• 308 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba.

    Kitap Atsız'ın okuduğum üçüncü kitabıydı. Bozkurtlar ve Deli Kurt gibi çok etkileyiciydi. Atsız'ı ilk defa okuyacaklara bu kitabı önermem. Çünkü kitapta ağır bir ruh tahlili var. Ama şunu da söyleyebilirim, yazarın her kitabı gerçekten hayranlıkla okuyacaksınız. Öyle mükemmel bir olay örgüsü var ki hiçbir şekilde insanı sıkmayan kitaplar.
    Kitabın içeriğine gelecek olursam, bir asker olan Selim Pusat'ın ordudan atıldıktan sonra yaşadığı buhranı , aile hayatını ve bununla birlikte yaşadığı olayları anlatan bir kitap. Hayal ve gerçek iç içe anlatılmış. Milliyetçilik, kıralcılık vurgusu yapılırken bir yandan da aşkı küçümseyen bir adamın tutulduğu aşk ele alınıyor.
    Okuyacak olanlara şimdiden iyi okumalar.
  • 156 syf.
    ·8/10
    Oysa Aşk modern yozlaşmış ilişkilerin ne kadar kişilere ileride zarar vereceğini anlatmaya çalışan çok güzel bir kitap olmuş. Çok değişik bir ilerleyiş tarzı vardı, diyaloglar tırnaksız ve kim tarafından söylenildiği tam olarak belli olmayacak şekilde verilmiş. Psikolojik ve fiziksel şiddetin modern halini farkındalık yaratacak şekilde güzel anlatıldığını düşünüyorum. Çok güzel alıntılarda var içinde, altını çizdiğim baya yer oldu.

    Kıskançlık ve sahiplenme çizgisi çok güzel anlatılmış. Sevginin aşkı geçerek nasıl da takıntıya dönüştüğü, Marga'nın çaresizliği güzel anlatılmıştı.

    Ancak, olumsuz kısımlara gelecek olursam eğer; işlenilen konuya göre sayfa sayısı ciddi derecede az. 150 sayfa civarı kitap ancak yazım stili ve puntolar maşallah kitap bir saatte bitti abartısız. Daha ayrıntılı işlenseydi mükemmel olabilirdi diye düşünüyorum. Çoğu yer üstün körü anlatılmıştı. Bir de öyle bir tarzı varki yazarın, Marga'nın kız arkadaşını bir ara iç sesi sandım ne yalan söyliyim karıştırdım :D

    Geneli tabiki güzeldi, tavsiye ederim!
  • 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat spoiler içerir!
    Ayfer Tunç'la tanışma kitabımla karşınızdayım. İçinizi yakacak iki yaşam... Bu iki yaşamın geçip giden günlerden birinde karşılaşması ve hayatın gerçekleriyle çarpışarak sonlanması..

    "Yazarlığımdaki ilerlemeye mi işaret ediyor emin değilim, ama “Suzan Defter” romanlarım dâhil tüm yazdıklarımın içinde en sevdiğim metinlerden biridir." Ayfer Tunç

    12 Eylül döneminde yaşanmaya çalışan bir aşk ve hayata tutunamadığını anlayan bir adam..

    "Benim hayata dair temel inancım, her insanın hayatının tıpkı parmak izi gibi tek-biricik oluşudur. Dolayısıyla her yakınlıkta bir uzaklık bulunması varlığımızın doğasında var. Ama bunu bir kenara koyalım ve insanlar arası ilişkiler açısından bakalım. İki insanın aşk, arkadaşlık, iş veya dostluk, hangi nedenle olursa olsun, birbirine yakınlaştığı özel anlar belli bir zaman ve zeminde gerçekleşir. Ama bu zaman ve zeminde paylaşılan duygular ya da akıl alışverişi iki ayrı zihinde birbirinin tıpkısı mıdır? Değildir, olamaz da, çünkü her insan kendinin tek örneğidir. Aynı olsaydı hayat çok kolay olurdu zaten. Ama edebiyat da olmazdı tabii bu kadar kolayca tahmin edilebilir ve kendi kendine akabilen bir hayatta. Yeni tanıştığımız veya öteden beri tanıdığımız insanlarla her buluşmamızda birbirimize yakınlaşır veya uzaklaşırız. Bulunduğumuz mekânda, birlikte olduğumuz an içinde zihnimizden akıp geçenler bu mesafeleri oluşturur. Bunun için “neyin var?” diye sorarız, anlamak isteriz karşımızdakinin ruh halini. Sevgililer bu nedenle birbirlerinin ne düşündüğünü öğrenmek isterler. Kuşku ve güvensizlik bu kestirilemeyen mesafelerden doğar." Ayfer Tunç

    İki günlüğün iç içe okumamız hayata karşı tutunmaya çalışmayı en güzel şekilde hüzün duygusuyla anlatılmış. Derya ve Ekmel Bey'in en iyi bildiği duygu hüzün.

    Derya küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Bu da hayatının her bölümünde onun peşinden gelmiştir. Kumarbaz babası eve arada bir gelmeye başlar,başka birisiyle yaşamaya karar verir. Bu yüzden de Derya ve abisini babaannesine bırakır. Artık Derya'nın hayatı abisi ve babaannesi olmuştur. Birde arada gelen babası..

    Derya'nın abisi ile Suzan'ın aşkı Derya'nın hayatının en önemli unsuru olmaya başlar. Artık Derya onların arasında 3. kişi olmaya başlar. 12 Eylül'ün çalkantılı zamanlarında Derya'nın abisi polislerden saklanırken bile sürer bu masum heyecanlı aşk. Fakat hayat acımasızdır ve Derya'nın abisinin Türkmenistan'a çalışmaya gitmesi ve orada başka birisiyle evlenmesi bu masum aşkın sonu olur. O mükemmel aşk artık yoktur. Derya bunun sorumlusunu abisi olduğunu düşünür, yengesini yeğenleri bundan dolayı kabullenemez.

    Aslında onun kabullenemediği Suzan'ın onu da terk etmesidir. Suzan gibi olamamaktan belki de hayat onun için zor olmuştur. Biten evliğinde bile.. Bu yüzden Ekmel Bey'in yanında Suzan oluverdi. Masum aşkı yaşayan aslında oydu. Ekmel Beyle tanışması Ekmel Bey'in evini satılığa çıkarması ve bu yüzden de Derya da evi gezmek için gitmesiyle oldu. Aslında Derya'nın evi alacak parası yoktu. Ekmel Bey'in de evi satacak niyeti.

    Ekmel Bey hayata tutunamayanlardan. " Ama bence en dikkate değer kişi Ekmel Bey’in “tunçtan dökülmüş melek heykeli annem” diye tanımladığı annesi. Kutsal anne imgesinin arkasında bir taş yürek."

    Annesini çok seven babası ama annesinin babasını hiçe sayması Ekmel Bey'in ailesinin özeti gibi. Mutsuz bir aile. Mutsuz 3 çocuk. Yaşamaktan bıkmış büyükbaba. Belki de bu yüzden Ekmel Bey'in evliliği de bitti. Soğuk ve yapay ilişkiler, onun eve kapanmasına sebep oldu. O da evine birisi gelsin diye satılık ilanı verdi.

    "Çocukluk dendiği zaman ilk akla gelen (ya da benim aklıma gelen) ailedir. Çocukluğun mutlu ya da mutsuz oluşunu aile belirler. Mutlu ya da mutsuz bir çocukluk yetişkinliği belirler. Dolayısıyla geleceğimizi geçmişimizde aramalıyız. Kendileriyle ve geride bıraktıkları zamanlarla yüzleşmekten çekinmeyen cesur ve akıllı kişiler bu hesaplaşmadan genellikle galibiyetle çıkarlar ve yetişkinliklerinde travma yaşasalar da yıkılmayarak hayata devam ederler, ama pek çok kişi bunu başaramaz ve hayatları çocukluk travmalarını atlatmaya çalışarak geçer." Ayfer TUNÇ

    Derya ve Ekmel Bey böylece tanışmış oldular. Birbirleriyle ilişkileri bitince, artık anlatacak bir şey kalmadığında, geçmişleriyle yüzleşince artık konuşacak bir şey kalmadığında Derya, Ekmel Bey'in evine artık gelmeyeceğini ona söyler. Artık Derya, hayatına devam etmeye karar verir. O Suzan gibi olamayacağını kabul etmiştir.
  • 480 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Tek kelime ile inceleme yazabilme imkanımız olsa “mükemmel” yazar çekilirdim kenara. Mükemmel kelimesinin içini kesinlikle dolduran, anlamını sonuna kadar verebilen bir roman. Romanı okumaya başlamadan önce ve gerekli bölümlere gelmeden önce soyağacını ince şekilde gözlemlememenizi tavsiye ederim çünkü ufak da olsa yaşam-ölüm olarak spoiler yenilebiliyor ve ufak ayrıntıları da aklımda tutabilirim diyorsanız bu kitabı Kara Kitap ‘tan sonra okumanızı tavsiye ederim; çünkü Orhan Pamuk 2 – 3 cümle kadar Kara Kitap’a güzel göndermeler yapıyor ve maalesef bunlar büyük bir spoiler.

    Kafamda Bir Tuhaflık kitabı Orhan Pamuk’un dediği gibi bir aşk hikayesi ve bir destan. Sokak satıcısı Mevlut’un daha çocuk yaşlarda İstanbul’a gelip satıcılık yaparak, fakirlikle beraber yaşam mücadelesi verip, aşkı yaşayarak kafasında olan bir tuhaflığın öyküsü ve destanı. Kitap ister istemez insanda bir önyargı oluşturuyor; bir sokak boza satıcısının gerçekçi bir romana konusu olacak şekilde nasıl bir aşk hikayesi olabilir, ne şekilde bir destan olabilir ki diye. Destan kelimesi belki bu kitabı okumamış arkadaşlara abartı gelebilir ama her bir yaşam mücadelesi özellikle de fakirlikle mücadelesi olan her bir yaşam mücadelesi hatta her bir yaşam zaten bir destan değil midir? O kadar güzel, o kadar naif bir aşk hikayesi ki, fakirlik ile yaşam mücadelesi birleşince duygu yoğunluğu daha da yoğun yaşanıyor ve destan kelimesinin aslında hiç de abartı olmadığını anlıyoruz. İşte bu duruma uygun şekilde Pamuk verilebilecek en güzel örneği fazlası ile verebiliyor.

    Roman başarılı bir metafiction – üstkurmaca örneği. Orhan Pamuk kendi kaleminden yazdığı kısımları Dostoyevski’nin en büyük belki de dünyanın en büyük romanı olan Karamazov Kardeşler ‘de kullandığı yöntemi, sanki bir yerde oturmuşuz da yazar bize birebir bir şekilde çay ve kahve eşliğinde anlattığı şekilde anlatması çok hoş. Romanın üstkurmaca kısımları ise daha da hoş; mesela: karakterler aralara girip “burada sayın roman okuruna bir şeyler de ben söylemek isterim” tarzındaki cümleleri daha doğrusu bölümleri okumak gerçekten de çok keyifliydi. Kitabın nostaljik anlatımını, resimsel anlatımını daha da güzelleştiriyor.

    Orhan Pamuk’un sevilmemesinin en büyük sebeplerinden biri de kendisine oryantalist denilmesi, milletimizi kötülemesi ve herkes kendi tarafından baktığı için tespitlerinin ve görüşlerinin yanlış olduğu belirtilmesi. https://www.youtube.com/watch?v=AHNm0ptOMnA belgeselinde dediği gibi hiçbir olaya kendi tarafımızdan (milletimizin) bakamam demesi kesinlikle çok çok doğru bir söz. Onun için kitapları içinde bir tarafın görüşünü belirtecekse, mesela bu kitabında sağ görüşlü kişilerin sözlerini birebir kendi ağızlarından, herhangi bir yorum vermeden belirtirken birkaç sayfa sonra da sol görüşün düşüncelerini veriyor. Bir sayfada Kürt vatandaşlarımızın görüşlerini ve çektiklerini haklı bir biçimde söyleyebilme cesaretini gösterirken #10182740 bir başka sayfada ise her kesimde olduğu gibi Kürtlerin içinden çıkan yanlışlıkları söyleyebiliyor. İkinci durum olmasa da ilk durum eğer oryantalistlik oluyorsa varsın olsun oryantalistlik olsun ne fark eder? Hepimiz oryantalist olalım o zaman. Kara Kitap’ta olduğu gibi Pamuk’un siyasi tespitleri kesinlikle çok başarılı ve romanları haricinde hayranlık seviyemi kesinlikle daha da çok arttırdı. Siyasi tespitler haricinde diğer normal tespitleri ise insanı bir değişik duygulara boğan, geçmişine götüren cinsten. Mesela hepimiz biliriz ki çocukluğumuzun bakkalları süt ve süt ürünleri koydukları ya da diğer soğuk tutulması gereken ürünlerin koyuldukları buzdolaplarının bazıları bakkallarda vitrin gibi dışarda durur, vitrin gibi içindeki peynirler, salamlar, sosisler vs. sergilenirdi. Bu ince tespitler o kadar güzel kitap içinde anlatılmış ki, kitap için çalışılan 6 yılın (Belli bir süresi Masumiyet Müzesi) cevabını veriyor. Pamuk’un bir başka güzel tespiti ise gecekondular. Bizler onlara gecekondu diyoruz ama roman karakterleri ev ve evimiz diyorlar. Onlar için gecekondu değil evdir çünkü o yapılar.

    Boza satıcımız Mevlut’un büyümesi, insanlık gelişimi, cinselliği öğrenimi ile beraber tamamen büyüdüğünü, tamamen yetiştiğini görüyoruz ve bu süreç ile beraber başta İstanbul’un adım adım gelişimi, nüfusunun artması ile beraber Türkiye gündemine oturan olayları ve yaşananları da okurken aslında yakın Türkiye tarihinin bir kısmını okuyoruz.

    Roman için yukarıda nostaljik bir havası, resimsel bir anlatımı var demiştim ya, onun için romanın havasını anlattığını düşündüğüm bir fotoğraf albümü yaptım ya da yapmaya çalıştım, umarım beğenirsiniz.

    https://goo.gl/photos/TAgU1hCXtbHXP99P6
  • 96 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Konu olarak sıradan aşk hikayesi diye adlandırılabilir. Fakat bu sefer farklı dekorun sürüklediği çıkmazlık söz konusu. Sıradanlıktan sıyıran kısmı iç savaşın, kıyımların olduğu bu sürecin yarattığı -1915 ve Bolşevik (Ekim) devrimi arasında- umutsuzluk. Şunu anlamalıyız ki insan bulunduğu zaman ve çevreden ayrı düşünülemez. Savaşın yarattığı vahşet, katliamlar, işkenceler, tecavüzler ve adlandıramadığım tüm iğrençlikler insanın ruhuna işler. Dolayısıyla bizim için şu an iyi olanın, kitapta işlenen zaman içinde mükemmel nitelikte olduğu bilinmesine karşın, insanların bilerek veya bilmeyerek iyi olanı ıstıraba , çıkmazlığa sokması son derece doğaldır. Sonuçta kitapta görüldüğü üzere, İnsan psikolojisinin esnek yapıda oluşu özellikle savaş döneminde gözle görülür şekilde anlatılmış.

    Hikaye içerik olarak, soylu sınıf mensubu adı geçen üç kişi; Eric, Sophie ve Conrad etrafında şekillenir. Eric'in kendisine bile itiraf edemediği Sophie' ya aşkı, can dostu -Sophie'nın kardeşi- Conrad'a ihanet etmiş duygusuna kapılmasına yol açar. Devamında Eric'in egosundan taviz vermeyişi, gururundan Sophie'yi hiçe sayışı, Sophie'nin da bu ıstıraba karşılık intikam duygularına sürüklenişi işlenir. Bu ikilinin arasındaki savaş Sophie'yi dayanılmaz acıya sürükler ve kararını verir.

    Eklemek istediğim son nokta ise hikayenin geçtiği yer ile ilgili.
    Katowice Polonya'da yer almaktadır. Avrupa ülkeleriyle Rusya'nın arasında tampon bölge işlevini görüyor desem yanlış olmaz. Kitaptan çıkardığım kadarıyla savaşılan cephelere yakınlığı sebebiyle yıkılmış terk edilmiş ıssızlaşmış hayalet bölgeye dönüşmüştür.
  • 480 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Elime ilk defa aldım Orhan PAMUK'u!....
    Ve de çok heyecanlandım.
    Birçoğu kişi bana, şuan senin için erken; Okuma şimdilik Pamuk'u... Neden öyle söylüyorlardı!?
    Her neyse...

    Orhan Pamuk, Postmodernist bir yazardır.
    Edebiyatımızda asıl Postmodernist de zaten o'dur.
    Oğuz ATAY'da pek belli olmuyordu postmodernizm akımının çizgileri!..

    Orhan Pamuk, romanın adını seçerken, İngiliz şair William Wordsworth’a ait olan “Kafamda Bir Tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu” dizesinden esinlenmiştir.

    "Kafamda Bir Tuhaflık" eserinde mutluluk ve mutsuzluk temaları göze çarparken, arka planda ise aile hayatının ve şehir hayatının arasında bocalayıp kalan insanların öfke ve çaresizliklerini ortaya sunuyor.

    Orhan Pamuk, Türk halkını ve İstanbul hayatını farklı bir bakış açısıyla ele almış.

    Orhan Pamuk, kitabın ikinci kısmında bozayı dünya ve Türk okurlarına anlatmaya çalışıyor.

    Boza demişken şunu da belirteyim:

    -Romanın an karakteri olan Mevlut Karataş çocukluğundan beri boza satar. Kısmet satar, yoğurt satar. Onu bunu satar.

    Mevlut, 3 yıl boyunca sevdiği kadına mektuplar yazar.
    Ama evlendiği kadın o değil de onun büyük ablasıydı.
    Mevlut çakmıştı Süleyman'ın kendisine oynadığı oyunu.
    Ama ses çıkartmamıştı.
    Çünkü, kendisi de biliyordu ki:
    Daha sonra Rayiha ile mutlu olacağına.
    Zaten kitabın sonunda da iç geçirip şöyle demiyor mu:
    "-Ben bu âlemde en çok Rayiha’yı sevdim,” dedi Mevlut kendi
    kendine.-" ?....

    Mevlut ve diğerlerin arasında değişen İstanbul göz önüne bir tablo gibi
    oluşuyor en sonunda.
    Ona değişen başkanlar, rejimler... Oluşan askeri devrimler...
    İstanbul İnsanın bakış açısını şekillendiriyordu.
    Mevlut gecekondudan 12 katlı apartmana geçene kadar hayat bir seüven gibi akıp geçmişti.

    Farklı farklı kişilerin yorumlarını ekleyerek, derli toplu ve değişik bir yorum çıkartmak istiyorum ben.

    -Mesela bir Hacı Seydaoğlu yorumu:

    Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. Nasıl anlatayım bilemiyorum bu kitabı.. Öncelikle sondaki sözümü başta söyleyeyim, kitap mükemmel. Evet mükemmel kavramının içini dolduran bir kitap. Kitabı öykü, siyasi tespitler, psikolojik betimlemeler ve yazarın dili açısından 4 şekilde irdelemek isterim.

    İlk olarak kitap basit bir bozacının kız kaçırma hikayesi ile başlıyor. Sıradan bir başlangıç gibi gözükse de Orhan Pamuk daha ilk sayfalarda sıradan değil, sürükleyici bir öykü okuduğunu okura hissettiriyor. Kahramanların her biri özenle seçilmiş, hayatımızda sürekli gördüğümüz insanlardan oluşuyor. Örneğin bir Haci Hamit Vural karakterinin aynısının tıpkısı kaç tane insan var çevremizde. İşte yazar bu karakterleri bazen direk konuşturarak aslında onların iç düşüncelerini, çelişkilerini de gözler önüne seriyor.

    Siyasi mesajlar değil tespitler dememin bir sebebi var ki o da Orhan Pamuk'un gerçekten de sadece gerçekçi tespitler yapmasından ileri geliyor. Okuru sıkmayan, öyküyü yutmayan sadelikte ve mesaj kaygısı taşımayan tespitler. 1960'lardan başlayan öykü 2012'e kadar sürüyor. Bu süre zarfında ülkenin yakın tarihine damga vuran siyasi olayları, iktidarları ve ideolojilerimizin temelini oluşturan, belleğimizdeki bir çok durumu çok ustaca aktarıyor. Kısacası yazar sadece bazı gerçekleri yazarak yorumu tamamen okura bırakıyor.

    Üçüncü olarak psikolojik betimlemeler var. Bu kavram ne kadar doğru bilmiyorum fakat demek istediğim kahramanımız Mevlut'un kafasındaki tuhaflıkları, küçük bir ayrıntıya bakış açısını güzel yansıtmış yazar. Ve dahası bunu da öyküyü geri plana atmadan yapmış. Dolayısıyla sıkılmıyorsunuz bu durumdan.

    Son olarak kitabın dilini sanırım şöyle tasvir edebilirim: sanki 5-6 arkadaş bir kafede Orhan Pamuk'la bir araya geliyoruz ve o da bize bu hikayeyi anlatıyor. Kitabı okurken yazarla karşı karşıya onu dinliyormuşsunuz gibi hissetiriyor. Tabi aralarda karakterleri kendi ağızlarından da konuşturmuş. Bu dengeyi çok güzel sağlamış. Ayrıca karışık, anlaşılmayacak, devrik pek cümle de yok. Tamamen anlaşılır, sade bir dili tercih etmiş.

    İlk fırsatta ilk kitabından başlayarak okumaya başlayacağım bu yazarımızı. Önyargılarımdan dolayı çok kızgınım kendime. Bu yazarı sırf "popüler" diye, sırf Nobelli diye saçma sapan eleştirenlere hatta onu Elif Şafak'la bir görenlere çok kızgınım şahsen.

    Herkese iyi okumalar.

    -Ya da bir Sezen'den yorum alalım:

    Orhan Pamuk'un okuduğum ilk eseri ve kendisine hayran kaldım. Diğer eserlerini de bu yıl içerisinde okumaya çalışacağım (çok fazla okunacak kitap var.)
    # Romanda Konya'nın Beyşehir ilçesinin bir köyünden Istanbula göç etmiş bir bozacinin hikâyesi anlatılıyor. Eserde beni çeken olay orgusunun heyecanı değil, tam tersine her şeyin tane tane detaylı bir şekilde anlatilmasiydi. Gerçek bir "roman" okudum diyebilirim.
    # Hikâyenin ana karakteri Boza satan Mevlüt ve ekseninde değişen dönüşen bir Istanbulun yaklaşık 50 yıllık bir tarihi...
    # Orhan Pamuk bu eserde beni şaşırttı. Nişantaşı'nda büyümüş, kolejlerde okumuş, yurtdışında öğrenim görmüş hep aristokrat elit ve mesafeli bir duruşu olduğunu düşündüğüm yazar, iç Anadolu'dan göç etmiş, istanbulun gecekondu mahallelerinde yaşayan, kit kanaat geçinen insanların hayatını öyle bir anlatmis ki, acaba bu adam tebdili kıyafetle halkın arasında mi geziyor diye düşündüm.
    # Aynı zamanda Türkiye'nin siyasi atmosferi ve gecekondu semtlerinde yaşayan farklı etnik, mezhep vs. grupların olayları yorumlayisi çok güzel bir şekilde anlatılmış. Eserde yeri geliyor Konyalı Mevlüt, yeri geliyor amcaoglu ülkücü Korkut, yeri geliyor Bingollu alevi ve Kürt Ferhat konuşuyor. Yazarın satirarasi eleştirileri elbette var ama bunu okurun gözüne sokmuyor. Bu özelliğini sevdim.
    # Önceki eserlerini okumadigim için önceki üslubuna yönelik yorum yapamasam da bu romanın duru ve akıcı olduğunu söyleyebilirim.
    # Son zamanlarda sıkça duydugumuz ve kalantor müteahhitlerin ve siyasilerin rant elde ettiği kentsel dönüşüm ele alınmış ve beraberinde değişen hayatlar ve Istanbul. Şehirden kovulan Rumlar ve Ermeniler hakkında baya eleştiri var. Milliyetcilik adı altında taciz ve yağmaya uğrayan insanların gözyaşları içinde burayı terkedisi beni etkiledi. (Bkz. 6-7 eylül olaylari)
    # Mevlüt'un istanbul hakkında hissettiği o duygu beni de sardı. Istanbulun yeni halini gördükçe benimde Mevlüt gibi gözlerim dolar. Sanata ve tarihe karşı nasıl bu kadar kayıtsız olduk ve ne ara acgozlu olduk bu kadar??? Ovundugumuz şanlı tarihimiz peşkeş çekiliyor ve de şehir günden güne dokusunu kaybedip yaşlanıyor.
    # Ben kitabı okurken tadını hiç bilmediğim bozayi merak ettim. Mevlüt'un ısrarla Boza satmaktan vazgecmemesi ve unutulan bir geleneği devam ettirme çabası yazar tarafından çok güzel anlatilmis.
    #Insanlarin içindeki Istanbula gelip köşeyi dönme fikri işlenmiş. Kendi tutunmayi basaranlar, köyden diğer akrabalarini getirerek buradaki yerini nasıl saglamlastiriyor, bu anlatilmis bir de.
    # Mevlüt'un kafasında olan tuhafligin bende de olduğu, tüm hisseden, paradan başka şeylerin de değerini bilen insanlarda olduğunu düşünüyorum. Günümüzde her şeye sahip olan insanların bir anlama sahip olmadığı çok açık. Mevlüt ü saf diye elestirip bazen alay edenler aslında onun en çok kendi kendine yetebilme mutluluğunu kiskaniyorlar. Karısı Rayiha'ya olan aşkı da bir tuhaflikla başlıyor. Eseri okuyup siz öğrenin gerisini:)
    İyi okumalar dilerim...


    Roman bir o kadar sıkıcılıkla ilerliyordu bazı yerlerde bazı yerlerde o kadar merak dolu sahneler vardı. Elimden bırakmak istemiyordum. En sonunda bitirdim.

    Cümlelerimi bir alıntı ile bitirmek istiyorum.

    - Şehre söylemek,
    duvarlara yazmak istediği şey şimdi aklına gelmişti işte. Bu hem
    resmi, hem şahsi görüşüydü; hem kalbinin hem de dilinin niyetiydi:
    “Ben bu âlemde en çok Rayiha’yı sevdim,” dedi Mevlut kendi
    kendine.-