peki o zaman Balkan savaslarinda sehit olan askerlerimiz, dedelerimiz niye oralarda canini feda etmis neden onca sivil katledilmis.Gunumuzde her ulkenin siniri belli fakat bir zamanlar dedelerimizin yasadigi yerleri can verdigi yerleri ve sehitlerimizi unutmamak icin oğrenmeliyiz "Balkanların Nasıl Kaybedildiğini" ogrenelim ki  dogu anadoluyu,egeyi ,karadenizide aynı sekilde kaybetmeyelim.