• Hz. Muhammet (s.a.v.) kimdir? Peygamber Efendimiz ne zaman ve nerede doğdu? Peygamberimizin doğumunda gerçekleşen mucizeler nelerdir? Peygamberimizin anne, baba ve dedesinin isimleri nelerdir? Peygamberimizin şemaili ve ahlakı nasıldı? Peygamberimize ilk vahiy nasıl geldi? Peygamberimizin evlilikleri ve evlilik hayatı nasıldı? Peygamberimizin katıldığı savaşlar sırasıyla hangileridir? Peygamberimizin günlük hayatı ve ibadetleri nasıldı? Peygamber Efendimiz nasıl vefat etti? Peygamberimizin kabri nerededir? İşte Allah’ın son elçisi: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı...

    Allah’ın insanlığa gönderdiği son elçi ve son peygamber; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kısaca hayatı...

    HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) KISACA HAYATI - Hz. Muhammed (s.a.v.) Kısaca Kimdir?

    Hz. Muhammed (s.a.v.) 571 yılında Mekke’de doğdu.

    Doğmadan önce babası Abdullah’ı; 6 yaşındayken annesi Âmine’yi kaybetti. Sonra dedesi Abdulmuttalib’in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra amcası Ebû Talib’in yanında yetişti.

    Küçük yaşlardan itibaren ticarete atıldı. Mekke’de yaşayan ve puta tapan insanlara karşı çıktı. Peygamber olmadan önce insanlar arasında güzel ahlakı, dürüstlüğü, adâleti ile tanınarak “el-Emîn: En emniyetli kişi” sıfatını aldı.

    25 yaşında iken Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice’den Kasım, Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma adında 6 çocuğu oldu. Kasım ve Abdullah küçük yaştayken vefat etti.

    Ara sıra yanına azığını alarak Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’nda inzivaya çekilirdi. 610 senesinde Ramazan ayının 17. günü Hira Mağrası’da vahiy meleği Cebrail (a.s.) geldi ve ona ilk vahiy “oku” emrini verdi. Böylece Hz. Muhammed‘e (s.a.v.) 40 yaşında peygamberlik verilmiş oldu.

    Peygamber Efendimiz, tebliğe en yakınlarından başladı. O’na ilk eşi Hz. Hatice sonra kızları iman etti. Ardından Hz. Ali daha sonra Zeyd bin Harise ve Hz. Ebubekir iman etti. İnsanlar arasındaki eşitsizliği gideren, adaleti gözeten İslam dini daha çok fakir insanlar ve köleler arasında kabul gördü. Müslümanların sayısını günden güne arttı.

    İlk Müslümanlar Mekkeli putperestlerin hakâret, alay, eziyet, işkence ve boykot gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kaldı. M

    üslümanlar Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri zaman Allah’ın izniyle Peygamber Efendimiz ve ashabı 622 senesinde Mekke’den Medine’ye hicret etti. Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimiz’in yol arkadaşı oldu. Medineli Müslümanlar (Ensar) Mekkeli muhacirleri çok iyi karşıladılar. Ensar ile muhacirler kardeş ilan edildi. Böylece Medine İslam Devleti kuruldu. İslam Devleti’nin kurulmasıyla müşrikler Müslümanlara saldırmaya başladı.

    624 yılında müşriklerle yapılan ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı Müslümanlar kazandı. Mekkeli müşrikler Bedir Savaşı’nın intikamını almak için Medine üzerine yürüdüler. 625 yılında yapılan Uhud Savaşı’nda Peygamberimizin görevlendirdiği okçuların yerini terk etmesiyle Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabe şehit oldu. İki taraf birbirine üstünlük kuramadığı için Mekkeli müşrikler büyük bir güç toplayarak tekrar Medine üzerine yürüdüler. Peygamber Efendimiz bunu haber alınca Selman-ı Farisi’nin tavsiyesi ile Medine’nin etrafına hendekler kazdırdı. 627 yılında yapılan Hendek Savaşı’nda müşrikler kayıplar vererek çekildiler.

    628 yılında Müslümanlar hacca gitmeye karar verdiler. Bundan tedirgin olan Mekkeliler Müslümanlara izin vermek istemediler. 628 yılında imzalanan Hudeybiye Anlaşması ile Mekkeli müşrikler Müslümanların varlığını resmen tanıdı.

    628 yılında Müslümanlar Hayber’i fethetti. Hayber’in fethi ile Şam ticaret yolu Müslümanların eline geçti.

    Müslümanlar, Bizans ile ilk kez 629 yılında Mute’de savaştılar. 630 yılında Mekke’nin fethi gerçekleşti. Mekke’nin fethinden sonra Arap yarımadası hızlı bir şekilde Müslümanların kontrolü altına girdi. Müslümanlar ve putperest Arap kabileleri arasında 630 yılında gerçekleşen Huneyn Savaşı’nı Müslümanlar kazandı. Hz Muhammed’in (s.a.v.) son seferi ise 631 yılında Tebük’e oldu.

    Hz. Muhammed (s.a.v.) son kez Müslümanlarla beraber 632 yılında hacca gitti ve buna Veda Haccı adı verildi. Veda Haccı’nda 100 bin Müslümana veda niteliğinde konuşan Hz. Muhammed (s.a.v.) 632 yılında Medine’de vefat etti.

    Kabri Medine’de Ravza-ı Mutahhara’da bulunmaktadır.

    Âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ayrıntılı hayatı...

    HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V.) HAYATI - Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?

    Son peygamber Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı.

    PEYGAMBERİMİZ NEREDE VE NE ZAMAN DÜNYAYA GELDİ? (Hz. Muhammed (s.a.v.) Ne Zaman Ve Nerede Doğdu?)

    Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Fil Vakası’ndan 50 veya 55 gün sonra 20 Nisan 571 Pazartesi günü (et-Taķvîmü’l-Arabî, s. 33-44) Adnânîler’in ana yurdu kabul edilen Mekke’de dünyaya geldi.

    PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDA MEYDANA GELEN MUCİZELER

    Resûlullâh’ın kâinâta teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir:

    1. Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır.(İbn-i Sa’d, I, 102, 150.)

    2. O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 271.)

    3. İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.

    4. Semâve Vâdisi’ni su basmıştır.

    5. Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır.

    6. İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ÇOCUKLUĞU (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi)

    Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi.

    Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EVLİLİK HAYATI (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Evlilikleri ve Eşleri)

    Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Hazret-i Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hatîce validemiz ile izdivâcından Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah; Hazret-i Mariye ile izdivâcından ise İbrahim dün­yâya geldi. Efendimiz’in husûsî hallerinden birisi, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı. Peygamber Efendimizin diğer hanımları; Sevde Binti Zema, Hz. Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymûne Binti Haris, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe Radıyallahu Anh validemizdir.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’E İLK VAHİY NASIL GELDİ? (Hz. Muhammed’e (s.a.v.) İlk Vahiy Nerede Ve Ne Zaman İndi?)

    Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergi­lediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı. Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü. (İbn-i Sa’d, I, 194.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl Aleyhisselam geldi ve Hazret-i Peygamber’e: “–Oku!” dedi.

    Peygamber Efendimiz: “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber’i tâkati kesi­linceye kadar sıktı. Sonra yine: “–Oku!” dedi. Efendimiz yine: “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl Aleyhisselam ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar: “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber yine: “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi.

    Cebrâîl Aleyhisselam Hazret-i Peygamber’i üçüncü defâ da sıkıp bıraktı. Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka’dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5) Bu emr-i ilâhî ile Allâh’ın Resûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEBLİĞİ

    Resûlullah, zor şartlar altında Peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan Âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi. Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.

    PEYGEMBER EFENDİMİZ’İN HİCRETİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hicreti)

    Hicret, Allah’ın izniyle Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabının, zulüm ve baskılardan kurtulmak için 622’de Mekke’den Medine’ye göç etmelerine verilen isimdir.

    İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, Müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.

    Allâh Resûlü, Allâh’ın izni ile Müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:

    “Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)

    Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli Müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:

    “Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.

    Bundan sonra Müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MUCİZELERİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mucizeleri)

    Hz. Peygamber’in, peygamberliğini ispat eden belli başlı mûcizeler vardır.

    1. Bir gecenin çok kısa bir anında Mescid-i Harâm’dan, Mescid-i Aksâ’ya gitmesi ile başlayan isrâ ve mi‘rac mûcizesi (el-İsrâ 17/1).

    2. Ayın iki parçaya ayrılması (Buhârî, “Menâkıb”, 27; Müslim, “Münâfikun” 46)

    3. Taşın Hz. Peygamber’le konuşması (Müslim, “Fezâil”, 2).

    4. İlk zamanlar yanında hutbe okuduğu hurma kütüğünün, minber yapıldıktan sonra, Hz. Peygamber’in minbere çıkışında inlemeye başlaması, bunun üzerine Hz. Peygamber’in ona yaklaşarak okşar gibi elini gezdirmesi ve kütüğün susması (Buhârî, “Menâkıb”, 25).

    5. Hayber fethinde bir Yahudi kadının, Hz. Peygamber’i öldürmek amacıyla, ona kızartılmış zehirli koyun eti sunması üzerine, kendisinin zehirli olduğunu koyunun haber vermesi (Buhârî, “Tıb”, 55; Müslim, “Selâm”, 18; Ebû Dâvûd, “Dıyât”, 6).

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN SAVAŞ VE GAZVELERİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Savaşları ve Seferleri)

    Bedir Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Bedir Muharebesi veya Bedir Savaşı, 13 Mart 624 (17 Ramazan 2 H.) tarihinde Müslümanların, Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaştır. Müşriklerin sayısı 950 veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve Müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar.[2] Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Resûlü, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehir­den çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler. Nihayetinde iki güç arasında vuku bulan Bedir Savaşı, mü’minlerin zaferiyle neticelendi.

    Uhud Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Uhud Muharebesi veya Uhud Savaşı hicretin üçüncü yılında, 23 Mart 625 (7 Şevval 3 H.) Cumartesi günü vuku buldu. Bu savaş Mekkeli müşrikler tarafından Bedir Savaşı’ndaki kayıplarının öcünü almak ve Müslümanların yükselen gücünü kırmak için yapıldı. 70 sahabinin şehit düştüğü Uhud Savaşı’da Peygamber Efendimiz’in amcası, Allah’ın arslanı Hz. Hamza da şehit oldu.

    Hendek Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hendek Muharebesi veya Hendek Savaşı 31 Mart 627 (5 H.) tarihinde Yesrib’in (günümüzde Medine) Mekkeli müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Hendek Savaşı Müslümanların Mekkeli müşrikler arasındaki üçüncü ve son muharebedir.

    Hudeybiye Antlaşması (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hudeybiye Antlaşması ya da Hudeybiye Barışı, 628 yılı (6 H.) martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye Barış Antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Müslümanların siyasî varlığını resmen kabul etti.

    Hayber'in Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslam cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münafıkların bu tavrına Hayber Yahudileri de katılmıştı. Hz. Ali’nin büyük kahramanlıklar gösterdiği Hayber’in fethi 628 yılında (hicretin 7. yılı Muharrem ayı sonlarında) gerçekleşti.

    Mute Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    İslam devletinin Medine’de kurulmasından sonra 629 yılında (8 H.) Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan ilk savaş.

    Mekke'nin Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Peygamber Efendimiz, 1 Ocak 630 yılında (10 Ramazan 8 H.) 10 bin kişilik bir ordu ile Medine’den çıktı. Dört koldan Mekke’ye giren İslam ordusu, 11 Ocak 630 yılında (20 Ramazan 8 H.) ciddi bir direnişle karşılaşmadan bu mübarek beldeyi fethetti.

    Huneyn Gazvesi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Huneyn Gazvesi veya Huneyn Savaşı, hicretin sekizinci yılında, Mekke’nin fethinden on altı gün sonra pagan Hevâzin ve Sâkif kabileleriyle 27 Ocak 630 yılında (8 Şevval 8 H.) Huneyn vadisinde meydana geldi.

    Tebük Seferi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hz. Peygamber’in emriyle 631 yılında (9 H.), Şam’da toplanan 40 bin kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medine’den Tebük’e 30 bin kişilik İslam ordusu gönderildi. Bizans ordusu geri çekildiği için savaş yapılmadı. Tebük seferi, İslam devletine siyasi ve askeri anlamda zafer kazandırdı.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ŞEMÂİLİ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yüzü Nasıldı?)

    Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’in şemâilini şöyle tasvir eder: “Allah’ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlaktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sıktı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.” (İbn Sa‘d, I, 422; Taberânî, XXII, 155-156; Beyhakī, II, 154-155; Heysemî, VIII, 273-274; ayrıca bk. HİLYE; ŞEMÂİL)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN AHLAKI

    Hz. Peygamber Kıyamet'e kadar gelecek insanlara örnek bir şahsiyet, davranışlarından ders alınacak bir rehber olarak gönderildiği için (el-Ahzâb 33/21) hayatın her yönünü kapsayan üstün bir ahlâkla donatılmıştır. (el-Kalem 68/4) Devlet başkanlığından aile reisliğine kadar her sahada üstün bir ahlâk ortaya koymuştur. Hz. Ayşe, Resûlullah’ın ahlâkının Kur’an’dan ibaret olduğunu belirtmiş (Müslim, Müsâfirîn, 139), Hz. Peygamber de Cenâb-ı Hak tarafından en güzel şekilde eğitildiğini ifade etmiştir. (Münâvî, I, 429) Resûl-i Ekrem güzel ahlâk üzerinde özellikle durmuş, ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderildiğini söylemiş (el-Muvaŧŧa, “Ĥüsnü’l-ħuluķ”, 8; Müsned, II, 381) ve yüzünü güzel yarattığı gibi huyunu da güzelleştirmesi için Allah’a dua etmiş (Müsned, I, 403; VI, 68, 155), mükemmel imanın güzel ahlâklı olmakla sağlanabileceğini bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Rađâ, 11) Onun başkalarına tavsiye ettiği ahlâk ilkelerini hayatı boyunca uygulaması (Buhârî, Riķāķ, 18) bu ilkelerin daha çok benimsenmesini sağlamıştır.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EDEP VE NEZAKETİ (Muhammed’in (s.a.v.) Edep Ve Hayası)

    Hz. Peygamber, herkese değer verir ve hiçbir şekilde nezaketi ihmal etmezdi. Gördüğü insanlara ayırım yapmadan önce o selâm verir, erkeklerle tokalaşır, muhatabı elini bırakmadıkça o da bırakmazdı. Karşısındakine bütün vücuduyla dönerek konuşur ve muhatabı yüzünü çevirmedikçe Resûl-i Ekrem de çevirmezdi. (Tirmizî, Śıfatü’l-ķıyâme, 46) İnsanlara güzel söz söyler, güleryüz gösterir ve böyle davranmanın sevap olduğunu söylerdi. (Buhârî, Śulĥ, 11, Edeb, 68; Tirmizî, Birr, 36) İki şeyden birini yapmakta serbest bırakıldığında kolay olanı tercih ederdi. (Buhârî, Menâķıb, 23; Müslim, Feżâil, 77) Kendisi binek üzerindeyken yanında bir başkasının yaya yürümesinden rahatsızlık duyardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 127, 128; Nesâî, İstiâźe, 1) Kendisini evlerine davet edenleri kırmaz ve gönüllerinin hoş olması için orada nâfile namaz kılardı. Birinin yanlış bir davranışını veya uygun olmayan kıyafetini gördüğü zaman utandırmamak için ona hatasını söylemez, bu uyarıyı başkalarının yapmasını tercih ederdi. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 8; Edeb, 4)

    Ağzından çirkin söz çıkmaz, ahlâkı güzel olanın hayırlı insan olduğunu söylerdi. (Buhârî, Edeb, 38) Hayatında hiçbir kadını ve köleyi dövmemiş, şahsına yapılan haksızlıktan dolayı intikam almamıştı. (Müslim, Feżâil, 79) On yıl boyunca hizmetinde bulunan Enes b. Mâlik’e bir defa bile kızmamış, yaptığı bir hata yüzünden onu azarlamamıştı. (Müslim, Feżâil, 51) Son derece edepliydi ve hayânın imandan olduğunu söylerdi. Bir şeyden hoşlanmadığının ancak yüzünden anlaşıldığı, hanımların bazı özel hallerine dair sordukları sorulara cevap verirken oldukça zorlandığı belirtilmektedir. (Buhârî, Ĥayıż, 13, 14, Śalât, 8, Menâķıb, 23, Edeb, 72, 77)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MERHAMETİ

    Resûl-i Ekrem, Müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nâfile ibadetleri onların da coşkuyla ifa ettiğini görünce bunların farz kılınabileceğini ve sonuçta Müslümanların zor durumda kalacağını düşünerek bu tür ibadetleri yapmaktan vazgeçerdi. (Buhârî, Teheccüd, 5) Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterirdi; onları kucaklayıp öper, bağrına basardı. (Buhârî, Cenâiz, 32) Duada bulunması için kucağına verilen bebeklerin üstünü kirletmesini önemsemez. (Buhârî, Vuđû, 59), kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı. (Buhârî, Śalât, 106) Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı çabuk kıldırırdı. (Buhârî, Eźân, 65) Kadınların hiçbir şekilde incitilmesini istemezdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, Müslümanların sıkıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/128)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN CÖMERTLİĞİ

    Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39) Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN GÜNLÜK HAYATI

    Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet (el-Enfâl 8/41) Peygamber ailesinin başlıca geçim yolunu belirlemiş oldu. Resûl-i Ekrem’e büyük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi’nde Mekkeliler’e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr arazisindeki hurma bahçelerinin tasarrufunu Resûlullah’a bıraktığını bildiren Yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîķ en-Nadrî, Uhud Gazvesi’nde ölünce bahçelerinin geliri Resûl-i Ekrem’e kaldı. Mekkelilerle gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıllık geçimine yetecek kadar miktarı onların topraklarında yetişen ürünlerden almaya başladı. (Buhârî, Meġāzî, 14; Nafaķāt, 3) “Fey” denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ZÜHDÜ (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Takvası)

    Böylece Medine’ye geldikten bir süre sonra maddî imkânlara kavuşan Resûl-i Ekrem malını Müslümanların ihtiyaçlarına harcar, kendisi son derece mütevazi bir hayat sürerdi. Rızkının ailesine yetecek kadar olmasını ister, canı ve malı emniyette, vücudu sıhhatte, günlük yiyeceği yanında bulunan kimseyi bahtiyar sayardı. (Buhârî, Riķāķ, 17; Tirmizî, Zühd, 34) Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi (Buhârî, Riķāķ, 17) Daha çok bir hasırın üzerinde yatar, hasırın vücudunda iz bırakması sahâbîlerini üzdüğü halde kendisi buna aldırmazdı. (Tirmizî, Zühd, 44)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN KOMŞULUK İLİŞKİLERİ (Hz. Muhammed (s.a.v.) Komşularına Nasıl Davranırdı?)

    Evinin, ailesinin işlerini kendi görür, bu konuda kimsenin yardımını kabul etmezdi. Evde bulunduğu saatlerde ev işlerine yardımcı olurdu. (Müsned, VI, 256) Önüne getirilen yemekte kusur aramazdı; hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi. (Buhârî, Etime, 21) Yakınında bulunanlara ve komşularına karşı lutufkârdı. İyi bir mümin olabilmek için komşularına iyi davranmak, onları rahatsız etmemek, kendisi için istediğini onlar için de istemek, komşusunun güvenini kazanmak, pişirdiğinden komşusuna ikram etmek gerektiğini söylerdi. (Buhârî, Menâķıbü’l-enśâr, 20, Nikâĥ, 80, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 71-75, Birr, 142; Tirmizî, Birr, 28)

    PEYGAMBERİMİZİN YAPTIĞI İBADETLER (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İbadet Hayatı)

    Hz. Peygamber, ibadet etmekten derin bir zevk alır, İslâmiyet’in temeli olan namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetlere büyük önem verirdi. (Buhârî, Îmân, 2) Bazan ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı olurdu. (Buhârî, Riķāķ, 20) Bazan her namaz için abdest alır, bazan da bir abdestle birkaç namaz kılardı. Farzlardan önce veya sonra sünnet namazları kılar, sabah namazının sünnetine hepsinden fazla ihtimam gösterirdi. (Buhârî, Eźân, 14, 16, Teheccüd, 27; Müslim, Müsâfirîn, 94, 96, 105, 304)

    Gecenin bir kısmında uyur ve dinlenir, özellikle son üçte birinde uyanıp doğrulur ve gökyüzüne bakarak Âl-i İmrân Sûresi’nin son on bir âyetini okur, ardından sonuncusu vitir olmak üzere dokuz, on bir veya on üç rek‘at namaz kılardı. (Buhârî, Teheccüd, 10, 16, Tefsîr, 3/17-20; Müslim, Müsâfirîn, 105, 121)

    Yolculuk sırasında bineğinin üzerinde de nâfile namaz kılardı. Ramazan ayının son on gününde mescidde itikâfa çekilerek bütün vaktini ibadetle geçirirdi. (Buhârî, İtikâf, 1, Taķśîr, 7-10; Müslim, Müsâfirîn, 69, 74, 78, 79, 143)

    Resûl-i Ekrem, Ramazan dışındaki oruçlarında bazan bir ay boyunca hiç oruç tutmayacağını düşündürecek kadar oruca ara verir, bazan da oruca hiç ara vermeyeceği sanılacak kadar uzun süre oruç tutardı; ancak Şâban ayının tamamına yakınını oruçlu geçirirdi. Zaman zaman hiç iftar etmeden ardarda oruç tutar (savm-i visâl), bu sırada kendisini Cenâb-ı Hakk’ın yedirip içireceğini söyler, ancak açlığa dayanamayacakları gerekçesiyle başkalarının bu şekilde oruç tutmasına izin vermezdi. (Buhârî, Śavm, 20, 48-50, 52, 53; Müslim, Śıyâm, 55-61, 172-180)

    Zekâta tâbi olacak kadar bir malı evinde iki üç günden fazla tutmadığı için hiçbir zaman zekât mükellefi olmadı. Hayatının son yılında Vedâ haccı diye bilinen ilk ve son haccını yaptı. Her yıl Ramazan ayında Cebrâil ile o güne kadar inen âyetleri birbirlerine okurlardı. (Buhârî, Feżâilü’l-Ķurân, 7) Resûl-i Ekrem, her gün Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım sûrelerini, yatmadan önce Secde ve Mülk veya İsrâ ve Zümer Sûrelerini okurdu. (Tirmizî, Feżâilü’l-Ķurân, 9, 21)

    Kendisi veya bir başkası rahatsızlandığı zaman ise Muavvizeteyn gibi bazı sûre ve âyetleri okurdu. (Müslim, Selâm, 50, 51)

    Allah’ı her durumda anıp zikreden Hz. Peygamber’in (Müslim, Hayıż, 117) günlük dua ve zikirleri vardır. Her gün yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar ettiğini söyler, yerken ve içerken, evine girerken ve çıkarken, yatarken ve kalkarken, elbisesini değiştirirken çeşitli dualar okurdu. Dua etmek için belli bir zamanı seçmemekle beraber gündüz ve gecenin çeşitli saatlerinde, özellikle geceleyin ibadet etmek için kalktığında ve ‘Bakī Mezarlığı’na gittiğinde uzun uzun dua ederdi. (Buhârî, Teheccüd, 1, Daavât, 3; Müslim, Źikir, 42; Nesâî, Cenâiz, 103)

    Resûl-i Ekrem’in ibadetleri ölçülüydü. Ashabına güçlerinin yettiği kadar ibadet yapmayı tavsiye eder, Allah katında en değerli ibadetin az da olsa devamlı yapılanı olduğunu söylerdi. (Buhârî, Îmân, 43, Śavm, 52; Müslim, Müsâfirîn, 215-221)

    Bir gecede Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek, sabaha kadar namaz kılmak, Ramazan dışında bütün bir ay oruç tutmak gibi bir âdeti yoktu. (Müslim, Müsâfirîn, 139; Nesâî, Ķıyâmü’l-leyl, 17)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ŞAHSİYETİ VE NÜBÜVVETİ

    Allah Resûlü, mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Güzel ahlâkı ile bütün insanlar arasında temâyüz ediyordu. Herkes O’nu iyilik ve güzel davranışlarıyla tanıyor ve hürmet ediyordu. Resûlullah, zor şartlar altında peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.

    PEYGAMBERİMİZİN VEFATI

    Peygamber Efendimizin vefâtına üç gün kala Cenâb-ı Hak her gün Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek Resûlü’nün hatırını sormuştu. Son gün olunca Cebrâil Aleyhisselam bu sefer yanında ölüm meleği Azrâil Aleyhisselam de bulunduğu hâlde geldi. Cebrâil Aleyhisselam: “–Ey Allâh’ın Resûlü! Ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor! Hâlbuki o, Sen’den önce hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istememiştir! Sen’den sonra da hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir! Kendisine izin veriniz!” dedi.

    Ölüm meleği içeri girip Peygamber Efendimizin önünde durdu ve: “–Yâ Resûlallâh! Yüce Allâh beni Sana gönderdi ve Sen’in her emrine itaat etmemi bana emretti! Sen istersen rûhunu alacağım! İstersen, rûhunu sana bırakacağım!” dedi.

    Peygamber Efendimiz: “–Ey ölüm meleği! Sen (gerçekten) böyle yapacak mısın?” diye sordu.

    Azrâil Aleyhisselam: “–Ben, emredeceğin her hususta sana itaatla emrolundum!” dedi.

    Cebrâil Aleyhisselam: “–Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor!” dedi.

    Peygamber Efendimiz: “–Allâh katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu, canımı al!” buyurdu.

    Peygamber Efendimiz, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve: “–Lâ ilâhe illallâh! Ölümün, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve: “–Ey Allâh’ım! Refik-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ (yâni yüce dost, yüce dost)!..” diye diye Rabb’ine duyduğu aşk ve iştiyâkın tezâhürü olan nice ulvî hâtıralarla dolu bir ömrü ardında bırakarak bu fânî âlemden hakîkî âleme hicret etti.

    PEYGAMBERİMİZ KAÇ YAŞINDA NEREDE VE HANGİ TARİHTE VEFAT ETTİ?

    Peygamber Efendimiz; 8 Haziran 632 yılında (Hicri 11, Rebiülevvel 12) Pazartesi günü, Medine’de ve 63 yaşında vefat etti.

    PEYGAMBERİMİZİN KABRİ NEREDEDİR? (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kabri Nerede?)

    Peygamberimizin kabri, Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin içinde Ravza-i Mutahhara’da yer almaktadır. Riyazul Cenne yani Cennet Bahçeleri olarak da bilinir. Ravza bahçe anlamındadır.

    Kaynaklar:

    1. DİA

    2. Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları

    3. Osman Nuri Topbaş, Son Nefes, Erkam Yayınları
  • Hz. Muhammed (s.a.v.) 571 yılında Mekke’de doğdu. Doğmadan önce babası Abdullah’ı; 6 yaşındayken annesi Âmine’yi kaybetti. Sonra dedesi Abdulmuttalib’in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra amcası Ebû Talib’in yanında yetişti. Küçük yaşlardan itibaren ticarete atıldı. Mekke’de yaşayan ve puta tapan insanlara karşı çıktı. Peygamber olmadan önce insanlar arasında güzel ahlakı, dürüstlüğü, adâleti ile tanınarak “el-Emîn: En emniyetli kişi” sıfatını aldı.

    25 yaşında iken Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice’den Kasım, Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma adında 6 çocuğu oldu. Kasım ve Abdullah küçük yaştayken vefat etti.

    Ara sıra yanına azığını alarak Nur Dağı’ndaki Hira Mağrası’nda inzivaya çekilirdi. 610 senesinde Ramazan ayının 17. günü Hira Mağrası’da vahiy meleği Cebrail (a.s.) geldi ve ona ilk vahiy oku emrini verdi. Böylece Hz. Muhammed‘e (s.a.v.) 40 yaşında peygamberlik verilmiş oldu.

    Peygamber Efendimiz, tebliğe en yakınlarından başladı. O’na ilk eşi Hz. Hatice sonra kızları iman etti. Ardından Hz. Ali daha sonra Zeyd bin Harise ve Hz. Ebubekir iman etti.

    İnsanlar arasındaki eşitsizliği gideren, adaleti gözeten İslam dini daha çok fakir insanlar ve köleler arasında kabul gördü. Müslümanların sayısını günden güne arttı. İlk Müslümanlar Mekkeli putperestlerin hakâret, alay, eziyet, işkence ve boykot gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kaldı.

    Müslümanlar Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri zaman Allah’ın izniyle Peygamber Efendimiz ve ashabı 622 senesinde Mekke’den Medine’ye hicret etti. Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimiz’in yol arkadaşı oldu.

    Medineli Müslümanlar (Ensar) Mekkeli muhacirleri çok iyi karşıladılar. Ensar ile muhacirler kardeş ilan edildi. Böylece Medine İslam Devleti kuruldu.

    İslam Devleti’nin kurulmasıyla müşrikler Müslümanlara saldırmaya başladı. 624 yılında müşriklerle yapılan ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı Müslümanlar kazandı. Mekkeli müşrikler Bedir Savaşı’nın intikamını almak için Medine üzerine yürüdüler. 625 yılında yapılan Uhud Savaşı’nda Peygamberimizin görevlendirdiği okçuların yerini terk etmesiyle Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabe şehit oldu. İki taraf birbirine üstünlük kuramadığı için Mekkeli müşrikler büyük bir güç toplayarak tekrar Medine üzerine yürüdüler. Peygamber Efendimiz bunu haber alınca Selman-ı Farisi’nin tavsiyesi ile Medine’nin etrafına hendekler kazdırdı. 627 yılında yapılan Hendek Savaşı’nda müşrikler kayıplar vererek çekildiler.

    628 yılında Müslümanlar hacca gitmeye karar verdiler. Bundan tedirgin olan Mekkeliler Müslümanlara izin vermek istemediler. 628 yılında imzalanan Hudeybiye Anlaşması ile Mekkeli müşrikler Müslümanların varlığını resmen tanıdı.

    628 yılında Müslümanlar Hayber’i fethetti. Hayber’in fethi ile Şam ticaret yolu Müslümanların eline geçti. Müslümanlar, Bizans ile ilk kez 629 yılında Mute’de savaştılar.

    630 yılında Mekke’nin fethi gerçekleşti. Mekke’nin fethinden sonra Arap yarımadası hızlı bir şekilde Müslümanların kontrolü altına girdi. Müslümanlar ve putperest Arap kabileleri arasında 630 yılında gerçekleşen Huneyn Savaşı’nı Müslümanlar kazandı. Hz Muhammed’in (s.a.v.) son seferi ise 631 yılında Tebük’e oldu.

    Hz. Muhammed (s.a.v.) son kez Müslümanlarla beraber 632 yılında hacca gitti ve buna Veda Haccı adı verildi. Veda Haccı’nda 100 bin Müslümana veda niteliğinde konuşan Hz. Muhammed (s.a.v.) 632 yılında Medine’de vefat etti. Kabri Medine’de Ravza-ı Mutahhara’da bulunmaktadır.

    Allah’ın son elçisi: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ayrıntılı hayatı...

    PEYGAMBERİMİZ NEREDE VE NE ZAMAN DÜNYAYA GELDİ? - Hz. Muhammed (s.a.v.) Ne Zaman Ve Nerede Doğdu?
    Hz. Muhammed (s.a.v.) Fil Vak‘ası’ndan 50 veya 55 gün sonra 20 Nisan 571 Pazartesi günü (et-Taķvîmü’l-Arabî, s. 33-44) Adnânîler’in ana yurdu kabul edilen Mekke’de dünyaya geldi.

    PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDA MEYDANA GELEN MUCİZELER - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Doğumunda Gerçekleşen Mucizeler

    Resûlullâh’ın kâinâta teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir:

    Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır.(İbn-i Sa’d, I, 102, 150.)
    O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 271.)
    İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.
    Semâve Vâdisi’ni su basmıştır.
    Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır.
    İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.)
    Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ÇOCUKLUĞU - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi
    Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi. Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.

    Peygamberimizin Gençliği ve Peygamberimizin Çocukluğu
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EVLİLİK HAYATI - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Evlilikleri ve Eşleri
    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Hazret-i Muhammed’in (s.a.v) Hatîce validemiz ile izdivâcından Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah; Hazret-i Mariye ile izdivâcından ise İbrahim dün­yâya geldi. Efendimiz’in husûsî hallerinden birisi, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı. Peygamber Efendimizin diğer hanımları;

    Sevde Binti Zema, Hz. Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymûne Binti Haris, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (r.a.) validemizdir.

    Peygamberimizin Çocukları ve Peygamberimizin Evlilik Hayatı
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’E İLK VAHİY NASIL GELDİ? - Hz. Muhammed’e (s.a.v.) İlk Vahiy Nerede Ve Ne Zaman İndi?
    Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergi­lediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı.

    Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü. ( İbn-i Sa’d, I, 194.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl (a.s.) geldi ve Hazret-i Peygamber’e:

    “–Oku!” dedi. Peygamber Efendimiz:

    “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber’i tâkati kesi­linceye kadar sıktı. Sonra yine:

    “–Oku!” dedi. Efendimiz yine:

    “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl (a.s.) ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar:

    “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber yine:

    “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi. Cebrâîl (a.s.) Hazret-i Peygamber’i üçüncü defâ da sıkıp bıraktı.

    Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi:

    اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ . خَلَقَ اْلاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ . اِقْرَاْ وَرَبُّكَ اْلاَكْرَمُ . اَلَّذِى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ . عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
    “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka’dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5)

    Bu emr-i ilâhî ile Allâh’ın Resûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu.

    Peygamberimize Gelen İlk Vahiy
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEBLİĞİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Tebliği
    Resûlullah, zor şartlar altında Peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan Âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.

    Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.

    Peygamberimizin Tebliği
    PEYGEMBER EFENDİMİZ’İN HİCRETİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hicreti
    Hicret, Allah’ın izniyle Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının, zulüm ve baskılardan kurtulmak için 622’de Mekke’den Medine’ye göç etmelerine verilen isimdir.

    İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, Müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.

    Allâh Resûlü, Allâh’ın izni ile Müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:

    “Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)

    Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli Müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:

    “Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.

    Bundan sonra Müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.

    Peygamber Efendimiz’in Medine’ye Hicreti
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MUCİZELERİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mucizeleri
    Hz. Peygamber’in, peygamberliğini ispat eden mûcizeler genellikle üç başlık altında incelenir.

    1- Mânevî (Aklî) Mûcîze Olan Kur’ân Mûcizesi

    2- Hissî Mûcizeler

    Bir gecenin çok kısa bir anında Mescid-i Harâm’dan, Mescid-i Aksâ’ya gitmesi ile başlayan isrâ ve mi‘rac mûcizesi (el-İsrâ 17/1).
    Ayın iki parçaya ayrılması (Buhârî, “Menâkıb”, 27; Müslim, “Münâfikun” 46)
    Taşın Hz. Peygamber’le konuşması (Müslim, “Fezâil”, 2).
    İlk zamanlar yanında hutbe okuduğu hurma kütüğünün, minber yapıldıktan sonra, Hz. Peygamber’in minbere çıkışında inlemeye başlaması, bunun üzerine Hz. Peygamber’in ona yaklaşarak okşar gibi elini gezdirmesi ve kütüğün susması (Buhârî, “Menâkıb”, 25).
    Hayber fethinde bir Yahudi kadının, Hz. Peygamber’i öldürmek amacıyla, ona kızartılmış zehirli koyun eti sunması üzerine, kendisinin zehirli olduğunu koyunun haber vermesi (Buhârî, “Tıb”, 55; Müslim, “Selâm”, 18; Ebû Dâvûd, “Dıyât”, 6).
    3- Haber Şeklindeki Mûcizeler

    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mûcizeleri
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN SAVAŞ VE GAZVELERİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Savaşları ve Seferleri
    Bedir Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Bedir Muharebesi veya Bedir Savaşı, 13 Mart 624 (17 Ramazan 2 H.) tarihinde Müslümanların, Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaştır.

    Müşriklerin sayısı 950 veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve Müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar.[2]

    Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Resûlü, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehir­den çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler.

    Nihayetinde iki güç arasında vuku bulan Bedir Savaşı, mü’minlerin zaferiyle neticelendi.

    Uhud Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Uhud Muharebesi veya Uhud Savaşı hicretin üçüncü yılında, 23 Mart 625 (7 Şevval 3 H.) Cumartesi günü vuku buldu. Bu savaş Mekkeli müşrikler tarafından Bedir Savaşı’ndaki kayıplarının öcünü almak ve Müslümanların yükselen gücünü kırmak için yapıldı. 70 sahabinin şehit düştüğü Uhud Savaşı’da Peygamber Efendimiz’in amcası, Allah’ın arslanı Hz. Hamza da şehit oldu.

    Hendek Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hendek Muharebesi veya Hendek Savaşı 31 Mart 627 (5 H.) tarihinde Yesrib’in (günümüzde Medine) Mekkeli müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Hendek Savaşı Müslümanların Mekkeli müşrikler arasındaki üçüncü ve son muharebedir.

    Hudeybiye Antlaşması (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hudeybiye Antlaşması ya da Hudeybiye Barışı, 628 yılı (6 H.) martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye Barış Antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Müslümanların siyasî varlığını resmen kabul etti.

    Hayber'in Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslam cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münafıkların bu tavrına Hayber Yahudileri de katılmıştı. Hz. Ali’nin büyük kahramanlıklar gösterdiği Hayber’in fethi 628 yılında (hicretin 7. yılı Muharrem ayı sonlarında) gerçekleşti.

    Mute Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    İslam devletinin Medine’de kurulmasından sonra 629 yılında (8 H.) Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan ilk savaş.

    Mekke'nin Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Peygamber Efendimiz, 1 Ocak 630 yılında (10 Ramazan 8 H.) 10 bin kişilik bir ordu ile Medine’den çıktı. Dört koldan Mekke’ye giren İslam ordusu, 11 Ocak 630 yılında (20 Ramazan 8 H.) ciddi bir direnişle karşılaşmadan bu mübarek beldeyi fethetti.

    Huneyn Gazvesi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Huneyn Gazvesi veya Huneyn Savaşı, hicretin sekizinci yılında, Mekke’nin fethinden on altı gün sonra pagan Hevâzin ve Sâkif kabileleriyle 27 Ocak 630 yılında (8 Şevval 8 H.) Huneyn vadisinde meydana geldi.

    Tebük Seferi (Detaylı bilgi için tıklayınız...)
    Hz. Peygamber’in emriyle 631 yılında (9 H.), Şam’da toplanan 40 bin kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medine’den Tebük’e 30 bin kişilik İslam ordusu gönderildi. Bizans ordusu geri çekildiği için savaş yapılmadı. Tebük seferi, İslam devletine siyasi ve askeri anlamda zafer kazandırdı.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ŞEMÂİLİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yüzü Nasıldı?
    Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’in şemâilini şöyle tasvir eder:

    “Allah’ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlaktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sıktı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.” (İbn Sa‘d, I, 422; Taberânî, XXII, 155-156; Beyhakī, II, 154-155; Heysemî, VIII, 273-274; ayrıca bk. HİLYE; ŞEMÂİL)

    Hilye-i Şerif Nedir? Hilye-i Şerif’in Faziletleri Nelerdir?
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN AHLAKI - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Ahlakı Nasıldı?
    Hz. Peygamber Kıyamet'e kadar gelecek insanlara örnek bir şahsiyet, davranışlarından ders alınacak bir rehber olarak gönderildiği için (el-Ahzâb 33/21) hayatın her yönünü kapsayan üstün bir ahlâkla donatılmıştır. (el-Kalem 68/4) Devlet başkanlığından aile reisliğine kadar her sahada üstün bir ahlâk ortaya koymuştur.

    Hz. Ayşe, Resûlullah’ın ahlâkının Kur’an’dan ibaret olduğunu belirtmiş (Müslim, Müsâfirîn, 139), Hz. Peygamber de Cenâb-ı Hak tarafından en güzel şekilde eğitildiğini ifade etmiştir. (Münâvî, I, 429) Resûl-i Ekrem güzel ahlâk üzerinde özellikle durmuş, ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderildiğini söylemiş (el-Muvaŧŧa, “Ĥüsnü’l-ħuluķ”, 8; Müsned, II, 381) ve yüzünü güzel yarattığı gibi huyunu da güzelleştirmesi için Allah’a dua etmiş (Müsned, I, 403; VI, 68, 155), mükemmel imanın güzel ahlâklı olmakla sağlanabileceğini bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Rađâ, 11) Onun başkalarına tavsiye ettiği ahlâk ilkelerini hayatı boyunca uygulaması (Buhârî, Riķāķ, 18) bu ilkelerin daha çok benimsenmesini sağlamıştır.

    Peygamberimizin Güzel Ahlakı
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EDEP VE NEZAKETİ - Muhammed’in (s.a.v.) Edep Ve Hayası
    Hz. Peygamber, herkese değer verir ve hiçbir şekilde nezaketi ihmal etmezdi. Gördüğü insanlara ayırım yapmadan önce o selâm verir, erkeklerle tokalaşır, muhatabı elini bırakmadıkça o da bırakmazdı. Karşısındakine bütün vücuduyla dönerek konuşur ve muhatabı yüzünü çevirmedikçe Resûl-i Ekrem de çevirmezdi. (Tirmizî, Śıfatü’l-ķıyâme, 46) İnsanlara güzel söz söyler, güleryüz gösterir ve böyle davranmanın sevap olduğunu söylerdi. (Buhârî, Śulĥ, 11, Edeb, 68; Tirmizî, Birr, 36) İki şeyden birini yapmakta serbest bırakıldığında kolay olanı tercih ederdi. (Buhârî, Menâķıb, 23; Müslim, Feżâil, 77) Kendisi binek üzerindeyken yanında bir başkasının yaya yürümesinden rahatsızlık duyardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 127, 128; Nesâî, İstiâźe, 1)

    Kendisini evlerine davet edenleri kırmaz ve gönüllerinin hoş olması için orada nâfile namaz kılardı. Birinin yanlış bir davranışını veya uygun olmayan kıyafetini gördüğü zaman utandırmamak için ona hatasını söylemez, bu uyarıyı başkalarının yapmasını tercih ederdi. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 8; Edeb, 4) Ağzından çirkin söz çıkmaz, ahlâkı güzel olanın hayırlı insan olduğunu söylerdi. (Buhârî, Edeb, 38) Hayatında hiçbir kadını ve köleyi dövmemiş, şahsına yapılan haksızlıktan dolayı intikam almamıştı. (Müslim, Feżâil, 79) On yıl boyunca hizmetinde bulunan Enes b. Mâlik’e bir defa bile kızmamış, yaptığı bir hata yüzünden onu azarlamamıştı. (Müslim, Feżâil, 51) Son derece edepliydi ve hayânın imandan olduğunu söylerdi. Bir şeyden hoşlanmadığının ancak yüzünden anlaşıldığı, hanımların bazı özel hallerine dair sordukları sorulara cevap verirken oldukça zorlandığı belirtilmektedir. (Buhârî, Ĥayıż, 13, 14, Śalât, 8, Menâķıb, 23, Edeb, 72, 77)

    Peygamberimizin Edep ve Nezaketi
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MERHAMETİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Şefkat ve Merhameti
    Resûl-i Ekrem, Müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nâfile ibadetleri onların da coşkuyla ifa ettiğini görünce bunların farz kılınabileceğini ve sonuçta Müslümanların zor durumda kalacağını düşünerek bu tür ibadetleri yapmaktan vazgeçerdi. (Buhârî, Teheccüd, 5) Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterirdi; onları kucaklayıp öper, bağrına basardı. (Buhârî, Cenâiz, 32) Duada bulunması için kucağına verilen bebeklerin üstünü kirletmesini önemsemez. (Buhârî, Vuđû, 59), kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı. (Buhârî, Śalât, 106) Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı çabuk kıldırırdı. (Buhârî, Eźân, 65) Kadınların hiçbir şekilde incitilmesini istemezdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, Müslümanların sıkıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/128)

    Peygamberimizin Şefkat ve Merhameti
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN CÖMERTLİĞİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Cömertliği
    Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)

    Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)

    Peygamberimizin Cömertliği
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN GÜNLÜK HAYATI Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Günlük Hayatı
    Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet (el-Enfâl 8/41) Peygamber ailesinin başlıca geçim yolunu belirlemiş oldu.

    Resûl-i Ekrem’e büyük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi’nde Mekkeliler’e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr arazisindeki hurma bahçelerinin tasarrufunu Resûlullah’a bıraktığını bildiren Yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîķ en-Nadrî, Uhud Gazvesi’nde ölünce bahçelerinin geliri Resûl-i Ekrem’e kaldı. Mekkelilerle gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıllık geçimine yetecek kadar miktarı onların topraklarında yetişen ürünlerden almaya başladı. (Buhârî, Meġāzî, 14; Nafaķāt, 3) “Fey” denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.

    Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ZÜHDÜ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Takvası
    Böylece Medine’ye geldikten bir süre sonra maddî imkânlara kavuşan Resûl-i Ekrem malını Müslümanların ihtiyaçlarına harcar, kendisi son derece mütevazi bir hayat sürerdi. Rızkının ailesine yetecek kadar olmasını ister, canı ve malı emniyette, vücudu sıhhatte, günlük yiyeceği yanında bulunan kimseyi bahtiyar sayardı. (Buhârî, Riķāķ, 17; Tirmizî, Zühd, 34) Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi (Buhârî, Riķāķ, 17) Daha çok bir hasırın üzerinde yatar, hasırın vücudunda iz bırakması sahâbîlerini üzdüğü halde kendisi buna aldırmazdı. (Tirmizî, Zühd, 44)

    Peygamberimizin Zühd Hayatı
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN KOMŞULUK İLİŞKİLERİ - Hz. Muhammed (s.a.v.) Komşularına Nasıl Davranırdı?
    Evinin, ailesinin işlerini kendi görür, bu konuda kimsenin yardımını kabul etmezdi. Evde bulunduğu saatlerde ev işlerine yardımcı olurdu. (Müsned, VI, 256) Önüne getirilen yemekte kusur aramazdı; hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi. (Buhârî, Etime, 21) Yakınında bulunanlara ve komşularına karşı lutufkârdı. İyi bir mümin olabilmek için komşularına iyi davranmak, onları rahatsız etmemek, kendisi için istediğini onlar için de istemek, komşusunun güvenini kazanmak, pişirdiğinden komşusuna ikram etmek gerektiğini söylerdi. (Buhârî, Menâķıbü’l-enśâr, 20, Nikâĥ, 80, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 71-75, Birr, 142; Tirmizî, Birr, 28)

    Peygamberimiz Komşularına Nasıl Davranırdı?
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN YAPTIĞI İBADETLER - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İbadet Hayatı
    Hz. Peygamber, ibadet etmekten derin bir zevk alır, İslâmiyet’in temeli olan namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetlere büyük önem verirdi. (Buhârî, Îmân, 2) Bazan ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı olurdu. (Buhârî, Riķāķ, 20) Bazan her namaz için abdest alır, bazan da bir abdestle birkaç namaz kılardı. Farzlardan önce veya sonra sünnet namazları kılar, sabah namazının sünnetine hepsinden fazla ihtimam gösterirdi. (Buhârî, Eźân, 14, 16, Teheccüd, 27; Müslim, Müsâfirîn, 94, 96, 105, 304)

    Gecenin bir kısmında uyur ve dinlenir, özellikle son üçte birinde uyanıp doğrulur ve gökyüzüne bakarak Âl-i İmrân Sûresi’nin son on bir âyetini okur, ardından sonuncusu vitir olmak üzere dokuz, on bir veya on üç rek‘at namaz kılardı. (Buhârî, Teheccüd, 10, 16, Tefsîr, 3/17-20; Müslim, Müsâfirîn, 105, 121) Yolculuk sırasında bineğinin üzerinde de nâfile namaz kılardı. Ramazan ayının son on gününde mescidde itikâfa çekilerek bütün vaktini ibadetle geçirirdi. (Buhârî, İtikâf, 1, Taķśîr, 7-10; Müslim, Müsâfirîn, 69, 74, 78, 79, 143)

    Resûl-i Ekrem, Ramazan dışındaki oruçlarında bazan bir ay boyunca hiç oruç tutmayacağını düşündürecek kadar oruca ara verir, bazan da oruca hiç ara vermeyeceği sanılacak kadar uzun süre oruç tutardı; ancak Şâban ayının tamamına yakınını oruçlu geçirirdi.

    Zaman zaman hiç iftar etmeden ardarda oruç tutar (savm-i visâl), bu sırada kendisini Cenâb-ı Hakk’ın yedirip içireceğini söyler, ancak açlığa dayanamayacakları gerekçesiyle başkalarının bu şekilde oruç tutmasına izin vermezdi. (Buhârî, Śavm, 20, 48-50, 52, 53; Müslim, Śıyâm, 55-61, 172-180) Zekâta tâbi olacak kadar bir malı evinde iki üç günden fazla tutmadığı için hiçbir zaman zekât mükellefi olmadı. Hayatının son yılında Vedâ haccı diye bilinen ilk ve son haccını yaptı. Her yıl Ramazan ayında Cebrâil ile o güne kadar inen âyetleri birbirlerine okurlardı. (Buhârî, Feżâilü’l-Ķurân, 7) Resûl-i Ekrem, her gün Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım sûrelerini, yatmadan önce Secde ve Mülk veya İsrâ ve Zümer Sûrelerini okurdu. (Tirmizî, Feżâilü’l-Ķurân, 9, 21) Kendisi veya bir başkası rahatsızlandığı zaman ise Muavvizeteyn gibi bazı sûre ve âyetleri okurdu. (Müslim, Selâm, 50, 51)

    Allah’ı her durumda anıp zikreden Hz. Peygamber’in (Müslim, Hayıż, 117) günlük dua ve zikirleri vardır. Her gün yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar ettiğini söyler, yerken ve içerken, evine girerken ve çıkarken, yatarken ve kalkarken, elbisesini değiştirirken çeşitli dualar okurdu. Dua etmek için belli bir zamanı seçmemekle beraber gündüz ve gecenin çeşitli saatlerinde, özellikle geceleyin ibadet etmek için kalktığında ve ‘Bakī Mezarlığı’na gittiğinde uzun uzun dua ederdi. (Buhârî, Teheccüd, 1, Daavât, 3; Müslim, Źikir, 42; Nesâî, Cenâiz, 103)

    Resûl-i Ekrem’in ibadetleri ölçülüydü. Ashabına güçlerinin yettiği kadar ibadet yapmayı tavsiye eder, Allah katında en değerli ibadetin az da olsa devamlı yapılanı olduğunu söylerdi. (Buhârî, Îmân, 43, Śavm, 52; Müslim, Müsâfirîn, 215-221) Bir gecede Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek, sabaha kadar namaz kılmak, Ramazan dışında bütün bir ay oruç tutmak gibi bir âdeti yoktu. (Müslim, Müsâfirîn, 139; Nesâî, Ķıyâmü’l-leyl, 17)

    Peygamberimizin Duaları ve Peygamberimizin İbadet Hayatı
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ŞAHSİYETİ VE NÜBÜVVETİ - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Şahsiyeti
    Allah Resûlü, mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Güzel ahlâkı ile bütün insanlar arasında temâyüz ediyordu. Herkes O’nu iyilik ve güzel davranışlarıyla tanıyor ve hürmet ediyordu.

    Resûlullah, zor şartlar altında peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.

    Peygamberimizin Şahsiyeti ve Nübüvveti
    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN VEFATI - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Vefatı
    Peygamber Efendimiz’in vefâtına üç gün kala Cenâb-ı Hak her gün Cebrâil’i (a.s.) göndererek Resûlü’nün hatırını sormuştu. Son gün olunca Cebrâil (a.s.) bu sefer yanında ölüm meleği Azrâil (a.s.) de bulunduğu hâlde geldi. Cebrâil (a.s.):

    “–Ey Allâh’ın Resûlü! Ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor! Hâlbuki o, Sen’den önce hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istememiştir! Sen’den sonra da hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir! Kendisine izin veriniz!” dedi. Ölüm meleği içeri girip Peygamber Efendimiz’in önünde durdu ve:

    “–Yâ Resûlallâh! Yüce Allâh beni Sana gönderdi ve Sen’in her emrine itaat etmemi bana emretti! Sen istersen rûhunu alacağım! İstersen, rûhunu sana bırakacağım!” dedi. Peygamber Efendimiz:

    “–Ey ölüm meleği! Sen (gerçekten) böyle yapacak mısın?” diye sordu. Azrâil (a.s.):

    “–Ben, emredeceğin her hususta sana itaatla emrolundum!” dedi. Cebrâil (a.s.):

    “–Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor!” dedi. Peygamber Efendimiz:

    “–Allâh katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu, canımı al!” buyurdu. Peygamber Efendimiz, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:

    “–Lâ ilâhe illallâh! Ölümün, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:

    “–Ey Allâh’ım! Refik-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ (yâni yüce dost, yüce dost)!..” diye diye Rabb’ine duyduğu aşk ve iştiyâkın tezâhürü olan nice ulvî hâtıralarla dolu bir ömrü ardında bırakarak bu fânî âlemden hakîkî âleme hicret etti.

    PEYGAMBERİMİZİN KABRİ NEREDEDİR? - Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kabri Nerede?
    Peygamber Efendimiz; 8 Haziran 632 yılında (Hicri 11, Rebiülevvel 12) Pazartesi günü, Medine’de ve 63 yaşında vefat etti.

    Peygamberimizin kabri, Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin içinde Ravza-i Mutahhara’da yer almaktadır. Riyazul Cenne yani Cennet Bahçeleri olarak da bilinir. Ravza bahçe anlamındadır.

    Peygamberimizin Vefatı
    Kaynaklar: 1) Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir, Hz. Muhammed (s.a.v.), DİA; 2) Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları; 3) Osman Nuri Topbaş, Son Nefes, Erkam Yayınları
  • https://www.gzt.com/...-benim-dedem-3498265

    Hayâti İnanç, kendi ağzından... :))

    Medine pazarından satın alınmış bir köledir benim dedem...

    Kendine has gülümsemesi, ezberden okuduğu beyitler, gençlerle yaptığı sohbetler… :)) Hayati İnanç, Denizli’nin en küçük ilçesinde başlayan hayat hikayesinin en güzel anılarını ‘Doğduğum Ev’ için anlattı. Medine köle pazarından satın alınan Sudanlı bir kölenin torunu olan İnanç, saz kursuna giderken kendisini Kuran kursunda bulduğu günleri, lise yıllarındaki Sosyalist Devrimciliğini, ‘zehirlendim’ diye tarif ettiği şifa arayışını, 80 darbesinin tam ortasında İstanbul Üniversitesinde yaşadıklarını, radyo ve televizyon programlarına nasıl başladığını bizlerle paylaştı.


    Yıl 1961, Denizli’nin Çameli ilçesi. Hayati İnanç nasıl bir evde doğdu?

    1961 yılında doğduğum hususu tevatürle sabit, ben bilmiyorum tabii. Şubat ayıymış. Denizli'nin Çameli ilçesi, en küçük ilçedir. Babam devlet memuru. Mahrumiyet bölgesi sayılan, Ege'de memurlara ‘mahrumiyet zammı’ verilen tek ilçedir burası. Kiradaydık. Doğduğum evi sonradan gördüm. Köhne, ahşap-taş karışımı… Fakat çocukluğumu geçirdiğim evi iyice hatırlıyorum. Yine kiradaydık, bahçe içindeydi. Önünde bir ceviz ağacı vardı. O ağaçtan düşen cevizler ayakkabılarımızın içine düşer ve biz onları yememek için titizlik gösterirdik. Alır, atardık. Öyle öğretilmiştik, ‘helal değildir’ diye. Bunu ev sahibi öğrendiği zaman çok hislenmiş, 'bu çocuklar nasıl yetişiyor böyle’ diyerek. Sonra bize izin verildi, yemeye başladık. O bahçenin içinden babamın, özellikle ramazan günlerinde akşam namazı için hafifçe koşarak yarım adam boyundaki duvarı biraz da telaşla atlayarak karşıdaki küçücük ahşap camiye gidip akşam namazını kılıp geri gelişini ve tarhana çorbasına kaşık salladığımız oruçlu günleri dün gibi hatırlarım. Elektriğin olmadığı bir ev, gaz lambası ışığında iftardan önceki yarım saatte hüzünle babamın Kuran'ı Kerim okuyuşu da gözümün önünden ve kulaklarımdan gitmeyen hatıralardan biridir. 4 kardeştik, en büyükleriyim ben. Gariplik hakimdi ama 'mutlu muyduk?' Evet, çok mutluyduk. 14-15 yaşlarına geldiğimizde, altıncı yedinci kiralık evden çıktığımızda kendi evimizi yaptık. Halen o evde oturmaktadır babam (85) ve annem (75). Betonarme bir ev yapmıştık. Büyük heyecandı. Yani ev bittiğinde zafer kazanmış kumandan edasıyla girmiştik…

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. 14-15 yaşında Medine pazarında satın alınıp getirilmiş bir köledir benim dedem. Sudanlıyız.

    Büyük dedenizin çok özel, çok farklı bir hikayesi var değil mi?

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. İşte o dedemin dedesinin babasıymış gelen 1850'lerde. Gelişi de dediğiniz gibi farklı bir hikaye. Hacca giden Muğla Ortacalı bir ağanın, dönüşte Medine pazarında satın aldığı bir köledir benim dedem. 14 - 15 yaşındaymış getirildiğinde. O zamanlar böyle bir adet var, hacca gidenler bir köle satın alıp getiriyorlar. 3 maksat gözetliyor; birincisi çiftliklerde çalışacak kişi lazım, bu iş için uygun oluyorlar. Köle azat etme sevabı var, bunu kaçırmak istemiyor zenginler. Bir de delil oluyor, hacca gidip geldiğine delil. Yanında siyahi bir çocuk bulmuş gelmiş, belli ki her yerde yok bunlardan... Hacca gittiğine örfi bir delil teşkil ediyor. Sudanlıyız yani. Kendisi satın alınan bir köle olan büyük dedem çok detay veremiyor. Nakille bize kadar gelen bilgi bu. Sudan ahalisi Türk'ü çok sever. Ziyarete gittim Sudan'a bir vesileyle, hava alanındakarşılaştıklarım dahil olmak üzere gidip gelene kadar kime gözüm değdiyse, kiminle göz teması kurduysam, herkes amca oğluyla karşılaşmış gibi bir yakınlık gösterdi. ‘Kan çekiyor’ dedim…

    Sizin bu durumu öğrenmeniz, bununla yüzleşmeniz nasıl oldu?

    Şüpheleniyordum da dedem anlattı etraflıca. Hüzünle karışık bir hikaye olarak bizzat dedemden dinledim. İyi ki anlattı, onu kaçırsaydık bir daha bu bilgiye ulaşamayabilirdik. 15 yaşındaydım, baştan sona anlattı. “Adı Seyit Hüseyin'dir, benim dedemin babasıdır” dedi. “Muğla Ortaca'da köle olarak filan çiftlikte büyüdükten sonra azat edilmiş, beyaz bir Türk kızıyla evlendirilmiş. Ondan sonra o nesilden bize kadar hep Yörük beyaz Türk kızlarıyla evlendirilmişler. Bize muamele çok enteresandır" dedi. Bu durum tabii sosyolojik olarak, tarihi olarak çok mühim bir noktaya da işaret ediyor. Köleye yapılan bu muamele, bugün derstir insanlığa. Yani ezmek, üzmek, kalbini kırmak şöyle dursun, tersine olarak onun duasını almak, onun gönlünü kazanmak gayesini güdüyor efendi. Yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, onu hoş tutmak gibi bir öğreti var.

    Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender

    Şimdi Batı alemine bakıyoruz, bize benzer durumda olanların orada çektikleri, yaşadıkları tahammül edilir gibi değil. İnsanın içini parçalayan zulüm hikayeleri var. Bizim coğrafyamızda böyle bir şey hiç olmadı tarih boyunca. Canlı bir şahit olarak biz ortalıkta kravatla dolaşıyoruz gördüğünüz gibi... Dedem bu hikayeyi anlattı ve anlattıktan sonra ettiği nasihat de şu oldu; "Oğlum heves etme zenginliğe, bizden zengin olmaz, dibimiz köledir, en iyimiz kendine yeter" dedi. Bir de bu aile içinde en çok okuyan ben oldum. Yüksek tahsil yapıp, bu kadar okuyan olmadı. Babamın ısrarı, benim ısrarım, Cenabı Hakkın ihsanıyla buraya kadar geldik. Bundan sonraki nesilde artık epey var da, yetmişli yıllarda bu aileden üniversiteye giden tek kişi bendim.
    Anam okuma yazma bilmez ama benden çok okudu

    İlkokula yaşıtlarınızdan erken mi gittiniz?

    5 yaşını yeni doldurmuşken merak saikiyle ısrarla gittim, kayıt da edemediler okula. Anam her gün benimle gelir giderdi. Onunla birlikte okuduk, okuma yazma bilmez anam ama benden çok o okudu. Götürürdü getirirdi, bir yıl doldu böyle. Bir gün de “ben okula gitmek istemiyorum” dememişim. Çok hevesliymişim. Öbür sene 'artık kaydedelim çocuğu' dendiğinde de ikinci sınıftan kaydedilmişim. Böylelikle de erken bitirmiş oldum.

    11 yaşınıza kadar da doğduğunuz ilçeden hiç çıkmamışsınız?

    Hiç çıkmadım, evet. Devlet parasız yatılı okul imtihanını kazandığım için 11 yaşımdayken orta ikiyi okumak üzere Aydın'ın Nazilli ilçesine yatılı olarak gittim ve 5 sene, lise sona kadar oradaydım. 1977'de mezun oldum.

    Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. 'Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun' der.

    Aynı dönemde bir de kurs döneminiz var. Arapçaya ilgi duymaya başladığınız yer burası mı?

    İlkokulu bitirip ortaokula kaydımızı yaptırdık. Ortaokula başlayacağım yaz tatiliydi. Dereceyle mezun oldum daha doğrusu okulun birincisi olarak mezun oldum diye babam beni ödüllendirmek kastıyla ilçede bulunan cezaevinde yatan bir ahbabına gönderdi. Orman suçundan yatmış, usule uygun olmayan ağaç kesmiş falan. Açık cezaevi, orada piknik yapıyorlar adeta. Bağlama çalmayı bilen biri bu kişi aynı zamanda. Elime bir bağlama verildi. Ben gideceğim de cezaevinde saz öğreneceğim… 2, 3 gün devam ettim, açmadı beni. Pek de beceremedim zaten. Bağlamayı nereye koyduğumu bile bilmiyorum, kaybettim. Sonra evin önünden, yokuşlu bir yoldan gitmekte olan bir akranımı gördüm. Bir kitabı saygıyla göğüslerine bastırmışlar yürüyorlar. Sordum, 'nereye?', 'Kuran kursuna gidiyoruz.' dediler. 'Ne öğreniyorsunuz?' dedim, açtılar, harfleri tanıdım. Nereden tanıdım? Babam Kuran'ı Kerim okurken takip ediyordum ya. Takıldım peşlerine, kursa gittim. Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. “Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun” der. 3 ay doldu ve ben Kuran'ı Kerim'i yüzünden rahatlıkla okuyabilir hale geldim. İşte bu bende bir soru hasıl etti. Hani 'yıllarca çalışılıyor da okunamıyor bu harfler?' diyordunuz, niye yalan söylüyorsunuz diye bozuldum ben o işe. Yani bana yalan söylenmesi canımı sıktı... Kuran'ı Kerim'i artık yüzünden okuyabiliyordum. Ve bu arada kelimelerin üzerinde duruyordum. Bize detaylı bir biçimde öğretilmiyor ama Arapça'dan Türkçe'ye giren kelimeler var. Hem de çok, adım da buna dahil. Bunu fark edince bir kapı açıldı. Sonra başka kelimeler gördüm o kurallara uymayan, onlar da Farsça'dan Türkçe'ye gelmiş. Üçünden bir birlik, bir zenginlik, bir derinlik hasıl olmuş. ‘Hiçbir şey’ terkibinde olduğu gibi. ‘Hiç’ Farsça, ‘şey’ Arapça, ‘bir’ Türkçe. Bunu fark ettiğimde önümde bir dünya açıldı. Hala o izi takip ediyorum.

    Lisedeyken hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimciydim

    Lisede farklı görüşlerin etkisi altında kaldığınız doğru mu?

    Tabii. Fevkalade etkileniyorum ve hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimci oluyorum. Lise 1-2-3 kuvvetli bir devrimciyim. O zamanlar hayat basitti; biz ilericilerdik, bizim gibi düşünmeyenler gericilerdi, faşistlerdi. Bir de bize biraz benzeyen fakat yoldan çıkmış Sosyal Faşistler vardı. Hayat çok yalındı. Üçe ayrılıyordu bütün insanlık... Sonra kafamız karışmaya başladı. 3 yıl boyunca bu ideolojik öğretinin tesiri altında bunalarak, rahatsız olarak, asla içime sinmeyerek ama ısrarla da müdafaa ederek bir çelişki yaşadım. 1977'de liseyi bitirene kadar bu ideolojik fırtına beni hep meşgul etti. Ancak burada bir noktaya işaret etmem lazım. Beni oraya davet edenler, yani sosyalist olmamı isteyenler, beni yönlendirenler, dini de olmayan bir din dersi öğretmeninin başkanlığındaki 3-4 arkadaşlık bir gruptu. O öğretmen bizi uzaktan yönetiyordu. Bana bir yalan söyleniyordu, yalan şu idi; aileden getirdiğim samimi dindarlığım bilindiği için, “Bunun dinle bir alakası yok, İslam’la bir karşıtlığı yok, hatta benzerlikler bile var. Nasıl ki İslam’da zekat sadaka varsa burada da fakiri gözetmek var, görüyorsun” diyerek amiyane tabirle beni dolduruşa getiriyorlardı. Lise sonda özel bir eğitimden geçtik, bir yıl süren. Josef Stalin'in kitabı, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm. Kitabın son sayfasında bakla ağızdan çıktı ve meselenin öyle olmadığı anlaşıldı. 5 kişilik darbe ekibiyiz ve diğer dördü 6-7 ay sabretmişler beni yola getirmek için. 'E ne diyorsun Hayati?' dediler. Benim küfür söylemem, dinden çıkmam isteniyor. Teklif bu. Orada radikal bir cevap verdim. Benden beklenmeyen bir şeydi. Yani zayıf bir çocuktum, keyif için dövenler bile vardı beni. Fiziki gücüm böyle gösterişli değildi. Buna rağmen, “Bakın bugüne kadar yalan söylediniz, yalan açığa çıktı, şimdi benim imandan çıkmamı istiyorsunuz, cevabımı veriyorum. Eğer ‘La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah' diyerek devrimci olunuyorsa varım. Ama olmuyorsa, ki olmayacağı anlaşılıyor, kararı siz vereceksiniz” dedim. "Ben Allah derim, Resulullah derim, başka da bir şey demem. ‘Postüla’dır benim için." O zamanlar öğrendiğimiz matematik bir kavramdı, ‘ispat istemeyen hakikat’ manasına gelen. Bendeki bu sert ve net çıkış çok şaşırttı onları. Şansım, kısa bir süre sonra okulun bitecek olması ve onları bir daha görmeyecek olmamdı. Öyle de oldu. Hayırlısıyla kazasız belasız o dönemi atlattık. Mektepten ayrıldık, bir daha da hiçbirini görmeden 30 yıl geçti. Beni benden koparan, İslamlıktan uzaklaştırma tehdidi içeren bir ideolojik fırtınadan kurtulmuş olmak daha sonra yol arayışımda çok etkili oldu. Yani hasretimi, iştiyakımı arttırdı. Ve hızla sarıldım, arzuyla sarıldım. Zehri temizlemek için panzehir... Bugünkü konuşmaların sebebi de odur işte.
    Ya Rabbi, beni kurtar.. Beni Zehirlediler

    1977 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanıyorsunuz ve İstanbul'a geliyorsunuz. Ne umdunuz ne buldunuz?

    Gelirken doğrusu epey heyecanlanmıştım. Ancak şaşkınlıkla ayak bastım. İlk geldiğimde tutuldum İstanbul’a. Hayran oldum, sendeledim. Böyle biraz ayağım yere basmadan mecnunane tanıştım. O haleti ruhiye hala değişmemiştir. Hele hele Suriçi'ne gittiğimde hala pek makul olmam yani. Böyle âşıkane dolaşırım. Fakat mesele şu, erken gelmişim. On altıyı yeni doldurmuşsunuz, hukuk talebesisiniz. Arbede var, anarşi var, ortalık çok karışık. Babamla kaydımızı yaptırdık, İstanbul’la tanıştık ama götürdü beni ve ‘bir yıl dinlen’ dedi. Bu anarşi devam ederken ben seni İstanbul’a göndermek istemiyorum dedi. 1 yıl geçti ve ben o 1 yıl boyunca Denizli Çameli'nde düşündüm. Tefekkür ettim, içim yandı. Aldığım zehirden kurtulma ihtiyacım had safhadaydı. Namaza başladım bir gün. Durup dururken camiye gittim. Çocukluğumda zaten namazı biliyordum, çok da seviyordum da araya giren o 3 yılda kafamız karıştı ya. Ve bir seher vakti sabah namazının o ilk vakitlerinde güneşin doğacağı yere bakıp, “Ya Rabbi beni kurtar, beni sevdiklerine kavuştur. Beni zehirlediler, bana ilaç nasip et, bana yol göster” diye dua ettim. Allah dualarımı kabul etti.

    Müteakip sene İstanbul’a geldiğimde de 1 yıl boyunca yine okula gitmeyerek, 2. yılı harcadım. İstanbul’da ne kadar kitapçı varsa, İstanbul kazan ben kepçe… Derdime derman arıyorum. Aradığım şey de tam olarak şu; çocukluk yıllarımda adını duymuş olduğum İmamı Gazali Hazretlerinin aşığıyım, meftunuyum. 400 küsur kitap sahibi, 55 yıl yaşamış 1111'de vefat etmiş. Kitaplarından birkaçı bugün dahi Oxford'da ders kitabı, ki onların başında gelen de bana derman olan Tehâfütü'l-Felâsife. Filozoflara, felsefeye cevap... Bu kitabı aramaya koyuldum. 17 yaşında bir talebe İstanbul’da bu kitabı arıyor. Garip karşılandım, takdirle karşılandım. Bir kitabevine gitmiştim, vilayetin karşısında. Bunu sorunca, 'otur bakalım delikanlı' dedi. Oturdum çay söyledi bana. 'Sen nereden geliyorsun?', 'sen kimsin?' dedi. Tehâfütü'l-felâsife arar mı senin yaşında biri, dedi. Dedim ki, babam Kimya-ı Saadet isimli Mahmut Gazali Hazretlerinin kitabını 1973'te almış. 12 yaşındaydım içer gibi okudum. Hakikaten de öyle okumuştum, o kitabı okurken yaşadıklarımı anlatmak zor. Etrafıma bakardım garip garip. Bu kitap burada ve bu insanlar bunu bilmiyorlar mı? Saygı duyduğum adamlar var etrafımda. Öğretmenler, müdürler, kocaman kocaman adamlar.. Biliyorlar da dikkate mi almıyorlar, bu insanlara ne oluyor diye acıyarak bakıyorum etrafıma. Bana öyle iyi geliyor... O kitabın önsözünde Tehâfütü'l-Felâsife’yi duydum gördüm dedim. “Ben zehirlendim, bana zarar verildi, onun için arıyorum” dedim. “Bulsan da anlaman mümkün değil” dedi. Yani anlayamazsın o Türkçeyi. 40 yıl önce biz bastık ama elimizde 1 nüsha bile yok dedi, bunu arayan yok soran yok… “Ben bulacağım, bulduktan sonra da anlamayı düşüneceğim” dedim. “Allah maksadına kavuştursun” dedi, beni uğurladı. Arayış sonuçlandı hamdolsun, buldum. Ve 2 bin sayfaya yakın kitabı okudum 2 ay içinde. İştiyakla. Çok susuz kalmış hani çölde susuz kalan ördek diyorum ya, kendimi ona benzetiyorum. Nasıl ferahladım, nasıl rahatladım, nasıl bir derin nefes aldım. Kelimenin tam anlamıyla yaşamaya başladım. 1978 Kasım, tadı damağımda olan bir hadisedir. İşte o zamandan beri benim halimde olan, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir ızdırabı yaşayan gençlere ulaşma kaygısıyla yaşıyorum.

    1980 yılında, İstanbul Üniversitesinin Beyazıt kampüsünde okuduğunuza göre darbenin yakın şahidisiniz. Nasıldı o günlerde orada olmak?

    Okula gitmeyi denemedim değil. Hatta bir defa gittim. İstanbul Hukuk Fakültesinde büyük amfide kapıya yakın bir yerde oturdum. Kolay kaçmak için. Arbede çıkarsa diye. Ama teneffüste karşıma biri dikildi, ‘biz bilmem neleriz, bu okul bizim’ dedi. Yanlış yere oturdun, sana yazık olur, dedi. Tehdit açık yani. “Öbür tarafa geç, eğer geçmek istemiyorsan ortadan git gel, biz onlara ot deriz” dedi. Anladım ki bize göre değil orası. Zaten pek de gönüllü değilim. İkinci yıl da bitti, ben hala okula siftah etmiş değilim. Sadece kaydım var, kuru bir kayıt duruyor orada. Üçüncü yıl artık biraz sakinleşir gibi oldu. Biz 18 yaşına geldik. Geldim okula, derslere devam etmeye başladım. İşte o üçüncü yılın sonlarına doğru Eylül 1980… Bir anda süt liman oldu. Askerler okulda olmaya başladı, polis okulda olmaya başladı. Dersler yürüdü artık, herkes kuzu gibi oldu. 4 yılı da 4 yılda bitirdim. Ama kaygımız yanımıza kar kalmış oldu. Çok sonradan anladık neyin ne olduğunu. Yani, ne oyunlar yapıldığını ne tezgahlar çevrildiğini. Fakat o güne kadar okulda bulunmak, ders takip etmek çok zordu. Özellikle işin içinde değilseniz. Ben o dönemi kendime yol arayışına harcadım. Ki çok karlıyım, hamdolsun. Hayır varmış yani. Yıllar geçtikten sonra anlıyorsunuz bunu. Dediğiniz gibi tabi İstanbul Üniversitesinin Beyazıt Kampüsü bütün olayların merkezi. Kaydımı yaptırdım memlekete gittim, kitapları almak üzere. Geleceğim, o ana kapıya bomba atıldı, 13 kişi öldü. Sekizi olay yerinde beşi hastanede. Atan belli değil. Öldürülmek istenen kimler belli değil. Yani tam bir kaos ortamı. Ne tuzaklar kuruldu ülkemize biliyorsunuz…
    Bir ermişle evliyim ben

    1984 yılında, 7 yıl süren hukuk öğreniminiz bitiyor ve mezun oluyorsunuz. Evli ve çocuklu bir öğrenci olarak... Okul bitmeden evlenmenizin özel bir sebebi var mıydı?

    Vardı. Başkası alır diye endişe ettim. Neuzü Billah, onu göze alamazdım. Evlendiğimiz gün itibariyle ben 20, o 16 yaşındaydı. Yani bugün böyle bir şey yapana ağır hapis cezaları var. Evleniyorsunuz, hanımı bırakıyorsunuz anne babaya. İstanbul'a gidiyorsunuz. 3 yıl tahsil, 1 yıl staj ve 7 yıl avukatlık müddetince toplam 11 yıl kayınvalidenin sultası altında, aralıksız tahakküm altında geçen bir ömür var. 11 yıl… Buna tahammül edebileceğini düşünen hanım kız var mı bilmiyorum bu zamanda. Mitolojik hikaye gibi geliyor insana. Böylelikle erdi yani, bir ermişle evliyim ben. 3 yıl net bir ayrılık. Siz İstanbul'dasınız, hanım anne baba yanında. Ne kadar ayrılık şiiri varsa ezberliyorsunuz tabii. Kabiliyet artıyor, insanın zihni açılıyor. Şiirlerle bu kadar ilgilenmiş olmam, içli şairleri tanımış olmamda elbette bunun belirleyici etkisi vardır.

    Okul bittikten sonra mesleğe başlamak için neden memlekete dönmeyi tercih ettiniz?

    Kolayıma geldi. Ekonomik durum elverişli değildi. Gelsem ev tutmam lazım. Ağır masraflar devreye girecek, askerlik yapmam lazım. Hiçbir hazırlığım yok onun için. Ancak şu da var; babam arzuhalci benim. Asıl mesleği o. Arzuhalcilik taşrada avukatlığa çok benzer. Hatta ahali anlamadı bile, babasının yerine oğlu geçti dediler. Memlekette yaşamak bana daha kolay geldi. 7 sene avukatlık yaptım bu şekilde. Çocukları yetiştirme noktasında yeterince faydalı olamadığı hatta zararlı olduğunu görünce meslekten de feragat ederek İstanbul’a geldim.

    10 yıl sonra İstanbul’dan Ankara’ya yerleşiyorsunuz. Neden yaşamak için Ankara’yı seçtiniz?

    Mesleğe dönmem gerekti. Ankara'da yüksek yargı merkezli bir hukuk mesleği teklif ettiler. Yargıtay, Danıştay, Yüksek Yargı'yla, tek bürokrasiyle, devletin merkeziyle tanışmamda fayda gördüler. İyi de yapmışlar. Bundan beklenenin dışında fayda da hasıl oldu. TRT'de program başladı. İstanbul'da elde edemediğim birçok imkan ve fırsatı bu sayede Ankara'da buldum. 15 yıl öyle geçti. Müddeti hayatımda aralıksız olarak en uzun süre kaldığım yer Ankara oldu. Hiç beklemediğim, hiç düşünmediğim, hiç tasarlamadığım bir biçimde. Ama ona da 8 ay önce son vererek, torunlar da artık büyümeye başladığı için İstanbul'a avdet ettik. Eyüp Sultan'a defnolunma muradıyla da buradayız.

    Avukatlığın yanı sıra yayıncılık, yöneticilik, öğretmenlik, sunuculuk yaptınız değil mi?

    Hiçbirini becerememenin itirafıdır aslında o. Fazla iş yapan birisi demek ki beceremiyor da ondandır. Ancak şartlar böyle getirdi, avukatlıktan ayrıldıktan sonra 1993 yılının başında bir dostumdan yardım istedim. ‘İstanbul'a geleceğim. Ama bana orada hayırlı ortam ve iş, çocukların din eğitimini, ahlak eğitimini rahatlıkla verebileceğim bir ortam arzu ediyorum’ dedim. Buna uygun bir biçimde yapılanma oldu. İşte o arada sunuculuk, dergi yayıncılığı, fuarcılık, eğitimcilik yaptık. Ama oradaki eğitim şirketlere yönelik mesleki eğitimdir. Bu arada radyo programcılığı başladı, o sayede de şiirlere ilgi artık sistematize oldu. 2002 yılına geldiğimizde de bir televizyon sunuculuğu imkanı doğdu. İlk 3 gün dilim damağım kuruduysa da sonra 'bu iyi bir televizyoncu olacak galiba' dediler. O günden beri ekranlardayız. Gençlere daha kolay ve daha etkili ulaşmanın bir vasıtası olarak kıymet arz ediyor.
    Namaz kılıyor mu diye sordum, başka bir şey sormadım

    Şiire olan yatkınlığınız biliniyormuş ama medyada yer alma kısmında sizi kim keşfetti?

    Bir radyo yöneticisi büyüğüm vardı, Emekli Deniz Albay. Nitelikli, çok saygın bir insan, muteber bir büyüğüm, İlhan Apak. Gençlerle cereyan eden sohbetlerimi takip etmiş ve orada çocuklara faydalı olduğum kanaatine varmış. “Çocuklar, gençler seni seviyor, istifade ediyorlar, sen çok okuyorsun, bir de bunu anlatırken içten anlattığından olacak gençlere olumlu tesir ediyor. Radyoda sana haftalık bir program vereceğim. Millete moral ver” dedi. Çok çekinerek ürkerek başladım ama o program beni yetiştirdi. 5 yıl süreyle haftada bir gece 12'de başlayıp 3'te biten canlı sohbet programı…

    Ve programın içinde başka kimse yok. Tek başıma konuşuyorum. 3 saat konuşacaksınız dersinize çalışmanız gerekiyor. Mevcut ilgimi artıran zenginleştiren bir fırsat oldu. 5 yılın sonunda da 2002'ye gelmiş olduk. 2002 sonları ekonomik kriz vardı. Ben de esaslı bir krizdeydim. Kızım istendi, verdim. Düğün yapacağım metelik yok. Maaşım yok, fevkalade zor durumdayım yani. ‘İnci, sancı mahsulüdür’. Gözümüz yaşlı, hep ağladım ben. Kız veriyorsun, 17 yaşında kızın gidiyor. İlk isteyene verdim tabi bu arada… İsteyene sordurdum, 'namaz kılıyor mu bu çocuk?' 'Beş vakit kılar' dediler. Tamam dedim, başka bir şey sormuyorum. İsabet etmişiz. Cenabı Hakkın ihsanı. İşte o günlerde televizyon sunucusu lazım ama kriz ortamı olduğundan para yok. Yani ne lazım, para istemeyecek bir sunucu lazım. Kriz bir fırsat doğurdu, hiç aklımdan geçmeyen bir şey. Kendimi televizyonda buldum. 30 gün üst üste devam eden programda biz de bu işe alıştık. O program ramazan programıydı. Her gece değişen konuklarla sohbet ediyorduk, kritik bir saatti, 1 buçukta başlayıp 3’te bitiyordu. Yani sahura kalkacaklar henüz kalkmadı, işi olanlar da yattı. Ortada seyirci yok yani… Cem Karaca'dan tutun da Uğur Işılak, o günkü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna gibi ünlü tanıdıklara sohbetler edip bir miktar geliştirdik bu işi. Sonrasında bu birikimin üstüne 2008 yılı geldiğinde TRT genel müdürlüğü bizden düzenli bir program istedi, hamdolsun mahcup olmadık. Onun üzerinden de 11 yıl geçti. Artık her yerde konuşur hale geldik.

    Hayati İnanç, dedesiyle ilgili hikayeyi ilk kez paylaştı

    Zorunlu dün derslerine ihtiyacımız var

    Radyo yöneticisi büyüğünüzün sizi gençlerle olan sohbetlerinizden öğrendiğini söylediniz. Gençlerle nerelerde bir araya geliyordunuz?

    Evlerde! Hala devam ederim ona. Haftada bir yetiştiremiyorum, çok geziyoruz, vakit bulamıyoruz ama gençlerle hayatı konuşuruz hep. Geçen gün de 35-40 kişilik bir genç grubuyla bir evde çay sohbetindeydik yine. Orada 10 yaşında çocuk da var, 40 yaşında adam da var. Sohbetin konusu da 32 farzı gözden geçirmekten tut da amentüyü şöyle bir okumaktan geç de, tarih sohbeti, edebiyat sohbeti, velhasıl bize ait olan her şey... Şimdi biz bir noktayı atladık. Kısa bir hikaye anlatayım, neyi atladığımızı oradan görelim. Haccac-ı Zalim çok zulüm ediyor diye şikayet edildi anasına. Belki anasını dinler diye. Oğluna git söyle, artık bu iş haddi aştı, merhamet etsin biraz dediler. Haccac, öyle mi diyorsun ana dedi, bekle... Perde gerisine annesini koydu makam odasında. Sokaktan tutup birini getirmelerini emretti iki adamına. Gelen adama sordu, adamın ödü patladı zaten saraya gelince. Sağ çıkmak zor diye düşündü. İlim sahibi misiniz? dedi. Hayır efendim, cahilim ben dedi. Dünya nedir, ahiret nedir? Sorular soruyor üst üste… Dünya bir damladır, ahiret denizdir dedi. Ne iş yaparsın? Zeytinciyim, dedi. Anlat bana zeytinciliği, nasıl budanır, nasıl yağı çıkarılır, pazarlama nasıl yapılır? Güzelce anlattı. 32 farzı sayar mısın, dedi. Arz ettiğim gibi cahilim efendim, dedi. Amentüyü oku, ‘işte dedim ya cahilim efendim’ dedi. Namazın farzları nedir? Aynı cevap. Cahilim… Dedi ki; dünya damla, ahiret deniz dedin. Dünya için ne lazımsa çok güzel söylüyorsun ezberden. İyi de biliyorsun, aferin. Ahiret için ne sorsam cahilim diyorsun, cahilsen dünyayı da bilme. Ben seni şimdi ne yapayım, dedi. Sonra perdeyi araladı. “Anne gidenler böyle gidiyor işte” dedi.

    "Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın."

    Bizim kendimizle ilgili bir gaflet halimiz var. Bunu itirafa, bundan tövbeye mecburuz. Bize o gerekiyor. Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın. Ben gençlerimizin bu noktada mahrum bırakıldığını görüyorum, müşahede ediyorum gittiğim her yerde. Üniversitede konferans veriyorum, çocuklar garip garip yüzüme bakıyorlar. ‘Ya hocam biz hiçbir şey duymamışız’, duymadınız tabii ki. Duymuyorsunuz, mesele de o zaten. Yani bizim ‘zorunlu dün dersleri’ne ihtiyacımız var. Fizik, kimya, biyoloji, matematik, felsefe bilen meslek sahibi olur ama din, tarih ve edebiyat tahsil eden kişilik kazanır. Sohbetlerimizin konusu işte onlardır. Ankara'da 14 yıl aralıksız Altındağ Belediye Başkanlığı nezaretinde aylık sohbetlerimiz olurdu. Kabakçı Konağı sohbetleri bir klasik olmuştu. Şimdi İstanbul’a gelince artık onu bıraktık. Oraya devam eden bir hanım kız vardı, lise sondaydı ilk geldiğinde. Şimdi evli, anne, hakim... Babasıyla beraber gelir giderdi, dördüncü yılın sonunda babası bir gün beni kenara çekti, ‘hocam kızımız namaza başladı’ dedi. İyi dedim, iyi olmuş. Bu derslerle sohbetlerle oldu, dedi. Ben sohbetlerde namazdan mı bahsediyorum? dedim. Yok, dedi. “Sen namazdan bahsetmiyorsun ama o anladı” dedi. Yani aslı kaybediyoruz. Gaflet, şuursuzluk, bilgisizlik, ben hiçbir şeyden korkmam da cehaletten korkarım. Bulaşıcı hastalık gibi bir şey bu. İşte sohbetlerimizin konusu gençlerle temasımızın teması bu.

    Ezberden okuduğunuz beyitler sizinle özdeşleşti. Rivayete göre sayıları 7 binin üzerinde. Ezber bir kabiliyet mi, bir tercih mi, bir metod mu?

    Üçü de. Metodu nedir denilirse, ısrardır derim. Isrardır ve istikrardır. Lüzumsuz ilgilerden kendinizi kurtarabildiğiniz kadar kurtarmak önemli. Ve asrımızın zannımca önemli problemlerinden biri de bu. Dikkatler dağınık, kendini toplayamıyor gençler. Yani eskilerin dediği 'eli tencerede gözü pencerede' durumu var. Bir türlü odaklanamıyor. Davud-u Tai Hazretleri 'bu kemali nasıl buldunuz?' sualine şöyle cevap veriyor. “Kedi fareyi beklerken takip ettim. O kadar dikkatli ve konsantreydi ki, bir lokma et için kedideki bu dikkatin çok fazlası bir insan olarak bana lazım' dedim ve derslerimi dikkatle aldım” diyor. İstikrar, ısrar etmek önemli. Tanımadığınız, anlamadığınız bir kelime, bir kavram ile karşılaştığınızda öğrenene kadar peşinde olmak, lügat karıştırmak önemli. Bu işin, bu faaliyetlerin gençlerimize armağan etmesini umduğum meyve bunlar. Allah bu kabiliyeti herkese veriyor aslında. Yani 7 bin beyit ezberledi diye büyütmenin anlamı yok. 10 yaşında hafızları görelim. Bilmediği lisanda 600 sayfayı ezberleyen çocuk 10 yaşında. Bu bize ne öğretiyor, elbette Kuran'ı Kerim'in mucizesi apaçık meydanda, güneş gibi meydanda ama insanlarda bir kabiliyet var, bir potansiyel var göz ardı etmeyelim.

    İnternet sitenizde diyorsunuz ki, ‘Her Türk erkeğinin ezberinde en az 10 beyit yer almalıdır’. Niye 10 beyit, niye her Türk erkeği?

    Hanımlara bir şey söylemek haddimizi aşar. Onlar şiirlerin mevzuudur. Yine ezberlemek isterlerse elbette mahsuru yok ama ben delikanlılara, hemcinslerime söylemek isterim. İfadenin yumuşaması, tatlanması, ruhta incelme için faydalıdır. O beyitlerin arka planındaki dünyadan haberdar olma nokta-i nazarından önem arz ediyor. Geçen Şeyh Galip’in bir beytini anlatırken kem küm ettim. İzahta güçlük çektim.

    Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın

    Secdeler eyle ki merdûd-i Hüdâ olmayasın

    48 mısra bir şaheserdir o. Yani onu öğrenme halinde, onun üzerinde yeterince odaklanabilme halinde bütün kültür meselelerini kökten halledeceğiz biliyorum da odaklanamadık bir türlü. Sistem olarak, millet olarak. Olacak ama ben ümidimi kesmedim. Onu izah ederken, ‘baban Adem Aleyhisselam'a benze onun gibi davran, iblise çekme, secdeler et, reddedilme, tard edilme’ gibi şeyler söylüyor. Bu da bizi hikayenin başına götürüyor. Meleklere secde emri verildi. Kıble Adem Aleyhisselam idi. İblis itiraz etti, ben ateşten yaratıldım, toprağa secde etmem diye… Mesele malum. Bunu izah etmeye çalışırken, dinleyenler arasında Nurullah Genç hocam da vardı. Meseleye vuzuh getirdi. O dedi, toprak kültürüyle ateş kültürünün başlangıç noktasıdır. Toprak kültürü Hazreti Adem'i, ateş kültürü iblisi temsil eder. Toprakta tevazu, verim, bereket esas. Ateşte, kibir, yakıcılık, yıkıcılık hakim… Tam oturan bir izah yani Allah razı olsun, eksik olmasın. Bu bana da faydalı, müfid oldu. İşte on beyti oku, öğren, ezberle derken arka planına yaptığı atıf ile tanışıyorsun bu sayede. Ve fakat bununla birlikte temel bilgiler edinilmeden şiirler meşguliyetin bir anlamı, bir faydası olmayacağından, web sayfama tavsiye ettiğimiz kitaplar diyerek haddizatında vasiyet ettiğimiz kitapları koyduk. Bizi ciddiye alan herkese dedik ki, buradan başlamak elzemdir. Bu altyapı olmadan şiirden de bir şey alamazsın. İkisi de Sultan Fatih merhumun hocaları tarafından kaleme alınmış, biri ilim biri aşk kitabıdır. İkisinden de behredar olmadan şiirle meşguliyetin de bir anlamı olmaz.
    Beş kelimeyle bugüne geldik; Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim

    Konuşmalarınızda 19. asra birçok atıf yapıyorsunuz. Buradaki kastınız nedir ?

    19. asır, Türk'ün en zor asrıdır. 1830'larda başlayan, yerin ayağımızın altından çekilmesi… Özetin özeti, biz beş kelimeyle bugüne geldik. Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim… Beşi de bize ait olan her şeyi yıkıp, enkazı üzerinde bilahare plan yapma gibi bir lakaydi içeriyordu. Her şeyimizi giyotine verdik. Acımasızca harcadık. Dil devrimi ile 1940'lı yıllarda giriştiğimiz cinayeti tanımlamak bile zordur. Bizi getirdiği nokta şudur, 50’li, 60’lı, 70’li hatta 80’li yıllarda eser vermiş bir çok üstadı bugün anlayacak kadar Türkçe üniversite mezunlarımızda bile yok. Yahya Kemal Beyatlı 1958, Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı 1973, Veysel Öksüz 1993... Yazdıkları eserleri okuyorum, karşımdaki üniversite mezunu maalesef yabancı dil görmüş gibi bakıyor. Sebep, adına dil devrimi denilen facia. Son perde.

    “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık. Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık” diyor Ziya Paşa. Bir oyuna girdik kaybettik, hasar ortada da bilmiyorum ne kazandık, diyor. 19. yüzyıldaki çatırdama, çok çetin bir çatırdama oldu. 20. yüzyıla geldiğimizde de artık o istikamette birçok şuursuzca işler cereyan etti maalesef. Şimdi geldiğimiz noktada kendimizle tanışmamız şart. Zorunlu dün dersleri demem o. Kendi birikimimize, kaynaklarımıza, samimiyetle dönme... Çakır dikeni suladığımız yetsin. Tövbe edip, gül fidanı sulama zamanıdır.

    Yine bu bağlamda tarihi bir zincirden bahsediyorsunuz, nedir o zincir?

    Recep Tayyip Erdoğan, 12. Cumhurbaşkanımız ve 75. liderimizdir. Bu coğrafyaya millet olarak biz 1040 yılında geldik. Tebriz başkent olmak üzere Anadolu'da ilk devletimizi kurduk. Alparslan merhum işi ele aldı. Malazgirt'ten geçti iyice perçinledi. Oğlu Melikşah geldi. Onun dönemine biraz önce andığım İmam Gazali Hazretlerinin hizmetleri bütün dünyaya intişar etti. Berkyaruk, Sencer. 27. isim olarak da Ertuğrul Gazi. Sonrasında Osmanlı Devletimiz kuruldu. 36 isim de orada var, eder 63. 12 de Reisi Cumhur gördük 75. Bunu böyle görmekte gördüğüm fayda şu; aksi halde yeni yetme, köksüz, sadece birkaç on yılı olan bir millet, bir devlet gibi bakma arızasına, paranoyasına mahkum oluyoruz. İstanbul'da sadece bir bölgede yer alan 3 kütüphane Beyazıt, Nuruosmaniye ve Süleymaniye, bir İngiliz tarihçi Arnold Toynbee tarafından 51 yıl incelemeye konu olabiliyor da günümüzün okumuşlarının ilgisini bile çekmiyor. Ve böylece Türkçe kitapları okumayan, okumuş Türker olarak garip bir tablo çiziyoruz. Ben kendimizle tanışma, birikimimizle kucaklaşma manasında bu meseleyi mahsus ortaya bu şekilde koyuyorum. 1040'dan beri sabit olan beş şeye dikkat çekmek istiyorum, yönetim biçimi değişti diye tarihi süreklilik değişmez ya. Din aynı, dil aynı, vatan, millet devlet aynı. Köklerimiz en mütevazı yaklaşımla o zamana kadar uzanır. Bu coğrafyada, bu devlet, bu vatan, bu millet, bu din ve dil ile geçirdiğimiz bin yılı hatırlamak ve hatırlatmak babında söylüyorum.

    Daha önce görmediğiniz bir beyit keşfettiğinizde ilk tepkiniz ne oluyor?

    Boncuk bulmuş çocuk gibi oluyorum.

    Peki eşiniz hanımefendi bu heyecanınıza katılıyor mu? Yoksa 'bıkmış’ bir hali mi vardır?

    Yok, ‘bıktım’ demez, Allah razı olsun. Ama biraz acıyarak bakar. Yüzüme karşı takdir ettiğini söyler belki nezaketen. Ama gıyabında bizim adam biraz garip, diyor olabilir. Haklıdır, normal şeyler değil bunlar. Kitabı eline almış, gülüyor, neşeleniyor, hüzünleniyor. Kendi başına, insana ihtiyacı yok. Yani akıllıca şeyler değil bunlar. Ama aşk ile akıl bir yerde olmuyor tabi, biri gelince biri gidiyor.

    36 yıl geçti. Ümid ediyorum, Arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim.

    Üniversite yıllarınızda merhum üstat Necip Fazıl Kısakürek'le bir anınız var beni çok etkilemişti. Sizden dinleyebilir miyiz?

    Sözlüyüm, İstanbul’dayım. Şartlar dramatik, gözümüz yaşlı. Ve her gün gelip geçtiğim banliyö treni Erenköy’den geçerken Necip Fazıl merhumun orada evi olduğunu biliyorum. Birçok şiirini ezberledim, ezberliyorum. Çok meraklıyım, kendisiyle tanışmayı arzu ediyorum. Tabi bizde öyle bir cesaret yok, birisi beni götürsün diye bekledim. 5. istasyon Erenköy'dür, 12. istasyon Cevizli. Ben Cevizli'deydim. Birkaç yıl böyle geçti. 1983'e geldik, artık evliyim. 22 yaşındayım. Ne olacak da görüşeceğiz falan diye beklerken Mayıs ayının sonlarına doğru Beyazıt Camii'nin avlusunda derse girmeden önce satın aldığım gazetede Necip Fazıl merhumun tam sayfa resmini görünce içim cız etti. Anladım vefat ettiğini. Altta bir beyti vardı, resmin altında. İlk anda okuyamadım. Cesaret edemedim, biraz düşündüm. Gazeteyi koltuğumun altına aldım. Epey bir düşündüm orada düşüp kalacağım diye. Sırtımı sağlam bir yere dayadım, acaba ne yazıyor diye bir taraftan düşünüyorum. Rahmetlinin ölüme dair harika mısraları var tabi, birçoğu koyulabilirdi oraya. Aklımdan geçtiler:

    “Kapı kapı, bu yolun son kapısı ölümse! /Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse.”

    “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

    “Şu gideni çevirsem tutup da eteğinden / Soruversem haberin var mı öleceğinden?”

    Ve diğerleri...

    Bunlardan biri konmuştur zannıyla gazeteyi kendime yaklaştırdığımda şu beyti gördüm:

    “Genç adam yollarımı adım adım bilirsin.

    Erken gel beni evde bulamayabilirsin.”

    Sendeledim, Beyazıt tepemde döndü. Dünya böyle bir yer, dünya ayrılık dünyası. Görüşemedik ama gam değil. Orada görüşürüz, dedim. 36 yıl geçti. Ümid ediyorum, arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim. Hanıma mektup yazamayan, 22 yaşında bir delikanlı, cesaretini toplayıp da Necip Fazıl'ın karşısına nasıl çıkar? İmkan mı var? Şimdiki gençlere imreniyorum. Hoşuma da gidiyor, böyle her istedikleri yere gidiyorlar, tanışıyorlar. Böyle yürekli olmak lazım. Herhalde onlarınki daha doğru. Bizim zamanımızda çekingenlik hakimdi.

    Nuriye Çakmak Çelik, Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender
  • 256 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İçimizdeki Şeytan Sabahattin Ali'nin 1940 yılında yazdığı romanıdır.
    Olaylar genel olarak Ömer ve Macide etrafında gelişse de kitapta dönemin aydınlarına ve zihniyetine yönelik ciddi bir eleştiri de mevcuttur.
    Ömer'in söylediği sözler,düştüğü ikilemler,Macide ile fırtınalı ilişkisi biraz bana Sabahattin Ali'yi anımsattı,kitapta zaten kendimden de bir şeyler bulmuştum eminim okuyan herkes kendinden bir şeyler bulacaktır.
    Kitabın merkezindeki konu olan Ömer ve Macide'nin aşk hikayesi de gerçekten kitaba konu olmayı hak edecek nitelikte ilginç bir aşk hikayesi,bir tarafta söylenen sevgi sözleri,vaatler,umutlar bir diğer tarafta da çelişkiler,alışkanlıklar ve gerçekler.
    Kitap boyunca her ne kadar Ömer ve Macide'nin birbirini sevdiğinden emin olsak da bu diğer tarafta sevgi ne kadar kuvvetli olursa olsun eğer onu törpüleyen bir şeyler olursa taraflardan birisinin bir gün daha fazla dayanamayıp gideceğini de anlayabiliyoruz.
    Macide'nin Ömere yazdığı veda mektubunda da bu açık ve net görülebiliyor.
    Kitaptaki ana konu olmasa da en az ana konu kadar önemli olan aydın sınıfına eleştiriye geçelim.
    Bu cidden haklı bir eleştiri olsa da bazı noktaları yanlış anlaşılmaya da müsait.
    Mesela Nihat'ın üslubu,çevresindeki gençler ve onların inandıkları dava bana biraz Nihal Atsız hedef alınanlardan birisiymiş gibi geldi,doğru mudur bilmem,zaten Nihal Atsız'ın da Sabahattin Ali'ye cevaben yazdığı içimizdeki şeytanlar başlıklı bir yazısı var olması da bu şüpheye kapılmam da etkili oldu.
    Her neyse her şeye rağmen gerçekten okunmayı hak eden bir kitap çünkü kitap da kendinize ve insanlığa dair yerinde alıntılar bulacaksınız.
    Doğrusu kitap da pek de olumsuz bir durum göremedim bu yüzden bu kısmı boş geçiyorum.
    Her neyse okumak isteyen herkese iyi okumalar.
  • 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”

    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!


    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------


    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...


    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.


    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.


    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...

    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...

    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.

    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.

    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.

    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...

    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.

    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."

    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”

    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”

    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)

    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.

    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...

    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.

    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...

    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...
    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...

    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..

    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------

    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M