• Okulları çoğumuz sevmedik, ama o sevimsiz hatıraların içinde, okul alışverişleri hep sevimli ve neşeli bir yer tuttu.
  • "Birçokları Dünya'nın artık ölü bir gezegen olduğunu ve insan ırkı için yaşamın gökyüzünde ya da uzay istasyonlarında olduğunu düşünüyor. Ben bu fikre katılmıyorum. Artık gezegenler üstü bir medeniyetiz, bu doğru. Ama biz dünyalıyız. Atalarımız ve köklerimiz bu gezegende. İnsan aslını inkâr ettiği sürece kendi olmaktan uzaklaşır ve başka bir şeye dönüşür. Geçmişte gezegeninin sonunu hazırlayan Dünya insanının da temel sorunu buydu. Medeniyetimiz kendi gezegenini aştı ve yıldızlara kadar ulaştı. Ama sorun şuydu ki, bir süre sonra kendimize yabancı hale geldik ve hırslarımızı asla dizginleyemedik. En sonunda gezegen yaşanmaz hale gelince, uzayda koloniler kurmak zorunda kaldık. Bu aşamadan sonra durup geriye baktığımızda kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu anladık ama artık çok geçti. Geçmişte yaptığımız bu hatanın bedelini şimdi yorgun gezegenimiz ödüyor. Birçok insan burayı neden onarmadığımı ve tekrar eski haline getirmediğimi merak ediyor. Hayır, Londra'yı onarmayacağım. Böylece tüm insanların kontrol edilemeyen hırsların nelere yol açacağını görmelerini ve daha da önemlisi bunu asla unutmamalarını istiyorum."
  • "Bir başkasının hayatına bakarak haline şükreden" insanlardan nefret ediyorum..
    Aslında söz Dostoyevski'ye ait.
    Bu sözü ilk okuduğumda hayata dair düşüncelerimde ki değişikliklerle birlikte, cümlede benim için farklı bir anlam kazanmış oldu.
    Yoksul, mazlum bir insan gördüğümüzde halimize şükrederken bundan mutluluk mu duyuyoruz, yoksa acı mı?
    Eğer, açlıktan ölen yada intihar eden bir canlının hayatını göz önünde bulundurup kendi halimize şükrediyorsak bana göre mantıken hem vicdansız hemde mantıklı bir akla sahip değiliz demektir..
    Neye göre şükrediyoruz?
    İnançlı bir insan için yani herhangi bir dine inanan bir insan bile aslında dinini gerçekten biliyor ise, hiç bir din bu durum karşısında şükretmeyi yeğlemez ki!
    Çünkü bu: dinin özellikle İslam'ın özüne aykırı bir durum..
    Komşun açken sen tok yatma diyen, mal küpleme diyen bir din, sana açlıktan ölen birisinin karşısına geçip şükretmeni mi istiyordu?
    Senin bunlar karşısında şükretmeni isteyenler dünyada ki servetin %85'ine sahip olan parababalarıdır..

    Dini, kültürü, siyaseti ve eğitimi kendi elinde tekelleştiren ve kendi sınıfsal çıkarı için bunu her koşulda kullanmayı amaç edinen Bu azınlık, sana tüm bu çürümüşlükler ve insanlıkdışı olaylar karşısında şükretmeni tembih ediyor..
    Kendisinin ise yaşadığı hayatı herkes günlük takip ettiği gazetelerden, televizyonlardan ve hatta kendi pratik hayatı içerisinde görerek şahit oluyor..

    Birilerinin zenginleşmesine sebep olan " halinden şükredenler tayfası" aynı zamanda birilerinin açlıktan ölmesinin, işsiz kalmasının,intihar etmesinin vb. Sebepleri de oluyorlar..
    Ben, halk cahildir sözüne asla katılmıyorum..
    Özellikle metropol kentlerde yaşayan, her türlü bilgiye ulaşma şansına sahip olan ve bununla birlikte yaşadığı hayat içerinde ki çelişkileri en derinden hisseden kitlelerin cahil olduğuna asla inanmıyorum..

    Cahil olan tüm bu gelişmişlik düzeyine ulaşması kısıtlanmış, eğitimden yoksunlaştırılmış insanlardır ve bu yadırganamaz. Ancak tersi olarak, tüm olanaklara ulaşan, bilgiyi her ortamdan bir şekilde bulabilecek olan insanların, ısrarla dogmatik bir akla sahip olması cahilliğin değil, aptallığın bir göstergesidir..

    Başkalarının çektiği acılara çözüm bulmak ve buna engel olmaya çalışmak yerine,Halimize şükretmeye devam ettiğimiz sürece şükredecek bir halimiz kalmayacağını, suretimiz insan ama özünde bir insan sefaleti halini alacağından şüphemiz olmasın...

    Tıpkı Marks'ın belirttiği gibi, herkes büyük bir bilim adamı, sanatçı, eğitimci olabilir ama iyi bir insan olamaz..
    Özellikle sadece kendi postuna özen gösteren, kendinden ve çoluk çocuğundan başka hiçbir kimsenin acısına, uğradığı haksızlığa ses çıkarmayan her kişi insan suretinde görünür ama özünde gerçek bir insan değildir..
  • 496 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Asla Vazgeçme'yle ilgili ilk söylemek istediğim şey güzel ve başarılı bir metin olduğu. Ancak efsane yazar J.K. Rowling'in Harry Potter serisinden etkilenip yazıldığı o kadar çok belli ki. Kitabın Harry Potter serisiyle sayısız benzerliği bulunuyor. Öyle ki Rowell'ın Harry Potter daki bazı karakterleri alıp temel özelliklerini koruyup kendi bakış açısına göre yeniledikden sonra Asla Vazgeçme'ye koyduğunu söylemek kesinlikle yanlış olmaz. Ben kitabı okurken sürekli Harry Potter serisi ile karşılaştırmaktan geri duramadım, çünkü hemen herşey size o kitabı hatırlatıyor. Bu kitabın bir Hayran Kurgusu olduğunu söylüyorlar. Ben buna katılmıyorum. Eğer öyle olsaydı bunu kendisi de belirtirdi heralde. Ben Rowell'ın Rowling'e saygı gereği bir kaç kelimeyle onun eserlerinden ilham aldığını belirtmesini isterdim. Bunu yapmaması üzücü olmuş.
    Fangirl'ü okuduysanız bu kitabın sonu size muhtemelen sürpriz olmayacaktır. Gerçi kitapta' da olaylar çok fazla gizlenmeye çalışılıyormuş gibi gelmedi bana. Eğer Fangirl'ü okumadıysanız önce bu kitabı okuyarak okuma zevkinizi arttırabileceğinize inanıyorum. En başta da belirttiğim gibi kitap gerçekten başarılı ve güzel bir kitaptı, yazarın diğer kitapları gibi bu kitabını da çok keyif alarak okudum. Merak edip okumak isteyenlerin de keyifle okuyacağını düşünüyorum.
  • 288 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhabalar! Uzun süredir okumak isteyip de sonunda okuduğum bir kitapla geldim.
    Aslında söyleşi tarzı kitapları sevmem. Sıkıcı gelir. Çoğu zamanda yarım bırakırım. Ama bu hayatımdaki büyük bir istisna oldu! Asla sıkılmadım okurken, bir günden az bir sürede bitti toplarsak. İki gün elimde durdu.
    Oldukça akıcı ve faydalı bir kitaptı. İlber Ortaylı'nın her yaşa, evet her yaşa, bir tavsiyesi vardı ve yaptığı tespitler çok güzeldi. Özellikle Atatürk ile ilgili olanları çok beğendim.
    Bazı insanlar bu kitabın biraz küstah olduğunu düşünüyorlar, sosyal medyada karşılaştım. Ben katılmıyorum. En çok da söyledikleri şey "bu adam tarihçi, bıraksın da tarihle uğraşsın diğer alanlarla alakası yok ki!" Bahsettikleri konu da Ortaylı'nın film önerileriydi.
    Arkadaşım, adam emretmiyor ki hiçbir şeyi! Her insanın, bilhassa yaşı büyüklerimizin, bu hayatta görüp geçirdiği birtakım olaylar, yaşanmışlıklar var. Tabii ki tavsiye verebilirler. Mesela ben kitap yorumluyorum. Başkaları da yorumluyor. Her kitap yorumlayan eleştirmen mi, edebiyat bölümü mezunu mu? Değil. Bunun neresi yanlış ki? Ayrıca İlber Ortaylı, kendisine sorulan soruları cevaplandırmış yani adam tutup da kendi kendine yazmamış. Bu yorumu yapan insanlar herhalde hiç arkadaşlarına "bana film önersene" demiyorlar...
    Anlamıyorum, bir insan mizacıyla, üslubuyla hoşunuza gitmeyebilir bu çok doğal. Ben de bazı insanlardan hiç hazzetmiyorum, ama tutup da her yaptığına kafayı takıp her hareketini eleştirmiyorum ki. O insanı sevenlere de laf atmıyorum. Zira bana yakışmaz.
    Biraz toparlayalım o zaman, ben bu kitabı beğendim. Zaten İlber Ortaylı'nın dobra üslubunu da seviyorum. Bilgili olduğuna da inanıyorum. Okuyun mu? Hiçbir şey kaybetmezsiniz. Merak etmiyorsanız da bir yerde rastlarsanız yine de alın bence. Değeceğini düşünüyorum.
    Kendinize iyi bakın! Görüşürüz! #birömürnasılyaşanır #ilberortaylı #ilginsbooks.
  • 208 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10·
    Kitabın basıldığı tarihi düşündüğümüzde Finlandiya günümüze kıyasla o kadar bir müreffeh ülke değildir aslında. Ne var ki 1970'ler ve sonrasındaki yükselişlerinin temeli o zamanlarda atılmış demek. Bu açıdan kitabı, Finlerdeki potansiyel öngörüsü olarak bilhassa takdir etmeli.

    Dili sade. Okuması rahat. Tek oturuşta rahatça bitebilecek bir eser.

    Ülkemiz açısından düşündüğümüzde, kitabın satır aralarında adeta Nurettin Topçu'nun cümlelerini okur gibi oldum. Kavramsal açıdan ve edebi heyecan bakımından Topçu hatta Snelman'ı da geçer. Yarınki Türkiye isimli esere göz atsanız göreceksiniz.

    Evet, incelemelerin neredeyse tamamında Türkiye'nin neden böyle bir hareketi başaramadığı vs sorulmakta. Buna katılmıyorum. Türkiye, evet devket eliyle sağlıklı bir modernleşme sürecinden asla geçemedi. Ne var ki eğitim faaliyetleri yönünden son 50-60 yılda tipki kitapta anlatılanlara benzer süreçlerden geçti. Henüz meyvelerini alamadık. Hatta şunu diyebilirim, kitapta anlatılanlara çok benzer bir süreç ile bu topraklardan çıkan bir eğitim felsefesi bugün dünyanın bir çok ülkesine ihraç edilmiştir.

    Ayrıca bkz. Gençlerle Başbaşa Ali Fuad Başgil
  • 520 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    ORAYA GİDECEĞİM.
    Bet, bana kitabın henüz başındayken Martin’i fazla sevmememi söylemiştin, fakat zaten bunu sağlayan pek çok şey oldu. Sanırım ilk kez uzun uzadıya kitap inceliyorum, amacım eleştiri yapmak değil ha. Eleştirmenlerden en az Martin kadar nefret ediyorum zira dünyanın her yerinde “Fani” gibi birçok eserin eleştiri bataklığında çürütüldüğüne eminim. *Bir eserin gücünü insanın dile getirmekten ar ettiği şeyleri ilan etmesiyle kazandığına ise, katıldığımı söyleyemem.* Her insan bir şeyleri okumaktan geri durmak isteyebilir, sebebi ister sorumluluktan kaçma ister barındırdığı ahlaki erdemler olsun, bu sebeple yargılanmak aptalca.

    Gelelim Martin’e ısınamama sebeplerime,
    Son gemi yolculuğunda hiçbir şey arzulamadığını söyleyen Martin’in aslında yazmaya başladığı günden beri içini kemirip bitiren bir aradığı vardı ki buna kısa ve yavan bir ifadeyle; keşfedilmek, anlaşılmak, fakirliğine ve elinde fikirlerinden başka bir şey olmamasına rağmen kabul görmek arzusu diyebiliriz. Maalesef ki yakınlarında aradığı bu iradeyi gösterecek kimsesi yoktu. Martin de bu problemi hiç de çözüm olmayan başka bir yolla bitirmeyi seçti. Sonsuz ölüme inanan bir adam için bu ebedi ölüme gitmek kendisine vermedikleri o arzuyu baştan kabullenmek değil midir? Bu kadarcık iradesi olmayan Martin’e ölürken bile inanılmaz güçlü bir profil çizdirmesi yazarın kelimelere mukavemetinden olsa gerek.

    İkinci olarak; Ruth’ın en büyük problemi asla Martin’i anlamaması değildi; Martin kendisi söyledi zaten bunu. Ruth Martin’i çok daha değersiz çok daha çaresiz kılan bir problemin kaynağıydı zira onu, Martin’i, kendi varlığıyla kabullenememesi, kendi sınıfına çekmek için çalışıp didinmesi, Martin açlığını unutur ve uykusuzluktan bile ona olan aşkı için haz duyarken, Ruth’ın hazzının Martin’e yüksek bir sınıf kazandırma sevdasıyla sınırlı kalmasıydı, belki de Martin’in onu görmeye giderken takım giyme zorunluluğuydu.
    Fakat kendisini değiştirme-benzetme arzusuyla yanıp yakınan bu kadını sevmediğini söylerken, aslında onun ve onunla beraber bütün burjuvazinin değişmesini arzulayan Martin’in kendisi değil miydi? Üstelik kendi fikrinin en doğru ve üstün olduğunu savunanların ne kadar sığ ve bayağı olduğunu söylerken, Spencer’i katiyen bırakmayacağını ve hatta onu eleştirenlerin ağzını burnunu kırmak istediğini söyleyen de Martin.

    Üçüncü olarak Martin anlaşılmak için de pek çaba harcamadı. Ruth’ı yazdıklarını anlamadığı için içten içe yererken o zamanlar aşık olduğu kadına asla vermek istediği felsefi noktaları açıklamadı. Bunda Ruth’ın o cümlelerden nasibini almaya pek meraklı olmayışı tetikleyici olmuş olabilir elbet, fakat Martin’i de kabahatsiz bulamıyorum. Aşk anlaşılmayı gerektirmiyor düşüncesiyle hareket etti ve bundan duyduğu müthiş acıya rağmen hikayelerinde alamadığı o duyguyu sevdiğine hissettirmeye kalkışmadı.

    Dördüncü bir kısım var ki öfkelendiğimi itiraf etmeliyim, Martin dünyada şefkat ve merhametin ahlak uydurması olduğunu söyleyip küçümsüyordu. Bu dayatmaya ise katılmıyorum; tabiatta her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu ben de kabul ediyorum, benim buradaki sözlerimle bir yıldız arasında bağlantılar bulunuyor olabilir ve olmalı *çünkü hiçbir söylenenin hiçbir eylemin yokluğa gitmediğine inanıyorum bu koca ve anlamsız bir israf olurdu* fakat bunun yanında tabiatta muazzam bir dayanışma ve yardımlaşma olduğunu düşünüyorum (en azından insanın karışmadığı kısımda) hatta ileri giderek şefkat etmeden insan olamayacağımızı, birçok problemin sebebinde bu duygunun eksikliğinin yattığını düşünüyorum. Nihayetinde evrendeki “kaos”u kabul ediyoruz ve bu kaos akıl almaz derecede düzenli, intizamlı. Ve insanın ulvi duyguları zaten tabiatın her yanına serpilmişken neden insan bu halkanın farkına vardığında kendisini acizlikle suçlayalım? İnsan acizdir ve onu aciz kılan merhamet etmesi değildir, Martin çok mu kudretliydi?

    Yazarla baya bir ortak düşüncem oldu.
    Zaten toplumsal düzenin bozukluğuna dair pek çok eleştiri barındırıyordu ki hemen hepsine katıldım fakat tabi ki de çözüm ne o avukat gibi işkolik olup hazımsızlık çekmek ne de Joe gibi aylaklık etmek.
    İki psikolojik noktada da yazara destek verdim.
    Martin bireyci olduğunu haykırmıştı. (Bana kalırsa bencillik🤭) Malum ki hayatının merkezine ebedi bir hayatı koyanlar intihar edemezler, aynı şekilde bu dünya hayatı için de geçerlidir. Merkeze dünya hayatını değiştirme arzusunu koyanlar kısıtlı da olsa bir yaşama mecburiyeti içinde bulunur. İntihar edenlerin ekseriyeti ise merkeze kişiyi koyan insanlardır. (Kendini de olabilir başkasını da) Yani ebedi bir hayat için bu dünyaya muhtaç olmayı geçtim, ölümün yokluğa çıktığına bile inansa bu dünyada birinin kendisine muhtaç olduğunu hissetmek bir yaşama gerekliliği doğurur içimizde. Bunu bilen yazar Martin için kimseyi kendisine muhtaç bırakmayarak bu sebepleri öldürmüş oldu.

    Zalımmışsın Jack amca.