• FAULKNER'IN "SES VE ÖFKE"SİNİ NASIL OKUMALIYIZ ?

    Uyarı :Kitapla ilgili bütün sürpriz bozucu bilgileri içerir.

    William Faulkner'in “Ses ve Öfke” adlı eseri, şimdiye kadar yazılmış en büyük Güney romanı olabilir. Modernist bir romanda ırk konusunun en şiddetli işlenmiş hali de olabilir. Aynı zamanda şimdiye kadar yaratılan en büyük aile dramı da olabilir. Bu kitap en büyük Amerikan Romanı olabilir. Birçok insan 1929'da “Ses ve Öfke” yayımlandığından beri buna benzer şeyler söylüyor. “Ses ve Öfke”, Faulkner'ın iyi eleştiriler alan ilk romanıydı ve yazarı edebi ilgi odağı haline getirdi.

    Tabii ki, bu hikâyenin komik yanı Faulkner'in 1931 yılına kadar “Tapınak”ı yayınladığı zamana kadar geniş bir okuyucu kitlesi kazanamamasıydı. Çok fazla alkol, seks ve şiddet içeren bir roman olan “Tapınak” başarı kazandıktan sonra insanlar Faulkner’ın diğer çalışmalarının teknik olarak (ve duygusal olarak) mükemmel olduğunu fark etmeye başladı. Eserleri o kadar mükemmeldi ki Faulkner 1949'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

    “Ses ve Öfke”, dayandığı Güney toplumunun çürüyen değerlerini takip ederken, aynı zamanda Compson alesindeki üç erkek kardeşin umutsuzluklarını ve umutsuzluklarını izleyerek kız kardeşlerinin yasını tutmaya çalışmalarını anlatıyor. Kız kardeş Caddy’nin cinselliği, erken hamileliği, hızlı ve mutsuz evliliği bu romanın gizemli kalbidir: romandaki her şey Caddy'nin eylemlerinden sonra (ve buna karşılık olarak) meydana gelir.

    İronik olarak, Caddy romanın kendi hikayesini keşfetmesi için bir bölüm verilmemiş olan bir Compson üyesi. Bunun yerine, Faulkner, romanın merkezinin, çeşitli anlatıcıların geçmişin kendi anılarını doldurmaya çalıştığı bir boşluk olarak var olmasına izin veriyor.

    Faulkner üzerine yazdığı “Ses ve Öfke: Faulkner'ın Çalışma Zamanı” adlı çok ünlü makalesinde Jean-Paul Sartre, geçmişin bu şekilde algılanmasınım Faulkner’in romanını modern teknik ve varoluşsal felsefenin parlak bir örneği haline getirdiğini savundu:

    “Geçmiş bir çeşit süper gerçeklik kazanıyor; kontürleri sert ve net, değiştirilemez. Şimdiki zaman geçmişin karşısında kısacık, çaresiz, boşluklarla dolu ve bu boşluklar vasıtasıyla, geçmişin işleri, yargılar veya bakışlar gibi sabit, hareketsiz ve sessizdir, onu istila etmeye gelir. Faulkner'ın monologları, hava boşluklarını hatırlatıyor. Her bir hava boşluğunda, kahramanın bilinci "geçmişe batar" ve sadece tekrar geri batmaya mahkûm şekilde yeniden yükseliyor. Şu an yoktur; şimdiki zaman yavaş yavaş oluşur. Herşey öyleydi. Sartoris'te, geçmişe "hikâye" deniyordu, çünkü bir ailenin kurgulanmış anıları söz konusuydu, çünkü Faulkner henüz tekniğini bulamamıştı.

    Ses ve Öfke daha bireysel ve belirsiz. Ancak o kadar güçlü bir saplantı ki, şimdiki zamanı gizlemek daha uygundur ve şimdiki zaman bir yeraltı nehri gibi gölgede ilerler ve yalnızca kendisi geçmiş olduğunda yeniden ortaya çıkar.”

    Sartre’ın bizden çok daha akıllı olduğunu kabul etmemiz lâzım. Ve o da çok iyi bir yazar. Onu aşmaya çalışmayacağız: Sartre için Faulkner'ın “Ses ve Öfke”de kullandığı zamanla oynama olgusuna ve “Ses ve Öfke”nin yeni bir edebi biçimin ayırt edici özelliği haline geldiğine dikkat çekeceğiz. Aynı zamanda bir karakteri (veya kişiyi) tamamen anlama zorluğunu ön plana çıkaran modernist estetiğin güzel bir örneğidir bu eser. Modernistler için dilin kendisi zor bir araçtır, iletmesini istediğiniz şeyi asla tam olarak iletmez. Arkadaşlarınızdan birine bir şeyler açıklamaya çalışmak gibi bir şey diye düşünebiliriz: tüm hikâyeyi açıkça anlattığınızdan eminsiniz, ancak arkadaşlarınız size delirmişsiniz gibi bakıyorlar. Başka bir ünlü modernistin bir zamanlar yazdığı gibi, "Ben bunu demek istemedim. Kesinlikle bunu demek istemedim" diye düşünmek zorunda kalırsınız. (Bu arada, T.S. Eliot’un "J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı").

    Daha önce hiç böyle hissettiyseniz, tebrikler. Modernistleri anlamaya başladınız. Modernistler dilin zorluğu ile oynamaya karar verdi - okuyucunun dilin ne kadar zor olabileceğini tecrübe etmesi için. Bu çok sinir bozucu olabilir. Ama aynı zamanda harika bir şey . Faulkner'a göre dille oynamak, karakterlerinin psikolojik derinliğini ve Güney'in karakterlerinin yaşamlarındaki derin duygusal rezonansını keşfetmesini sağlar.

    1-SES VE ÖFKE NE HAKKINDA?

    Diyelim ki bir arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Aklınıza şaşırtıcı bir fikir geldi. Şaşırtıcı fikirler dolaşıyor zihninizde . Bu mükemmel düşünceni / planını/ fikrini en iyi arkadaşına anlatmaktan heyecan duyuyorsun. Ve onun da ilgisini çekmiş görünüyor: dinliyor, başını sallıyor ve hatta biraz ilgi duyuyor gibi görünüyor. Birdenbire, gözleri parlıyor… ve ne hakkında konuştuğunuz hakkında hiçbir fikri olmadığını fark ediyorsunuz. Son üç dakikayı köpeğinizle de konuşarak geçirebilirdiniz. Ve aynı tepkiyi alırdınız.

    Hiç sizi anlayan kimse yokmuş gibi hissettiniz mi? Arkadaşlarınız iyiler, elbette, ama sizi anlamıyorlarmış gibi hisseder misiniz bazen? Ya aileniz? Onlarla konuşmayı denersiniz, ama… karmaşık bir durum. Aynen öyle. Karmaşık, bu romanın için kullanılabilecek en iyi sözcük. İnsanları anlamak o kadar da kolay değil. Bir romandaki karakterlerle tanışınca bile. Elbette, “Ses ve Öfke”nin kapağını açarsınız ve aniden Compson ailesinin hayatını izleyen ön sıra koltuklarda oturmaya başlarsınızz, ancak bu onların hayatınızdaki insanlardan daha kolay anlayacağınız insanlar olduğu anlamına gelmez.

    Dil - konuşma - kelimeler - hepsi başa çıkması zor şeyler. Herkes her şeyi farklı şekilde anlar. "Üzgünüm" diyorsunuz. Kız kardeşiniz "senden nefret ediyorum" diye duyuyor. Zor, biliyoruz. Ve sizi uyarmalıyız, William Faulkner kartlarını pek kibarca oynamıyor, her zaman her şeyi anlamayı kolaylaştırmıyor, mutlu sonlar için söz vermiyor. Ancak, bunu oldukça gerçek hissi vererek yapıyor. “Ses ve Öfke”, tüm görkemli, sinir bozucu, inanılmaz etkileyici potansiyeliyle düşünceleri ve dili yeniden yaratır. Ne söylemek istediğini söyleyemesen bile, yine de nefes kesici şeyler söyleyebilirsin. En azından bu, Faulkner’ın tarzı. Arkanıza yaslanın ve tadını çıkarın.

    2-SES VE ÖFKE ÖZETİ

    Geleneksel olay örgüsü özetini “Ses ve Öfke”ye uygulamaya çalışmak zordur. Roman, temel düzeyde, üç Compson kardeşin kız kardeşi Caddy ile olan takıntılarına ilişkindir, ancak bu kısa özet romanın içerdiği yüzeyi temsil eder sadece. Dört bölümde, dört farklı sesle ve kronolojik sıra dışında söylenen bir hikâyeye sahip olan “Ses ve Öfke”, yorumlamak ve anlamak için yoğun bir konsantrasyon ve sabır gerektirir.

    Romanın ilk üç bölümü, üç farklı günde üç Compson kardeşin özet düşünceleri, sesleri ve hatıralarından oluşmaktadır. Kardeşler; Nisan 1928’de konuşan, ciddi bir şekilde engelli otuz üç yaşındaki bir erkek olan Benjy; Haziran 1910'da genç bir Harvard öğrencisi olan Quentin; ve acı bir çiftlik tedarikçisi olan Jason’dır, o da 1928 yılının Nisan ayındadır. Faulkner, dördüncü bölüme kendi anlatı sesini katıyor, ancak Compson ailesinin zenci aşçısı olan Dilsey'e odaklanıyor. Faulkner, bir zamanlar önde gelen Compson ailesinin düşüşünü önceden ima etmek ve İç savaştan bu yana Güney aristokrat sınıfının bozulmasını incelemek için tek bir sembolik an olarak kardeşlerin kız kardeşleri Caddy'yi hatırlamalarını kullanır.

    Compsonlar, Mississippi kasabasındaki Jefferson kasabasındaki önde gelen isimlerden biri. Ataları, bölgenin yerleşmesine yardımcı oldu ve daha sonra İç Savaş sırasında savundu. Savaştan bu yana, Compsonlar giderek zenginliklerini, topraklarını ve statülerini kaybetti. Bay Compson bir alkolik. Bayan Compson, dört çocuğunu büyütmek için neredeyse tamamen Dilsey'e bağlı, kendisiyle meşgul bir hastalık hastasıdır. Quentin, en büyük çocuk, hassas bir nevroz ürünüdür. Caddy inatçı, ama sevgi dolu ve şefkatlidir. Jason doğumdan bu yana zor ve kötü ruhlu biri olmuştur ve diğer çocuklar tarafından büyük ölçüde reddedilmiştir. Benjy, zaman ve ahlâk kavramlarını anlamayan “aptal” bir zihinsel engellidir. Hastalık hastası Bayan Compson'un yokluğunda Caddy, Benjy ve Quentin için bir anne figürü ve şefkat sembolü olarak hizmet eder.

    Bununla birlikte, çocuklar büyüdükçe, Caddy cinsel anlamda uygunsuz şekilde davranmaya başlar, bu durum Quentin'e acı verir Benjy'yi çok huzursuz eder. Quentin Harvard'a gitmeye hazırlanır ve Bay Compson, öğrenim için fon sağlamak için aile topraklarının büyük bir kısmını satar. Caddy bekaretini kaybeder ve hamile kalır. Çocuğun babasını adlandıramaz veya isimlendirmeyi istemez, ancak baba kasabadan bir genç olan Dalton Ames olabilir.

    Caddy’nin hamileliği Quentin'i duygusal olarak mahveder. Hamileliğin sahte sorumluluğunu üstlenmeye çalışır, Caddy'nin kendisinin ensest yapmış olduğu yalanını babasına yalan söyler. Bay Compson, Caddy’nin uygunsuz cinsel davranışlarına kayıtsızdır, Quentin’in hikâyesini reddeder ve oğluna Kuzeydoğu’ya erkenden gitmesini söyler.

    Güvenilmezliğini örtmeye çalışan Caddy, Indiana'da tanıştığı bir bankacı olan Herbert Head ile evlenir. Herbert, Jason Compson'a bankasında bir iş sözü verir. Herbert hemen Caddy'den boşanır ve karısının başka bir adamın çocuğuna hamile olduğunu fark ettiğinde Jason'ın iş teklifini iptal eder. Bu arada, Caddy’nin günahı yüzünden mahvolmuş olan Quentin, Harvard’daki ilk senesinin bitiminden hemen önce Charles Nehri’ne kendini atarak intihar eder.

    Compsonlar Caddy'yi aileden uzaklaştırır, ama yeni doğan kızı , onun adı da Quentin’dir, alır. Quentin'i büyütme görevi tamamen Dilsey'e kalır. Bay Compson, Quentin’in intiharından bir yıl sonra, alkol yüzünden ölür. Hayatta kalan en büyük oğul Jason, Compson evinin başına geçer. Yerel çiftlik malzemeleri mağazasında çalışan Jason, Caddy'nin Quentin'in yetişmesini desteklemek için gönderdiği parayı çalmak için iş çevirir.

    Bayan Quentin, zorba bir insan olan Jason ile sürekli çatışan, mutsuz, asi ve cinsel anlamda uygunsuz davranışları olan bir kız olarak büyür. 1928 yılı Paskalya Pazarında, Quentin, Jason'dan birkaç bin dolar çalar ve sirkte çalışan bir adamla kaçar. Jason, Quentin'in peşinden boşuna giderken, Dilsey, Benjy ve ailesinin geri kalanını yerel kilisedeki Paskalya hizmetine götürür.

    3-GÜNEY ARİSTOKRAT DEĞERLERİN ÇÜRÜMESİ

    On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı, Compsons gibi tanınmış Güneyli ailelerin yükselişini gördü. Bu soylu aileler geleneksel Güney değerlerini benimsemişlerdir. Erkeklerin, aile adlarının onurunu savunurken cesaret, ahlaki güç, sebat ve şövalyelik sergileyen, beyefendi gibi davranmaları bekleniyordu. Kadınların, çocukların aile mirasını devralmalarını sağlama zamanı gelinceye kadar kadınsı saflık, zarafet ve bekaret modelleri olmaları bekleniyordu. Tanrıya iman ve ailenin itibarını korumak için derin endişe duymak, bu inançların temelini oluşturdu.

    İç Savaş ve Yeniden Yapılanma süreci, bir zamanların büyük Güneyli ailelerinin çoğunu ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak tahrip etti. Faulkner, bu süreçte, Compson'lar ve diğer Güneyli ailelerin, etraflarındaki dünyanın gerçekliği ile temaslarını kaybettiğini ve kendini özümseme hapsinde kaybolduğunu iddia eder. Bu kendi kendini yeme hâli, bu ailelerin bir zamanlar yücelttikleri temel değerleri bozdu ve yeni nesilleri, modern dünyanın gerçekleriyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir hale getirdi.

    Compson ailesinde bu yolsuzluğun arttığını görüyoruz. Bay Compson, belirsiz bir aile onuru anlayışına (Quentin'e aktardığı bir şey) sahiptir, ancak alkoliktir ve ailesinin başına gelen olayları kontrol edemediğine dair kaderci bir inancı sürdürmektedir. Bayan Compson, kendisine gömülmüştür, ikiyüzlülüğe bürünür ve kendine acı verir, çocuklarından duygusal olarak uzak durur. Quentin’in eski Güney ahlakına takıntısı onu felç eder ve ailesinin günahlarını aşamaz. Caddy, Güneyli kadınsı saflık nosyonunu çiğner, aynen kızının yaptığı gibi. Jason, kişisel kazanım için sürekli çaba sarf ederek, daha yüce duygular barındırmadan kendine acıma hissi ve açgözlülükle zekâsını heba eder. Benjy hiçbir gerçek günah işlemez; ancak Compsonların gerilemesi, Benjy’nin fiziksel geriliği ve ahlak ile ahlaksızlık arasında ayrım yapamamasıyla kendini gösterir.

    Compsonların Güney’deki değerleri yozlaştırması, bir zamanlar aileyi bir arada tutan güçten, tamamen sevgisiz bir ev ile sonuçlanır. Her iki ebeveyn de uzak ve yetersizdir. Sevme yeteneğini gösteren tek çocuk olan Caddy sonunda reddedilir. Quentin, Caddy'yi sevmesine rağmen, sevgisi nevrotik, takıntılı ve aşırı korumacıdır. Erkeklerin hiçbiri herhangi bir gerçek romantik aşkı yaşamaz ve bu nedenle evlenip aile adını sürdüremez.

    Romanın sonunda, ailenin sevgi dolu tek üyesi olan Dilsey, kendi dertlerine gömülmeden değerlerini koruyan tek karakterdir. Bu nedenle, geleneksel Güney değerlerinin bozulmamış ve olumlu bir biçimde yenilenmesi için bir umut ifade eder Dilsey. Roman, bu değerler için meşale sahibi olan Dilsey ile sona erer ve Compson mirasının korunması için tek umut budur. Faulkner, sorunun mutlaka eski Güney'in değerleri olmadığı, ancak bu değerlerin Compsonlar gibi aileler tarafından bozulduğu ve eski zamanlardaki Güneyli ihtişamın geri dönmesi için bu değerlerin yeniden ele alınması gerektiği anlamına gelir.

    4-DİRİLİŞ VE YENİDEN YAPILANMA

    Romandaki dört bölümünün üçü, 1928'de Paskalya'da veya çevresinde gerçekleşiyor. Faulkner’ın, bu hafta sonu Mesih'in çarmıha gerilmesi ve Paskalya Pazarında dirilişi ile ilgili olması nedeniyle, Roman’ın hafta sonunda doruğa çıkması önemli. Romandaki bazı sembolik olaylar Mesih'in ölümüne benzetilebilir: Quentin’in ölümü, Bay Compson’ın ölümü, Caddy’nin bekâret kaybı veya genel olarak Compson ailesinin yıkılışı.

    Bazı eleştirmenler Benjy'yi Mesih figürü olarak nitelendirdi, çünkü Benjy Kutsal Cumartesi günü doğdu ve şu anda otuz üç yaşında, çarmıha gerilmiş olan Mesih ile aynı yaşta. Benjy'yi bir Mesih figürü olarak yorumlamanın çeşitli olası sonuçları vardır: Benjy, Mesih'in modern dünyadaki iktidarsızlığını ve ortaya çıkacak yeni bir Mesih figürüne duyulan ihtiyacı temsil edebilir. Alternatif olarak, Faulkner modern dünyanın Mesih'i kendi içinde tanıyamadığını ima ediyor olabilir.

    Paskalya hafta sonu ölümle ilişkili olmasına rağmen, aynı zamanda yenileme ve diriliş umudunu da beraberinde getiriyor. Compson ailesi düşmüş olsa da, Dilsey bir umut kaynağıdır. Dilsey, bir şekilde bir Mesih figürüdür. Dilsey, dağılmakta olan Compson ailesine verdiği hizmet boyunca Mesih gibi zorluklara katlandı. Bayan Compson’ın kendine acımasına, Jason’ın zulmüne ve Benjy’nin sinir bozucu beceriksizliğine sürekli tahammül etti. Compsonlar onun etrafında parçalanırken, Dilsey, Compsonların uzun zamandır terk ettiği değerleri başarıyla hayata geçiren getiren tek karakter olarak ortaya çıkıyor - sıkı çalışma, dayanıklılık, aile sevgisi ve dini inanç.

    5-DİLİN VE ANLATININ YETERSİZLİĞİ

    Faulkner, “Ses ve Öfke”yi hiçbir zaman tek bir anlatıcı sesiyle tatmin edici bir şekilde aktaramadığını itiraf etti. Dört farklı anlatıcı kullanmaya karar vermesi, her bir anlatının öznelliğini vurguluyor ve dilin kesinlikle gerçeği ya da anlamını iletme yeteneğinden şüphe etmemizi mümkün kılıyor.

    Benjy, Quentin ve Jason, Compson trajedisi üzerine çok farklı görüşlere sahip, ancak hiçbir bakış açısı diğerlerinden daha geçerli görünmüyor. Her yeni açı ortaya çıktıkça, daha fazla ayrıntı ve soru ortaya çıkar. Son bölüm bile, her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcısı tamamlansa bile romanın tüm gevşek yönlerini birleştirmiyor. Röportajlarda Faulkner, “en görkemli başarısızlığı” olarak nitelendirdiği romanın son versiyonunun kusurunu dile getirdi. Dört farklı bakış açısının derinliğini sağlayan dört anlatıcı ile bile Faulkner, kendi dilinin ve anlatısının hâlâ yetersiz olduğuna inanıyordu.

    6-SEMBOLLER

    ---Su
    Su, özellikle Caddy ile ilgili olarak, roman boyunca temizlik ve saflığı sembolize eder. derede bir çocuk olarak oynayan Caddy, saflığı ve masumiyeti özetler gibi görünüyor. Bununla birlikte, Caddy iç çamaşırlarını kirletir, bu da sonradan yaşanacak olaylara bir işarettir. Benjy, Caddy'ye parfüm sürdüğünde ilk kokusunu aldığında üzülüyor. Bu noktada hâlâ bakir olan Caddy, parfümü temizler, sembolik olarak günahını temizlemiş olur. Aynı şekilde, Benjy onu Charlie ile birlikte salladıktan sonra ağzını sabunla yıkar. Caddy bekâretini kaybettiğinde, hiçbir su veya yıkama suyunun onu temizleyemediğini bilir.

    ---Quentin’in Saati
    Quentin’in saati, Quentin’in zamanı izlemeye kendini adaması gerektiğini hissetmesini ümit eden babasının bir hediyesidir. Quentin, saat olsa da olmasa da zaman takıntısından kaçamaz . Saat bir zamanlar Bay Compson'a ait olduğu için, ailesinin çok önemli olduğunu düşündüğü o muhteşem mirası Quentin'e sürekli hatırlatır. Saatin sürekli tıklaması, zamanın durmaksızın ve inanılmaz şekilde geçişini sembolize eder. Quentin saati kırarak zamandan kaçmaya çalışır, saati odasına bıraktıktan sonra bile, akrep ve yelkovanı olmadan dahi saat çalışmaya devam eder.

    7-ANA MOTİFLER
    ---Zaman
    Faulkner’ın bu romanda zamanı ele alışı ve yaklaşımı devrim niteliğindeydi. Faulkner, zamanın sabit veya nesnel olarak anlaşılabilir bir varlık olmadığını ve insanların bununla çeşitli şekillerde etkileşime girebileceğini öne sürer. Benjy'nin zaman kavramı yoktur ve geçmiş ile şimdi arasında ayrım yapamaz. Geçmiş ile günümüz arasında başkalarının göremeyebileceği bağlantılar kurmasını sağlar ve diğer Compson adının geçmiş teki ihtişamına olan saplantılarından kaçmasına izin verir. Buna karşın, Quentin zaman içinde sıkışıp kalıyor, geçmişin anılarının ötesine geçmek istemiyor. Saatini kırarak zamanın kavranmasından kaçmaya çalışıyor, ancak geçmesi onu daha sonradan izlemeye devam ediyor ve intihardan başka bir çözüm görmüyor. Kardeşi Quentin'den farklı olarak, Jason'ın geçmişe faydası yok. Tamamen şimdiki zamana ve yakın geleceğe odaklanır. Jason'a göre, zaman sadece kişisel kazanç için vardır ve israf edilemez. Dilsey belki de zamanla barışık olan tek karakterdir. Dilsey, zamandan kaçmaya ya da avantajları için manipüle etmeye çalışanların aksine, hayatının sınırsız zaman ve tarih aralığında küçük bir şerit olduğunu anlar.

    ---Düzen ve Kaos
    Compson kardeşlerin her biri düzeni ve kaosu farklı bir şekilde anlar. Benjy, zihnindeki tanıdık hatıraların kalıbının düzenini oluşturur ve uygun olmayan bir şey yaşadığında üzülür. Quentin, düzen sağlamak için idealleştirilmiş Güney koduna güvenir. Jason, dünyadaki her şeyi potansiyel kişisel kazanca dayalı olarak düzenler, tüm koşulları kendi avantajına çevirmeye çalışır. Compson ailesi kaosa sürüklendiğinde bu sistemlerin üçü de başarısız olur. Sadece Dilsey'in güçlü bir düzen anlayışı vardır. Dilsey değerlerini korur, o Compsonların kargaşalı çöküşüne katlanabilen ve sonunda zarar görmeden ayakta kalan tek kişidir.

    ---Gölgeler
    Öncelikle Benjy’nin ve Quentin’in bölümlerinde görülen gölgeler, Compson ailesinin bugünkü durumunun yalnızca geçmiş büyüklüğünün gölgesi olduğunu ima eder. Gölgeler, bir gün boyunca güneşle yavaşça kaydığından zamanın geçişini ince bir şekilde hatırlatır. Quentin, gölgelere karşı özellikle hassastır, Compson adının bir zamanlar onun sadece bir gölgesi olduğuna dair farkındalığının bir işaretidir bu.


    @@@ Bu yazı, sparknotes ve shmoop sitelerindeki bilgilerden derleme bir çeviridir.
  • Nietzsche'ye göre yalan, hayatlarımızın önemli bir parçası. Bir gün bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Şimdi söylüyorum: Sayın Nietzsche, ne kadar da saf bir insanmışsınız! Cümlenizi ödünç alıyorum, küçük birkaç değişiklik, kelime dizilişinde belli belirsiz bir oynama yapıyorum ve sizi utandırıyorum:
    Hayatlarımız, bu büyük yalanın önemsiz bir parçası...

    Çağrı Küçükay
  • Biri 2,5 yaşında biri 5 aylık iki çocuk annesiyim. Yedi yıldır Avusturya’da yaşıyorum. Son iki-üç yılda; hem buradaki parklarda, oyun gruplarında, kreşte ve çevremde birçok Avusturyalı anne tanıdım, hem de Türkiye’deki arkadaşlarım birer ikişer çocuk sahibi oldular. Her iki tarafı da kendimce gözlemleme imkanı buldum. “Türk anası” olarak genellediğim grup: modern, eğitimli, şehirli genç Türk annesidir. Arkadaşlarımızdır, kuzenlerimizdir, bizizdir.

    “Avusturyalı ana” yerine “Alman anası” ifadesi kullanmamın nedeni : madde madde karşılaştırma yaparken “Alman anası” tını olarak daha iyi oturuyor ve espri katıyor diye düşünmemdir.

    Tarafsız olmaya çalışıyorum. Bir grubu diğerine üstün tutma çabasında değilim. Bir grubu övme diğerini yerme amacım da yok. Umarım üstüne alınıp kırılanlar, eleştiri olarak kabul edenler olmaz.

    Abartılı ifadeler ve esprili bir dil kullanacağım. Fazla ciddiye alınmamayı talep ediyorum! Hazırsanız başlayalım:

    1- Türk anası tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri. Alman anası sabırlıdır. İki saat de sürse çocuğun yanında ayakta dikilip, tek başına çıkmasını bekler. Yardım etmez.

    2- Türk anasına göre, çocuğu kendisine tabiidir. Alman anasına göre, ayrı bi bireydir.

    3- Türk anası tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. (Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek). Alman anası tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.

    4- Türk anası işgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Alman anası benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek der, yaralı parmağa işemez.

    5- Türk anası çok iyi bi anne olduğunu düşünür… Alman anasının böyle bir iddiası yoktur.

    6- Türk anası, diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Alman anası kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.

    7- Türk anası yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Alman anası taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.

    8- Türk anası titizdir. Titizlikte aşırı uç örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bi huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bi içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Alman anası nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.

    9- Türk anası kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Alman anası akşam 8’den sonra çocuğu hiçbi yere zinhar götürmez. Babysitter ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de (örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş) mutlaka çocuksuz gider.

    10- Türk anası çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2y’i geçmez. Alman anası 8 aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya ‘ya gider. (Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?)

    11- Türk anası çocuğunu çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Alman anası çocuğunu çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz

    12- Türk anası çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Alman anası önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.

    13- Türk anası çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahuratlar hep bizdedir. Alman anası 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.

    14- Türk anası çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Alman anasının kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.

    15- Türk anası hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Alman anası yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.

    Not: Türkiye’de büyük şehirlerde yeşil alan park bahçe olmaması, anneleri AVM’lere mecbur ediyor. Ayrıca çamurla oynama kısmı için de şöyle bir durum var: Türkiye’de ne yazık ki, yere tüküren, balgam atan, çekirdek çitleyen ve her türlü pisliğini sokağa atmakta beis görmeyen insanlar çoğunlukta. Ayrıca başıboş binlerce sokak hayvanı da etrafa çişini kakasını yapıyor. O yüzden parka götürememek/götürünce özgürce oynatamamak titizlikten değil mecbuyetten çoğu zaman… Bunu eklememek haksızlık olurdu.

    16- Türk anası iki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:

    – Abisi biz de oynayalım mı?
    – Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
    – Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…

    Alman anası oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.

    17- Türk anası pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Alman anası, çocuklarla koşturur gürültü yapar, çocukla çocuk olur.

    18- Türk anası narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Alman analarının hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir.Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.

    19-Türk anasının çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır:

    1- atlet+çorap
    2-patik
    3-yelek

    Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir. Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık. Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.

    Alman anası, kolay kolay atlet giydirmez. (Evet, kışın bile) Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!

    20- Türk anası “aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Alman anası, lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır.Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.

    Basak Usanovic

    Kaynak:http://www.blogcuanne.com
  • TURK ANASI ILE ALMAN ANASININ ARASINDAKI FARKLAR

    Biri 2,5 yaşında biri 5 aylık iki çocuk annesiyim. Yedi yıldır Avusturya’da yaşıyorum. Son iki-üç yılda; hem buradaki parklarda, oyun gruplarında, kreşte ve çevremde birçok Avusturyalı anne tanıdım, hem de Türkiye’deki arkadaşlarım birer ikişer çocuk sahibi oldular. Her iki tarafı da kendimce gözlemleme imkanı buldum. “Türk anası” olarak genellediğim grup: modern, eğitimli, şehirli genç Türk annesidir. Arkadaşlarımızdır, kuzenlerimizdir, bizizdir.
    “Avusturyalı ana” yerine “Alman anası” ifadesi kullanmamın nedeni : madde madde karşılaştırma yaparken “Alman anası” tını olarak daha iyi oturuyor ve espri katıyor diye düşünmemdir.
    Tarafsız olmaya çalışıyorum. Bir grubu diğerine üstün tutma çabasında değilim. Bir grubu övme diğerini yerme amacım da yok. Umarım üstüne alınıp kırılanlar, eleştiri olarak kabul edenler olmaz.
    Abartılı ifadeler ve esprili bir dil kullanacağım. Fazla ciddiye alınmamayı talep ediyorum! Hazırsanız başlayalım:
    1- Türk anası tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri. Alman anası sabırlıdır. İki saat de sürse çocuğun yanında ayakta dikilip, tek başına çıkmasını bekler. Yardım etmez.
    2- Türk anasına göre, çocuğu kendisine tabiidir. Alman anasına göre, ayrı bi bireydir.
    3- Türk anası tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. (Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek). Alman anası tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.
    4- Türk anası işgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Alman anası benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek der, yaralı parmağa işemez.
    5- Türk anası çok iyi bi anne olduğunu düşünür… Alman anasının böyle bir iddiası yoktur.
    6- Türk anası, diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Alman anası kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.
    7- Türk anası yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Alman anası taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.
    8- Türk anası titizdir. Titizlikte aşırı uç örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bi huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bi içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Alman anası nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.
    9- Türk anası kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Alman anası akşam 8’den sonra çocuğu hiçbi yere zinhar götürmez. Babysitter ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de (örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş) mutlaka çocuksuz gider.
    10- Türk anası çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2y’i geçmez. Alman anası 8 aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya ‘ya gider. (Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?)
    11- Türk anası çocuğunu çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Alman anası çocuğunu çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz
    12- Türk anası çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Alman anası önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.
    13- Türk anası çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahuratlar hep bizdedir. Alman anası 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.
    14- Türk anası çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Alman anasının kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.
    15- Türk anası hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Alman anası yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.
    Not: Türkiye’de büyük şehirlerde yeşil alan park bahçe olmaması, anneleri AVM’lere mecbur ediyor. Ayrıca çamurla oynama kısmı için de şöyle bir durum var: Türkiye’de ne yazık ki, yere tüküren, balgam atan, çekirdek çitleyen ve her türlü pisliğini sokağa atmakta beis görmeyen insanlar çoğunlukta. Ayrıca başıboş binlerce sokak hayvanı da etrafa çişini kakasını yapıyor. O yüzden parka götürememek/götürünce özgürce oynatamamak titizlikten değil mecbuyetten çoğu zaman… Bunu eklememek haksızlık olurdu.
    16- Türk anası iki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:
    – Abisi biz de oynayalım mı?
    – Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
    – Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…
    Alman anası oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.
    17- Türk anası pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Alman anası, çocuklarla koşturur gürültü yapar, çocukla çocuk olur.
    18- Türk anası narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Alman analarının hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir.Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.
    19-Türk anasının çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır:
    1- atlet+çorap
    2-patik
    3-yelek
    Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir. Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık. Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.
    Alman anası, kolay kolay atlet giydirmez. (Evet, kışın bile) Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!
    20- Türk anası “aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Alman anası, lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır.Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.
    "Basak Usanovic"
  • Marx ve Engels'in ayaklanma konusundaki tanınmış önermelerini açıklarken Lenin, devrimin güçlerinden stratejik olarak yararlanmanın bu koşulları hakkında şunları söylüyor:

    - Ayaklanmayla asla oyun oynama, ama bir kez onu başlatın­ca, sonuna kadar gitmek zorunda olduğunu tam olarak bilmek zorundasın.

    - Tayin edici yerde ve tayin edici anda büyük bir güç üstünlü­ğü yoğunlaştırılmak zorundadır, çünkü aksi takdirde daha iyi eğitil­miş ve örgütlenmiş olan düşman, ayaklanmacıları yok edecektir.

    - Ayaklanma başlar başlamaz, en büyük kararlılıkla davran­mak ve her halükârda ve mutlaka saldırıya geçmek gerekir. 'Savun­ma, silahlı ayaklanmanın ölümüdür.'

    - Düşmanı gafil avlamaya ve birliklerinin dağınık olduğu anı yakalamaya çalışmak gerekir.

    - Küçük de olsa günbegün (eğer bir şehir sözkonusuysa, her ( saat de denebilir) başarı kazanmak ve bu sayede ne pahasına olursa ol­sun 'moral üstünlüğü' korumak gerekir." (Bkz. Lenin, Bütün Eserler, C. 21,s.408.)
  • 77 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    83 sayfalık kendisi küçük ama muhtevası büyük olan psikolojik tahlilleri gayet başarılı hiç unutulmayacak bir eser. Oyun bir gemide geçiyor; satranç oyununu araç olarak görüp parayı amaç edinmiş Mirko adında bir karekter var. Karşısına öyle bir karekter biçiyor ki yazar ; gerçek hayattaki tüm buhranını, kafasındaki iç çekişmeleri Hitlerin karşısındaki yıldırma politikalarına eyvallah etmeyen sağlam duruşlu benliğini, çizdiği karekter Dr.B ile sahalara çıkarıyor. Satranç Dr.B için bir oyundan daha fazlası desek yeridir.
    Tüm psikolojik birikiminin hünerlerini devleştirdiği unutamayacağımız efsane bir eser. Ayrıca daha kitabı sonlandırmadan içimde delice satranç öğrenme ve oynama hissi doğdu eminim birçok okur benim hislerimin ortağı olmuştur (;
    Kitaptan Alıntılar
    Sonunda yalnızdım ve artık asla yalnız olmayacaktım.
    •••Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.
    Görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar içlerinde bambaşka dünyalar yaşatırlar.