• Kırsal kesim ile merkez şehirler arasında kültürel aracı konumundaki kasaba halkı da ilgimizi çekmişti. 1950'lerde birkaç aile giysi ticareti yapmak için İstanbul'a göçmüştü. Eğitimli bazı kadın ve erkekler ise ülkenin başka yerlerinde meslek sahibi orta sınıfa dahil olmuşlardı. Ekonomik nedenlerle göç edenlerin çoğu bağlarını tamamen koparmamıştı, yaz tatillerinde kasabayı ziyaret ediyorlardı. Kültürel aracılık hem yerel ve idari yönetimlerde görevli memurlar tarafından, hem de başka şekillerde yürütülmekteydi. İki ulusal kurum, ortopedi hastanesi ve ordunun komando eğitim okulu, devlet ile taşra yönetimi arasında önemli bir bağ yaratmıştı. Her iki kurum da ülkenin her yanından hasta akrabalarını ya da askerlik görevini yapan oğullarını ziyaret eden 'yerel turistleri' kasabaya çekmekteydi. Ayrıca Eğridir Gölü kenarına kurulmuş olan bu güzel kasaba yurt içinden ve dışından turistler için de bir çekim merkeziydi.
    Nancy Lindisfarne
    Sayfa 16 - İletişim Yayınları
  • Eskiden Askerlik #Vatan Ve #Namus Borcuydu

    Şimdi Banka’ya Kredi Borcu Oldu...✅🇹🇷🇹🇷🇹🇷
  • ''Hayatı ve ölümü yaratan'' Allah'ın adıyla...

    Ne kadar insanın neşesini kaçıran, içini karartan bir gerçeklik değil mi ''ölüm'' ?

    Akşam ölsem, ertesi gün öğleye bir çukurda tek başımayım!..

    ''Bir beyin cerrahının ölümle yaşam arasındaki keskin sınırlarını, kabullenişlerini ve uç noktalarını en sinsi hastalık olan kanserle mücadelesine şahit oluyorsunuz...

    Bu kitap aslında bir vasiyet... Bir babanın ölüme giderken bebeğine, biricik kızına bırakabileceği onun nasıl birisi olduğunu bilmesi için varolmuş bir “gerçeklik” bu iki paragrafı arkadaşım Pınar'ın incelemsinde görünce kitabı okumak istedim.

    ''Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
    Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?'' NFK

    Hayatımız hep bir şeyleri merak etmekle geçiyor. Çocukken büyümeyi, okulu, ''karne notlarını'',ehliyet sınavını, üniversite, KPSS sonuçlarını, askerlik, evlilik, doğum sancısı ve doğum..derken hepsi tecrübe edildikten sonra, asıl ve biricik merak kalıyor, hep ötelediğimiz : ölüm ve ötesi !

    Hamile kadının karnını elips şeklindeki dünyaya benzetmişimdir. O dünyada bir canlı, dışarıdan hiç bir gücün dahli olmaksızın şekil alıyor, gözler, kulaklar, ağız, beyin...iskelete damarlar, et, deri giydiriliyor.

    ''Vakti gelince de'' o dünyadan bu dünyaya doğuyor. Orada zi-şuur olsa ona dense ki, senin bu yaşadığın dünya ile kıyas edilemeyecek kadar farklı ve çok güzel bir yaşam biçimi daha var; hayal bile edemez.

    Ve an geliyor bu dünyadan bir başka dünyaya doğmaya sıra geliyor ve adı : ölüm. İnsan tohumu toprağa ekiliyor, yeniden biteceği günü bekliyor.

    Ateist doktor, kadavrada ruhu arıyor ve Tanrı yok işte diye inkâr ederken, iman etmiş doktor, işte diyor, ruh gerçekliği olmayınca insan böyle et kemik yığını...Ruhu yaratan ve bu bedende enerji gibi tutan Allah, şimdi onu çıkardı...

    Biliyorum uzun incelemelerin talibi pek yok ve yine biliyorum, kendimi durdurmasam, bu inceleme kısa bir kitapçık olur. Zamanım sınırlı olduğu için redakte etmeksizin yayınlayıp, meşguliyetime dönmem gerekiyor.

    Yine arkadaşımın incelemesindeki ''yazarın eşinden TED konuşması'' ile noktalarken, derim ki; herkesin okuması gereken eserlerden...

    https://www.ted.com/..._reality?language=tr
  • Dedem bana bir günlük bırakmıştı, pazar sabahları kahvaltıdan sonra huy edindim, onu okuyorum.

    O zamanlar askerlik 3 seneymiş. Severmişsin, askere gidermişsin dönebilirsen evlenirmişsin. Dedem denizaltında erlik yapmış, şehit olmaktan değil de toprağa gömülememekten korkarmış. Ninem 3 sene beklemiş onu. Tek bir haber, tek bir mektup almadan tam 3 sene beklemiş. Dedemin nineme mektuplarından karalamalar var günlükte. O zaman sevmelerin içinde edep varmış.

    O zaman, sevmelere sahip çıkılırmış. Görmeden, duymadan, haber bile almadan tutulurmuş verilen sözler. Şimdiki gibi kaç kişiyi idare edebiliyorsun muhabbetleri dönmezmiş gençler arasında. Sevmek demek, yan yana gömüleceği kişiyi seçmek demekmiş.
  • Bana sorsan insanoğlu secdeden gayri yerde böyle eğilmemeli. Fakat askerlik etmemiş, belli. Etmişse de yedek subaymış her hal. Komutan teftişte böyle mi yürür? Bu yedeklerin tokadı bile nafiledir.
    Askerlik dedin miydi yürüyüş: bir, tokat: iki, yiğitlik: üç sert olacak. Harp edilmeden de yiğitlik mümkün. Bu seferkisi tamamdır artık. Ha dayan hemşerim sonuna vardık.
  • II. Dünya Savaşı Bittikten Sonra 30 Yıl Daha Savaşmaya Devam Eden Japon Askeri: Hiroo Onoda

    Hiroo Onoda, 19 Mart 1922 ‘de Japonya’da doğmuştu. 17 yaşındayken, Çin Tajima Yoko Ticaret Şirketi için çalışmaya başlamış, 20 yaşına geldiğinde, Japon İmparatorluk Ordusu’na alınmıştı. Onoda, burada, “Nakano Okulu” komando sınıfı “Futamata” da bir istihbarat subayı olarak eğitilmiş ve 26 Aralık 1944 günü, Amerikan mevzilerine sızıp sabotajlar düzenlemek üzere Filipinler’in Lubang Adası’na gönderilmişti. Komutanı Onoda’yı görevlendirirken: “Kesinlikle intihar etmeyeceksin. Belki üç yıl sonra, belki de beş yıl sonra olacak, ama ne olursa olsun, seni almaya geleceğiz. O zamana dek, yalnızca bir tek askerin kalsa bile, ona komuta etmeye devam et.” Demiş yani hiçbir şart altında teslim olmaması ve yeni bir emre kadar başının çaresine bakmasını emretmişti.

    Teğmen Onoda da bunu yaptı. Savaş sonra erdikten sonra 30 yıl daha çarpıştı. Bu süre boyunca zaman zaman savaşın bitmiş olabileceğine ilişkin işaret ve bilgilere rastlamış, adalara Japonya’nın teslim olduğunu bildiren kâğıtlar atılmıştı. Bunların altında Japon Genelkurmay Başkanı’nın imzası da vardı. Ancak her defasında bunun bir Amerikan propagandası olduğunu düşündüğü için direnmeyi sürdürmüştü.

    Çünkü “Bir Japon olarak Onoda bir takım varsayım ve inançlara sahipti. Onoda’nın, “Teslim Olmak Yok: Otuz Yıllık Mücadelem” adlı kitabında anlattığı gibi, Japonlar, Japonya’nın “tanrılar ülkesi” olduğu için yenilemeyeceğine inanmaktaydılar. Onoda “100 milyon canımız onura feda olsun!” sloganı kulaklarında çınlayarak askerlik görevine gitmişti. Bunun anlamı, Japonların asla teslim olmayacakları ve son kadın veya çocuğun ölümüne dek mücadeleyi sürdürecekleriydi. Bu inançla aşılanan Onoda, Japonya’daki savaş sonrası hayatla ilgili haberlerin yalan olduğunu “biliyordu.” Onoda bu bağlamdaki düşüncesini, “Bir tek Japon hayatta kaldığı sürece Japonya’nın teslim olmayacağına içtenlikle inanmaktaydım. Aynı şekilde, yaşayan bir tek Japon kalmışsa, o zaman Japonya’nın teslim olmadığı anlaşılmıştır” diyerek anlatacaktı. Onoda ve arkadaşlarını ikna etmeyi amaçlayan broşürler uçaklardan adaya atılıyordu. “Kayıp” askerleri kurtarmaya çalışan Japon arama ekipleri adadan ayrılırken Japonca gazeteleri ormanda bırakıyorlardı. Gazetelerle broşürlerde Japonya’nın değişmiş askeri durumu ve uluslararası ilişkileri hakkında bilgiler bulunuyordu.

    Gerçeği öğrendikten sonra, Onoda yaptıkları bu durum hakkında, “Amerikalıların bizi aldatmak için özgün Japonca gazete haberlerini değiştirmekte olduklarını, bizimse bu aldatmacaların foyasını çıkardığımızı sanıyorduk” diyecekti. 1959’a kadar Onoda ve yanında sağ kalan tek asker arkadaşı, Kozuka, bu hayal ürünü dünya düzenini tamamıyla benimsemişlerdi. Onoda, bu durumu şöyle anlatacaktı: “O zamana kadar öylesine çok sabit fikrimiz oldu ki, bu fikirlere uymayan hiçbir şeyi anlayamıyorduk. Düşüncelerimize uymayan herhangi bir şeye rastladığımızda, hemen istediğimiz anlamı taşıyacağı şekilde yorumluyorduk.”

    İşte bu şartlar ve zihin dünyasında Onoda savaşını sürdürüyor, giderek azalan cephanesini korumaya çalışıyordu. Adada ilk yıllara, öteki Japon gerillaları ile görüşmekteydi. Ama bunlar da birer ikişer ya teslim olmuş ya da ölmüşlerdi. Sonunda Onoda, tek başına kalmış ve ortaya da çıkmayınca Aralık 1959’da resmi makamlarca ölü olarak ilan edilmişti.

    Bu durumdan habersiz olan Teğmen Onoda, yerinin bulunmaması için sık sık mağara değiştirmiş, Amerikalılarla işbirliği içinde olduklarını düşündüğü yerel halk ve polisle çatışmış, hayvanları çalıp, ekinleri ateşe vermişti. Adada bulunduğu süre boyunca 30’dan fazla insanı öldüren, 100’den fazlasını da yaralayan Onoda’yı ne Amerikalı askerler, ne Filipinli polisler, ne adadaki yerlilerinin düşmanlığı ne de Japonların defalarca gelen arama ekipleri yolundan döndürememişti.
    Böylece yıllar geçti ve 1974’te, adaya ayak basışından tam 30 yıl sonra Lubang’a bir Japon öğrencisi geldi. Norio Suzuki adlı bu öğrenci Filipinler, Malezya, Singapur, Myanmar, Nepal ve bölgedeki diğer ülkelere seyahat etmek üzere ülkesinden ayrılmıştı. Gazetelerden kayıp askerler hakkında pek çok haber okumuş olan Norio Suzuki, Hiro Onoda’yı karşısında görünce onu Japonya’ya geri götürmek istedi.

    Ancak Onoda silahını bırakma emrini ancak komutanı, Binbaşı Yoşimi Taniguchi’den alacağını söyleyerek bütün ısrarlarına rağmen gelmeyi reddetti. Bunu üzerine Japonya’ya dönen Norio Suzuki, artık kitapçılıkla uğraşan eski Binbaşı’yı bularak Filipinlere getirdi. Karşısında 30 sene önceki komutanını gören Onoda, nihayet ikna olmuş ve onun emriyle, çalışır durumdaki Arisaka Type 99 marka tüfeğini, tüm cephanesi, üniforması ve kılıcıyla beraber eski Binbaşı Taniguchi’ye teslim ederek 10 Mart 1974’te II. Dünya Savaşı’nı sona erdirmişti.
  • "Almanca, İngilizce. Latince. Goethe. Schiller. Rus-Alman savaşları. Karlofça-Pasarofça Antlaşmaları. Fen bilimleri. Sayıların kökleri, köklerin kareleri. Tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Ne alıp ne sattıkları. Türk yazınının en anlaşılmayan örnekleri. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. Faust'un özü. Bulutların oluşması. Ezberlenen şiirler, ezberlenen sözcükler, ezberlenen formüller... Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum."