• Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve Enver Paşa işte bu zümredendir. Bu insanlar bu dünyayı 30 yaşında öğrendiler, Suriye’de, Arabistan’da askerlik yaptılar ve ardından Balkanlar’a gittiler. Osmanlı İmparatorluğu, çökme döneminde olsa da bir değişim içerisindeydi. Öylesi bir ortamda büyük kumandanların çıkmaması mümkün değildi ve burada bir tesadüften bahsedilemez. Bu grup, monarşi ile geleceğin Cumhuriyet’i arasında bir denge hesabı yaptılar ve cumhuriyet öne geçti.
  • Türk erkekleri ne büyük bir ordu ve askerlik sevgisi besliyorlar
  • "Zır cahil anam bile "4 yaşlarındaydım" demez. "4-5 yaşlarındaydım" der. "Öğretmenlerimden bir tanesi" gibi bir kullanım olabilir mi? Leblebi mi sayıyorsun? Öğretmenlerimden birisi diyeceksin. "Konuya vakıf olduk." yazmış. E önce dernek olsaydın.. Hani a'nın üzerinde şapka?" (H.A.T.)

    Diyelim böyle bir kitapla karşılaştın, içine çekmedi, hoşlanmadın, hatalar yazarlığa yakışmayacak hatalar. Yarım mı bırakırsın yoksa yazar emek verip yazmış diye devam mı edersin? Peki okurken bizim harcadığımız emek? Vakti heba etmek olmuyor mu bu da? Seçici olacağız o hâlde. Hasan Ali Toptaş okumak konusunda seçici olun der. Çünkü ömür kısa, sandığımızdan çok daha kısa.. Bırak, yarım bırak, çeyrek bırak.. Öbür türlüsü vaktini -vakit derken aslında hayatını- heba etmektir, olmaz.
    İşte bu seçicilik eleğinin hep üstünde kalacak bir isim Hasan Ali Toptaş. Yazım, imlâ ve anlatım konusunda ayrı bir hassasiyeti var. Tam bir edebî metin okuyorsunuz bu yönüyle. Ayrıca samimiyeti her cümlesine sızmış, sular seller gibi de akıyor kitabı.

    Heba'nın kahramanları hep bir yönüyle boşa gitmişler. Bir zalim eliyle yahut kendi elleriyle, eline güç geçmiş adaletsizler ve vicdansızlar eliyle, dedikodu ile iftira ile.. Her birimiz gibi yani. Hebayız..

    Birbirine bağlı 7 bölümden oluşuyor kitap.

    Anahtar: Ziya ev sahibesi Binnaz hanıma anahtarını teslim edip şehir hayatından kendini kurtaracakken anahtar teslimi hüzünlü bir törene dönüşüyor. Çünkü anahtar sadece bir metal parçası değildir; anılardır, hayatlardır. Bu bölümden sonra kendimi biraz kandırılmış hissettim.

    (7 bölümü tek tek yazarsam çok uzun olacak.)

    Rüya, Huzur ve Yazıköy bölümlerinde köyü, köy halkını, köy halkının "zürriyetsiz" damgası yapıştırdığı Kenan'ı, bilge karakter Hulki Dede'yi ve diğerlerini tanıyorsunuz.

    Sınır; başlı başına bir uzun hikaye sayılabilecek kadar sağlam. Kitapta en uzun anlatılan bölüm burası. Ziya'nın askerlik yıllarını anlatıyor burada yazar. Ama ne anlatmak.. En ağır hâlleriyle. Yaşıyormuş gibi. Bu bölüm hakkında yazılacak çok şey var ama o donanım bende yok. Adı bile bir inceleme konusu.

    Son iki bölüm Minnet ve Fenâ. Burada artık kalp ritmi ve tedirginlik artıyor. Beni en çok etkileyen kulübenin yazar tarafından açıldığı o son iki sayfalık kısım oldu.

    "Kalkıp açtım."

    Neydi o öyle.. Düş ve gerçek iç içe. Yazar ve Ziya göz göze..

    "Beni buldular."

    Beynim bulandı benim.

    Son olarak; şehirlere, nesnelere, insanlara anlam yüklemek gibi bir huyum var. Bir yıl kadar yaşamak zorunda kaldığım Denizli'yi -Hasan Ali'nin doğup büyüdüğü bu şehri- Hasan Ali Toptaş'ı o dönemler tanımış olsaydım, sadece onun için sevebilirdim. Hatta Zafer gazozunu, meydandaki o horoz heykelini bile sevebilirdim. Gerçekten.

    Yazıyı sonuna kadar okumuş birileri var mıdır bilmiyorum ama -varsa selam olsun -Hasan Ali Toptaş hâlâ hayattayken okumakta geç kalmayın, düşünenler varsa ertelemesin hiç.

    Keyifli okumalar.
  • “ÖNEMLİ NOT” Adlı Romandan:

    ORHAN KEMAL Hakkında;

    Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914'te Adana'nın Ceyhan ilçesinde doğdu!... Orta son sınıftaki eğitimini yarıda bıraktı!... Çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık ve ambar memurluğu yapan Orhan Kemal 1937 yılında evlendi!... 1938 yılında, Niğde'de askerlik görevini yaparken Ceza Yasası'nın 94. maddesine muhalefetten yargılanarak beş yıl hüküm giydi!... 1940 yılında Bursa Cezaevi'nde Nâzım Hikmet'le tanışması sanat yaşamının önemli dönüm noktalarından biri oldu!... 26 Eylül 1943'te serbest kalan Orhan Kemal 1951 yılında İstanbul'a yerleşti!... Bu dönemden itibaren geçimini yazarlıkla sağlayan Orhan Kemal, 1966 yılında bir ihbar nedeniyle yeniden tutuklanarak Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildi!... Otuz beş gün sonra salıverildi!... İlk şiirlerini Raşit Kemali adıyla Yedigün, Yeni Mecmua gibi dergilerde yayımlayan Orhan Kemal, Nâzım Hikmet'in etkisiyle düzyazıya yöneldi!... İlk düzyazısı Balık adıyla 1940 yılında Yeni Edebiyat gazetesinde yayımlandı!... İlk öykülerini ise 1942 ve 43 yıllarında İkdam ile Yurt ve Dünya dergilerinde yayımlayan Orhan Kemal daha sonra Varlık, Gün, Yığın, Seçilmiş Hikâyeler, Yaprak, Yeni Başdan, Yeditepe, Beraber gibi dergilerde de yer alırken birçok romanı da Vatan, Dünya, Ulus, Son Havadis ve Cumhuriyet gazeteleri tarafından tefrika edildi!... Kardeş Payı'yla 1958 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanan Orhan Kemal, Önce Ekmek'le de 1969 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı'nı ve TDK Öykü Ödülü'nü kazandı!... 72. Koğuş, Murtaza, Eskici Dükkânı, Kardeş Payı ve İspinozlar (Yalova Kaymakamı) adlı yapıtlarını oyunlaştırdı!... 72. Koğuş'la 1967 yılında Ankara Sanatseverler Derneği tarafından en iyi oyun yazarı seçildi!... Orhan Kemal'in ailesi tarafından 1972 yılından beri yazarın ölüm yıldönümünde verilmek üzere Orhan Kemal Roman Armağanı düzenlenmektedir!...
    { Yayına Hazırlayan: Işık ÖĞÜTÇÜ }
  • Herkese merhaba kısa bir süre sonra askerlik görevimi yerine getirmek üzere aranızdan ayrılacağım. Bu zamana kadar herhangi birinin kalbini kırdıysam özür dilerim. Hakkınızı helal edin...
  • Savaş Karşıtı bir yazar Stefan Zweig, Dünyaya savaşların ve Hitlerin neler yapabileceğini 10 yıl önceden görmüş bir ama 1. Dünya savaşına zorla götürülmüş bir adamın hikayesini yazmış..

    Mecburiyet, savaşın ve askerlik sisteminin kötü olduğunu bilen ama genede kendini bir mecburiyet'te göre bir adamın hikayesini anlatıyor..

    Kısa konuşmalar ve anlamlı sözlerle güzel mesajlar veren bu kitap listenize eklenmeli ve özellikle'de askere daha gitmemiş arkadaşlarımız için okunması gereken şart bir kitap..

    Keyifle Okumanız Dileklerimle....
  • teknik olarak benim adım kırmızıya yakın duran bir metinle karşıma çıkan orhan pamuk'un, kafamda bir tuhaflık, doğrusu zihnimde, benim adım kırmızı kadar bir tat bırakmadı.
    belki de bu tekniği ilk o romanda denediği için de olabilir bu. bundan emin değilim. bence tekrara düşmüş bir metinle karşımızda duruyor kitap.
    her ne kadar mevlüt'ün olduğu bölümleri üçüncü tekil şahısla anlatmayı denese de. tekrarlı bir metindir bu.
    ayrıca bu romanda tecrübe ettim ki kısa metinlere birinci tekil şahıs gitmiyor.
    salt o kahramanı kendi diliyle konuşturacağım diye üç cümle de olsa yazmak, metni hantallaştırıyor. okur bütünden kopuyor.
    özellikle birinci tekil şahısla anlatılan hikaye vurucu değilse okur psikolojik olarak soğuyor; evet, okur birinci tekil şahısla kahramanın ruhunun kapısını aralıyor, fakat bütüne ulaşamıyor.
    haliyle kitap fazlasıyla bireysel, okurda ziyadesiyle bencil oluyor.
    metni kronolojik sıraya tabi tutmadan anlatmasını zekice, cümle kurulumu ise (kabul edelim) berbat buluyorum.
    romanı okurken keşke metnin tamamını ikinci tekil şahısla yazsaydı dedim kendime. böylece metnin içindeki anlatmaya çalıştığı yer yer ironiyi ve örtülü felsefeyi daha iyi yapardı. bu onun eline metni yazarken daha çok koz verirdi doğrusu.Kitabı okurken yer yer kar romanının izleğini gördüm. siyasal kutuplaşmaların olduğu sahnelerde. ki mevlüt'ün askerlik için kars'a gitmesi bunun göstergesiydi. evet, bildiğimiz yerleri yazmalıyız, doğru; ama iyi yazar bilmediği yerleri de bizlere iyi anlatan değil midir? ayrıca metinde oturmuş bir şiirsellik ve felsefi gerilim göremedim. oysa masumiyet müzesinde bunu iyi yapmıştı. umutluydum bu romana başlarken bu yüzden.
    bence orhan pamuk derhal hayatın kıyısında, yoksul, 'tutunamayanlar'ı yazmayı bıraksın. çünkü beceremiyor. onları hissedemiyor. hissedemediği için metin yapaylaşıyor. en iyisi o zenginleri anlatmaya devam etsin. en azından yapay olmuyor, onları iyi yazıyor.
    şiirsel bir dil kullanmadan fakiri anlatamazsınız, fakat zengini anlatırken buna pek gerek yok. yine de hakkını teslim edelim: kitapta şiirsel, ruhuma dokunan tek bir cümle vardı. o da kitabın son cümlesiydi: "ben bu alemde en çok rayiha'yı sevdim."
    sonuç olarak orhan pamuk benim yazarım değil.