• 156 syf.
    ·11 günde·4/10
    Kitabın yazarının tarzı konusu ve seçtiği her bir detay benim ilgi alanlarıma cook uzakmis özellikle yazarın da dediği gibi kitabın adına bakarak bu kitabın konusunu aşkın ömrünün 3 yıl olmadığını ya da olduğunu ispat etme çabası falan sanmayın ... Açık konuşmak gerekirse 90 lı yılların (biz çocukken) genc yetişkin tayfasi hakkında pek olumlu bir algı oluşturmuyor ..
  • Peygamberimiz ne zaman ve nerede doğdu? Peygamberimizin doğumundaki mucizeler, çocukluk ve gençliği, evliliği, evliklerinin hikmetleri, ahlakı ve merhameti, ibadet hayatı, hicreti, savaşları, veda haccı, nasihatleri, vefatı... Kısaca Peygamberimizin hayatı...
    Kâinâtı sonsuz rahmet-i ilâhiyyesi ile kuşatan Allah Teâlâ, bu rahmet ve merhametinin en mükemmel eseri olan insana, varlıklar manzûmesinin zirvesini lutfetmiş ve onu, bu makâma lâyık hâle gelmesini sağlayacak birtakım vasıflarla techiz etmiştir. Ancak; akıl, idrak ve iz’an gibi bu ilâhî lutuflar bile, insanoğlunun yüce hakîkatlere tam mânâsıyla ulaşabilmesine, yâni Allah katında makbul sayılacak derecede vâkıf olabilmesine kâfî değildir. Bunun içindir ki Rabbimiz, bu nîmetlerine ilâve olarak bir de “peygamberler göndermek” sûretiyle insanoğluna “vâsıl-ı ilâllâh” olma yolundaki yardımlarını kemâle erdirmiştir. Bu kâmil yardımın zirvesi de yaratılışta ilk, beşeriyet âlemine gönderilişte son olan “Nûr-i Muhammedî” ve O’nun dünyâmızdaki sûreti olarak ikrâm edilen Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).

    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...

    PEYGAMBERİMİZ NE ZAMAN DOĞDU?
    Varlıklar zincirinin sebep ve zirvesi Hazret-i Peygamber, mîlâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, güneş doğmadan az evvel zuhûr âlemine tenezzül ederek dünyâmızı şereflendirmiştir. Bilinen bir gerçektir ki, ilk yaratılan, O’nun nûrudur. Bütün varlıklar, o nûrun şerefine halk edilmiştir.

    PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDA GERÇEKLEŞEN MUCİZELER
    O’nun dünyâyı şereflendirmesiyle Allâh’ın rahmeti bu âlemde tuğyân etti. Sabahlar ve akşamlar âdeta renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin saraylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. Sâve Gölü[1], zulüm bataklığı hâlinde kurudu.[2] Gönüller feyz ve bereketle doldu. Zaman ve mekânda gerçekleşen bu tecellî, Son Peygamber’in zuhûrunun ilk bereketi idi. Kaynakların verdiği bilgiye göre, Allah Resûlü’nün süt annelerinden biri de, tâlihli hanım Süveybe Hâtun’dur. Bu hanım, Resûlullâh’ın amcası ve azılı düşmanı olan Ebû Leheb’in câriyesi idi. Süveybe Hâtun, bir pazartesi günü Ebû Leheb’e yeğeninin doğum müjdesini haber verince, Ebû Leheb, sırf kavmî asabiyetten dolayı bu câriyeyi âzâd etti. Bu ırkî asabiyetten meydana gelen sevinç bile, Ebû Leheb’in pazartesi günleri azâbını hafifletmeye yetti.

    Bu hâdiseyle alâkalı olarak, Ebû Leheb’in kardeşi Abbas (r.a.) şunları nakleder: “Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi: «−Sana nasıl muâmele edildi?» diye sordum. Ebû Leheb: «−Muhammed’in (s.a.v.) doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.» cevâbını verdi.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)

    İbn-i Cezerî şöyle der: “Ebû Leheb gibi bir kâfire bu lutufta bulunan Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizin doğduğu geceyi zikir ve ibâdetle ihyâ eden bir mü’mine, Resûlullah’ın hürmetine kim bilir ne tür nîmetler ihsân eder, ne gibi lutuf ve ikramlarda bulunur, düşünmek lâzımdır! O hâlde mü’minlere yakışan, Resûlullah’ın doğduğu günü ihyâ edip fakirlere her türlü yardımda bulunmaktır. Böyle yapanlar, o yıl belâlardan kurtulur ve ne dilekleri varsa yerine gelir.” (Kastalanî, Mevâhib-i Ledünniye, I, 39)

    Öyleyse mü’minler, Allah Resûlü’nün doğduğu ayda bol bol mânevî sohbetler yapıp feyz tâzelemeli, mübârek ayın rûhâniyetinden istifâde edebilmek için Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi aşkına gönüllerini ve sofralarını açarak ümmete ziyâfetler vermeli, fakir, garip, yetim, çâresiz ve kimsesizlere her türlü iyiliği yaparak mahzun gönülleri şâd etmeli, onları sadakalarla sevindirmeli ve Kur’ân okuyup okutmalıdırlar.

    Peygamberimizin zuhurunu müjdeleyen haber ve hadiseler
    Peygamberimizin doğumunda meydana gelen mucizeler hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
    Varlık Nûru’nun muhterem pederleri Şam’a ticâret maksadı ile gitmiş, dönüşte Medîne’de hastalanarak kudsî doğumdan iki ay evvel vefât etmişti. Mübârek yavru, iklim şartlarından dolayı ve Arab örfü sebebi ile, dört yaşına kadar süt annesi talihli kadın Halîme Hatun’un yanında kaldı. Altı yaşında iken, annesi Hazret-i Âmine, hizmetçileri olan Ümmü Eymen’i de yanına alarak “Varlık Nûru”nu, babası Hazret-i Abdullâh’ın kabrini ziyâret için Medîne’ye götürdü. Bu esnâda Hazret-i Âmine hastalandı. Ebvâ Köyü’nde vefât etti. Oraya defnedildi.

    Şâir bu hâli ne güzel anlatır: Ey Ebvâ’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyânın, En güzel gülü... Varlık Nûru bu sûretle anneden de öksüz kalmış olarak dadısı Ümmü Eymen ile Mekke’ye döndü. Artık dedesinin yanındaydı. Fakat sekiz yaşında iken, dedesi Abdülmuttalib de vefât etti. Daha sonra O’nu amcası Ebû Tâlib yanına aldı ve fedâkârâne bir sûrette himâye etti. Fakat Efendimiz risâlet vazîfesine başlayıp da müşriklere karşı en çok himâye ve müdâfaa edilmeye muhtaç olduğu bir zamanda, bu fedâkâr amcası da vefât edecekti. Böylece bütün fânî ve zâhirî destekler son buluyordu. Bundan sonra O’nun yegâne sahibi, koruyucusu ve terbiye edicisi, sadece Rabbi idi.

    Hayâtının en zayıf anlarında gördüğü bu fânî ve zâhirî destekler, sırf O’nun her hâlükârda insanlığa -az çok- taklîd edilebilir ve mükemmel bir örnek olması hikmetine dayanıyordu. O’nun yetim ve öksüz çocukluğu ile gençliği, en parlak bir istikbâle liyâkat ifâde eden bir nezâhet ve ulviyet içinde geçiyordu.

    Peygamberimizin ailesi
    Allah Peygamberimizi nasıl korudu?
    Şerhi Sadr ne demek? Şerhi Sadr hadisesi (Peygamberimizin göğsünün yarılıp kalbinin yıkanması)
    Peygamberimizin süt anneye verilmesi
    Dedesi Abdülmuttalib’in Peygamberimizi himayesi
    Amcası Ebu Talib’in Peygamberimizi himayesi
    Peygamberimizin gençliği
    Peygamberimizin çocukluğu haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HZ. HATİCE İLE EVLİLİĞİ
    Varlık Nûru Efendimiz, yirmi beş yaşlarına varınca, Kureyş’in tanınmış şahsiyetlerinden Hazret-i Hatice ile evlendiler. Asil hanım Hazret-i Hatice, malı ve canı ile O’na yeni bir güç kaynağı oldu. Hatice vâlidemiz, Peygamber Efendimizden on beş yaş büyük, çocuklu ve dul bir hanımdı. Hazret-i Peygamber, onunla insanlığa numûne olacak son derece nezih ve huzurlu bir hayat yaşadı.

    Hirâ’dan telâş içinde dönüp: “–Yâ Hatice! Bana kim inanır?” dediği zaman, o mübârek zevce, Varlık Nûru Efendisi’ne: “–Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz. Zîrâ Sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru söylersin, işini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın (zayıfa, yetime ve yoksula infak edersin), fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misâfire ikram edersin. Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında (insanlara) yardım edersin! Emânete riâyet edersin. Senin ahlâkın pek güzeldir.” diyerek O’nu ilk tasdîk eden ve destekleyen oldu. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İman, 252; İbn-i Sa’d, I, 195)

    Hazret-i Peygamber, onun rûhî derinlik, incelik ve zarâfetini hiçbir zaman unutmadı. Hazret-i Hatice’nin vefâtından sonra, bir kurban kesilecek olsa, dâimâ bir kısmını Hazret-i Hatice’nin akrabâlarına gönderirdi.[3] O, Varlık Nûru’nun her şeyiyle unutulmaz, muazzez bir hâtırasıydı.

    Peygamberimizin çocukları
    Peygamberimizin Hz. Hatice ile evlenmesi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİKLERİNİN HİKMETLERİ
    Hazret-i Peygamber’in evlilik hayâtının gençlik ve zindelik dönemine rastlayan ilk 24 senesi, yalnız Hazret-i Hatice ile geçmiştir. Ondan sonraki evlenmeleri ise, tamâmen İslâmî ve siyâsî bir gâyeye dayanıyordu. Bunların çoğu, kendisinden yaşlı ve dul hanımlardı. İçlerinde bâkire ve genç olarak aldığı yalnız Hazret-i Ayşe’dir. Bunun da sebebi, hanımlara âit fıkhî meselelerin sâbit ve zâhir olmasını temin etmekti. Gerçekten de Ayşe vâlidemiz, zekâsı ve firâsetiyle kadınlara âit şer‘î meseleleri mükemmel bir sûrette kavramış ve Peygamber Efendimiz’in vefâtından sonra uzun yıllar yaşayıp Müslüman kadınları bu bilgilerle irşâd etmiş, bilhassa hanımlara dâir şer‘î hükümlerin en sağlam temellerinden birini teşkil etmiştir.

    Esâsen Peygamber Efendimiz: “Dîninizin üçte birini Ayşe’nin evinden öğrenin!”[4] buyurmak sûretiyle bu gerçeğe işâret etmişti. Bu evliliğin diğer bir hikmeti de, Hazret-i Ebûbekir’in, Sevr Mağarası’nda «ikinin ikincisi»[5] olmasıyla meydana gelen yakınlığın bir de sıhriyet bağı ile perçinleşmesini arzu etmesiydi. Bu evliliklerin, ne gibi ulvî maksatlar ve ince hikmetlerle meydana geldiğini, ancak îman mantığına sahip irfan ve vicdan ehli kimseler takdîr edebilir.[6]

    Maksatlı ve garazkâr kimselerin iddiâ ettiği gibi bu evliliklerin sebebi şehvet olsa idi, Resûlullah, ömrünün en genç ve en zinde zamanını kendisinden on beş yaş büyük, dul ve çocuklu bir kadınla geçirmezdi. Evlenmeleri yalnızca şehvet açısından mütâlaa etmeye alışmış olan basit ve sığ idrâkliler, bu hakîkatleri kavramaktan âcizdirler. Zihinlerini ve kalplerini nefsânî temâyüllerle dolduranların verdikleri haksız ve ahmakça hükümler, ancak kendi karanlık dünyâlarını yansıtmaktadır.

    Peygamberimizin evlilik hayatı
    Peygamberimizin hanımları
    Peygamberimizin çok evlilik yapmasının hikmetleri haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZE GELEN İLK VAHİY - PEYGAMBERİMİZE İNEN İLK AYET
    Âlemlerin varlık sebebi, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı yaşadıktan sonra, kırk yaşlarında iken Peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala ilâhî kudret, O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı âdeta ledünnî bir mektep olarak açtı. İlâhî tedrisâtın gizli cereyân ettiği bu tâlim ve feyz dershânesinde fânî ve bâkî dersler okudu. Nihâyet kırk yaşında iken: “Seni yaratan Rabbinin adı ile oku!” (el-Alak, 1-2) emriyle kendisine irşad salâhiyeti ve nübüvvet şehâdetnâmesi verilmiş oldu.

    Peygamberliğin ilk altı aylık safhası, akıl çerçevemize sığabilen yönüyle “Rüyâ-yı Sâdıka”lar sûretinde gerçekleşti. Hirâ’nın sır ve hikmeti, tohumun toprak altındaki mâcerâsına benzer. Fakat o mübârek mekân, insanlığa ebediyyen meçhul kalacak olan bir tekevvün (oluşma) mekânıdır. Hazret-i Peygamber’i oraya sevk eden âmiller, zâhirde halkın içine düştüğü sapıklık ve sefâletten gönlüne akseden ıztırap ve bütün âleme şâmil olan merhametiydi. Gerçekte ise, insanlığa ebedî bir meş’ale olan Kur’ân’ın, nezd-i ilâhîden kalb-i pâk-i Muhammedî vâsıtasıyla beşer idrâkine intikâlini sağlayacak bir hazırlık safhası idi. Bu keyfiyet, âdeta yüksek voltajda bir cereyanın topraklanmasına benzer bir şerâre sahnesi idi ki, Allâh ile O’nun Habîbi arasında sır olarak kalması, gözlerden ırak bir mağarada tecellîsini îcâb ettiriyordu.

    Hirâ devresi, vahye muhâtab olmanın sıradan kullar için tahammülü imkânsız olan ağır yükünü taşımak husûsunda, Cenâb-ı Hakk’ın yaratılışta lutfettiği sırrî istîdat ve kâbiliyetlerin zâhire çıkma mevsimi idi. Tıpkı ham demirin derûnundaki istîdâd ile çelikleşmesi gibi... Zîrâ bu sırrın hudûduna varabilecek ve onu kavrayabilme gayreti peşinde çerçevesi dağılıp parçalanmayacak bir idrâk tasavvur olunamaz. Bu sır âlemine gönül penceresinden bakmaya muktedir olamayanlar, Ebû Cehil ile Ebû Leheb’in katran renkli bayrağı altında toplanan bedbahtlar gürûhudur.

    Peygamberimizin şahsiyeti ve nübüvveti
    Peygamberimizin mucizeleri
    Peygamberimize gelen ilk vahiy haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZİN HİCRETİ
    Allah Resûlü’nün Mekke’deki on üç yıllık irşad mücâhedesinden sonra, kendisine ikinci bir mağara gösterildi. Bu, hicret yolu üzerindeki Sevr Mağarası’ydı. Bu mağara, okumak için değil, ilâhî esrâra gark olmak ve kalbi inkişâf ettirmek için mânevî bir mektep idi. Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra kâinâtın en üstünü ve cevherlisi olan Hazret-i Ebûbekir idi. Ebûbekir (r.a.), O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapmanın şeref, izzet ve fazîletine ermişti. Kur’ân’ın ifâdesiyle, «ikinin ikincisi» olmuştu.

    Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına: “Mahzûn olma; Allah bizimle beraberdir!..” (et-Tevbe, 40) buyurarak maiyyetin, yâni Allâh ile beraber olmanın keyfiyetini telkîn ediyordu. Bu aynı zamanda, gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesinin vesîlelerinden biri olan gizli zikir tâliminin de başlangıcı kabûl edilmiştir.

    Hicrete izin verilmesi ve Medine’ye hicret
    Medinetün Nebi ve Medine sözleşmesi nedir?
    Peygamber Efendimiz’in Medine’ye hicreti haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız....
    SEVR MAĞARASI
    Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrar fezâsından vâsıl-ı ilâllâh edecek temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu mânevî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur. Hazret-i Peygamber’in nûr menbaı olan kalb âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hazret-i Ebûbekir ile bu mağarada başlamış ve böylece ucu kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.

    Îman, gücünü O’na muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu ilâhî muhabbeti, ham ve sığ idrâkimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir. Aşağıdaki şu hikâyenin, her gönle kendi ufku ve istîdâdı ölçüsünde tesir edeceği kanaatindeyiz: Hazret-i Ebûbekir Sıddîk, Resûlullah ile her sohbetinde ayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurdu. Nübüvvet sırlarının en samîmî mahremi olduğundan muhtelif tecellîlere nâil olur, yanlarında iken bile Efendimiz’e hasret içinde kalırdı.

    Nitekim Hazret-i Peygamber’in: “–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım...” ifâdesi karşısında Hazret-i Ebûbekir gözyaşları içinde: “–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Resûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Resûlullah’a adadığını ve onda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu hâl, tasavvuftaki “fenâ fi’r-Resûl” makâmıdır.) O, bütün servetini Allah ve Resûlü yolunda harcamış, hattâ Hazret-i Peygamber, tasaddukta bulunmaya teşvik ettiğinde, servetinin tamamını getirmişti. Efendimiz’in: “–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebubekir?” suâline de büyük bir îman vecdiyle: “–Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım!..” şeklinde cevap vermiştir. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

    Muâviye bin Ebî Süfyan onun hakkında: “Dünyâ, Ebûbekir’i istemedi. O da dünyâyı istemedi...” der. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Hazret-i Ebûbekir’in bütün malını sadaka olarak vermesi ve Hazret-i Peygamber’in de onu bundan men etmemesi, istisnâî bir durumdur. Ayrıca Hazret-i Ebûbekir ve âilesinin, sabr-ı cemîl ve kuvvetli bir tevekkül sahibi olmasındandır. Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Mağaranın önüne gelen bedbahtlar, örümcek ağından başka bir şey göremiyorlardı.

    Şâirin dediği gibi: Örümcek ne havada, Ne suda, ne yerdeydi.. Hakk’ı göremeyen Gözlerdeydi!..[7] Bu iki azîz yolcu, ilâhî himâye ve sıyânet altında Medîne yakınlarındaki Kuba’ya ulaştılar. Hasretle beklenen azîz misâfirlerin Medîne’ye teşrîfiyle âdeta yer yerinden oynamış, cihân mes’ûd bir cümbüşe dönmüştü. Tepelerden “Talea’l-bedru aleynâ”nın[8] yakıcı nağmeleri, dalga dalga semâyı örüyor, gönülleri coşturuyordu. Târih, yine 12 Rabîulevvel’i göstermekteydi. Târih, o andan itibaren kıyâmete kadar meydana gelecek vukuâtı fihristleyecek bir “hicret takvimi” başlatıyordu.

    Medîne-i Münevvere, bu günden sonra, İslâmiyet’in inkişaf ve terakkî mekânı ve aynası oldu. Küfrün karanlık yüzü, bu hicretle soldu. Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Kuba, ulvî bir mânâ kazanıp bu mübârek hicretin kıyâmete kadar sürecek kudsî hâtıraları oldu. Allah Resûlü, Medîneli Müslümanlar olan Ensâr ile Mekke’den kendilerine göç ederek gelen Muhâcirleri birbirleriyle kardeş kıldı.

    Ensâr, Muhâcir kardeşlerine mal beyânında bulunarak; “İşte malım; al, yarısı senin olsun!..” dedi. Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen o Muhâcirler de: “−Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilediler.[9] Fedâkârlık ve ferâgatte kâ’bına varılmaz bir İslâm kardeşliğinin temeli böylece atılmış oldu. Medîne, İslâm târihindeki ölümsüz mevkiine ve hiçbir zaman yok olmayacak îtibârına kavuştu. Medîne’de ezanlar, Ramazanlar, bayramlar, zekâtlar, muhârebeler ayrı bir tecellî ve ayrı bir ulviyetle ümmete numûne ve ideal oldu.

    Sevr mağarasının hikayesi
    Sevr mağarasında neler yaşandı? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    BEDİR SAVAŞI
    Îmânın küfre karşı ilk büyük direnişi olan Bedir Harbi, mü’minlerin zaferiyle neticelendi. Dînî asabiyet, akrabâlık asabiyetini sıfırladı. Hazret-i Ebûbekir oğlu ile, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) babası ile, Hazret-i Hamza kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Hak Teâlâ, bu dehşetli manzaraya melekler ordusunu da seferber etti. Bedir’de bu ulvî heyecan şerâresine iştirâk eden melekler de, diğer meleklere göre izzet kazandılar.[10]

    Bu muazzam zaferden sonra Cenâb-ı Hak, Müslümanlara kibir ve ucub hâli gelmemesi için Enfâl Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesini inzâl etti: “(Ey Peygamber!) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da Sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.”

    Bedir Savaşı tarihi
    Bedir Savaşı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    UHUD SAVAŞI
    Bedir zaferinin arkasından gelen Uhud Harbi ise, Hazret-i Hamza’nın mübârek kanı ile boyandı. O’nunla şehîd sayısı yetmişe yükseldi. Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Yine Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Resûlullah, sevgili amcası ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca tekrarlamıştır.[11]

    İşte Bedir zaferinin ardından gelen Uhud Harbi’nde böyle dehşetli hüzün manzaraları sergileniyordu. Hayâtın bütün acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanıyordu. Tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ hâli zirvedeydi. Mü’minlerin en ağır imtihanlarından biri olan Uhud’da bir ara müşrikler, Resûlullah’ın yanına iyice yaklaştılar. Attıkları ok ve taşlarla Efendimiz’in mübârek rebâiye dişi[12] kırıldı.

    Âlemlere nûr saçan mübârek alnı, gül yüzü ve bütün insanlara rahmet müjdeleyen mübârek dudakları yaralanıp kanadı. Kan yüzüne akmaya başladı. Miğferin halkalarından ikisi Resûlullah’ın yanağının üst tarafına battı. Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in müslümanları düşürmek için kazdığı çukurlardan birinin içine düştü. Hazret-i Ali, Allah Resûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullah da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı.[13]

    Hazret-i Ebûbekir şöyle anlatır: “Uhud günü müşrikler Resûlullah’a yöneldiğinde, O’nun yanına koşup gelenlerin ilki ben oldum. Arkamdan birisinin de âdeta kuş gibi uçarak Allah Resûlü’nün yanına yetişmek istediğini gördüm. Bir de baktım ki o, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) imiş. Resûlullah’ın miğferinin halkalarından ikisinin iki şakağına battığını görünce, Ebû Ubeyde bana: «–Ricâ ediyorum, Allah aşkına benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?! Müsaâde edersen Resûlullâh’ın şakağından halkayı ben çıkarayım!» diyerek o şerefin kendisine âit olmasını arzu ettiğini söyledi.

    Allah Resûlü’ne eziyet vermemek için, batan halkayı eliyle değil de dişiyle tuttu ve çıkardı. Bu esnâda kendi dişi de kırıldı. Sonra Efendimiz’in diğer yanağına baktı. Yine bana: «–Allah aşkına, benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?!» dedi. Diğer halkayı da ön dişleriyle çıkardı. O esnâda bir dişi daha kırıldı. Bu sebeple Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın (r.a.) iki dişi eksikti.” (Vâkıdî, I, 246-247; İbn-i Sa’d, III, 410; Hâkim, III, 29/4315; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, III, 263)

    O an bütün Ashâb-ı Kirâm ve melekler, derin bir mâteme büründüler. Cereyân eden hâdiseler çok ağırlarına gitmişti. Sahâbe-i Kirâm: “–Yâ Resûlallâh! Müşriklere bedduâ etseniz?!” dediler. Resûl-i Ekrem ise: “–Allah Teâlâ beni lânetleyici ve kötüleyici olarak göndermedi. Bilâkis Hakk’a dâvet etmek için ve rahmet olarak gönderdi. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diye duâ buyurdular. (Beyhakî, Şuab, II, 164; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95. Bkz. Müslim, Birr, 87; Heysemî, VI, 117; İbn-i Hibbân, III, 254/973)

    Resûlullah Efendimiz’in bu kâ’bına varılmaz derecede yüksek ahlâkıyla ilgili olarak Hazret-i Ömer, mersiyesinde şöyle buyurmuştur: “Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Nûh (a.s.) kavmi için: «Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»[14] diye bedduâ etmişti. Şâyet Sen de bizim aleyhimize böyle duâ etseydin, son neferimize kadar hepimiz helâk olurduk. Sen’in mübârek sırtına basıldı, yüzün yaralanıp kanatıldı, dişin kırıldı, lâkin Sen hayırdan başka bir şey söylemedin! Sâdece: «Allâh’ım, kavmimi mağfiret et! Çünkü onlar bilmiyorlar.» buyurdun.” (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95)

    İşte mü’minlerin çetin bir imtihânı olan Uhud Harbi’nde böyle dikkat çekici ve hassas sahneler yaşandı. Ashâb-ı Kirâm, Bedir’de Allah Resûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na: “–Ey Allâh’ın Resûlü! Biz Sana inandık, taraf-ı Bârî’den getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îtikâd ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allah hakkı için denize girer isen, Sen’inle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..”[15] diyen ashâb, ilâhî bir heyecan şerâresinin zirvesinde idi. Uhud’da ise, Allah Resûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte bir anlık gaflet edilmesi ve dünyâ malına cüz’î bir temâyül, savaşın kaderini değiştirmiş, îkâz-ı ilâhî tecellî ederek muzafferiyetin gecikmesine sebep olmuştur.

    Yaşanan bütün bu tecellîler sebebiyle Uhud, Resûlullah’ın gönlünde müstesnâ bir kıymet kazanmıştır. Efendimiz ömrü boyunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini ziyârete devâm etmiş, zaman zaman da: “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!..”[16] buyurmuştur. İşte böylesine ulvî mazhariyetlere nâil olan şehîdler meşhedi Uhud, Allah Resûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar ümmete müstesnâ bir ziyâretgâh kılınmıştır.

    Uhud şehitleri
    Uhud Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    HENDEK SAVAŞI
    Hendek Harbi’nde Varlık Nûru, hiç kimsenin kırmaya muvaffak olamadığı sert bir kayayı kırarken; ilk vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini ve bulunduğu yerden bu memleketlerin saraylarını görmekte olduğunu ifâde buyurdu.[17] Böylece bütün bu memleketlerin îlâ-yı kelimetullâh ile aydınlanacağı müjde ve vaadini vererek, ümitsiz gönüllere, gelecek zaferlerin heyecanıyla ümit zerkediyordu. Hakk’ın nûrunun, yakın bir gelecekte bâtıl karanlığını mutlakâ imhâ edeceğini müjdeliyor, olmazların olur hâlinde teselsül edeceği cihânşümûl bir hidâyet haritası çiziyordu.

    Hendek, ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk ve karanlık, yâni binbir meşakkat ve çile kumkumasıydı. Allah Resûlü: “Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirîn’e yardım eyle!..” (Buhârî, Meğâzî, 29) niyâzıyla, dünyâdaki bütün ıztırap ve yorgunlukların âhiretin sonsuzluğu karşısında değersiz olduğunu ifâde ederek, ashâbına âhireti hedef olarak gösteriyordu.

    Hendek Savaşı’nda çekilen sıkıntılar
    Hendek Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    MEKKE’NİN FETHİ
    Ardı ardına yaşanan zaferler neticesinde Mekke, Hudeybiye’nin bir müjdesi olarak af, sulh, emniyet ve hidâyetin içiçe olduğu rûhânî bir fetihle aslî sahiplerine, yâni ciğerpârelerine sînesini açtı. Iztırap, zulüm ve meşakkatlerle dolu Mekke hasreti sona erdi. Yılların hüznü, sürûra inkılâb etti. Allâh’ın bu büyük nîmetine şükrâne olarak târihin en büyük affı sergilendi. Bunun neticesinde vaktiyle birçok müslümanı katletmiş olan zâlim ve cânîler bile, hidâyet şerefine erdiler. Bu sırada Ensâr-ı güzîn, Resûlullâh’ın kendi memleketi, vatanı ve doğduğu yer olan Mekke’yi fethetmesi sebebiyle aralarında: “–Allah, Resûlullah’a Mekke’nin fethini nasîb etti. Artık O, Mekke’de kalır, Medîne’ye dönmez!..” diye hayıflanmaya başladılar.

    Ensâr, sadece kendi aralarında bu şekilde konuşmalarına rağmen, Allah Resûlü onların düşüncelerini kendilerine haber verdi. Mahcûb olup konuştuklarını îtirâf ettiler. Bunun üzerine Resûlullah Ensâr’a: “–Ey Ensâr! Böyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım! Ben sizin memleketinize hic­ret ettim. Hayâtım da ölümüm de sizinle olacaktır...” buyurarak kâ’bına varılmaz bir vefâ örneği sergiledi. Ardından tekrar Medîne-i Münevvere’ye döndü. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)

    Ümmül Kura Mekke
    Mekkenin Fethi nasıl gerçekleşmiştir? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN SAVAŞLARI
    Daha önce eline kılıç almamış, askerî tâlim görmemiş, ancak bir defâ seyirci olarak savaşa katılmış olan bu yüce Peygamber, bütün insanlığı ihâta eden engin merhametine rağmen, ictimâî sulh ve tevhîd mücâdelesi uğruna mecbûren en çetin savaşlardan bile geri kalmayan bir asker oldu. Dokuz yıl içinde, çoğu zaman düşmana karşı az olan askerî gücü ile bütün Arabistan’ı fethetti.

    Devrinin başıbozuk, disiplinsiz insanlarına aşıladığı rûhânî güç ve verdiği askerî eğitim ile fütûhatta mûcizevî bir başarı elde etti. O derecede ki, ardından gelenler, zamanın en heybetli ve güçlü iki devleti olan Rum ve Pers imparatorluklarını hezîmete uğrattılar. Böylece, O’nun çok önceden Hendek’te verdiği müjde ve vaad gerçekleşmiş oldu. Bütün menfî şartlara rağmen insanlık târihinin en büyük inkılâbını gerçekleştirmiş olan Allah Resûlü, zâlimleri sindirdi, mazlumların gözyaşlarını dindirdi. Yetimlerin saçlarına O’nun mübârek elleri tarak oldu. O’nun şifâ ve tesellî menbaı varlığıyla gönüller gam ve kederden kurtuldu.

    Merhum Mehmed Âkif, bu manzarayı ne güzel ifâde eder: Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz, Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi! Bir nefhada[18] insanlığı kurtardı o Mâsûm, Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi! Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi; Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi! Âlemlere rahmetti, evet, şer’-i mübîni, Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.. Dünyâ neye sâhipse, O’nun vergisidir hep; Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.. Medyûndur o Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet... Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!.. Şâyet bütün fazîletleri kendisinde cem eden Hazret-i Peygamber dünyâyı teşrîf etmeseydi, insanlar, kıyâmete kadar zulmün ve vahşetin içinde kalır, güçsüzler güçlülerin esîri olurdu. Muvâzene şer lehine bozulurdu. Dünyâ, zâlimlere ve güçlülere âit olurdu.

    Şâir bu hâli ne güzel dile getirmiştir: Yâ Resûlallâh, eğer Sen, gelmeseydin âleme, Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhûl esmâ Âdem’e[19] Varlığın mânâsı kalmaz gark olurdu mâteme!..

    Bedir Savaşı
    Uhud Savaşı
    Hendek Savaşı
    Hudeybiye Antlaşması
    Hayber’in Fethi
    Mute Savaşı
    Mekke’nin Fethi
    Huneyn Gazvesi
    Tebük Seferi haberi hakkında detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDAN KESİTLER
    Resûlullah 29 gazve ve 91 seriyye olmak üzere pek çok askerî faâliyette bulundu. Mekke’nin fethi ile kökleşen İslâmiyet; “Bugün size dîninizi ikmâl ettim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım... Ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim!.” (el-Mâide, 3) âyetiyle kemâle erdi. Artık en büyük firkat ve vuslatın vakti gelmişti. Allâh’ın Habîbi, hastalanmasından bir gün önce, Medîne’nin Cennetü’l-Bakî denilen mezarlığına gitti. Ölüler için: “–Ey büyük Allâh’ım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme!” diyerek duâ buyurdu. (Ahmed, III, 489) Bu sûretle ölülerle âdeta vedâlaşmış oldu. Mezarlıktan döndükten sonra da, sıra ashâbıyla vedâlaşmaya gelmişti. Onlara son nasîhatlerinde bulundu ve: “Şânı yüce olan Allâh, bir kulunu, dünyâ ve onun ziyneti ile kendi katındaki nîmetler arasında muhayyer bıraktı. O kul da, Allah katındakileri tercih etti!..” buyurdu. Bu sözler üzerine hassas ve rakik kalpli Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Peygamber’in kendilerine bir vedâ hitâbında bulunduğunu hissetti. Büyük bir hüzne gark olarak yüreği mahzunlaştı; gönlünden ve gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hıçkıra hıçkıra: “–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Hatta sana mallarımızı, canlarımızı ve evlâtlarımızı da fedâ ederiz...” dedi. (Ahmed, III, 91)

    Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber’in derin hissiyâtını kavrayamamış, bu inceliği hissedememişti. Çünkü âyet-i kerîmede bahsedilen Sevr’deki “ikinin ikincisi” yalnız Hazret-i Ebûbekir idi. Sahâbî, Resûlullah’ın bu azîz arkadaşının ağladığını görünce, büyük bir hayretle birbirlerine: “–Resûlullah, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih kişiden bahsederken, şu ihtiyarın ağlamasına şaşmaz mısınız?!.” dediler. (Buhârî, Salât, 80)

    Oysa Hazret-i Ebûbekir’in hassas ve rakik kalbi, büyük vedâyı sezmiş ve ayrılıklardan şikâyet eden bir ney gibi feryâda başlamıştı. Cennet hanımlarının efendisi Fâtıma annemiz, mübârek babaları Rahmet Peygamberi’nin fânî ayrılığından o kadar mahzun oldular ki, kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alıp kokladıktan ve gözlerine sürdükten sonra şu sözleri ifâde buyurdular: “Ahmed’in (a.s.) toprağını koklayanın hâli ne mi olur; ömür boyu güzel koku koklamamak! (Yâni onun çok pahalı güzel kokular sürünmesine ihtiyaç kalmaz.) Fahr-i Kâinât’ın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler kapkara gece kesilirdi.” (İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, Uyûnü’l-Eser, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173)

    Allah Resûlü, bize Kur’ân ve Sünnet gibi iki büyük rehber bıraktı. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, dünyâ ve âhiretin saâdet reçetesi, Varlık Nûru’nun ebedî hâtırasıdır.

    Peygamberimizin şemaili
    Peygamberimizin güzel ahlakı
    Peygamberimizin ilk ameli
    Peygamberimizin zühd hayatı
    Peygamberimizin cömertliği
    Peygamberimizin şefkat ve merhameti
    Peygamberimizin çocuk sevgisi
    Peygamberimizin yaptığı meslekler
    Peygamberimizin komşuluk ilişkileri
    Peygamberimizin ticaret hayatı
    Peygamberimizin infak anlayışı
    Peygamberimizin sofra adabı
    Peygamberimizin hayatından kesitler haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    VEDA HACCI
    En nihâyet Vedâ Haccı’nda dînin tamamlanıp kemâle erdiği bildirildi. Bu aynı zamanda, âlemlere rahmet olarak gönderilen O yüce varlığın, vazîfesini tamamlamış ve Rabbine dönme zamanının gelmiş bulunduğunu da zımnen ifâde ediyordu.

    Varlık Nûru, sahâbesinden dîni teblîğ ettiğine dâir: “Ashâbım! Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hak’tan şehâdet diledi: “Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!..” Böylece yirmi üç senede gelen mukaddes emânet, kıyâmete kadar gelecek bütün ümmete ebedî bir rahmet olarak tevdî edilmiş oldu.

    Peygamberimizin duaları
    Peygamberimizin nasihatleri
    Peygamberimizin veda haccı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZ NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?
    Medîne’ye dönüşlerinden sonra on üç gün kadar süren çetin bir hastalık neticesinde milâdî 632 yılının 8 Haziran’ı, hicrî 11. yılın 12 Rabîulevvel Pazartesi günü kendilerine cemâl ufukları açıldı. “Refîk-ı A’lâ”sına kavuştu. Varlık Nûru’nun iki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkı ve hasreti içinde yaşardı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, ebedî âleme göç ettikleri za­man, mübârek yüzlerinde hiçbir değişiklik görülmediği için, ashâb-ı kirâm, O’nun âhirete intikâlinden şüpheye düştüler. Bunun üzerine Efendimiz’in yakınlarından Esmâ bint-i Ümeys (r.a.), arkalarındaki mü­bârek Nübüvvet Mührü’nü aradı. Kaybolduğunu görünce, ukbâ âlemini şereflendirdikleri kat’î olarak anlaşılmış oldu. (İbn-i Sa’d, II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 231)

    Dîn kemâle ermiş, sahâbeden teblîğin bizzat tasdîki alınmış ve Cenâb-ı Hakk’a da şâhid olması arz edilmişti. Ardından Varlık Nûru, ebediyet âlemine çağrıldı. Artık O, mahşerde, sıratta ve Kevser Havuzu’nun başında ümmetini beklemektedir. Şefâat yâ Resûlallâh! Meded yâ Resûlallâh! Dahîlek yâ Resûlallâh!..

    Peygamberimizin son sözleri
    Peygamberimizin kabri nerededir?
    Peygamberimiz nasıl vefat etti? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PAZARTESİ GÜNÜ GERÇEKLEŞEN ÖNEMLİ HADİSELER
    12 Rabîulevvel Pazartesi günü doğup dünyâyı şereflendirmişlerdi. Ve yine bir pazartesi günü Allah tarafından kendilerine nübüvvet vazîfesi verilmişti. Ebû Katâde Hazretleri şöyle der: Resûlullah’a pazartesi günü oruç tutmanın fazileti soruldu. Şöyle buyurdular: “O gün, benim doğduğum ve Peygamber olduğum (veya bana vahiy geldiği) gündür.” (Müslim, Sıyâm, 197-198)

    Yine bir pazartesi sabahı, Medîne’ye girerek yeni kurulan ve kıyâmete kadar devâm edecek olan İslâm devletinin temelini atmışlardı. Ve nihâyet bir pazartesi günü de, âhiret âlemine intikâl ettiler. İbn-i Abbas’tan (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hazret-i Peygamber, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü Pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü «Bugün size dîninizi tamamladım.» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)

    O’nun doğumu, Peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün kudsiyyetinin ve öneminin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak; sevincin heyecanı ve hüznün burukluğu beraber yaşanmaktadır. Gönül iklîminde bayram neş’esi ile irtihâl elemleri, zıt bir hassâsiyet beraberliği içindedir.

    Allah Resûlü’nün fânî dünyâdan ebedî saâdet âlemine irtihâli ile O’ndan mahrum kalan dünyânın vefâsızlığını, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri şu mısrâları ile tasvîr eder: Kim umar senden vefâyı Yalan dünyâ değil misin? Muhammedü’l-Mustafâ’yı Alan dünyâ değil misin?

    Dipnotlar:

    [1] Sâve, Hemdân ile Kum arasında, Tahran’ın 125 km. güneybatısında bir göldür. Suyu çekilince yerine Sâve şehri kurulmuştur. [2] Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273. [3] Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76. [4] Deylemî, II, 165/2828. [5] Bkz. et-Tevbe, 40. [6] Bu hususta tafsîlâtlı bilgi için bkz. Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ, c. I, sf. 130-140. [7] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, İstanbul 1973, s. 122. [8] Dolunay üzerimize doğdu. [9] Bkz. Buhârî, Büyû, 1. [10] Bkz. Buhârî, Meğâzî, 11. [11] Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 28. [12] Rebâiye: Ön dişleriyle azı dişi arasındaki diş. [13] Bkz. İbn-i Hişâm, III, 26-27. [14] Nûh, 26. [15] Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254. [16] Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504. [17] Bkz. Ahmed, IV, 303; İbn-i Sa’d, IV, 83, 84. [18] Nefha: Nefes, üfürme, esinti. İsrâfil (a.s.) kıyâmetin kopmasından sonra bir nefha ile, yâni Sûr’a bir defâ üflemeyle bütün ölüleri tekrar dirilttiği gibi Resûlullah da Peygamberlik nefhasıyla zulüm ve cehâlet karanlıklarında mânen ölmüş bulunan insanları ihyâ etmiştir. [19] Allah bütün eşyânın ismini Hazret-i Âdem’e (a.s.) öğretmez ve eşyânın isimleri O’na meçhûl kalırdı. (Bkz. el-Bakara, 31)

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Esintileri, Erkam Yayınları
  • Yakın geçmişte bakışlarını aşk ve boşanma konularına çeviren , evrimsel psikoloji uzmanlarının, birbirine aşık olan iki insanın,üç yıla varan bir süre boyunca heyecan ve coşkunun zirvede dolaştığı bir dönem yaşadığını fark etmeleri uzun sürmedi. Bu dönem boyunca vücut ve beyindeki iç sinyaller sözcüğün tam anlamıyla bir aşk iksridir. Sonra inişe geçilir.
  • 480 syf.
    ·3 günde
    Yalnızca 30 yıl gibi kısa bir ömrü yaşamış, kardeşler içinde en sessiz sakini olan ve 3 yaşındayken annesiz kalmış yazarın çok etkileyici bir eseri. Böylesi bir yetenekli yazarın erken vefat etmesi ve özellikledr veremden vefat etmesi çok üzücü bir durum.
    Kitabın başlangıç kısmı biraz sıkıcı olsa da sonrasında hikayenin gizemine insan kendine kaptırıyor ve kitabı başka bir heyecanla okumaya başlıyorsunuz.
    Kitap genel olarak bir aşk öyküsü neyle alıyor. Bu kitapta birbirini kötü insanlar olarak bilmelerine rağmen diğerini diğer yarısı olarak görmesiyle kötülüklerin kaybolması Aşkın başka bir boyut kazanması anlatılmaktadır.
    Yazarın dili ve üslubu çok güzel, Nike bir anlatımı olup, sade ve akıcı cümlelerle okuyucu boğmadan doğru tanımlamalarla kaleme alinmış.
    Okuduğunuzda güzel bir etki bırakacak olan bu kitabı okumanızı tavsiye eder iyi okumalar dilerim ..
  • Okuduğum kitaplar arasında mukayeseler yaptım ve son bir yılda ancak okumayı sevdiğim kitapları seçebilmeye başladığımı fark ettim .İyi kitapları anlamanın yolu kötü kitapları da okuyabilmekten geçiyor .Yine de naçizane fikrim yaş kemale erince daha seçici olmaktan yana . 'Aceba bu kitabı okusam mı (?) diye kararsız kalanlara incelemelerle yardımcı olabiliyoruz ben de tavsiye edeceğim kitapları listelemek istedim.

    Mutlaka Okunması Gerektiğini Düşündüğüm Kitaplar:

    *SAVAŞ ve BARIŞ (dünya tarihini etkileyen olayları öğrenebilmek için)
    *ANNA KARANİNA ( dönemin sosyo-ekonomik yapısı, inanç -inançsızlık ikilemi arasında bocalama, yasak aşkın ruha ve topluma verdiği zararı farkedebilmek için)
    *KREUTZER SONAT ( kadın-erkek ilişkilerinde ahlak çöküşünü,evli çiftlerin haklılık savaşının aile huzurunu nasıl yitirdiğini görebilmek için)
    *MONTE KRİSTO KONTU (kendi kendime alıp okuduğum ilk kitaptır halen en sevdigimdir ve benim için özeldir, yeniden farklı bir yayın evinden okuyacağım daha ne kadar sevebilirim :)
    ( fazla güvenin ihanete yol açabileceğini hesaba katabilmek için ,arkadaşlık ve aşkın her zaman mutluluk sadakat getirmediğini anlamak, küllerinden doğabilmek ama bunu intikam için harcayınca mutluluk vermediğini fark etmek için )
    *SUÇ ve CEZA ( insanların cezayı kesmenin kendi iradesinde olmadığını bilmeleri için iyi de kötü de olsa başkasının hayat hakkını kendin almaya kalkmaman için )
    *YERALTINDAN NOTLAR ( psikolojik çöküşleri sezmek için)
    *BEYAZ DİŞ ( insanlar kadar hayvanların da bu dünyada yaşama hakkının olduğunu görebilmek için)
    *ÖLÜ CANLAR ( sonunu kendimizin hayal gücüne bırakıldığı çünkü tamamlanmamış bir eser yine de kendin bir son seçebiliyorsun ben öyle yaptım , sevimli karizmatik görünen insanların iç dünyasını irdeleyebilmek için)
    *BABALAR ve OĞULLAR ( özellikle üniversite hayatına atılan gençlerin aile ve çevresinden kopup yeni düşüncelere sahip olmaya başlaması kişilik bunalımları , kuşak çatışmalarını anlamak için)
    *GORİOT BABA ( kendi çocukların bile olsa fazla tavizin yalnızlığa sevgisizliğe kimsesizliğe sebep olabileceğini bilmek için)
    *İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ ( savaşların insan hayatına verdiği huzursuzluk , sevginin fekadarlık gerektirdiğini anlamak için)
    *SEFİLLER ( hayat mücadelesini görmek için)
    *NÖTRE DAME'İN KAMBURU ( sevgi , fedakarlık , güzellik, çirkinlik insan hayatına verdiği yönü bulabilmek için)
    *MADAM BOVARY ( hayal dünyası , olduğundan başka hayatı isteme tutkusu , yasak aşk)
    *MUHTEŞEM GATSBY ( kitabın sonu gibi özetleyim ; tek bir hayal uğruna bütün ömrü harcamanın pişmanlığı)
    *MOBY DİCK ( İntikam uğruna canı , aileyi,dini her şeyi feda edip karanlığa gömülerek ölüme gidildiğini fark etmek ve değerleri böyle yok etmemek için)
    *VADİDEKİ ZAMBAK ( yasak aşk tek bir kişinin değil ailelerin mutsuzluğuna sebep olur günümüzde kazanç gibi gösteriliyor ama bu sadece arsızlık bu kitap konusundan çok betimlemeleriyle güzel , doğayı bir de Balzac gözüyle görün)
    *BOŞLUKTA SALLANAN ADAM ( işten hep şikayet ederiz işsiz kalın asıl o zaman hayat ne kadar zor bir görün bu kitap bunu öyle güzel anlatmış ki )
    *AŞK ve GURUR ( evlenmek kolay ama gerçek aşkı bulmak zor her yıl farklı farklı yayın evlerinden tekrar tekrar okuduğum bir kitap ;erkeklere aşk için mücadeleyi, kadınlara aşkın büyüklüğünü öğreten bir kitap)
    *MİLENA'YA MEKTUPLAR ( sadece Kafka'nın yazdıkları olmasına rağmen kendiniz Milena gibi cevaplayabiliyorsunuz ,mektup değil bir roman ,edebi ruh ,biz nasılsın iyisin inşAllah yazarız, hep selam kelam gider mektuplarımız, oysa mektuplar edebiyatı yansıtacak en güzel sanat eseri olmalı)
    *ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR ( savaş ve felaketler içinde bile aşkın verdiği yaşam sevinci ,Hemingway mutlu sonlara düşman o kadar çok şey atlatır ama yine bir ölen olur , kendisi savaşın içinde yer aldığı için gerçekçi gözlemler sadece bir roman değil )
    *DON QUİJATE ( modern romanın temeli , hayaller , iyi niyet , beceriksizlik, deyimler , ata sözleri dolu dolu bir kitap. Türk düşmanlığı vardır ama Cervantes 12 yıl Türklere esir olmuş ve kaçarken elini kaybetmiş kendince haklı nedeni var o açıdan bakarak okumak gerek diye düşünüyorum)
    *PASTORAL SENFONİ ( önce kendi ailene önem ver, bu kitabın benim için ana fikri)
    *AYRI YOL ( hastalıkta ve sağlıkta insan psikolojisinin değişimi ve karakterinin seçimlerinin farklılaşması , dünyaya farklı gözle bakma , cinsel tercihler vs )
    *DA VİNCİ ŞİFRESİ ( sanata dair karmaşık zeka tahlili, ucu açık serüven)
    *DİJİTAL KALE ( bol bol zeka testi niteliğinde)
    *NİETZSCHE AĞLADIĞINDA ( psikolojik ruhsal bakış açısı)
    *SİYER ( Salih Suruç'tan tercih ettim benim okuduğum 2 ciltti severek okudum, inanan inanmayan herkes tarafından okunmalı Hz. Muhammed dünya tarihine yön veren liderdir bu nedenle sadece müslümanlar değil herkesin okuması gerek diye düşünüyorum)
    *ŞU ÇILGIN TÜRKLER ( ne mutlu Türküm diyene)
    *ULYSSES (bilinç akışı tekniginin en iyi aktarıldığı kitaplardan biridir, mitolojiyi iyi bilmek gerek o kadar çok yeni kelime öğrendim ki ayrıca Dublin'i yıksalar bu kitap sayesinde yeniden inşa edilir)
    *TUTUNAMAYANLAR ( Ulysses tarzı bir kitaptır aynı anda iki hayat; biri zihninde, biri dış dünyanda .Düşündüğünle gerçek hayatın harmanlanmasıdır, bazen bu akıldan geçen konuşmamı yoksa şuan yaşanıyor mu dediğim çok oldu )
    *KAYIP ZAMANIN İZİNDE serisi ( 7 cilt)
    1-Swann'ların Tarafı
    2-Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
    3-Guermantes tarafı
    4-Sodom ve Gomorra
    5-Mahpus
    6-Albertine kayıp
    7-Yakalanan zaman
    ( resim , müzik , mitoloji,kitaplar ve muhteşem betimlemeler, konusuna takılmayın öğrenecek çok şey var 3 ayımı dolu dolu geçirmeme neden olan seri ,iyi ki okudum)
    *GÜNÜNÜN SOLDUĞU AKŞAM ( siyasi bir kitap olarak bakmaktan ziyade her dönem gençlerin verdiği mücadele diye bakıyorum) sevdamız bir uzun bakış
    ey memleket, ey soylu düş
    ömrümüze girip oturdu kış
    bir gül idim derilmemiş
    daha gün yüzü görmemiş
    örselenip kırılmamış ...
    ne bu sürgün ne bu gidiş
    ey memleket, sevdalı düş
    katlimize ferman bu son gülüş)
    *ANA ( rus devrimi öncesi fakirlik her dönemde yoksulluğun zorluğu :(
    *NEHİRLER KIZIL AKAR ( insanların sadece parmak izlerinin farklı olduğunu sanardım oysa gözlerimizde bile bize özel bizi tanıtan hepimizde farklı dna kodumuz varmış )
    *UĞULTULU TEPELER ( saplantılı aşklardan uzak durmak için)
    *ŞEKER PORTAKALI ( çocukların hayal dünyası, maddi zorluklar, hayal kırıklığı bizim ''zıkkımın kökü'' kitabında balon kısmı asla aklımdan çıkmaz , her ülkede çocuk , umut, hayal kırıklığı benzerdir)
    *MARTI ( kendi bakış açını oluşturmak , özgürlüğe önem vermek için)
    *KÜÇÜK PRENS ( çocuklar için mi büyükler için mi yazılmış tartışılır ,kaç defa okudum bilemem yeniden de okuyacağım ,bence büyüklerin okumasına daha uygun, bizim bakış açımız çocuklardan daha sığ çünkü)
    *SATRANÇ ( zihinsel körelmeden kurtulmak için ruhsal çöküş ve mücadele)
    *ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ ( kalıplardan kurtulmak ama bunu yaparken her şeye rest çekmemek için )
    *UMUT IŞIĞIM (dibe vururken yeniden doğmak için )
    *BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT ( Nietzsche ile kendi üstünüinsanını kıyaslamak için ( büyük bir düşünür de olsa her şeyi doğru biliyor diye kabul etme zorunluluğu yok din, tanrı ve kadınlara nefretinin nedenlerini doğru ve yanlışlarını karşılaştırmak da gerek)

    daha sonra okursan da olur okumazsan da olurlar
    sonra da zaman kaybı olduğunu düşündüğüm kitapları yazacağım .
  • BU KADINLARIN ÇIĞLIKLARINI DUYUN! (Sema Maraşlı)

    On sekiz yaş altında evlenmenin cezasını çeken genç kadınlar onlar. Severek isteyerek düğünle dernekle evlendikleri kocaları hapiste, gerçek tecavüzcülerle aynı koğuştu yatıyor. Onlar da dışarıda babasız büyütmek zorunda kaldıkları çocukları ile hayat mücadelesi veriyorlar. Kocaları hapiste gençliklerini çürütürken, onların ömrü de kocalarını kurtarmak için TBMM yollarında geçiyor.
    Resmi olarak bilinen sayıları dört bin civarında olan bu mazlum kadınların gayretleri ile 2016 da meclis 18 yaş altı evlenenlerin eşlerine af yasası çıkarmak için adım atmıştı fakat feministlerin (din düşmanı ve kendini dindar diye tanımlayan feministlerin) ortak isyanı ile TBMM geri adım attı. Ertesi gün kocasının hapisten çıkamayacağını anlayan bir kadın intihar etti. Diğerleri de kan ağlayarak sustular. Onbin civarında çocuğun baba özlemleri de yüreklerinde yara oldu.
    Niye? Feminist kadınların gönlü olsun diye. İktidar meraklısı muhteris kadınlar, güç gösterisi yapsınlar diye kurban edildi bu kadınlar ve aileleri. Biz onları görmesek de onlar varlar. Kendi aralarında grup kurmuşlar birbirlerine destek olmaya çalışıyorlar. Benden yardım istediler “Bize kimse sahip çıkmıyor.” dediler. Ben de “Hikayenizi yazın gönderin.” dedim yazıp gönderdiler. Onlar artık benim kız kardeşlerim ve eşleri hapisten çıkana kadar mücadelede yanlarında olacağım inşallah.
    İşte kendi dillerinden yaşadıkları…


    Ben Beyza Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim de 25 yaşında. Eşim benimle evlendiği için beni yarı yolda bırakmadığı için 9 yıl ceza aldı. Sevmenin mağduriyetini yaşıyorum. Sevdim diye yasaların verdiği cezanın mağduriyeti.
    Her genç kız gibi dershanede beğendiğin bir çocuk olur ya hani öyle işte.. Ben 15 eşim de 18 yaşındaydı. Sevdik birbirimizi. Aklımda onunla evlenebilme hayalleri vardı.. Görüşmelerimizi ailem öğrendi, izin vermediler, tamam, diyip sustuk ama bırakamadık birbirimizi, devam ettik… Ailem onu bırakmam için psikolojik ve fiziksel şiddetle uyguladı. Okuyordum, görüşmeyelim diye okuldan aldılar, beni ve hedeflerimi kösteklediler.
    Ne yaptıysam olmadı sevmek ağırmış, ben vazgeçemedim kaçtım. Sevdiğim adama “Götür beni dayanamıyorum dedim” kaçtık, mutluyduk. Fazla sürmedi ailem şikayetçi oldu, eşimi beni zorla kaçırıp bana zorla sahip olmakla suçladılar. Yaşım 15 diye mahkeme ciddiye almadı beni, kendini savunup hür iradesiyle hareket edecek psikolojik olgunluğa erişmemişim, öyle dediler.
    Halbuki neler yaşamıştım bir ben bilirdim. Eşimi içeri aldılar 13 ay yattı daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere çıktı, biz beraberdik, yine ailem beni ondan saklıyordu, bekledik sabrettik evliliğimize gün saydık…
    Reşit olduğum gün kaçtım, ertesi gün nikahımızı kıydık.. Eşim anlı şanlı düğünümüzü yaptı, annemin babamın ailemin eksikliğini hissettirmedi. Her an her durumda benim yanımda oldu. 1. Yıldönümümüzde hamile olduğum haberini aldık bir çocuğumuz olacaktı bu haberi almamızdan 1.5 ay sonra erken evlilik yasa tasarısı gündeme geldi çok sevindik mutlu olduk kurtuluyoruz, diye rahat bir uyku uyuduk ama sonra yasa geri çekildi…
    Bir erkeğin ağlamasına şahit olabilirdiniz. Erkekler ne kadar zor ağlar bilirsiniz, biz birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. “Ama bu olacak merak etme” dedim eşime ama olmadı. 6.5 aylık hamileydim bir sabah ansızın aldılar eşimi, sabahın köründe. İçinizdeki sıkıntıyla uyuyamazsınız zaten.
    Ne olduğunu anlamadan götürdüler, eşimi gelecek diye bekledim. O gece ertesi gece öbür gece ta ki görüş salonunda elinde telefon gözleri yaşlı beni beklediğini görene kadar.
    Bir kadın güçlü görünmek için ağlayamıyorsa, içinde ne yangınlar kopuyordur, siz düşünün. Yüzüme bu gülümseme yerleştirdim “bu da geçecek canımın içi” dedim.
    Doğum yapana kadar kabullenmedim, gelecek diye bekledim, ama gelmedi. Doğum sancılarım başladığında, hayır şimdi yapamam, diye ağladım.
    Bebeğimi kucağıma verdiklerinde eşimin beni dışarıda beklemediğini, kızımızı kucaklayamayacağını bilerek sarıldım kızıma.. Yavrunuz dünyaya gelmiş ama eşinizin haberi bile yok düşünsenize…
    Babasını görsün diye 10 günlük çocuğu cezaevine götürdüm… Daha evladını nasıl tutacağını bile bilmeyen bir baba… Yavrusunun kokusunu ilk defa içine çeken bir baba… Ben anlatamıyorum bile neler yaşadığımı siz düşünün.
    Eşim tek dayanağımdı, o gidince ailem gitti yanımdan, kimsesiz kaldım. Üzüntümü bile paylaşamadım kimseyle mutluluğumu da… Maddi yönden çekilen zorluklar cabası. İki şekilde de yıprandım. Hem anne hem baba oldum hem evimi geçindirmeye hem eşime bakmaya çalıştım. 9 sene 2 ay az değil ki. Sevdiğiniz için ceza alıyorsunuz düşünsenize…
    Bu kadar kötülüğün içinde mükafatlandırılmamız gerekirken mapushane köşelerinde çürüyorsunuz… Cezamız daha çok var 2020 sonunda kavuşacağız o zamana kadar çok şey değişmiş ve çok şey için geç kalınmış olacak. Kızımız 3.5 yaşında olacak.
    Benden geriye sadece bir enkaz kalmış olacak. Neresinden tutup düzeltebilirsiniz, gençliğimizi mutluluğumuzu hiç düşünmeden harcadıktan sonra bizden geriye ne kalır ki!
    Sizden ne farkım vardı benim? Kanunların belirlediği yaştan küçük evlenmek mi suçum? Belki de sizin kalbinizde olandan daha fazla sevgim vardı. Bu yasaya karşı gelirken bir an olsun bile içiniz sızlamadı mi?
    Benim dedem de erken yaşta evlendi o da tecavüzcü mü o zaman, diye empati yaptınız mı?
    Büyüklerden kalma her şeye geri kafalılık diyorsunuz, peki ya o hor gördüğünüz ilişkilerdeki aşkın bir gramını dahi yaşadınız mi?
    Öyle tepkiler verdiniz ki biz bunları haketmedik! Siz bu yasaya engel olarak gözyaşlarıma sebep oldunuz, beni karnımda çocukla bir başıma kalmaya zorladınız. Yazık çok yazık!


    Ben Mahinur Evliyim. Ben 22, eşim de 25 yaşında. Tek istediğim o güzel mutlu aşk dolu yuvaya sahip olabilmekti… 2009 yılında önce arkadaşım sonra sırdaşım sonra da sevdiğim olan adam eşim oldu.
    Dershane zamanlarında tanışmıştık. Gözlerimin içine gülümsediği zaman sevmiştim onu. Bir sene devam ettik, gerek arkadaş oldu, gerek anne baba… Ailemle tanıştırdım, ailem onay vermedi, olmaz dediler. Çok uğraştık ama ailemin baskısından yorulmuştuk artık.
    Ben 14 eşim 17 yaşındaydı. Kaçalım dedim, o konuştu benimle, emin misin, dedi. Nasıl emin olmayabilirdim ki hayallerimdeki kalbimdeki adamdı…
    Kaçtık işte sonra… Ailem şikayetçi oldu. Yaşım 14 ya dinlemediler bile beni… Eşimi aldılar 2 ay cezaevine koydular sonra serbest bıraktılar. Çıktığı gün ailesiyle çiçeğini aldı geldi, Allah’ın emriyle  istedi beni babamdan…
    Yine istemediler biz de tekrar kaçtık. Gelinliğimi de giydim düğünümüzü de yaptık, eşimle mutlu bir hayata adım attım.
    7 sene geçti evimiz düzenimiz her şeyimiz oturmuştu, bir de dükkan açacaktık… Ama olmadı eşimi benimle evlendi diye tecavüzcü diyip içeri aldılar.
    Sonrası mı ne oldu?
    Bir başıma ortada kaldım sahip çıkanım olmadan, bir başıma mücadele ettim. 10 defa TBMM’ye gittim. Her seferinde kalbime bir parmak umut iliştirip gönderdiler geri… Perişan halde, dükkan açacağımız parayı eşimi kurtarmak için gittiğim Ankara yollarında harcadım…
    15 aydır sadece ayda bir defa 40 dakikalık görüşlerde eşime sarılıp huzur bulabiliyorum… Çocuk da istemedik bu cezanın geleceğini bildiğimiz için çocuğumuza bu acıyı çektirmek istemedik.. Dayanacak kimsem kalmadı.
    Hem maddi hem manevi olarak dayanacak bir şeyim kalmadı.
    Her görüşe gittiğimde canımdan can kopuyor…Bir parçamı orada bırakıp geliyorum. Benden geriye hiç bir şey kalmayana dek sürecek mi bu hasret?
    Kendimden geçiyorum kaç kez bayıldım, kaç kez ağlamaktan kendimden geçtim bilmiyorum. Bu son olacak mı sanmıyorum. Çok şey istemiyorum aslında bana, baba şefkati veren, aile sıcaklığını hissettiren eşimi istiyorum… Herkes böyle kolay kavuşurken bizim bu kadar zor olmamalı.
    O yasa gündeme geldiğinde binbir umut vardı içimde, renk renk hayallerim vardı. Kadınlar tepki verip yasanın geri çekilmesine sebep olduğunuzda ben eşimi, ailemi, hayatımı, kendimi kaybettim. Yaşamaktan korktuğum şeylerin içinde buldum kendimi. Düşündün mu hiç, ya senin oğlun olsaydı evlenen ve evlendiği için hapiste yatan, ya da kızın olsaydı kaçan ve sevdiğine kaçtı diye kocasız bir başına yaşamak zorunda olan?
    Bu kadar vicdansız mıydınız? Kadın kadın diyordunuz hem cinsinize desteğiniz bu kadar miydi? Bu muydu sırf sizden erken evlendik diye mi tecavüzcü damgasını hakettik biz! Dilerim Allah’tan benim yaşadıklarımı yaşamadan ölmezsiniz…


    Ben Özge Evliyim 2 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim de 36 yaşında. İki seven kalbin birbirini bulması ne kadar karşılaşılabilir bir şey ki bu hayatta. Seven sevdiğine kavuşsun mutlu mesut yaşasınlar isteriz… Ama biz sevdik mi de hayır olmaz der önümüze koyarlar anayasayı. Sevmenin kriterlerine uymuyorsunuz derler…
    Küçük bir kalpte sevebilir, evlat anneyi babayı nasıl seviyorsa, evleneceği adamı da öyle sevebilir… Ben sevdim…2005 senesiydi. 14 yaşındaydım.
    Olur ya komşu çocukları bizimkisi de öyleydi. Sevdik çok sevdik. Her şey toz pembe görülüyordu o zamanlar.
    Sevmenin, evlenmenin bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmiyorduk. Kaçtık sonra ailelerin rızasıyla telli duvaklı evlendik. Siyah beyaza nasıl yakışıyorsa bizde öyle yakışıyorduk.
    12 senedir mutlu giden bir evliliğimiz vardı. Bu süre zarfında 2 tane aşkımızın meyvesi 2 tane kızımız oldu. Biri 11 diğeri 4 yaşında.
    Yaşları küçük belki ama yaşadıkları acı yaşlarından büyük… Babaları varken babasız büyümek zorunda kalan çocuklarımın tek suçları anne ve babalarının severek evlenmesi oldu…
    Yaşıtları babalarının ellerinden tutup parka giderken, babaları babacığım diye ellerini bırakmazken, benim çocuklarım görüş odalarında telefonlara sarılıp baba diye ağlamak zorunda mı?
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Tutku  Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Ben 22 eşim de 26 yaşında. Senelerden 2009. Tabi o zamanlar deli dolu çağlarımız. Ben 14 o 18 yaşında.
    Bir gün okul çıkışı yolda giderken eşimi gördüm. Her genç kızın başına gelen olay gibi onu görünce içim kıpır kıpır oldu. Temiz bir çocuktu eli yüzü düzgün…Ve bana öyle içten gülümsedi ki o an dünya durdu. O günden sonra sık sık karşılaşmaya başladık.
    2010 senesinde eşimle her zamanki bir gün gibi buluştuk. Tabi zaman akıp geçmiş saat baya geç olmuştu fark edememiştik annem aramaya başladı bağırıyor çağırıyordu, eve gidemezdim gidersem baya bir sorun yaşayacaktım. Korkudan telefonumu kapattım ve eşime artık eve gitmek istemediğimi, korktuğumu, onunla kalmak istediğimi söyledim.
    Eşim buna karşı çıktı ama ben zorladım. Bir daha görüştürmezler diye korktum, ayırırlar diye korktum ve o gün esimle kaçmaya karar verdik. Aslında bu durumda en büyük suçlu bendim. Ben zorlamıştım eşimi.
    Eşimin annesi babası ayrıydı, annesi onu bırakıp gitmişti eşim tek başına yaşayan biriydi ailemin şikayet etme sebeplerinden en büyüğü de eşimin ailesinin olmamasıydı. Sonra eşimin bir kaç yakını ailemle konuştu, bana sahip çıkacaklarını düğün dernek yapacaklarını söylediler. Ailem kabul etti ve şikayeti geri aldılar.
    Ama çok geçti… Kamu karşı çıktı. Ve biz senelerce mutlu giden evliliğimizde bu cezanın bir gün geleceğini bilerek yaşadık hayallerimizin peşinden gidemedik çünkü biliyorduk ki bu ceza bir gün gelecek ve biz bir sure ayrı kalacağız.
    Eşimin annesi eşim 14 yaşındayken onu bırakıp gitmişti, evlendikten 3 sene sonra çıkıp geldi ve ben senelerce bu ceza yüzünden kayınvalideyle oturmak zorunda kalmıştım. Eşim annesini affetmişti ama ben affedemiyordum çünkü eşimin annesizken neler yaşadığını ben biliyordum.
    Gel zaman git zaman dava 6 yıl sonra bir kızımız olduktan sonra geldi. Kızım 1 yaşındaydı babası gittiğinde… Ne zormuş babasız çocuk büyütmek kadın başına. Ve en önemlisi de kızım babasını işte biliyor ve ben her gün onun babam ne zaman gelecek sorusuyla yanıp bitiyorum.
    Ve şimdi bana gelelim… Eşim gittiği gün öyle çaresiz öyle yalnız kaldım ki ne arkamda sahip çıkacak ailem ne de esimin ailesi var. Şuan eşimin dedesinden kalan beraber yaşadığımız evde kızımla tek başıma yaşıyorum kayınvalide oğlumun başını yaktın diye çekti gitti. Ve ben bir başıma çocuğumla geçim derdine düştüm devletin verdiği 3 kuruş parayla aylarca geçinmeye çalışıyorum. Esimi sorarsanız oda içerde çalışıp kendini geçindiriyor. Param parça olduk… Açıkçası sevmenin sevilmenin kurbanı olduk….
    Benim kızım her gün babasının gelmesi için dua eder. Bu yasa gündeme geldiginde kızıma duaların kabul oldu, baban çıkacak yanımıza gelecek demiştim. Sonra karşı çıkıldığını yasanın geri çekildiğini öğrenince kahroldum ve ilk aklıma gelen bunu 4 yasındaki kızma nasıl anlatacağım oldu.. Günlerce sakladım günlerce söyleyemedim daha sonra açıklamak zorunda kaldım ve kızım babasının resminin olduğu çerçeveyi ağlayarak çöpe attı “babam beni kandırıyor” dedi.
    Simdi size soruyorum benim 4 yaşındaki evladımın ve bir sürü yavrunun gözlerinin yaşının hesabını kim verecek? Çocuklarımızın babasız geçirdiği en güzel zamanlarını bize kim verecek? En güzel yıllarımızı çalanlara sesleniyorum. Bizden ne istediniz?


    Ben Damla Evliyim. Ben 18 eşim 28 yaşında. Eşimle yaz tatilinde çalışmak için girdiğim bir iş yerinde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sene 2013…
    İş yeri  18 yaş altında eleman çalıştırmıyordu ve 3 aylık bir süre çalışacağım için sigorta yapmıyordu.
    Bu yüzden eşim ve iş yeri dahil herkes beni 18 yaşında biliyordu. Çok sevdik birbirimizi. O benim her şeyim oldu nasıl vazgeçerdim ki nasıl vazgeçerdim hayatım olan adamdan…
    Bana aşkla sevgiyle masumiyetle bakan o gözlerine nasıl hayır derdim?  Olmadı yapamadım vazgeçemedim 15 yaşında ölene dek seninleyim dedim.
    Ailem öğrendi, telefonumu aldılar, yapmayın ne olur dedim, bir birbirimizi çok sevdik o kötü biri değil dedim, ama kimse beni dinlemedi, kimseye anlatamadım kendimi. Ailem eşimi şikayet etti.
    Sonra eşimin ailesi geldi tanıştılar vs tabi ailem yine ikna olmamıştı bu süre içinde. Eşim sırf beni aileme karşı mahcup duruma düşürmemek için bak seni sevseydi kaçmazdı dedirtmemek için yakalama kararı bile çıkmadan gidip teslim oldu benim eşim.
    Sonra teslim olduğu gün tutuklandı, ailem o gün şikayetini geri aldı ama nafile. Artık çoktan olan olmuştu, eşim içerdeydi bense her gün darmadağın her günüm zehirdi.
    Mahkeme günü geldi çattı eşime 16 sene ceza verdiler o da bende neye uğradığımıza şaşırdık. Dünyamız karardı oysa ne hayallerimiz vardı bizim şimdi yıkılan. Eşim içeri gireli 3 sene bitti 4 e girdik 2016da cezaevinde resmi nikahımızı kıydık.
    Oysa ne kadar isterdim eşimin beni beyazlar içinde görmesini. Her genç kızın hayalindeki gibi fazla olanı istemedim hiç, sadece o olsun istedim yanımda. Mutlu olalım istedim, masum saf bir sevginin bedelinin bu kadar ağır olması dayanılmaz halde.
    Ben her gün eriyorum, içim kan ağlıyor, dayanamıyorum bu acıya. Eşim benim en büyük destekçim, bu durumda bile hala o destek moral verir. Bizim tek suçumuz zamansız sevmek, bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı…
    Yasa geri çekildiği zaman dünya başımıza yıkıldı. Bütün hayallerimiz suya düştü.
    Tek umudumuz o yasaydı. Bizim bunca acı çekmemize sebep olan, karşı çıkan kadınlara soruyorum “Sizde kadınsınız sizde bi annesiniz nasıl vicdanınız el verdi.  neden bizim haklarımızı da savunmuyorsunuz, madem kadın hakları diyorsunuz da?”
    Yasaya karşı çıkarak ne kadar büyük vebal aldığınızı bilin. Yasaya karşı çıkarak 9000 çocuk babasız büyüsün, anneleri tek başına hayat mücadelesi versin, eşleri içerde çürüsün dediniz siz ! Mutlu musunuz?


    Ben Şükriye Evli ve 4 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 31 yaşında. 2007 yılında tanıştım eşimle.
    Eşimi tanıdıkça onu çok sevmeye başladım ve beni mutlu ettiğini ve de onun beni çok sevdiğini hissettim. 1 sene görüştük, ben 15 eşim 20 yaşındaydı. Ailem vermedi ben de eşime kendi isteğimle kaçtım, ailem karakola gidip şikayetçi oldular fakat benim eşime olan sevgimi anlayınca sonra geri çektiler şikayeti.
    Eksiksiz bir şekilde eşimin ailesi üzerine düşen her şeyi yaptılar; kına gecesi, düğünümü ve artık o bembeyaz gelinliği giymiştim ve artık sevdiğim adamın yanından hiç ayrılmayacaktım çok mutluydum.
    Yaşım tutunca hemen 17 yaşımda resmi nikahımızı kıydık. Bir yuva kurduk, 4 tane evladımız oldu.Kendi çabamızda geçinip gidiyorduk ama huzurumuz vardı, en önemlisi mutluyduk….
    Tabi o haksız ceza gelene kadar eşim “Tecavüzcülerle” bir tutuluyor, istismar sucundan ceza evine girdi peki neden??
    Bana sahip çıkıp yari yolda bırakmadığı için mi! Bu suç mu biz birbirimizi çok sevdik. Sevmek sevilmek suç mudur?
    Eşim 3 sene 3 aydır cezaevinde ve daha 5 sene cezası var.Bizim yuvamızı başımıza yıktılar, 4 evladımı babasız bıraktılar. Çocuklarım baba hasreti çekerken eşim gerçek tecavüzcülerle aynı havayı soluyor.
    Benim eşim aile babası 4 çocuğumun babası ve nikahlı eşim bunları hak etmedi. Ayda sadece 1 defa cezaevine gidebiliyorum. Canım o kadar çok acıyor ki eşimi o kadar çok özlüyorum ki…
    Benim çocuklarım babasızlığı hak etmedi, benim evlatlarımın suçu ne?
    Yetim gibi büyüyorlar. Ben simdi bu çocuklarıma nasıl bakayım?
    Annelik olan görevimi mi yapayım yoksa babalık görevi olan çalışıp eve ekmek mi getireyim? Kimse bilmez bizim çaresizliğimizi, yaşamayan anlayamaz…
    Eşime çok aşığım ve ondan asla vazgeçmeyeceğim, o benim bu dünyadaki tek yegâne sevdamdır. Tek isteğim birilerinin artık bizim sesimizi duyması. Suçsuz  eşimin tecavüzcülerden ayrılmasını, evine ait olduğu yere, çocuklarının yanına yuvasına gelmesini istiyorum…


    Ben Nagehan  Evli ve 2 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 28 yaşında. Hayat hikayesi derler ya hani bizimki öyle bir şey işte. Bir bayram sabahı güneş gibi doğdu karanlık günlerime. Gözlerinde öyle bir gülümseme vardı ki bir gülüşü ile bütün dertleri acıları unutturan tek adamdı. Biz 8 ay görüştük rüya gibi, dünya sadece bizim etrafımızda dönercesine.
    Onunla olduğum zamanlar nefes aldığım yaşamaktan tat aldığım anlarımdı. Her gün  saatlerce birlikte el ele gezerdik sessizce. Bir gün geldi artık sevgimiz her şeyin önüne geçti ellerini uzattı bana bir ömür, “ Ellerimden tutar misin bayram şekerim” dedi tarih  01.07.2008 gösteriyordu, saat tam gece 12 de biz birbirimizin ellerini  bir daha ölüm ayırana dek bırakmayacağımıza söz verdik.
    Ben 15 eşim 18 yaşındaydı. Belki sizlere göre çocuktuk ama biz hiç çocuk olmadık biz hayatı omuzlarımıza 8 yaşında yükledik. Bizim yüreğimiz dedelerimiz ninelerimiz gibi destansı sevgi ile sarılmıştı.
    Telli duvaklı gelin olmuştum sevdiğim adama, bulutların üstünde gezen kuş misali uçuyordum. sonra öğrendik hamileyim bir oğlum olacak. küçük elleri ile aylar sonra ellerimizi sımsıkı tutan bir can sevgimizin meyvesi dünya geldi.
    Mutlu giden bir yuva vardı 7 ay sonra eşim asker oldu oğlum kucağımda 7 aylıktı ve o sıra ayrılığın verdiği üzüntüyle hastanelik olduk oğlumun kimliği olmadı için biz mahkeme kararı ile kimlik çıkardık nerden bilecektik ki yıllarca oğlum babasız kalacağız, şimdi oğlum 9 yaşında birde 5 yaşında baba aşığı bir kızım var.
    Eşim 2 yıldır ceza evinde rüya gibi giden yuvamız bir anda demir Parmaklıklar la tel örgülerle çevrildi. Bizim sevgimizin bedeli 10 yılmış .
    Ölümüne sevmenin sahip çıkmanın bedeli bu işte tecavüzcü damgası altında 10 yıl 10 ay .
    Ömrümüzün yarısı peki bu ceza sadece eşime mi Hayır bana en çok ta çocuklarımıza bizim sevdamızın bedelini onlar çekiyor.
    Bayram geliyor bu bayramda öncekiler gibi çocuklarımla 45 dakika eşimle hasret gidereceğiz.  Ne kadar acı ki 1 haftalık özlemini 45 dakika ya sığdır diyorlar sığar mı?
    Hadi bizi geçtim baba ne demekti. Meyvesi olamayan çınar ağacı. Bir çocuk babasız büyür mü? büyüyor işte. Bizim çocuklarımız anasız da babasız da büyüyor sırf yuva kurdu diye baba sevgisi özlemi hasreti ile küçücük kalpleri acı çekiyor.
    Bizi koruyormuş ya hani bu cezalar hani nerde benim canımın yarısı ceza evinde. Ben temizlik yaparak çocuklarıma, eşime bakıyorum, kimsesiz ne acılar çekerek, yine de  gam yemiyorum çalışmaktan. Canımı yakan ise sevgimizin adını tecavüzcü koymaları; bu sevgi var ya, su misali temiz ve berrak, kimsenin gücü yetmez kirletmeye..
    Eşim cezaevindeydi bu yasa gündeme geldiğinde mutlu mutlu konuşmuştuk “Az kaldı yanımda olacaksın” demiştim, ona hazırlıklar yaptım, sevdiği yemekleri yaptım.
    Çocuklarım evde babam gelecek diye sevinçten havaya uçuyordu.. Oğlum dedi ki
    “Anne babamla parka gidelim, arkadaşlarım babamın yanımda olduğunu görsün” dedi. Bu nasıl bişey düşünün. İşte siz beni geçin, çocuklarımın hayallerini başına yıktınız, bi çocuğun dünyasını kararttınız. Başına gelmeyen bilmezmiş. Herkes kadın olmuş, erkek olmuş, ama insan olamamış. Düşene destek çıkan değil, çelme atan bı toplum olmuşuz, benim ailemin, çocuklarımın vebali boynunuzda, onu bilip ona göre yaşayın.


    Ben Hasibe Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 29 yaşında. Ben ortaokuldaydım o lisede. Aynı mahallede her gün gördüğüm ama artık onu görünce yerine sığmayan kalbimdeki farklılığı hissettim. O liseye gidiyordu nerdeyse her gün beraber gidip geliyorduk okula.
    Görüşmeye başladık. Ailem fark etti. Biz söz yüzüğü takalım dedik ama ailem istemedi yaşın küçük dediler. Bir süre gizli saklı görüştük olmadı.Ailem duydu ama ben ondan ayrı kalamadım.Ben orta okulu o liseyi bitirdi.
    Ben 14 Eşim 18 yaşındaydık. Benimde onunda  ailesi istemedi bizde kaçtık. Çok değil 5 saat sonra geri geldik Kasım ayında nişan yüzüklerimiz takıldı.28 Aralık 2008 günü tüm ailemiz yanımızda düğünümüzü yaptık.
    Kısa bir süre sonra aile hekimine gitmiştik elimdeki kına parmağımdaki yüzük yüzünden doktor evlendiğimizi anladı ve şikayet etti bizi.
    Mayıs ayında ilk mahkemeye çıktık, eşim bir gece nezarette kaldı. Bende karnımda bebeğim karakol önünde… Sabah mahkeme ertelendi.19 Haziran 2009 da canımızı oğlumuzu kucağımıza aldık. Oğlum 23 günlüktü 2.mahkeme günü geldi.
    Kucağımızda oğlumuzu elimize kimliğini alıp gittik.Ama sonuç kaçınılmaz 8 yıl 4 ay dünya başımıza yıkıldı.Karar temyize gitti eşim serbest…
    Kocam askere gidip geldi.30 aralık 2010 resmi nikahımızı kiydik.Ecza deposunda ise başladı.Evimizi yuvamızı kurduk.Ben bir hastalığa yakalandım ayağımda kapanmayan bir yara 3 ayda bir ameliyat olup sonrasında 1 ay ayağa kalkamıyordum.
    Eşim hem elim hem ayağım her şeyimdi.2015- 25 Haziran polisler kapımız kıracak gibi çalıyorlar…
    Oğlumuz büyüdü 1.sınıfı bitirmişti.Biz ağlarken oğlumun gözleri önünde babasını kelepçeleyip götürdüler.Niye? Tecavüzcü diye annesiyle erken evlendi diye…
    Aradan 33 ay geçti.Hala ayağımda yara yalnız gittiğim hastaneler, ameliyatlar. Hem oğlumu okutup hem sağlık  savaşı verip dişimden tırnağımdan biriktirip TBMM yollarına döktük.
    Sonuç:  Büyüttüğüm oğlum her baba oğul gördüğünde her veli toplantısında ağlayan oğlum… Babasına ayda bir 35 dakika sarılarak baba kokusuna ,eşim evlat kokusuna ,ben hayat arkadaşıma doymaya çalıştık…Bu cezayı ben mi?Oğlum mu? Eşim mi? En çok Hangimiz çektik… Neyin cezasıydı bu sevmenin mi? Yuva kurmanın mı? Mutlu olmanın mı?…
    O yasanın çıkacağı günün sabahı oğlumla kahvaltı yaparken heyecanla haber izliyorduk 8 yaşındaydı oğlum anlıyordu her şeyi YASA KOMİSYONA GERİ ÇEKİLDİ cümleyi duyduğu anda lokması ağzında gözünde damlamaya hazır yaşlar…
    Bu acıya kıl payı kadar bile sebep olanlar “Can yakanların canının yanacağı günü beklesin”
    Hakkımı, oğlumun hakkını, öbür dünyaya bırakmasın, bu dünyada gözüm görsün, onların da aynı yerden canı yansın, evladının üzüntüsünü izleyip ellerinden bir şey gelmesin. Bu en büyük ceza görecekler. Hakkım helal değil OĞLUMUN HAKKI HELAL DEĞİL iki elimiz de bu dünyada öbür dünyada onların yakasında…


    Ben Özlem Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim 36 yaşında. Ben babamı  1,5 yaşında iken kaybettim. Annem bize hem anne hem baba oldu. Eşimle tanışınca onu çok sevdim ve annemle tanıştırdım o da çok sevdi, sevdiğim kişiyi. Sonrasında kahvaltılarımızı birlikte yapar olduk, yemeklerimizi birlikte yer olduk, ailemizin bir ferdi olmuştu, artık sonrasında artık adını koyalım, ailen gelsin söz  takalım dediler.
    Babam olmadığı  için  dayılarıma annem söyledi, büyük olarak dayımlar da olumlu baktı araştıralım bir soralım soruşturalım dediler. Kimseden  değil, direk eşimin ailesine  gidip  sormuşlardı kardeşini, ama o kişi ağabey olmayı bırak insan olmayı  bile hak etmeyen  bir kişilikmiş, kendi öz kardeşi için bir sürü  olumsuz  olumsuz bir şeyler atıp tutmuştu .
    Sonrasında dayım durumu bize anlatıp olmayacağını söyledi ve beni okuldan alıp kendi evine götürdü  kendi evinde bana hapis hayatı yaşattı… Kapıyı hep kilitliyordu, dışarı  çıkmama izin dahi vermiyordu. Odada kilitli kaldım, sadece lavabo ihtiyacı olduğunda çıkabiliyordum odadan…
    Sonra bir gün yan komşunun telefon dan gizlice annemi aradım, bunu duyan dayım beni çok kötü dövdü ve ben o dayağı yediğim dakika saniye dedim ki ben  size adım attıkça siz beni anlamıyorsunuz, ben kaçacağım  hepinizden kurtulacağım …
    Sabah annem geldi, yüzümün gözümün dağıldığını görünce beni hemen kendi evimize getirdi, ama bitmişlerdi benim için çünkü beni anlamamışlardı.
    Eşime mektup yazdım çalıştığı lokantaya götürdüm esim beni gördüğünde çok mutlu olmuştu, çok sevinmişti o bana o akşam öyle bir sarılmıştı ki o akşam anlamıştım beni asla bırakmayacağını…
    Sonrasında eşim ile konuşarak anlaşarak kaçtık ve benim en mutlu günlerim eşimin  yanında başladı. 14 yaşındaydım o zaman eşim 23. Ben çok şey öğrendim ondan. 16 yaşında  Yaprak büyük  kızım oldu, 20 yaşında  Yağmur ikinci kızım oldu 22 yaşında iken de Övgüm oldu, şu anda  üç tane güzeller güzeli meleklerim var benim;  11, 7 ve 5 yaşlarında…
    Ben eşimle 13 yıldır birlikteyim onu  çok seviyorum, o bizim yanımızdayken her şey çok farklıydı, şimdi ise yarımız … Hiç bir şekilde  tamam olamıyoruz…Küçük kızım her akşam “anne babam bu akşamda mi bizim ile uyumayacak?” diye soruyor … Cevap veremiyorum kapı çaldığında “babişko diye koşuyorlar” ama baba yok karşılarında …Hep bir hayal kırıklığı.
    Bir şey isterken çekimserler “anne alabilir misin, verebilir misin?”diyorlar. Babaları yanımızdayken bir dediklerini iki etmezdi.
    Şimdi ise borç harç yaparak geçimimi sağlamak zorunda kalıyorum, eşim yanımda iken poşet taşımama kıyamazdı, şimdi gidip ev temizliği hali merdiven siliyorum ki kızlarıma babaları gelene kadar iyi bakabilir miyim, ihtiyaçlarını alabilir miyim diye…
    Bize bunları yaşatanlara kanunun geri çekilmesine sebep olanlar
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Şirin Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 24 eşim 30 yaşında. 2008 yılında eşimle kaçarak evlendik.. Çünkü ailem vermedi. Ben babasız, dedemin gölgesinde annem ve babaannemin duasında büyüdüm.. Ama beni sevdiğime vermediler, belki verselerdi nişanlı durup bu hale düşmezdim.
    Tek bildiğim eşimi canımdan çok sevdiğim, çünkü sahiplenme duygusunu, sevme kıskanma duygusunu ben onda tattım.. Eşim ilkim ve sonum oldu kaçtım.
    18 yaşına kadar imam nikahı ile durduk bu süreçte düğünüm oldu, oğlum Berk Can dünyaya geldi anne oldum.. 18 yaşından bir gün alınca nikahımızı kıydık kimseye zararımız yoktu kendi halimizde geçinip gidiyorduk. Bu süre içinde ikinci çocuğumuz Ecrin Naz da oldu..
    İşimizde gücümüz de mutlu yuvamızda yaşıyorduk, üstünden de tam 6 sene geçmişti…, ama bir gece kapı çaldı.. keşke o kapı hiç çalmasaydı.. bir kapı çalmasının ölüm gibi geleceğini bilemezdim.. polisler içeri girip esimi aldılar ama benim canim dan can gitti..
    Çırpınıyorum kimse takmadı bile beni.. Hamileydim 3aylik.. 3. Evladıma..  Elçin Su’ ya..  Esimin çaresiz bakışı.. Benim göz yaşlarım…
    O günden sonra çocuklarımın her gün babam gelir diye kapıda bekleyişi.. Karnımdaki yavrumu bir başıma dünyaya getirme düşüncesi.. dayanamıyordum…
    Kendim babasız büyüdüm babasızlığın ne olduğunu biliyorum. Evde amcaları çocuklarına gelirken benimkiler odaya girip ağlıyor.
    “Babam ne zaman gelecek anne” derken her gün bitkin halimle masal uydurmaktan bıktım.. tükendim.. kan kusup kızılcık şerbeti diye bir kelime var tam da bunu yaşadım..
    Üçüncü çocuğumun doğumu oldu ama evde babasının fotoğrafını seviyor.. Ayda bir defa 40 dakika açık görüşte babasının yüzüne bakmıyor bile.. Çünkü benim evladım baba sevgisi ne bilmiyor.. sadece fotoğrafta biliyor babasını..
    Oğlum 5 yaşındaydı babasını aldıklarında.. Şimdi ilk okul 3. Sınıfa gidiyor ama sürekli okulda arkadaşlarına karşı babasını müdafaa etmekle kendini sorumlu tutuyor.  İnsanlar babasına suçlu gözüyle bakmasın diye “Babam hırsız değil, kötü suçu yok, annem bana hamile kaldığı için ceza evinde, yani benim yüzümden” diyor. Her ay rehberlik eğitimi alıyor.
    Bu cezayı ben çekiyorum, eşim çekiyor. Hadi biz suç isledik suçumuz çok ağır çünkü sevdik, yuva kurduk, aile olduk, bunun bedelini de evlatlarımıza da ödetiyorlar..
    Bir de çıkıyorlar, aile bütünlüğünden adaletten bahsediyorlar, simdi soruyorum benim bu çocuklarımın boynunu bükük bırakıp, babasız büyümelerinin hesabını kimler verecek…
    Bizim tek istediğimiz yuvamız bozulmasın aile bütünlüğümüzün korunsun. çocuklarımız babalarına kavuşsun.. Benim çektiklerimi çocuklarım çekmesin duyun artık bizi..
    Biz küçük gelin değiliz, birbirlerini çok seven eşler ve anne babalarız. Bize kıydınız evlatlarımıza acıyın… Sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Tam bu dert bitecek derken 2016 bize yasa çıkacakken hem cinsimiz olan kadınlar bize karsı çıkarken, bizi diri diri mezara koyduklarını bilmiyorlar mıydi?
    Kadın haklarını savundular ama bizim gibi mağdur 3800 aileyi de mezara koydular.. Yasayı saptırdılar ve yasa geri çekildi.. Bunun uğruna bir tane bizim gibi mağdur arkadaşımız intihar etti. Canından oldu. evlatları babasızdı üstüne birde annesiz kaldı..
    Bizim hakkimizi niye savunmadılar? Bizi niye pislik sapık tecavüzcülerden ayırmadılar. bizim ve çocuklarımızın suçu ne? Bize bunu yasattılar.
    Dilerim Rabbimden benim ve benim gibi olan arkadaşlarımın çektiğimiz çilenin daha beterini çeksin Allah’tan bulsunlar. Bizim canlarımızın yandığı kadar canları acır ve yanar, belki eyvah derler ama kimsenin yanına kar kalmasın..
    Ah ediyorum vebâl ediyorum.. Ne diyim düşmanıma bile yaşatmasın yaşadığımı derken simdi Allah bize bunu yapanlara iki mislini yaşatsın ki anlasın bu uğraşların boşa olmadığını anlasınlar. Bizi tükettiler çünkü…


    Ben Neriman Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim 25 yaşında. Sevmenin ağırlığını daha o yaşta hissettim omuzlarımda… Sevmekle beraber hayatın yükünü de sırtlanmış oldum. Nerden bilebilirdim ki kurduğum toz pembe hayaller, yerini siyah bulutlarla kaplı hüzün gözyaşlarına bırakacak.
    14 yaşındaydım ilk aşkım, kalp ağrımı sevdiğimde. O da 18. Öyle güzel sevdi ki… Hep iyi ki dedirtti. Ailem öğrenci diye onay vermediler. Biz yine de görüşmeye devam ettik. Olmadı engeller, baskılar… Benimle var mısın dedi ? Nasıl olmazdım ki … Tuttum elinden o günden beri de hiç bırakmadım.
    Her şey güzel olacak derken polisler geldi aldı. Ailemin hiç bir şeyden haberi yok okuldan kaçtığımı sanıyorlar. Şikayetçi oldular, dava aşaması boyunca 15 ay yattı.  Ailem 2. mahkemede şikayeti geri aldı. Her hakim karşısına çıktığımda seviyorum dedim. Ben de istedim dedim, o beni zorlamadı dedim, dinlemediler. Üstüne bir de tecavüzcü dediler 8 sene 4 ay ceza verdiler.
    Sevmenin mağduru olup ceza aldık. Her şey yoluna giriyor dedik… ÂLLAH’IN emri ile gelip istediler. Telimle duvağımla babamın evinden gelin çıktım.
    Minik  bir yuvam, kurulu bir düzenim oldu. 9 aylık evliydik içimde büyüyen minik eller, minik ayaklar, minicik bir kalbin olduğunu öğrendik .. Artık 3 kişi olma hayalini kuruyorduk.  7. ayıma girdiğimde gidip alışverişini yaptık bir oğlumuz olacaktı. İsmi Eymen olsun dedik.
    1 hafta sonrası yasa tasarısı gündeme gelip çekildi. “Gideceğim ben ama üzülme ben yoksam Eymen var” dedi. Keşke gitmeseydi.
    Hastane’ye gittiğimde elimden tutacak bana güç verecek bir el yoktu. Oğlumu yalnız aldım kucağıma. 7 günlük bebekti babasının kucağına verdiğimde. Hapishanede kokladı ilk yavrusunu. Gözyaşlarını kokusuna bıraktı.  Tutup alamadım elinden.Şimdi oğlum 1 buçuk yaşında. Her geçen gün büyüdü, o büyüdükçe ben öldüm… Yaşarken ölmek nedir bilir misiniz? Ben biliyorum defalarca öldüm.
    Oturabildi, emekledi, yürüdü… Sonra da baba dedi. Baba. Peki nerde bu baba ? Neymiş günahı evladından ayrı? Sadece 40 dakikalık görüşte görüyor.
    Çok sevmiş annesini, sahip çıkmış, korumuş kollamış…
    Peki annesi ne yapıyor? Babasını aratmamak için dişini tırnağına takmış. Gözyaşlarını silmiş gülmüş.
    İçimdeki çığlık büyüyor… Duyun, görün artık.
    Siz görmedikçe, duymadıkça,  ben çığlıklarımda boğuluyorum .. Gün be gün tükeniyorum .. Tek başıma yetemiyorum. Az değil yaşadıklarım, kısacık ömre ne acılar ne ayrılıklar sığdırdık… Ama yeter artık bitsin bu hasret, bu acı. Duyun artık çığlıklarımı!
    Bize bunları yaşatanlarda, yasasının geri çekilmesine sebep olanlarda hiç mi Allah korkusu yok acaba?
    Biliyor musunuz ki ben neler çekiyorum!
    Ben bir anneyim, babasız bir çocuk büyütüyorum ve buna sebep olan sizler gününüzü gün ediyorsunuz dimi ! Sizin için tüm sorunlar bitti. Nasıl olsa yasa geri çekildi ! Bu çocukların babasız büyümesinde etkisi olan herkese Rabbim daha beterini yaşatsın ! ELBET BİRGÜN HERKES YAŞATTIĞINI YAŞAR !


    Evlilik yasasından mağdur bütün kadınları ortak sözü:
    Biz kadınlar tecavüze uğramadık, zorla evlendirilmedik!
    Kendi hür irademizle, kalbimizle tertemiz sevip evlendik!
    Kızlar tecavüze uğramasın! Hiçbir genç kız zorla evlendirilmesin! Ama bizi onlarla da aynı kefeye koymayın. Yeter artık sesimizi duyun!



    Not: Dört bin kadın sadece kocaları hapse girdiği için başvuranlar.  Daha niceleri var on sekiz yaş altında evlenen. Kocası yakalanmasın diye korkusundan hastalandığında hastaneye gidemeyen, evinde doğuran, çocuğunu nüfusa yazdırmayan… Evlenmenin korkusu içinde yaşayan aileler…
    Sema Maraşlı  http://www.cocukaile.net
    Tek suçları erken evlenmek olduğu için birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalan bir ailenin tutuklanma gününden küçük bir kesit.  Suçsuz yere cezaevinde gerçek tecavüzcülerle aynı koğuşta kalmak zorunda olan, sevdiklerine hasret, gözyaşlarını tutmakta zorlanan gencecik bir baba, babasına doyamayan bir çocuk, eşini seven bir kadın ve evladına hasret yaşlı, hasta bir baba. Felç hastası baba, görüş günlerinde hastane kapılarında yatıyor. Güzel ahlaklı, evinin direğe evladı suçsuz yere hapiste. Evladına yaklaşmak istiyor fakat torununa kıyamayıp kendi hakkından feragat ediyor. Bu babanın ahı bile yakar bu ailelerin cezaevinde olmasına sebep olanları. Dualarımız ve gayretlerimiz bu ailelerin birbirlerine kavuşması için. Erken evlendiği için hapis cezası alan ve birbirlerinden ayrı düşen bu ailelere yapılan büyük bir zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.