• 237 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10

    Düşmana yamaç yukarı saldırma, yamaçtan aşağı gelen düşmanın önünde durma, kaçıyormuş gibi yapan düşmanı kovalama, sıkı askerlerinin üzerine yürüme, düşmanın yemini yutma, geri çekilenlere müdahale etme, düşmanı kuşattığında ona kaçabileceği bir alan bırak, köşeye sıkışmış düşmana baskı yapma. İşte bu savaş sanatıdır.


    İyi bir komutan ve düşünür olarak ünlenen Sun Tzu (Sun Zi)’nun doğum ve ölüm tarihi tam olarak bilinmese de MÖ 6. yüzyılda yaşadığı kabul görmektedir.

    Savaş Sanatı’nın M.Ö. 6. yüzyılda yazıldığı düşünülmektedir, ama Sun Tzu’ ya ait olup olmadığı tam olarak kanıtlanamamıştır. Eserde genel olarak Çin geçmişindeki beyliklerin savaşlarına ve bu savaşlarda bir komutanın takınması gereken tavır ve uygulaması gereken taktiklere yer verilmiştir. Bu kitap, askeri taktiklerin ve savaş üzerine söylenmiş sözlerin bir araya getirildiği insanlık tarihinin en eski ve en kapsamlı aynı zamanda da en fazla araştırılan, incelenen ve tartışılan bir strateji metnidir.

    Sun Tzu’nun askeri bir komutan olması sebebiyle, verdiği öğütlerin neredeyse hepsi askerlik ve savaş ile ilgili... Fakat eser bütün dünyada sadece askerlik alanında değil, iş idaresi ve kişisel gelişim gibi pek çok alanda da bir strateji klasiği olarak kabul görmüştür.

    Uzun yıllar derslere konu olmuş, sürekli olarak alıntılar yapılmış, büyük komutanların, siyasetçilerin ve strateji uzmanlarının başucu kitabı olmuştur.

    Yazıldığı zamandan günümüze kadar asılar geçse de, teknoloji gelişse de değişen pek bir şeyin olmadığını, halen ekonomi, politika dünyasında benzer stratejilerin geçerliliğini koruduğunu görüyoruz.

    13 farklı başlık altında toplanmış, konusuna göre sınıflandırılmış öğütler, örnek olaylarla açıklanmıştır. Yazar ne demek istediğini, konuyla ilgili düşüncelerini her kadar doğrudan, basit cümlelerle anlatmış olsa da benzetmeler ve istiarelerle yapmıştır.

    Sun Tzu’nun savaşta deneyimleyip bizimle paylaştığı en önemlileri;
    - Düzgün bir hazırlık en az savaşı yürütmek kadar önemlidir,
    - En iyi zafer, savaşa gerek kalmadan kazanılandır,
    - Sun Tzu’ya göre uzun süren savaşın galibi yoktur,
    - Bir savaşı kazanmak için sadece kendi gücümüzü değil, ama aynı zamanda karşı tarafın güçsüz yanlarını ve zaaflarını da kullanmamız gerekir.

    Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı kitabı savaşın ve stratejinin nasıl bir sanat gibi icra edilmesi gerektiğini açıklayan kısa, fakat düşündürücü bu eser olmakla birlikte, verdiği tavsiyeler, politika, hukuk, iş dünyası, ekonomi ve spor gibi birçok alanda uygulama alanı bulabilecek niteliktedir. Kitabın bu özelliği, Savaş Sanatı’nı basit bir askeri strateji kitabı olmanın çok ötesine taşımaktadır.

    Herkes bir savaşım içinde değil mi? Etrafımız maddi ve manevi düşmanlarla çevrilmiş değil mi?... Mutlaka okumalı!

    https://www.ilimvemedeniyet.com/...-sun-tzu-sun-zi.html
    https://tarihibilgi.org/...kinda-degerlendirme/
    https://yorumcadisi.blogspot.com/...tzu-savas-sanat.html
    https://www.kitapveyorum.com/savas-sanati-sun-tzu/
  • 308 syf.
    Atsız okumaya Bozkurtlar kitabıyla başlamama rağmen devamını uzun süredir getirememenin rehaveti vardı. Şayet Ruh Adam kitabı kütüphanede tedadüf önüme çıkana kadar. Kitabın arkasına bakınca kitabın daha çok kişisel tahlillere yer veren ve ruh adamın nefsi ile mücadele halinde olduğunu anlatan bir serüven olacağını az çok anlamıştım. Ama asla bu kadar etkileyici olacağını tahmin dahi edemezdim. İlk sayfalar aslında daha önce bir kitabını okumama rağmen onun yazım diline ne kadar yabancı olmadığımı ve anlattığı Uygur hikayesiyle ilk izlenimim tıpkı İstanbul hatırasına olduğu gibi masalı önceden verip devam eden olayın günümüze yaklaşık bir dönemde bu olay örgüsü sembolleri üzerinde olacağını öngördüm ki öylede oldu . Geçmişte Mete’nin ordusunda subaylık yapan Yüzbaşı Burkay’ın günümüzdeki Selim Pusat ‘ın kimliği ile karşımıza çıkıyor. Padişaha bağlılık yemini eden, kralcı bu subayın Cumhuriyet’in kurulması ile ordudan atılması bununla birlikte öğretmen olan eşi Ayşe'nin görevinden uzaklaştırılması ve 3 yıl sonra görevine geri alınması ile olay örgüsü geniştiyor. Ayşe öğretmenin üç öğrencisi Güntülü, Aydolu, ve Nurhan zeka ve şiirsel güzellikleriyle öne çıkan karakterlerden oluyor. Fakat Selim Pusat kendinden 25 küçük olan Güntülü 'ye aşık olduğunu anlamasıyla birlikte aslında karakterine ne kadar aykırı olduğunu ve tek düşüncesi askerlik olan bu adamın kendiyle çatışmasına sebep oluyor. Geçmiş yaşamındaki gibi benzer acılar çeken ve aşk ızıdırabı çeken Selim Pusat'ın hikaye boyunca atsız tarafından birçok sembollerle daha doyumlu bir okumaya ulaştırdığını söylemek çok doğru olur. Çünkü hikaye boyunca Pusat'ın arkadaşı Şeref olarak görünen kişinin aslında var olmadığını onun Pusat'ın kendi şerefi olduğunu düşünüyorum.
    Kitap boyunca beni çok etkileyen sahneler oldu örneğin Güntülü 'nün ben ok atılmayanlardanım dediği bölümü okurken ooo falan kelimeleri ağzımdan istemsizce dökülüverdi. Ama en can alıcı ve direk bir film sahnesi gibi gözlerimde canlanan sahne Metehan, Atilla, Kürşad gibi komutanların Selim Pusat' ın mahkemesine katıldığı bölümlerdi.

    Ayrıca kitabın içinde geçen bir şiiri aylar önce karşıma çıktığında defalarca dinlemiştim fakat bu şiirin bu kitapta olduğunu bilmiyordum ve burada karşıma çıkınca yine bir ooo demeye başladım. Ve o şiirin kısa bir bölümünü okuyan sevgili usta Hayati İnanç 'ın bu eşsiz yorumunu da paylaşmak isterim. https://youtu.be/QQ4H0QFQc54

    Son cümlelerime gelecek olursak kitabı bitirince o kadar çok sevmiştim ki bazı bölümlerine tekrar tekrar dönüp okudum. Mutlaka tavsiye ederim iyi okumalar
  • 308 syf.
    ·9 günde·10/10
    Sembollerle dolu olan ve müthiş bir edebi/tarihi birikim içeren bu kitabı incelemek, dolayısıyla hakkını vermek oldukça zor. Mesela kitabın ana kahramanı Selim Pusat'ın askerlik yıllarında intihar eden yakın arkadaşı Şeref'in, aslında Selim Pusat'ın kendi şerefi olabileceğini size nasıl kolay yoldan anlatabilirim, bilmiyorum. Küçük bir deneme yapayım:

    Selim Pusat, askerlik yıllarında, yakın arkadaşı Şeref ile birlikte iftiraya uğramış ve ordudan atılmış bir kişidir. Ordudan atılmayı hazmedemeyen Şeref'in intihar etmesiyle, ordudan atılmış bir askerin şerefini kaybetmiş sayılması arasında elbette bir sembolik bağlantı vardır. Şeref'in zaman zaman ortaya çıkıp Selim Pusat'a doğru yolu(şerefli yolu) göstermesi de bundandır... İşte kitapta bunun gibi birçok sembol var ve çözebilmek gerçekten ustalık istiyor.

    Bu düşünceyle, kitabı bitirdiğim andan itibaren birçok farklı sitede birçok farklı okurun yazdıklarını okumaya başladım ve bir türlü tam olarak hislerimi yansıtan bir yazıyla karşılaşamadım. Çünkü bu kitabı anlatmak ve parçalara ayırmak gerçekten çok zor. Tam kitabı parçalara ayırmaya niyetleniyordum ki, karşıma ekşisözlük'te bir yorum çıktı. https://eksisozluk.com/...lkisehrebirfilmgelir isimli yazar arkadaş, kitaba dair en doyurucu ve bilgilendirici cümleleri yazmıştı. Kendisinden aldığım izin ile onun yorumlarını da burada paylaşıyorum. Bu yorumlar kitabı okumuş olanlara da okuyacak olanlara da büyük bir fayda sağlayacaktır:

    "Bilindiği gibi Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız’ın nehir romanlarının sonuncusu. (Ömrü vefa etmediği için son romanını tamamlayamadığını düşünüyoruz.) Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt ve ardından Ruh Adam. Kimi insanın ön yargılı baktığı bu Atsız romanının bu denli çok okunmasının ve sevilmesinin sebebi nedir? Kendimce açıklayayım.

    1. TARİHİ-EFSANEVİ ZEMİNE OTURTULMUŞ OLAY ÖRGÜSÜ:

    Roman, iki farklı olay örgüsü üzerine kurgulanmış. Bunlardan birincisi romanın hemen başında anlatılan Uygur Masalı ve Yüzbaşı Burkay, ikincisiyse asıl olay örgüsünü oluşturan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e atlanmış bölüm ve Selim Pusat’ın maceraları. Eseri bir bütün halinde incelediğimizde, birbirinden tamamen farklı görünen bu iki olay örgüsünün temelde birbiri üzerine inşa edildiği anlaşılabiliyor. Uygur Masalı, yani çekirdek olay asıl olayın örgüsünü şekillendirmiş. Kitap boyunca anlatılan olaylarda anlamlandırılamayan ne varsa aslında hepsi bu Uygur Masalı’nda gizlenmiş ve anlamlandırılmış durumda. Kişi kadrosundaki şahısların paralellikleri iki olayda da asla şaşmamış, özenle oluşturulmuş. Eserin birinci ve en önemli başarısı buradan geliyor. Yani tarihi, efsanevî ve zaman zaman gerçekçi olaylardan.

    2. GERÇEK VE DOĞAÜSTÜ ARASINDA SIKIŞAN KİŞİ KADROSU VE KARAKTERLER:

    Kişi kadrosu tam da olaylara göre işlevsellik kazanmış karakter ve tiplerden oluşmakta. Asıl kahraman yani Selim Pusat, Uygur Masalı’nda anlatıldığı gibi askerî bir temele sahip. Hatta Osmanlı’ya bağlılık yemini eden bir subayken Cumhuriyet dönemindeki ordu durumunu da analiz etmiş biri. Bu da geçmişten Cumhuriyet’e bir köprü vazifesi olarak kullanılmış. Bir nevi Burkay, beden değiştirip Pusat olmuş. (Pusat karakteri, Atsız’ın kendi hayatından da kesitler taşımakta.)

    Eserin içindeki bütün yan kişiler Uygur Masalı’nda Burkay’ın, esas bölümde de Pusat’ın etrafında şekillenen, hayatımızın her bölümünde karşılaşabileceğimiz insanlar. Selim Pusat, diğerlerinden değişken ve karmaşık yönleriyle ve iç çatışmalarıyla ön plana çıkarken diğer kişiler onu mutluluğa, mutsuzluğa, iç çatışmalara sürükleyen ve yerli yerinde kişiler. Zaten Pusat’ı karakter hüviyetine sokanlar da onlar: Ayşe Pusat, Güntülü ve diğerleri. Gerçek ve doğaüstü olaylar arasında sıkışan kişiler eserin en başarılı taraflarından biri.

    3. DEKORATİF VE FİGÜRATİF TİPLER:

    Roman, Türk halkının çok sevdiği askerî kimlikler üzerine kurulu. Militarist övgü ve yergiler, militarizmin analizini yapan kişiler, askerî kimlikleri olan sert ve mağrur karakterler var. Yeni rejimle ortaya çıkan rütbeler, sistemler; olur olmaz yerlerde ortaya çıkan erler, komutanlar...

    Eşinin hapse atılmasından sonra, dolaylı yoldan da olsa, o da cezalandırılan; kutsal meslek icra eden bir öğretmen var Baş rolde: Ayşe Pusat. öğrencileriyle iyi ilişkiler kuran, hem ideal bir eş hem de ideal bir öğretmen modelidir. Ve tabii ki haksız yere cezalandırılmış mağrur öğretmen.

    Başarılı olması, öğretmenlerine karşı saygıları ve olumlu yapıları ile genel kültürlü ve edebiyat düşkünü öğrenciler, tabii ki başta: Güntülü! kurgunun içinde yeri geldiğinde dekor, yeri geldiğinde figür yeri geldiğindeyse tam merkezde olan tipler eseri güçlü kılan diğer yönler.

    4. RÜYA GİBİ BİR AŞK:

    Eser çok fazla karşılaşılamayacak ve sabrı tüketecek, yukarıda saydığım birçok unsurla süslenmiş bir aşkı anlatıyor. O kadar karmaşada böyle bir aşkı okuyucuya yansıtmak muazzam bir olay. Rüya gibi bir aşk. Betimlendiği kadarıyla sert görünümlü karakter ve tiplerin yüz kaslarını gevşeten görüntüler oluşturuyor kafanızda. Tarafı olduğunu kişiler tek tek güzelleşiyor, tarafı olmadığınız kişiler ise tek tek çirkinleşiyor. İyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini çarpıştırıp duygusal coşumculuk yaratması bir tarafa her şeyi sembolleştiren diyaloglar bir tarafa. Edebi akımını kestiremeyecek derecede unsurlar barındırıyor.

    5. EDEBİYATIN SERPİŞTİRİLMİŞ OLMASI:

    Elbette roman edebî bir tür. Ama bu eser edebî bir tür olmaktan ziyade edebiyatın kendisi. Halit Ziya’nın Servet-i Fünun döneminin kendisini edebî bakış açısıyla anlatan Mai ve Siyah’ı gibi olmasa da edebiyatı da bizzat içinde barındıran bir roman. İçinde Orta Asya Türk Edebiyatı'ndan Divan Edebiyatı'na ve hatta Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı'na dair detaylar, değerlendirmeler, şiirler üzerinden duygu aktarımlarını görebiliyorsunuz.

    Hatta roman, Atsız’ın iki meşhur şiirini içinde barındırıyor. Biri, eserde ego uyandıran “Mutlak Seveceksin” şiiri, Diğeriyse şiirde Nirvanalardan “Geri Gelen Mektup”tur. İki şiir de bir filmin soundtrackları gibi tam zamanında devreye girip gereken etkiyi yapıyor. İki şiirin de hikayesi mevcut kurguyu en iyi şekilde yansıtıyor.

    6. DİL KULLANIMI, KONU ÇEŞİTLİLİĞİ VE DİYALOGLAR:

    Din, tarih, psikoloji, sosyoloji, edebiyat, şiir barındıran eser güçlü diyaloglara da sahip. Birçok sözcüğü vecize niteliği taşıyan diyalogların bulunması eseri farklı kılıyor. Yeri geldiğinde askerî, yeri geldiğinde resmî, yeri geldiğinde samimi, yeri geldiğinde edebî, yeri geldiğinde siyasî, yeri geldiğindeyse vecize niteliğinde diyaloglara ve monologlara sahip. Dili ise tam edebiyat ders konusu: açık, akıcı, duru ve yalın.

    7. MANEVİYAT VE TANRI TEMSİLİYLE DOĞAÜSTÜ VE ŞAŞIRTICI BİR SON:

    Eser şaşırtıcı ve metafizik ögelerin ışığında sona eriyor. Sona ererken ilk kitaptan son kitaba kadar bütün tip ve karakterler bir tiyatro oyunun sonu gibi tek tek reverans yapıyor. Şaşırtıcı diyaloglar ve vak’alar, ortaya çıkan kişiler, şaşırtıcı ve doğaüstü bir mekan, uzay düzlemindeki bir zaman, tanıdığımız birçok isimle hiç beklenmedik bir sonla tam da başta geçen bir replikle bitiyor. Bu şaşırtıcı son da eserin tekrar okunması isteğini uyandırıyor.

    YORUM:

    Okumayanlar için Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor ve Deli Kurt okunduktan sonra okunması tavsiyemdir. Bağımsız da okunabilir ama böylesi daha iyi olacaktır.

    Fantastik ögeleri mistik ve gerçekçi bir yapı içerisinde işleyen roman, muhtevası ve kurgulanışı yönüyle çağdaşı Türk romanlarından farklı bir yapıya sahip. kişi kadrosu bakımından da İslamiyet öncesi ve yeni Türk edebiyatının ortaya karışığı şeklinde. Yaşadığı olaylarla tip’ten karakter’e dönüşen Selim Pusat’ın mağrur yalnızlığı, kimliği, kişiliği öyle güzel yansıtılmış ki o kişinin yerinde olmak istiyorsunuz. Bir tarafta Ayşe Hanım'a saygı duyuyorsunuz. Aynı zamanda Güntülü’yü de seviyorsunuz. Hatta bazı davranışlarını tasvip etmeseniz de ona kızamıyorsunuz.

    Tarih ve edebiyat bilgi birikimiyle muazzam bir eseri bize kazandıran Atsız, bu romanında Türk kültüründen ve edebiyatından beslenerek, modern romanın yapısı kullanmış. Tipleri çeşitlendirip karakterlerin ruhsal yapısına derinlik kazandırmış ve eserin içerisinde belirgin bir şekilde yer etmelerini sağlamıştır."
  • Mustafa Cemil Kırımoğlu’nun babasının adı Abdülcemil, annesinin adı Mahfüre’dir. O, 1943 yılında Sudak’ın Ayserez köyünde doğmuştur. Babası Rus ordusunda savaştığı yıllarda o altı aylık bebek iken ailesi ile birlikte 1944 yılında Kırım’dan Özbekistan’ın Andican bölgesine sürgün edilmiştir. Çocukluğu sürgün olarak yaşadığı Özbekistan’ın Andican bölgesinde geçmiştir.

    Kırımoğlu’nun okul hayatı da Özbekistan’ın Andican bölgesinde başlamıştır. Rus dilinde ortaöğrenimini tamamlayan Kırımoğlu, Taşkent Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümüne girmek için müracaat etmiştir. Ancak “Sovyetlere sadık olmayan bir milletin mensuplarını bu fakülteye almıyoruz.” diyerek reddetmeleri üzerine bir fabrikaya işçi olarak girmiştir.

    Arkadaşları ile birlikte 1961 yılında Kırım Tatar Millî Gençlik Teşkilatı’nı kurmuştur.

    1962’de Taşkent Ziraat Mekanizasyon ve Sulama Enstitüsüne girmiştir. Üç yıl sonra Sovyet Gizli Haber Alma Teşkilatı KGB’nin isteği üzerine, Komünist Parti ve Sovyet Devleti aleyhinde propaganda yaptığı gerekçesi ile okuldan atılmıştır. Okuldan atıldıktan sonra askere çağrılan Kırımoğlu, “Mademki bu ülkede Kırım Tatarlarının hiçbir vatandaşlık hakları yok, öyleyse askerlik borcumuz da yoktur. Vatanından vahşice sürülmüş ve vatanı olmayan bir insan, bu devlette neyi müdafaa edecek? Bana güvenmeyen bir devlete sadık kalacağıma dair askerlik yemini
    edemem.’’ diyerek askere gitmeyi reddetmiştir. Bunun üzerine bir buçuk yıl hapis cezası verilmiştir.

    Kırım Tatarlarının durumu ve onların hakları konusunda mektuplar ve makaleler yazarak Sovyetler Birliği’nin
    insanlara karşı acımasızlığını bütün dünyaya duyurmuştur.

    Böylece 1969 yılında ikinci defa tutuklanarak üç yıl hapse mahkûm edilmiştir. 1974 yılında ise üçüncü defa tutuklanan Kırımoğlu, bir yıl Sibirya’da şartları hayli ağır olan çalışma kampına sürgün edilmiştir. Sonraki yıllarda iki buçuk yıl bu çalışma kampına bir kez daha gönderilen
    Kırımoğlu, kamp cezası bittikten sonra beşinci ve 1983 yılında ise altıncı defa tutuklanmıştır. Toplamda, hayatının 15 yılını sürgünde, ceza kamplarında ve hapishanelerde geçirmiştir.

    Kırımoğlu, 1987 yılında arkadaşları ile birlikte Moskova Kızıl Meydan’da Kırım Tatarlarının dünyada büyük yankılar uyandıran gösterilerini organize etmiştir. 1989 yılında Taşkent’te kurulan Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilatı’nın başkanlığına seçilmiştir. Kırımoğlu’nun çalışmaları ve mücadeleleri sonucunda 26 Haziran 1991 tarihinde II. Kırım Tatar Milli Kurultayı Akmescit’te toplanmıştır. Meclis başkanlığına da Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu seçilmiştir.

    Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, bu kitabın hazırlandığı 2018 yılı itibarıyla Kırım Tatar Millî Meclis eski başkanı, Kırım Tatar halkının millî lideri, Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın Kırım Tatarlarından Sorumlu Yetkilisi ve Ukrayna milletvekilidir.
  • 149.
    Küçük Aykırı Eylemlerin Gereği! — İnsanın töre meselelerin de bir kez de olsa daha iyi kararına aykırı davranması; uygulama durumunda taviz verip tinsel özgürlüğü saklı tutması; herkes gibi davranıp böylece herkese nezaket ve iyilik göstermesi, sanki düşüncelerimizdeki sapmayı telafi etmek: —Bu pek çok vasat düzeyde hür düşünceli insan için sadece bir tereddütsüzlük olmayıp, “şerefli”, “insancı”, “hoşgörülü”, “aşırı titiz davranmayan” anlamını taşır, ve zihinsel vicdanlara ninni diye söylenen güzel sözlerin tınlamaları gibi olur: Böylece biri çocuğunu Hıristiyan kutsamasına götürür ve bunu yaparken de tanrıtanımazdır, öbürü ne kadar çok halkların birbirlerinden nefret etmesini lanetlerse lanetlesin, herkes gibi askerlik yapar ve bir üçüncüsü bir kadınla kilisede evlenir, çünkü dindar akrabaları var ve utanmadan rahip önünde evlilik yemini eder. “Başkalarının her zaman yapmış ve yapmakta olduğunu, bizim gibi biri de yaparsa, önemli değil’” — böyle çınlar ham önyargı! Ham hata! Çünkü zaten güçlü, eskilere dayanan ve akılsızca kabul gören geleneklerin, bilinen akıllı birisinin koyduğu eylemle bir kez daha onaylanmasından daha önemli hiçbir şey olamaz: Böylece bunu duyan herkesin gözünde aklın kendisi onay alır! Görüşlerinize bütünüyle saygı duyuyorum! Ne var ki, küçük aykırı eylemler daha değerlidir.