• “Ben Tyrion Lannister.”
    “Biliyorum,” dedi Jon. Ayağa kalktı. Ayaktayken cüceden çok daha uzundu ve bu kendisini garip hissettirmişti.
    “Sen Ned Stark’ın piçisin değil mi?”
    Jon buz kestiğini hissetti. Dudakları çizgi halini aldı ve hiçbir şey söylemedi.
    “Seni gücendirdim mi?” diye sordu Lannister. “Özür dilerim. Cüceler düşünceli davranmak zorunda değildir. Nesiller boyu rengârenk giysiler içinde zıplayıp soytarılık etmek, cücelere istedikleri kadar kötü giyinme ve akıllarına gelen her kahrolası şeyi söyleme özgürlüğünü vermiş.” Sırıttı. “Ama sen piçsin değil mi?”
    Jon gergindi. “Eddard Stark benim babamdır,” dedi.
    Lannister dikkatlice Jon’un yüzünü inceliyordu. “Evet,” dedi. “Aslında görebiliyorum. Sen kardeşlerinin hepsinden daha fazla kuzeylisin.”
    “Üvey kardeşlerim,” diye düzeltti Jon. Cücenin söyledikleri onu gururlandırmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu.
    “Sana bir tavsiyede bulunmama izin ver,” dedi Lannister. “Nereden geldiğini, kim olduğunu asla unutma, çünkü etrafındaki kimse unutmaz bunu. Kendi gerçeğini güce çevir. Böylece hakkındaki gerçek asla zayıf noktan olmaz. Gerçeğin senin zırhın olsun ki, kimse seni o gerçeği kullanarak incitemesin.”
    Jon kimseden tavsiye alacak durumda değildi. “Sen bir piç olmakla ilgili ne bilebilirsin ki?”
    “Babalarının gözünde bütün cüceler piçtir.”
    “Sen annenin karnından çıkmış safkan bir Lannister’sın.”
    “Gerçekten öyle miyim?” diye sordu cüce alaycı bir tavırla. “Bunu babama da söylemelisin. Annem beni doğururken öldü ve babam asla emin olamadı.”
    “Ben annemin kim olduğunu bilmiyorum,” dedi Jon.
    “Bir kadın olduğu şüphesiz. Genelde öyle olur.” Cüce acıklı bir gülüşle baktı Jon’a. “Şunu unutma evlat. Bütün cüceler birer piç olabilir ama bütün piçler birer cüce olmaya mecbur değil.” Sonra arkasını döndü ve ziyafete katılmak için salona doğru yürümeye başladı ıslık çalarak. Salonun kapısı açıldığında üzerine vuran ışık avluda kocaman bir gölge yarattı ve bir an için Tyrion Lannister bir kral endamında göründü.
    George R. R. Martin
    Epsilon Yayınları, 2. Sürüm, Eylül 2014 - E-kitap
  • Ait olamak için değil, sahip olmak için savaşıyorsun, asla sana ait olmayacak bir şeye sahip olmak için.
  • Yol zamanın bir fonksiyonu değildir. Hız yolun zamana bölünmüş halidir. İvme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez. Yolda olmak bir hıza sahip olmayı gerektirir. Aksi durum, yolda durmaktır. Durmak sıkıcıdır... Yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez. Yolda durmak, yolda durmak anlamına gelir. Yolun bittiği yerde durulmaz. Ya önce durulur, ya durulmaz... Bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar. O sularda balık da vardır. Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak, diğeri bej olabilir. Su aktığı yerin rengine bürünmez ama sana öyle gelebilir. Ayrıca; yol bitmez. O labirentin duvarıdır. Yol asla bitmez...
  • “Çocukluğumun büyük kardeşi olmak istiyorum. Yanında durup başını okşamak. Sonra da geçmeyecek küçüğüm hiç bir acı geçmeyecek; sadece alışacaksın ve öğreneceksin; önce kendin dışında her şey olmayı. Beni bulmak içinse çok çaba harcamalısın. Bulur musun bilmem ama bu çaba değer yaşamaya. Sana güzel şeyler yaşayacaksın diyeceğim elbette ama en çok acıları hatırlayacaksın. Sevinçlerin yüzünde söndüğü her yerde bir çizik olmayacak ama zaman yanığı çizgileri taşıyacak yüzün ve buna da büyümek diyeceksin. En çok resimler seni şaşırtacak mesela bu ben miyim diyeceksin; çünkü aynada değişen yüzüne inanılmaz bir hızda alışacaksın. Bu ben miyim diye aynaya değil de resimlere soracaksın. Alışmayı seveceksin küçüğüm onsuz yaşayamazsın çünkü. Geçip giden hayatı senin bileceksin ve değişim elimde diyeceksin. Her gün yeni bir hayalle konuşacaksın kendinle. Sürekli değişen planlarla. Saatin alarmını ertelemek gibi düşüneceksin yapamadıklarını. Beş dakika daha... Olmayan zamanını harcayıp oyuncak alacaksın, sağlığını harcayıp para alacaksın, yüreğini harcayıp sevdiğini sanacaksın. Hayal kırıklığını tamir edecek bir merci bulamadığında kırıkların kestiği kanayan her yerine “zaman” basmayı öğreneceksin. Hayır demeyi değil de “hayır”lısı demeyi öğreneceksin. Sonra seveceksin bulduğunu sandığın kendini ve kendine iyi bak dediklerinde daha bir sıkı sarılacaksın ona. “Yaşam”la değişen şartlara uyum sağlasa da kendine yabancı bir ben bulacaksın aynada. Baktığında yalan söylemeyi “beyaz” sayacak bu rengi de kutsal bileceksin. Doğarken kanınla kirlettiğin beyaz bezleri saklamıyorlar işte ölürken daha beyaz taze bez sarıyorlar iyi baktığını düşündüğün kendine. Seveceksin elbette ve sevileceksin küçüğüm. Bir tek bundan pişman olmayacaksın; sevginin bir alma işi değilde verme işi olduğunu bildiğinde. Küçüğüm gülümsemeni kaybetme, bazen tek sermayen o olacak; sevinmek için ve bazen de boş vermek için. Eğilip büküleceksin, patronun önünde, kutsal bildiğinin önünde ve içine içine yağacak okların diğerine batırmak yerine. Yine de ben ne dersem diyeyim bir kulağından girip öbüründen çıkacak. Çünkü deneme yanılma yolu dışında asla öğrenemeyeceksin. Sobanın ısısını elin yanınca anlayacaksın yani. Yine de güzeli emin ol yaşamak. Koklamak en sevdiğini mesela, bile bile kandırılmak mesela, gülüp geçmek mesela ve şunu diyebilmek: “size inat varım ve ben benim”. Kendine iyi bak küçüğüm kendin olana kadar.”
  • sana,beni asla tanımamış olan sana.
  • "Ama yine de sana (savaş ile ilgili) kendi -gayri resmi- fikirlerimi söyleyeyim. Eğer bir bebeği cezalandırmak isteseydin, kafasını bedeninden ayırır mıydın?"
    "Ne!... Hayır, efendim."
    "Elbette yapmazdın. Sadece bir şaplak atardın. Bazı durumlarda düşman şehrine H(idrojen) bombalarıyla saldırmak, bir bebeği baltayla dövmek kadar aptalcadır. Savaş tek başına şiddet ve öldürmek değildir; savaş bir amaç uğruna sergilenen kontrollü şiddettir. Savaşın amacı, hükümetinin kararlarını güç kullanarak desteklemektir. Amaç düşmanı sırf öldürmek için öldürmek değildir; sen ne istiyorsan düşmana bunları yaptırmaktır. Öldürmek değil...kontrollü ve maksatlı bir şiddet. Fakat amaca ya da kontrole karar vermek ne senin ne de benim vazifem. Ne zaman, nerede, nasıl veya neden savaşacağına karar vermek asla askerin işi olmamıştır; bu, devlet
    adamları ile generallerin takdiridir. Devlet adamları nedenine ve ne kadarına karar verir; generaller emri alıp bizlere nerede, ne zaman, nasıl davranmamız gerektiğini söyler. Biz şiddeti besleriz; diğerleri -'daha yaşlı ve daha akıllı kafalar?' dedikleri- kontrolü besler. Olması gerektiği gibi. Sana verebileceğim en iyi cevabım bu. Eğer memnun kalmadıysan,
    alay komutanıyla konuşman için sana bir pusula verebilirim. O da seni ikna edemezse, evine, sivil hayata dön! Çünkü bu durumda asla askerlik yapamazsın."
  • Hayat acıtır. Her zaman ihanet eder sana. Asla istediğin şeyleri vermez. Kalbini acıtır, üşütür seni fakat en sonunda her zaman yersin hayatın tatlı meyvesini. İllaki mutlu olursun en sonunda. İllaki ders çıkarırsın yaşadıklarından ve akıllanırsın. O meyveyi yediğin an gelecek. Elbet bir gün her şey güzel olacak.