• Tarifini yapmaya çalıştığınız her duygunun içinde bulunan his onu anlatılmaz kılar.
    Belkide anlatmayı en çok imkansız kılan duygunun adı AŞK 'dır.
    Aşkı anlatmak için eline her kalemi alanın söylediği tek söz "Biz anlatmaya başladıktan sonra Kalem bitti sözler bitmedi."peki anlatmakla anlaşılacak bir duygumudur bu aşk?
    Yaşamadan söze gelip tarifi verilecek bir duygumudur aşk.
    Hocanın biri camide Sevgi ve İlahi aşk ile ilgili vaaz verirken,cemaatten biri kalkar ayağa kalkar ve hocam der ben eşeğimi kaybettim burada bu kadar insan toplanmışken illaki biri görmüştür sen bi söylesende gören varsa yerini söylese. Hoca sohbetinin bu gereksiz konu için kesildiğine bozulur ama çok da belli etmez. Tamam der sen geç şurada otur. Sohbetten sonra bakarız.
    Hoca sohbetine devam eder. Sohbeti bitirir ve cemaate sorar. Ey cemaat der. Hayatında hiç aşk yaşamamış varmıdır. Soru karşısında şaşıran cematten bir süre sonra 3 parmak havaya kalkar. Ben hiç aşk yaşamadım der hiçde ne olduğunu bilmem. Bunun üzerine eşeği kaybolmuş kişiye dönen Hoca. Sen birtane eşeğini kaybettin bak Allah sana 3 eşek gönderdi. Ve Sözlerine şöyle açıklık getirir Hoca: Sevmek ve sevilmek için dünyaya gönderilen insanoğlu hala aşkı tatmamışsa ot için yaşayan eşekten ne farkı kalır...

    Kalbini onun kalbine bir saatin tiktakları gibi uygun düşecek şekilde ayarlamadıkça yaa bir enstrümanın ses akordu gibi kalbini onun kalbine akort edip aynı sesi verir hale gelmedikçe "Muradım odur,onun muradı muradımdır" demek ne kadar doğrudur.
    Zor olduğu kadar yaşamasıda bir o kadar Mutluluk veren duygununun adıdır. Aşk dillerden dillere nesillerden nesillere aktarıldı hep. Padişahlar gibi savaş kazanmadılar, kanda akıtmadılar ama aşk adına dillerden de düşmediler çünkü onların savaşları kalplerine ezelden verilmişti. Galibi olmayan bu savaşın mağlubuda olmayacaktı.
    Aşk, ne kazanan aradı ne kaybeden, sorsalar şimdi dünyada leylasına kavuşamayan mecnuna en çok kendi kazanmıştır. Çünkü ona leylaya aşkı yüzünden mecnun denildiğinin sevinciyle bile sevinmiştir. Aşk nedir diye sorduklarına feda etmektir derler. Canından geçip canını benlikten geçip varlığını feda edebilmenin adıdır aşk.

    Gelelim kitabın içeriğine. Kitabın ismi Aşktandır bu sadece kitapa isim vermek için değil de Dünyanın aşktan nasıl geçtiğini anlatan en güzel sözlerin en özenle seçilmiş hali diyebiliriz. Eğer bu dünyada birşeyden bahsediyorsanız başına AŞKTANDIR koyarsanız işte ozaman o his duygu sizden bir parça haline gelir. Leyla ile Mecnunun,Yavuz Sultan Selimine cariyenin aşkı ve hayatta Mem ile zin en az Leyla ve mecnun kadar dillenmiş aşklarını anlatan kitap. Bu kitabı en güzel kılan tarafı Divan edebiyatı ile süslenmiş olması kitaba daha ayrı bir hava katmış. Son darbeyi yapmak sözcüğünü iyi değerlendiren yazar son sayfalarında Aşkın en büyüklerinden tabir edeceğimiz Mevlana ve Şemsin aşklarından bahsetmesi, aşkın en güzel halini de gözler önüne koymuş oldu...

    Adam dedi: Sevmek nedir?
    Gölge : Emektir, Vazgeçmektir.
    Adam dedi: en çok sevdiğim kimdir ?
    Gölge dedi: En çok çaba sarf ettiğin, onun için başkalarından ve başka şeylerden vazgeçtiğindir.
    Adam dedi: Sevdiğimii nasıl anlarım?
    Gölge Dedi: Toprağında tırnak izin, yolunda ayak iziin olur.Hava gibi istemeden içine çeker,nefes gibi bilmeden verirsin ?
    Adam dedi: Ya Aşk nedir?
    Oda kitabın içinde...
    İyi okumalar.
  • Burada gömülüdür.  https://i.resimyukle.xyz/7cfPay.jpg işte tam burada. Şair Ahmed Arif 'in oğlu Filinta Arif'in yaptığı bu mezarda. Akdeniz'in oğlu gemisine binip sonsuz bir diyara yelken açmış ve keşke mezardan çıkartıp ona bir sürü şiir yazdırtabilsem diyen bir ben bırakmıştır geride.

    Sevgili Ahmet Erhan 'daşım Mete Özgür 'ün bir zamanlar kalbini çok feci kırdım. Bu sebeple hediye aldığı bu kitabı 4 ay elinde tuttuğu, kutupta yaz gibi bu kitaba hasret bıraktığı ve sonunda ağlayıp sızlamalarıma dayanamayıp tek cildini gönderdiği için kendisine teşekkürlerimi ve özürlerimi bir arada sunuyorum. İkinci cildi erken göndermesi için şimdiden ağlamaya, ayrıca yazması 6 hafta süren incelemeye başlıyorum.

    Bugüne kadar okumuş olduğum yaklaşık 400 şiir kitabından 1970 1980 kuşağı şairlerinin daha acı dolu, daha çaresiz şiirler yazdığını söyleyebilirim. Çünkü toplumumuz ideolojik nedenler yüzünden en çok o dönemde acı çekti, hüsrana uğradı, işkence gördü, 650000 kişi hapse girdi. Sadece kaydı belli olan 464 kişi işkenceden öldü. 50 kişi idam edildi.

    O kanlı kavganın etkileri yaşayanlar üzerinde hala derinden hissedilir. O dönemde şiddet ve korkuya dayalı izlenen politika ve bastırma Ahmet Erhanın söylediği gibi resmen ülkemizin göğünü kararttı. İdealist gençler, adalet yokluğu nedeniyle öfkelenip isyan edince geri dönemeyecek şekilde kayboldular hayattan. Bu sebeple bu ağır yükün o dönemin şairlerini daha çok etkilemesi olağan bir durum.

    Ahmet Erhan bu acılı kuşak şairlerinin önemli bir temsilcisidir. Onun şiirleri genel olarak acı, umutsuzluk barındırır ve sürekli ölümü düşündürür. Tüm kitaplarındaki genel tema; ölüm, acı, yalnızlık ve hiçliktir. Ülkenin acılı durumu her kitabında yer yer kendini göstermiştir.
    Arasıra mutlu olduğunu belirtse de sadece birkaç dize ile sınırlı kalan bir duygu olmuştur Ahmet Erhan için mutluluk. 

    Bireysel ilişki biçimlerinde sıklıkla baba, ayrı olduğu için sürekli acı çektiği bir sevgili ve sevgiliyle ortak kullandığı bir anne karakteri kullanmıştır şiirlerinde ve bu durum oldukça dikkat çekici dizelere sahiptir.

    "Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarından
    Benim ol ve beni bir gecede yeniden doğur derim ona
    Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
    Bir gecede sevgilim
    Sabahında yine anam ol." 

    Genelde duygusal olarak her dara düştüğünde anne karışımı sevgiliyi kullanmış. Çoğunlukla doğduğuna pişman olmuş bu durumu şu dizelerle dile getirmiştir.

    "Rahmini çarşafla örttüm
    Beni bir daha doğurmayasın diye"

    Her daim kötü berbat bir adam olduğunu vurgulamasının yanında bazen iyi bir insan olduğunu, annesini sevdiğini de belirtmiştir ancak asıl isyanını, öfkesini ve aynı zamanda sevgisini en çok babasına göstermiştir. Alkoliklik bayrağını babasından devralmış, baba yokluğu ve alkolü şiirlerinde öyle yaratıcı, öyle dokundurucu bir biçimde işlemiş ki onun o dizelerini okurken kendinizi alkolik bir yetim olarak hissetmemeniz mümkün değil.

    Diğer belirgin konusu ise ölüm ve ölümle eşit dengede tuttuğu doğum. Aynı anda hem ölmek hemde defalarca doğmak istiyordu. 

    "Önüme çıkan her kadına beni doğur diyorum."

    Devamlı ölmek ve yeniden, yeniden doğmak isteğini Ahmet Erhan'ın yaşadığı hayatı sevmemesine, yeniden dünyaya gelip farklı bir hayat sürme isteğine bağlayabiliriz.

    İlk kitabındaki şiirlerinde daha çok
    öldürülme semptomları yaşarken ilerleyen kitaplarında yerini intihar sonucu ölümlere bırakmıştır şiirlerine. Çünkü sevdiği şairlerin çoğunun intihar etmesi kendisini derinden etkilemiştir. Paveseyi öldüren ilaçları kendisi içmek istemiş ve Attila Jozsef'i ezen trene binerek Attila Jozsef'i ezmeyerek onu kurtarmak istemiştir. Ölümlerine sebep olarak alkolü seçse de her türlü intihar seklini şiddetle düşündüğü dizelere sıklıkla rastlanır.

    " İplerimiz uçuşuyor havada
    Takacak yerimiz yok boynumuzdan baska."

    Kitaplarını tek tek incelemiş olsam da yine ufak detaylar yazmak istiyorum.

    İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke diğer kitapları gibi yoğun olarak hüzün içerir. Dönemin toplumsal sorunları ve ülkenin içinde bulunduğu karmaşık yapı, sağ - sol ilişkileri ön plandadır. Ülkenin genel durumunu gayet başarılı bir biçimde yansıtarak başladığı toplumsal şiir yolculuğunda giderek daha bireysel acılara yönelmiş olsa bile her kitabında ülkenin yaşanmış acılarını şiirleri vasıtasıyla okuyucuya her zaman ulaştırmıştır.  Sokaklarda ve evlerde yaşanan bir takım siyasi içerikli olaylar kitaplarında giderek başka bir biçime dönmüştür şiirlerinde. 

    Yaşamın Ufuk Çizgisi kitabında kişisel duygu yoğunluklarını resmettiği şiirlerinde, bilinç dışı çatışmalarını ve insan ilişkilerinde yaşadığı sorunları biraz daha ön plana çıkartmıştır. 

    Bir sonraki kitabı Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı nda sevda kalemiyle yazdığı şiirlerinde aşkın ve ayrılığın insanı nasıl yaraladığını öğretmiştir okuyucularına.

    Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin İçin kitabında ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde yaşadıklarını tekrar anımsamış ve yine aşk acısının verdiği ezikliğini sonuna kadar hissettirmiştir. 

    Ölüm Nedeni: Bilinmiyor ile artık sıfırı tükettiğini ve gün gün ölüme koştuğunu görmemiz mümkün. 

    Deniz, Unutma Adını! kitabı ise dolaylı olarak aşkı bir kenara bırakıp daha çok babası, oğlu ve kendi çocukluğunu anlatan şiirlere ev sahipliği yapmıştır. 

    Genel analizlerimi burada noktalayıp kişisel analizime, kendi iç dünyama geçiyorum.

    Ahmet Erhan’ın ölüm rengine bürünmüş bir portresi vardı ve ben hep dolaşmaya başlamıştım onunla kendi kıyılarımda. Neden bilmem onu bu kadar sevdim. Şiirlerini çok içten yazdığı için mi beni çok etkilediği için mi? Sanırım onun kitabını 4 ay hasretle beklememdi en etkili neden.
    Şiirlerindeki bu bitme, yok olma ve ölüm isteği de yabana atılamaz bir cekicilikti aslında. Bir şekilde yaşam felsefem olan olan bir isim oldu artık. Onunla doğmadım evet hatta tanımıyordum ama roller değişti. Yeni bir dil öğrenmiş gibiyim. Çok yeni aslında geçmişimiz. Kendisiyle Ocak ayında tanıştım. İki kitabı geldi elime. İlk hediye şiir kitaplarım olduğu için hayatıma bir sıfır önde girmişlerdi. Kendimi bildim bileli kendime bolca şiir kitabı aldığım için kimse bana şiir kitabı almayı gerek görmemişti. Ahmet Erhan bu yüzden belki de benim için çok özel.

    Daha önce ismini pek duymadığım, aşina olmadığım bir isimdi Ahmet Erhan. İsmini bilmediğim binlerce kaliteli şiir sahibi şairler hala vardır. Hepsine selam olsun. Umarım bir gün yollarımız kesişir.

    Alacakaranlıktaki ülke isimli kitabından göz gezdirmek amacıyla rastgele bir sayfa açtım. 81. sayfa düştü önüme. Şiiri ortasından okumaya başladım. Uzun bir şiirdi, uzun bir şiirin son dizeleriydi.

    "Sabahtı. 
    Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
    O, bunu da tersinden anladı
    Kibriti çaldı, 
    Yazdığı bütün şiirlere.

    Sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
    uzun uzun ağladı..."

    O dizeler beni vurmuştu. Sadece o sayfayı 10 belki 20 kere peşpeşe okuduğumu hatırlıyorum. Şiirleri gece okumayı severim daha anlamlı gelirler bana. Daha çok hissederim, daha çok duygulanır, şiirin tadını daha çok alırım. Ama bu uzun şiir aklımı başımdan aldığı için gece olmasını bekleyemedim.

    Uzun bir şiirin son dizeleri beni büyülemişti sanki. O gün bu gün o kitabı başucumdan hiç ayırmadım. Ne zaman azıcık mutlu olduğumu hissetsem kitabı açıp depresife bağladım kendimi. Zaten epeyce vardı Ahmet Erhan şiirleriyle iyice gün yüzüne çıkmıştı melankolikliğim.

    Geceydi aldım başımı avuçlarıma ve serdim kucağıma kitaptaki tüm şiirleri. Uzun bir şiirin son dizelerinden hala bir türlü kopamadım. Uzun uzun okudum, yazdım, çizdim, dinledim. Bir dua gibi hergün tekrar ettim. Ölüme en uzak bildiğim kendimi, gün gün öldürmek istedim. Çünkü yaralıydım o cırcır böceği gibi. Düşlerimdeki nehirleri denize kavuşturmak istedim. Şiir gitgide tüketiyordu. Bu şiiri burada bitiremezsin dedim kızdım öfkelendim ama ne çare o ölmüştü ve ölümü uzun bir gülümseyişe dönüşmüştü. Yaşlarla dopdolu gözlerimiz kurumadan gece yarıları söylenen ninni başlamıştı. Bu şiir bana Ayna grubunun bir şarkısını hatırlatmıştı. Artık her şey bitti, nasıl inandırayım demişti şarkı sözleri. Bir yalnızlık duygusu sızarken şairin yüreğinden bu şiir de bitmişti.

    İnsanlar işlerine giderken ben acıya giderim diyerek bir kalemin kendi kendini yazdığı bir başka şiire daha aşık oldum. Üstünü örttüğüm acılarımın tekrar bilincine varmaya başladım. Her akşam kent kararırken yüreğimde kararmaya başlamıştı bu kitapla beraber. 

    Sonra, sonrası mı? Kitap bitmişti ve beni bir hüzün kaplamıştı. Büyüsüne öyle bir kapılmıştım ki kitabı sonundan okumaya başladığımı sonradan fark ettim ve normal insanların yaptığı gibi ilk sayfaya geçtim ve o kitabı sabaha kadar okuyup okuyup başa sardım.

    Kitaba adını veren şiir Alacakaranlıktaki ülke şiiriydi. Ülkenin alacakaranlık halini yaşamasam da okuduğum kitaplar sayesinde haberdardım geçmişte ülkemin çektiği acılardan. Kara bir kefen gibi gerilirmiş akşamlar bu yoksul ülkenin üstüne. Çocuklar hep sorarmış. "Niye bu silah sesleri niye bu ölümler baba?" Ölüme gider gibi ayrılırmış insanlar evden. Kitaplar bile toplatılırmıs. Sokağa çıkma yasağı zaten hep varmış bu özgür olmayan yaralı ülkede. Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık, bu korku biterse şiirler yazarım o zaman demiş şair. Bak o alacakaranlık o korkular bitti işte şiirlerini yazabilirsin desem ne fayda. Çünkü yağmur dinmiş sabah olmuş bitirmişti şarkısını cırcır böceği.

    Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istedim. Her şey, üstüme örttüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşalmasıyla başlamıştı ve olmuştu ne olduysa. Acı yüreğimden beynime sızmaya başlamıştı sayfalar ilerledikçe. Bugün de ölmemişti annesi, bugün de yüreğini kalkan etmişti kendine. Bir yüzü ayrılığa bir yüzü hayata dönük olsa da yaşıyordu ama yaşamak ona fayda vermiyordu. O yine her gün oturup ölümü düşünüyordu. Bir darağacında veya yolda yürürken. Hayatın en güzel anı olan yirmi yaşında o oturup ölümü düşünüyordu. Çünkü arkadaşları, yoldaşları genç yaşta ölüyordu (öldürüyordu.) Tabutlarına güller iliştirmek için güller almak istiyordu. Ama hep karakış yaşayan bir adamın mevsimlerinde gül olmuyordu. Çünkü kayıpları vardı ve o oturup şiir yazıyordu. Tabutu başındaki arkadaşlarına.

    "Gülmek için çok geç 
    Ağlamak içinse erken
    Kalakalmışım bir boşlukta
    Dostlar ölüp giderken."

    Erdal Eren gelmişti aklıma. Hani 17 yaşında idam edilen küçük çocuk. Ve ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde başta Deniz Gezmiş olmak üzere Yusuf Aslan, Necdet Adalı ve öldürülen diğer gençler. Yanılmıyorsam ilk kurban Taylan Özgür’dü ve devamı gelmişti. Erdal ise on yedi yaşında öldürülmüştü. Hani Teomanın 17 şarkısını yazdığı Erdal. Gerçi on sekizinde öldürülse de değişen bir şey olmayacaktı. Az daha büyük olmanın kime ne faydası vardı. 

    İşte bu siyasi iç hesaplaşma yüzünden tedirginlik yaşıyordu. Her ne kadar ölmek istiyorum dese de, çoğunlukla ölümden çok korksa da o aslında bir çocuk olup yeniden, yeniden doğmak istiyordu ve binlerce şiir yazabilmek. Ama hep ölüyordu arkadaşları ve sıranın kendisine geleceği günü bekleyip acı çekmeye devam ediyordu. Bu kadar acı çekmiş olmasına bir yandan sevindim aslında. Sevindim evet çünkü o acı çekmese, usul usul gözyaşları birikmese böyle yürek yakan şiirler yazamazdı belki de.

    Acının, gözyaşının bilincine vararak özgürce yaşamak istiyordu. Çünkü seviyordu bu hayatı. Ölümünün bir faydası olacaksa eğer kendini kuşağında yaşayan acılı çocuklar için kendini kurban etmeye bile hazırdı. Çözemediği çok şeyler olsa da hayatında, hayatı ve ülkesini çok seven devrimci bir yoldaştı ve çağdaş bir kaybeden. Ölümün köşe başını tuttuğu birgün yüreği de susmuştu ve Akdeniz'e giden bir gemiye binip çekip gitmişti.

    "Nereden başlasam bilmem ki
    Her şeyi anlatmak gelir içimden" 

    Yaşamın ufuk çizgisi benim okuduğum 3. Ahmet Erhan kitabıydı. Her şeyi anlatmak ve sonra çekip gitmek isteyen bir Ahmet Erhan vardı. Günde 5 vakit duasız namazlara duran. Yaşamın ufuk çizgisindeki o yağmurlar üzerime üzerime yağıyordu. Dünyanın bütün kıyılarına vurmak için denizi seçen bu adamı sevmiştim. Tek fark benim Karadeniz onun Akdeniz demesiydi. 

    Yeniden doğuşla yeniden doğmuştuk. Ölümün yüzdelere vurulduğu çağlardan gelen şair yüreğini toprağın en verimli katmanlarına düşürmüştü. Acısını gözyaşını bitirmek istemişti sabahın alacakaranlığına açılan bir kapıdan girerken. Yeryüzünün bütün istasyonlarına bilet soruyordu. Gitmek istiyordu ancak akşamlar geç sabahlar erkendi. Kalsa o kent alnına yeni çizgiler ekliyordu. Çünkü mutluluk cephe gerilerinde beklerken acıları birbiriyle çarpışıyordu. Sevdiği tüm şairler gibi Attila Jozsef bile intihar etmişti. Yıllar boyu dolaşıp aynı yere dönmüştü, bir kıyı kahvesine. Sevdiği herkesi çağırmak istemişti adresi mutluluk, ülkesi Akdeniz, ayın geceleri daha büyük olduğu o yere.

    Yaşama sevincini tatmak isterdi. Dünyanın bütün güzel kadınlarını sevdiği zaman veya bütün kentleri gezip bütün denizlere girdiği zaman. Ve dünyada tek bir acı çeken insan kalmadığını öğrendiği zaman ölmek isterdi. Güneşin altında bir mutluluk görünce onun da şiirini yazmak isterdi turuncu sokağın şairi. Ama mutluluğu hiç göremedi. Mutluluk belki de yalnızca yaşamaktı kim bilebilirdi.

    Mutluluğunu çocuklukta bile çok aradı. Sandık çakıp acıktığı, annesinin göğsünde yorgunluğunu kuruladığı o yıllarda. Limon sandığına saklanıp başını alıp gidebilseydi bulurdu belki . Ama silinmişti düşleri, durulmayan dünyada yaşadığı ömründen. 

    Cırcır böceği sesleri duyulurdu uzaklardan her yeni şiir yazdığında. Lirik yağmurlarında ıslanırken doludizgin bir şekilde dünyayı düşünmek ve gülümseyerek bakmak istiyordu ölüme . Sözcük sözcük yazıp bitirdiği her şiirinde gitmek, kurtulmak istiyordu geride bir şey bırakmadan. Bu dünya ona fazla geliyordu artık Çünkü cırcır böcekleri de ölüyordu sonunda ve sorular kalıyordu ardında.

    Ölüm şiirlerinden sonra sevda şiirlerine geçiyorduk. Sevdalı şiirler, ölümüne sevdalar. Deniz kızına duyulan bir aşk vardı ve bu şiirleri onun için başlatmıştı.
    Seninle başlattım bu şiiri

    O aşkı o duyguyu o kadar güzel yansıtıyordu ki o kitap bitene kadar deniz kızı ben oldum. Okudum benim için yazdığı şiirleri. Yaşamı benim için seçmiş, ölümdeki sonsuzluğa benimle ermişti sanki. Kalkıp yollarda yürürdüm çiçekler benimle yürürdü. Gülüşümün ardından güneşler doğardı. Yani öylesine canlanan hissettiren şiirler vardı. Yazıya dökülmemiş masalların ve saza vurulmamış türkülerin tamamlanmasını beklemeden bırakıp gitmişti ve bu şiirler kalmıştı bana. 

    Sevda onunla can bulmuştu adeta. Ne güzel sevmişti öyle ne kadar gerçekçi. Yıllar sonra ayak izlerini bulmak için onun dolaştığı yollara yağmurlar yağmasını istememişti. Çünkü o sevdaydı. Çünkü o şiirdi bir gül şiirdi. Adına gül demişti. Dağılgan yüreğini şiirin içine gömmüştü. O yürek, o gülşiir’de gömülüydü sanki. Dünyanın ölümünü gösteriyordu bize yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuydu ve bu yüzden oturup kağıtların aklığına çöken aşkın şiirini yazıyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti zaman ve bu şiir bitmezse ellerinin yok olmasını istemişti. 

    Acısını gözyaşlarını ödünç almıştım. 
    Artık anlıyorum neden dünya içinde konuşurken onun suskun olduğunu. Ben de susmuştum onunla beraber bana her aşktan böyle bir şiir kalmamıştı. Bu şiirlerin adandığı kadın ne güzel bir kadındı. Ona bakamayan gözlerin yok sayıldığı, bir türkü söyleyince dünyaya mutlulukların yürüdüğü ve yüzü gitgide suya dönüşen o kadın. 

    Şair olmak hakikaten zarardı her ömre. Dünyanın sustuğu yerlerde şair oturup şiirler yazmalıydı. Dünya ona küsmüş olsa bile yazmalıydı.

    Devam edecek.....