• Aşırı Özgüven Belirtilerini Fark Etmeyi Öğrenmek Belki de aşırı özgüvenin en iyi ilacı, bize nerede ve ne zaman musallat olacağını bilmektir. Örneğin Holmes, düşünce sürecinde yapılacak hataların en büyük sorumlusunun geçmiş başarı ve deneyimler olduğunu biliyor. Zaten Baskerville'lerin Köpeği'nde yaşanan bütün o trajedilerin merkezinde yer alan kötü adamı kapana kıstıracak tuzağı kurabilmesini sağlayan da onun bu bilgisi. Şüpheli, Sherlock Holmes'un olay yerine geldiğini öğrenince, Watson bu bilgi yüzünden adamın ele geçirilmesinin zorlaşacağından endişe ediyor: "Seni gördüğüne üzülüyorum," diyor Holmes'e. Ama Holmes bunun o kadar da kötü bir şey olduğu kanısında değil. "Başta ben de üzülmüştüm," diye karşılık veriyor. Ama sonra fark ediyor ki, bu bilgi suçlunun, "derhal olağanüstü önlemlere başvurmasına neden olacak. Kafası çalışan her zeki suçlu gibi zekasına aşırı güven duyuyor olabilir ve bizi tamamen atlattığını zannedebilir." Holmes, başarılı bir suçlunun kendi başarısına yenik düşmesinin son derece yüksek bir ihtimal olduğunu biliyor. Kendini çok zeki sanan ve bu yüzden de rakiplerini aşağı görüp kendi gücünü gözünde büyüten zekanın tehlike çanlarına karşı sürekli tetikte olması gerektiğinin farkında. Bir tek Baskerville Malikanesi'nde değil başka yerlerde de yakaladığı kötü adamları bu bilgisi sayesinde ele geçiriyor zaten. Başkalarındaki aşırı özgüveni, ya da ona işaret eden unsurları fark etmek başka, insanın kendindeki aşırı özgüveni fark etmesiyse tamamen başka bir konu. Ve ikincisi çok daha zor. Holmes'un Norbury'de hataya düşmesi de bu yüzden işte. Ancak şansımıza, psikologlar aşırı özgüvenin en çok nerede pusu kurduğunu tespit etmek konusunda son derece büyük aşama kaydetmişler. Öncelikle ağırlıklı olan dört ayrı koşul dizisi var. Birincisi şu; aşırı özgüvenin en yaygın olduğu haller, bir zorlukla karşılaştığımız zamanlar: Örneğin bütün gerçekleri bilme imkanımızın olmadığı bir davayla ilgili yargıda bulunurken. Buna zor-kolay etkisi deniyor. Kolay sorunlar karşısında düşük özgüven sergilerken, zor problemler karşısında aşırı özgüven duygusuna kapılıyoruz. Bu da bütün belirtiler başarıya işaret ederken kendi becerilerimizi hor gördüğümüz, bütün işaretler aleyhimizdeyken de yeteneklerimizi göklere çıkartıp kendimizi dış koşullara bağlı değişkenlere adapte etmekte zorlandığımızı gösteriyor. Choice-50 (C50) diye bilinen bir test var. Teste katılan bireyler iki seçenek arasında tercih yapıp, ardından tercihlerine duydukları güvene 0,5 ila 1 arasında bir değer vermek zorundalar. Bu testi yapan araştırmacılar, verilen kararın zorluğu arttıkça hem özgüven ve doğruluk arasındaki uyumsuzluğun hem de aşırı özgüvenin şaşırtıcı oranda arttığını gözlemlemişler ve bu sonuçlar süreklilik gösteriyor. Zor-kolay etkisinin en hakim olduğu alanlardan biri de gelecek tahminleri. Ki gelecek tahmini diye bir şey için zor bile denemez çünkü bu, aslında, imkansız. Fakat bu imkansızlık yine de insanları denemekten alıkoymuyor. Hatta kendi algı ve deneyimlerinden yola çıkarak yaptıkları gelecek tahminlerine son derece güveniyorlar. Borsayı bir düşünün. Aslında hangi hissede nasıl bir hareket olacak tahmin etmek imkansız. Tabii ki bu alanda deneyimli, hatta uzman bile olabilirsiniz. Yine de bu yaptığınız, geleceği tahmin etmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Durum böyle olunca, kimi zaman son derece büyük başarılara imza atan insanların yeri geldiğinde aynı büyüklükte başarısızlıklara imza atması anlaşılır değil mi? Hayatınızdaki başarılar arttıkça, bu başarıları yalnızca kendi becerilerinize atfetmeye de o kadar meyilli oluyorsunuz . Gelecekle ilgili tahminlerde aslında denklemin son derece önemli bir parçası olan şans unsurunu hiç hesaba katmıyorsunuz. (Konu kumar ya da bahis olunca her işin başı şans oluyor, ama nedense borsa dendiği zaman insan kendini içgörü sahibi, uzman biriymiş gibi düşünüyor.) İkinci koşul şöyle; aşinalık beraberinde aşırı özgüveni getiriyor. Eğer bir şeyi ilk defa yapıyorsam, muhtemelen dikkatli olacağım. Ama aynı işi birkaç kere üst üste yaptıktan sonra, seri bir şekilde kendi kabiliyetime güvenmeye başlayacak ve bulunduğum ortam koşulları değişse bile kayıtsızlığa sürükleneceğim. (Aşırı özgüven sahibi sürücüler desem mesela ?) Aşina olduğumuz bir göreve el atarken bir şekilde kendimizi daha güvende hisseder, yeni veya daha önce hiç görmediğimiz bir şeyi denerken ihtiyaç duyacağımız dikkati göstermemize gerek kalmadığını zannederiz. Bu durumu da şöyle bir klasik örnekle açıklayabiliriz. Ellen Langer, hiç bilmedikleri bir şans oyunundan ziyade aşina oldukları oyunları oynayan bireylerin kontrol yanılgısına daha duyarlı olduklarını gözlemlemiş. Kontrol yanılgısı dediğimiz de, insanın çevreye gerçekte olduğundan daha fazla hükmettiğini düşünmesine neden olan bir aşırı özgüven hali. Kitabın başından beri söz ettiğimiz alışkanlık oluşumundan bir farkı yok bunun. Bir şeyi her tekrar ettiğimizde, ona daha fazla aşina oluruz ve hareketlerimiz de gitgide otomatikleşir. Bu yüzden de yaptığımız işe yeteri kadar kafa yormaz, dikkat göstermeyiz. Holmes'un daha önce ele aldığı davalarda Sarı Surat'taki gibi hataya düşmesi pek mümkün değil. Bu hatası, hikayenin, kariyerinin daha ileriki bir döneminde vuku bulduğunu ve daha önce defalarca kez tecrübe ettiği sıradan şantaj vakalarına çok benzediğini gösteriyor. Holmes da aşinalığın ne kadar tehlikeli bir şey olduğunun farkında. En azından konu başkaları olunca. Holmes, Peçeli Kiracı'da çok uzun süre aslan beslemiş bir çiftin başına gelenleri anlatır: "Soruşturma sırasında aslanın tehlikeli olduğuna dair birtakım belirtiler görüldüğüne değinilmiş ama her zamanki gibi aşinalık beraberinde küçümsemeyi getirdiği için bu durum dikkate alınmamış." İşte Holmes'un da tek yapması gereken aynı mantığı kendine uygulamak. Üçüncü koşul da şu; aşırı özgüven bilgiyle birlikte artar. Bir konuda bilgi sahibi oldukça onun üstesinden gelebileceğiniz düşüncesi de aynı oranda artar. Halbuki edindiğiniz bilgiler gerçekte pek işinize yarayacak türden olmayabilir. İşte demin bir vakayla ilgili fikir yürüten klinisyenlerden bahsettiğimiz bölümde anlattığımız şey buydu. Hastanın geçmişiyle ilgili edindikleri bilgi arttıkça, koydukları tanıya olan güvenleri de artmış, ancak bu güvenin doğruluk payı da azalmıştı. Holmes' a gelinceyse, Norbury'ye gidene kadar davayla ilgili detay üstüne detay öğreniyor. Ama bütün bu detaylar, asıl önemli olanlardan kendi de haberdar olmayan Bay Munro'nun bakış açısının süzgecinden geçiyor. Buna rağmen yine de bütün taşlar yerine oturuyor. Holmes'un yürüttüğü teoride açıkta kalan hiçbir detay yok. Bilinmeyen detaylar hariç tabii. Fakat Holmes, ne kadar engin olursa olsun elindeki bilginin yine de seçili bilgi olma özelliğini devam ettirdiği ihtimalini hesaba katmıyor. Bilginin boyutuna kanıp asıl dikkat etmesi gereken gerçeği gözden kaçırıyor. Yani bu davada ona en anlamlı bilgiyi temin edebilecek olan baş kahramana, Bayan Munro'ya dair hiçbir şey bilmediğini. Son olarak da; aşırı özgüven faaliyetle birlikte artıyor. Aktif olarak kendimizi adadığımız zaman, bir iş yaparken kendimize daha çok güveniyoruz. Langer yürüttüğü başka bir klasik çalışmada, demir parayı kendi eliyle atan bireylerin yazı mı tura mı geleceğini tahmin ederken, objektif olarak bakıldığında ihtimaller değişmese bile kendilerine, olaya seyirci kalan bireylere kıyasla daha çok güvendiklerini gözlemlemiş. Bunun dışında mesela piyango oynarken bileti kendi alan bireyler, bileti başkası tarafından seçilen bireylere kıyasla ikramiyenin kendilerine çıkacağına daha çok güveniyormuş. Zaten gerçek hayatta da bunun etkilerini büyük ölçüde görmeye devam ediyoruz. Mesela şu borsacıları bir kere daha örnek alalım. Borsada yatırım yaptıkça iyi yatırım yapma yeteneklerine duydukları güven de aynı oranda artıyor. Sonuç olarak, sık sık yaptıkları yatırıma fazla güvenip en baştaki performanslarını düşürmüş oluyorlar. Ama erken uyarılan erken önlem alır. Bütün bu unsurların farkında olmak onlara karşı direnmenize yardım edebilir. Her şeyin özünde, bölümün başında verdiğim şu mesaj yatıyor: Öğrenmeye devam etmek zorundayız. Kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik, ister atalet ister aşırı özgüven yüzünden olsun, öyle ya da böyle bir noktada çuvallayacağınızı bilmek ve öğrenmeye devam etmektir. Atalet ve özgüven birbirinden zıt kavramlar gibi dursalar da aslında yakın sayılırlar. (Sayılırlar diyorum çünkü aşırı özgüven alışkanlığa bağlı ataletin aksine bir hareket yanılsaması yaratır, ancak o hareket sizi bir yere götürecek diye bir kaide yoktur.) Sarı Surat'ın sonlarına yaklaşırken Holmes'un dostuna son bir mesajı daha oluyor. "Watson, eğer olur da kendi güçlerime çok fazla güvendiğim ya da bir davaya hak ettiği özeni göstermediğim izlenimine kapılırsan, kulağıma 'Norbury' diye fısıldayıver, lütfen. Bunu yaparsan ömrüm boyunca sana minnet duyarım." Holmes bir konuda haklıydı: O davayı dünyaları verseler de kaçıramazdı. En iyilerimizin bile, hatta özellikle de en iyilerimizin, arada bize yanılma payımızı ve kendi özgüvenimize kapılarak hatalar yapmaya meyilli olduğumuzu hatırlatacak bir şeye ihtiyacı vardır. Şimdi Gelelim İyi Habere: Öğrenmeye Devam Etmek İçin Asla Geç Değildir. Bu bölümü, Kızıl Çember ve asla bitmek bilmeyen eğitimiyle övünen Holmes'la açtık. Ölümsüz merakın ve zihni daha farklı, daha zorlu dava ve fikirlerle sınamaya duyulan kadim arzunun sükse yaptığı sene? 1902". Holmes'un sürekli altını çizdiği eğitimin aşırı özgüvene yenik düştüğü Sarı Surat'ın yazıldığı sene? 1888. Bu tarihleri belirttim çünkü insan zihninin en bariz ve kesinlikle en temel olan özelliğinin altını çizmek istiyorum: Asla öğrenmekten vazgeçmeyiz.
  • Elbette, Nasıralı İsa'nın biyografisini yazmak, Napolyon Bonapart'ın biyografisini yazmaya benzemiyor. Bu iş tıpkı devasa bir yapbozu bir araya getirmeye çalışmaya ve elinizde sadece bir kaç parçanın bulunmasına benziyor; yapbozun geri kalanını, resmin bütününün neye benzediği konusunda en iyi ve en bilgiye dayalı tahminlerle doldurmaktan başka seçenek kalmıyor. Büyük Hıristiyan ilahiyatçı Rudolf Bultmann, tarihteki İsa arayışının nihayetinde içsel bir arayış olduğunu söylerdi. Akademisyenler görmek istedikleri İsa'yı görürler. Çoğu zaman, oluşturdukları İsa imajında kendilerini; kendi yansımalarını görürler. Ama yine de, en iyi, en bilgiye dayalı tahminler Nasıralı İsa hakkındaki en temel varsayımlarımızı en azından sorgulamamız için yeterli olabilir. Müjdelerin iddialarını tarihsel analizin ateşine tutarsak, kutsal metinleri edebi ve teolojik süslemelerden arındırabilir ve tarihteki İsa' ya dair çok daha doğru bir resim elde edebiliriz. Hatta İsa'yı, yaşadığı dönemin Roma'ya karşı, Yahudilik inancı ve uygulamalarını sonsuza kadar değiştirecek olan bir isyanın ateşiyle belirgin olan bir dönemin sosyal, dini ve siyasi bağlamına sağlam biçimde yerleştirmeye odaklanırsak, biyografisi bir bakıma, kendi kendine yazılacaktır. Bu süreçte açığa çıkacak olan İsa, bulmayı umduğumuz İsa olmayabilir; kesinlikle en modern Hıristiyanların kolayca tanıyacakları İsa olmayacaktır. Ancak sonuçta, tarihsel yollarla ulaşabileceğimiz tek İsa da O' dur. Geri kalan her şey inancın konusudur.
  • 226 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    Nietzsche'nin sözleri ve altta kısa, öz açıklamalarının bulunduğu bu kitabı çok satanlar listesinde görünce açıkçası alıp almamak arasında kararsız kalmıştım. Kitaplığımda hayat boyu işime yarayacak kitaplar bulundurmayı tercih eden biri olduğum için riske atarak aldım.
    İyi ki de almışım. Anlaşılması zor bir kitap değil. Hayata karşı güzel bir el kitapçığı olabilir. Tabiki tüm insanlık sorunlarını çözmese de başlangıç açısından güzel bir kitap olabilir.
    Tam bir kişisel gelişim kitabı sayılmasa da biraz kişisel gelişime de katkısı olabileceğini düşünüyorum.
    Başucu kitabım olur diyemem ama birkaç tane başucu kitabı seçmem gerekse kesinlikle tercih edeceğim bir kitap olurdu. Altını çizdiğim ve not aldığım yerler oldu. Elime geldiğinde veya okumak istediğimde bana çok yardımı olacağını düşünüyorum.
    1-2 günde bitirilebilecek bir kitap. Eğer işe veya okula giderken birkaç saatlik yolunuz varsa okuyabilirsiniz. Ben o süreçte okuduğum için biraz bitmesi uzun sürdü. 15-20 dakikalık bir yolculukta bile tercih edebilirsiniz aslında. O süreçte de sayfa anlamında tatmin edici şekilde ilerleyeceğinizi düşünüyorum.
    Serinin başka düşünür ve yazarlarla alakalı olan kitaplarını önümdeki okuma sürecime katacağım.
    İyi okumalar..
  • "Yuvayı yapan dişi kuştur. Yani kadının, biyolojik olarak temel görevi annelik yapmak, eşine ve çocuklarına güzel bir yuva kurmaktır." Bu sözler ne kadar tanıdık değil mi? Peki neden insanlar kuşlara benzesin ki? Doğamız gereği, anneler ile çocuklarından oluşan sürüler halinde yaşayan fillere, ya da erkeklerin değil de dişilerin avlandığı hayvan türü olan aslanlara benziyor olamaz mıyız?
    Yıldız Silier
    Sayfa 131 - Yordam Kitap İkinci Basım Mart 2011
  • Akrep Burcu Sözleri
    Sözler ve Replikler
    Benzer Yazılar

    Burç Sözleri
    Aslan Burcu Sözleri
    Balık Burcu Sözleri
    Başak Burcu Sözleri
    Boğa Burcu Sözleri

    Akrep Burcu Sözleri, Akrep Burcu Yorumları
    Akrep Burcu Sözleri
    Yorum bırak..
    Yorumlara göz at..

    Akrep`ler içlerinden gelen sesleri susturamazlar. Ne hissediyorlarsa onu söylerler ve yaşarlar..

    Bir Akrep olayların derinliklerine inmekten ve sonuçlara varmaktan fazlasıyla keyif alır. O, olayları olduğu gibi görebillir ve bir taraftan da bunların arkalarına gizlenen nedenleri sezebilir. Aslında unları tam olarak aklıyla yapıyor demek yanlış olur, çünkü istediği kadar zeki olsun bir Akrep`i sonuca ulaştıran asıl şey kuvettli sezgileridir. Zaten dikkat ettiyseniz Akrep`in çevresindeki insanlar da bunun farkına varınca hareketlerine daha çok dikkat ediyorlar.

    Ne hissettiğim, neden hissettiğim beni ilgilendirir kimse bunu ne yargılayabilir ne de değiştirebilir. Yanındaysam seni seviyorumdur eğer değilsem bunun için de bir sebebim vardır.

    İnat etmek Akrep`in işidir. Akrep`in yerine sen inat edersen kaybedersin..

    Gülmek konusunda işi gizi tutan birisidir Akrep. Öyle normal gülmekten bahsetmiyorum tabi ki de. Gıcık olduğu insanların kendisiyle alakalı bir konuda güç duruma düşmesi, anlık küçük rezillikler yaşaması içten içe öyle mutlu eder ki Akrep`i, içindekileri bilseniz asıl siz hıcık olursunuz Akrep`e. Ama bence bu güzel bir huy. Biraz sinsiliğe kaçıyor ama şayet Akrep`in dostuysanız birlikte bu durum keyif verici bir hâle dönüşür sizin için.

    Hayatı güzel yapan şey bir Akrebin gülüşüdür.

    İlişkinin alışkanlığa dönmesinden çok korkar. Sevdiğine “bağımlı” değil “bağlı” olmak ister.
    Akrep Burcu Sözleri

    Söylenecek “birçok şey” olabilir ama bazen “hiçbir şey” söylememeyi tercih eder bir “akrep”.

    Akrep insanlara daima ulaşılmaz gelmiştir. Cazibesiyle kazanır Akrep. Ve O`na ulaşanı değil. O, ulaştığını sever. Yani O seçer.

    Tam olarak bir “akrep”i tanıyamazsınız. Her tanıdım dediğinizde başka bir özelliğini görür ve yeniden aşık olursunuz.

    Kesinlikle Akreplerin gizemli bir çekiciliği var. Gizem iyidir.

    Kendi dünyasında mutludur bir Akrep ve o dünyada çok az kişiyi kabul eder. Akrep burcu olmak bir ayrıcalıktır.

    Emin ol bir Akrep seni seviyorsa sana onun verdiği değerin onda birini bir başkası veremez.

    Kendisini vazgeçilmez zannedenleri çok iyi yanıltır Akrep. O bir anda sevdiği gibi bir anda vazgeçebilir. Bu yüzden şayet bir Akrep’le beraberseniz O’nu hergün haketmek için çabalamalısınız.

    Enerjisi her zaman yüksek bir insan olduğu için hayatta insanların yaptıklarından çok daha fazla şey yapmak ister ve açıkcası zeki olduğu için çoğu zaman da yapabilir Akrep. Mesela değer vermek konusunda insanların size verdiği değerden çok daha fazlasını verebilir. Çünkü O’nun için “değer vermek” zor bir şey değil. Fakat Akrep bir işe başlarken sonunda değip değmeyeceğini de hesap eder. Yani sana değer veriyorsa buna değiyorsundur.
    Akrep Burcu Sözleri

    Bir şeyden şüphelenmişse vardır onda bir şey, kokusu çok geçmez çıkar. Bir şey olacak diyorsa olur.

    Bu zamana kadar Akrebin farkını farketmeyenler artık farketse de farketmez.

    Akrep sevmediği birini merak etmez. Merak ediyorsa seviyordur. Endişeleniyorsa Aşık’tır. fazla söze gerek yok. Değerinizi bilin..

    Ne kazanırsan kazan eğer Akrebi kaybettiysen, KAYBETTİN.

    Candır, baldır, nutelladır. Akrep insanına görüpte “vay be çok çekici” demeyen var mıdır? Yoktur tabiki.

    Bir Akrep seni kalbine koyduysa bil ki hep onun aklındasın. Ve o kalp hep senin yanında nerede olursan ol.

    Aşkında Adrenalin vardır bir Akrebin.. Bu sebepten onunla geçen her gün bir öncekinden daha güzeldir! Aynı şeyi tekrar yaşamayı sevmez.

    Aşk nereye kadar gider bilmez Akrep ama nereye kadar gidecekse oraya kadar her şeyi doya doya yaşamak ister.

    Bir Akrep bilgisayarında veya telefonunda masaüstü yaptıysa seni… Bil ki senin üstünde bir insan yok onun kalbinde!

    Bir Akrebe asla “Asla” deme… Bir Akrep kafaya koyarsa cazibesiyle her şeyi yaptırır! Sevdiği insan için hiç gözünü kırpmadan her şeyi yapar bir Akrep..

    Sevdiği insan kötü bir şey yaptığında da hiç gözünü kırpmaz ama unutma!

    Bir akrep huysuzluk ediyorsa bilki bu “Sen”sizliktendir.

    Huysuzluk etmesini istemiyorsan onu “Sen”siz bırakmayacaksın. mutsuzluğa “Defol git” demenin bir başka yoludur akrep için..

    Bir Akrebin düşündükleri bazen herkesin düşünmesini beklediği şey olmayabilir unutma.. Çünkü Akrebin yaradılışında farklı olmak vardır.

    Gelmeyi de bilir bir Akrep… Gitmeyi de bilir. Ama birinin hayatında kalmayı seçtiyse vardır bir sebebi..

    Bir akrep her şeyin olmaya karar verdiyse elinden hiçbir şey gelmez. Ne yapar ne eder sevdirir kendini.. Şeytan tüyü vardır Akreplerin.

    Başının belasıdır gönlü.. Nerede bir imkansız var gider onu sever Akrebin gönlü..

    Sevdiği insanın Tutamadığı elleri.. Bakamadığı gözleri.. Alamadığı kokusudur bir Akrebin canını acıtan gecenin en yalnız saatinde..

    Akrep hava atmayı sevmez. Zaten o doğuştan havalıdır!

    Bir Akrebin gözlerindeki mutluluk ifadesini görmek, her şeye değer.
    Akrep Burcu Sözleri

    Salınır afilli afilli bir Akrep En güzelinden cicilerini giyerek alemde… Kıskananlar çatlasın.

    Bir Akrep başını ağrıtanı başından atmayı iyi bilir.

    İhmal edilmeye gelmez bir Akrep… İhmal ettiğin her saniye onun için biraz daha bitersin.

    Bir Akrep “Sen Bilirsin” dediği zaman bu bildiğini yaptığında başın belaya girecek demek!

    Tenine bir Akrebin kokusu karıştığı zaman anlamını bulan insanlar var. Onları bir Akrep insanı kadar kimse mutlu edemez.

    Kimseden saklayacak bir şeyi yoktur bir Akrebin… Aksine kendini çekemeyenlerin gözüne soka soka yaşar her şeyi…

    Bir Akreple markete gidersen; alışveriş sepetin abur cuburla dolar. Konu deneyimle sabittir. Ayrıca Akrep market poşetlerini de taşımaktan hoşlanmaz. Taşırsa da eline en hafif olanını alır. Buda deneyimle sabittir. Ama bir Akrebin hayatında olmak her şeye değer buda bir gerçektir!

    Bir Akrebin intikamı acı olur! Öyle gıcık edip keyfine bakamazsın!

    Akrep birini severken kim ne derse desin önemsemez. Sadece kalbinin sesine kulak verir ve bir tek onu dinler.

    Bir insanı sevdi mi dibine kadar sever bir Akrep ama sevmedi mi laflarıyla yerin dibine sokar.
    Akrep Burcu Sözleri

    İçinde fırtınalar kopar bir Akrebin.. Önemli olan o fırtınaları dindirmek değil. Önemli olan onunla birlikte kopmak!

    Şeytanlık yaptığın Akrepten Meleklik beklemeyeceksin! O kendisine yapılan hiç bir şeyin altında kalmaz.

    Bazı şeylerin Akrep olmadan tadı yoktur. Bazı tatların Akrep olmadan anlamı yoktur.

    Mesela bir Akrebi tanımadan kendini inatçı sanan insanlar var! Her şeye inat etmez bir Akrep ama inat damarı tuttu mu; fena tutar.

    Seni kendine saklar bir Akrep ve yaklaşan belasını bulur!

    Bazen ne yaparsan yap bir Akrep unutulmaz bazen..

    Hayat denilen kimine göre kısa kimine göre uzun zaman dilimine 2 Çift lafı vardır Akrebin; Sen benimsin ve seni kafama göre yaşarım.

    Önce kalbine girersin bir Akrebin.. Sonra kanına karışırsın.. Kalbinin her atışında içinde dolaşırsın ve adın Aşk olur işte o zaman senin.

    Bir Akrep için “birini sevmek” sıradan bir durum değildir. Çünkü bir Akrep her insanı sevmez.

    Ve bir Akrep hiç mutlu olmadığı kadar mutlu edebilir bir insanı.. Ama bazı Eşekler hoşaftan ne anlar.
    Akrep Burcu Sözleri

    Bir Akrep pis pis gülüyorsa vardır kafasında en güzelinden bir şey… Kahkaha atıyorsa kafasındakini kesin yapmıştır.

    Uzun aşk hikayelerin başrol oyuncusudur bir Akrep… Öyle uyduruktan kısa hikayelerle işi olmaz…

    Bir Akrebin kalbi sever, aklı düşünür, gözleri düşündüklerini anlatır ve dudakları bir öpücükle tüm o güzel düşüncelere hayat verir.

    Tuhaf bir şeydir bir Akrebi sevmek.. İnsan onu sevdiği her an onu kaybetmekten korkar.. Ama bil; bir Akrep kolay kolay kaybedilmez!

    Ve küllerinden doğar her Akrep her yeni aşkta.. Başkasının kül ettiği kalbine biri üfler ve can verir.

    Aşkların en güzeli en safıyla sever. Adam gibi sever ve adam gibi sevilmeyi bileni arar.

    Bir akrep bir kez kazanılır bir kez harcanır.. Kendisini aldatan bir insana kaybettiklerini yeniden kazanma şansını vermez.

    Çok insanı ucundan sevmek yerine bir insanı adam gibi sevmeyi tercih eder Akrep… ve o bir insan onun herşeyidir.

    Sinirli bir akrebin sakinleşmesini istiyorsan çaba göstereceksin! Kendi haline bırakıp sakinleşmesini beklemeyeceksin! Yok öyle beleş.
  • 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

    * Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

    Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

    1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
    2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
    3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
    4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
    5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epiktetus, Cicero, Seneca
    6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
    7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
    8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
    9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
    10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
    11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
    12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
    13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
    14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
    15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
    16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
    17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
    18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
    19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
    20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
    21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
    22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
    23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
    24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
    25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
    26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
    27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
    28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
    29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
    30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
    31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
    32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
    33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
    34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
    35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
    36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
    37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
    38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
    39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
    40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

    Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

    → Sokrates:

    ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

    ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam(o çağdaki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

    ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

    → Platon:

    ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

    ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

    ● Platon'a göre felsefenin ana ereği(Erek:
    gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

    → Aristoteles:

    ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristoteles, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

    ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

    ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

    → Pyrrhon:

    ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç süphecilerinden olur kendisi.

    ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

    ● Soğunkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikaye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır.(Bkz kaynak: Felsefenin Kısa Tarihi, Sayfa 34-35)

    → Epikuros:

    ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

    ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

    ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

    → Epiktetus:

    ● Kendisi bir stoacıdır(Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

    ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu(Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

    ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

    → Cicero:

    ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

    ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

    ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

    → Senaca:

    ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

    ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

    ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

    → Augustinus:
    ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

    ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

    ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

    → Boethius:
    ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz:Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

    ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

    ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

    → Anselmus:
    ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

    ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

    ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim, hem zihinde hem de gerçekte var olur.

    → Aquinas:
    ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

    → Niccola Machiavelli:

    ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

    ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

    ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

    → Thomas Hobbes:

    ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

    ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

    ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

    → Rene Descartes

    ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

    ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

    ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

    → Blaise Pascal:

    ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

    ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

    ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.

    → Baruch Spinoza:

    ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor(Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

    ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

    ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza'ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de, kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

    → George Berkeley:

    ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

    ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

    ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

    → Gottfried Wilhelm Leibniz:

    ● Yeter neden ilkesini bulmuştur(Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

    ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

    ● Tanrı her açıdan mükemmel bir bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

    → David Hume:

    ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

    ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

    ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır(Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


    → Jean-Jacques Rousseau:
    ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

    ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

    ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di­ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden. önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.(Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 162)


    → Immanuel Kant:

    ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

    ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkan olmadığını savunur.

    ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

    → Jeremy Bentham:

    ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

    ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

    ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

    → Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

    ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

    ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

    ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

    → Arthur Schopenhauer:

    ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

    ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

    ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

    → John Stuart Mill:

    ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı(Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

    ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı(Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

    ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

    → Charles Darwin:

    ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

    ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

    ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini(çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

    → Søren Kierkegaard:

    ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenak'a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

    ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır(Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi­ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

    ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

    → Karl Marx:

    ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

    ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

    ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

    → Friedrich Nietzsche:

    ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

    ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

    ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların(Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

    → Sigmund Freud:

    ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

    ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

    ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

    → Bertrand Russell:

    ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

    ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

    ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

    → Alfred Jules Ayer:

    ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

    ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

    ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

    1-) Tanımı gereği doğru mu?
    2-) Empirik(Bkz:Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

    → Jean-Paul Sartre:

    ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

    ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

    ● Sartre’nin felsefesi varoluşculuk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

    → Ludwig Wittgenstein:

    ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

    ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

    ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

    *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

    → Hannah Arendt:

    ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

    ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapda derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

    → Karl Popper:

    ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

    ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


    → Philippa Foot:

    ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren okadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? - Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 322-323)

    ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

    → Jarvis Thomson:

    ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

    ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    → John Rawls:

    ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

    ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

    ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

    → Peter Singer:

    ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

    ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

    ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

    Son.
  • -Herkes dikildi,
    On ayak parmağının ucunda, çılgınca bir hayretle.

    PİSKOPOS HALL, HİCİVLER


    Ben büyük bir adamım -daha doğrusu öyleydim-; ancak ne Junius'un yazarıyım, ne de maskeli adamım; çünkü benim adım, öyle inanıyorum ki, Robert Jones'tur ve Fum-Fudge şehrinde bir yerlerde doğdum.

    Yaşamımın ilk eylemi iki elimle birden burnumu kavrayışımdı. Annem bunu gördü ve bir dahi olduğumu söyledi; -babam sevinç gözyaşları döktü ve bana Burunoloji üzerine bir risale armağan etti. Kitabı daha pantolon giymeye başlamadan yalayıp yuttum.

    Şimdi, bu bilimde ilerlemeye başlamıştım; ve kısa süre sonra burnu yeterince göze batan bir adamın, yalnızca burnunun dikine giderek bir aslan olmaya hak kazanabileceğini anladım. Ancak ilgim yalnızca teorilerle sınırlı değildi. Her sabah burnumu birkaç kez çekiştiriyor ve yarım düzine kadar yutkunuyordum.

    Ergenliğe ulaştığımda babam, günün birinde çalışma odasına gelmemi rica etti.

    "Oğlum," dedi, ikimiz de oturduktan sonra, "varoluşunun temel amacı nedir?"

    "Baba," diye yanıtladım, "Burunoloji üzerine çalışmaktır."

    "Peki öyleyse Robert," diye sordu, "nedir Burunoloji?"

    "Efendim," dedim, "burunların bilimidir."

    "Peki bir bumun anlamının ne olduğunu," diye devam etti, "söyleyebilir misin bana?"

    "Burun, babacığım," diye yanıtladım, epey yumuşamış olarak, "bin farklı yazar tarafından çeşitli biçimlerde tanımlanmıştır." (Burada saatimi çıkardım.) "Şimdi öğle vakti ya da o sıralar - gece yansından önce hepsini tek tek ele almış oluruz. Başlayalım o halde: - Burun, Bartholinus'a göre o çıkıntıdır - o
    yumrudur - o fazlalıktır - o -"

    - "Yeterli, Robert," diye sözümü kesti iyi yürekli yaşlı centilmen. "Bilgilerinin fazlalığı karşısında yıldırım çarpmışa döndüm - gerçekten - ruhum üstüne yemin ederim." (Bu esnada gözlerini kapadı ve elini kalbinin üstüne koydu.) "Buraya gel!" (Bu esnada beni kolumdan tuttu.) "Artık eğitiminin sonuna gelmiş olduğun söylenebilir - başının çaresine bakmanın vakti geldi de geçiyor - ve yalnızca burnunun dikine gitmekten daha iyi bir şey yapamazsın - yani- yani - yani -" (burada beni tekmeleyerek merdivenlerden indirdi ve kapı dışarı etti.) - "yani evimden defol git, Tanrı seni korusun!"

    İçimde tanrısal ilhamın o fısıltısını hissedince bu beklenmedik bahtsızlığın aslında epey hayrıma olduğuna karar verdim. Babamın öğüdünü tutmayı aklıma koymuştum. Burnumun dikine gitmekte kararlıydım. Burnumu hemen oracıkta bir iki kez çekiştirdim ve ardından Burunoloji üzerine bir kitapçık
    yazdım.

    Tüm Fum-Fudge ayaklanmıştı.
    "Şaşırtıcı deha," dedi Quarterly.
    "Kusursuz fizyolog!" dedi Westminster.
    "Zeki adam!" dedi Foreign.
    "iyi yazar!" dedi Edinburgh.
    "Derin düşünür!" dedi Dublin.
    "Büyük adam!" dedi Bentley.
    "Yüce ruh," dedi Fraser.
    "Bizden biri!" dedi Blackwood.
    "Kim olabilir?" dedi Mrs. Bas-Bleu.
    "Ne olabilir?" dedi büyük Miss Bas-Bleu.
    "Nerede olabilir?" dedi küçük Miss Bas-Bleu. - Ama bu insanları hiç önemsemedim - tek yaptığım bir ressamın dükkanına girmekti.

    Tanrı-Beni-Korusun Düşesi oturmuş portresi için poz veriyordu. Falan-Filan Markisi Düşes'in kanişini tutuyordu; Şu-Bu Kontu kadını nüktelerle eğlendiriyordu; ve Ekselansları Dokunma-Bana sandalyenin arkasına eğilmişti.

    Ressama yaklaştım ve burnumu kaldırdım.

    "Ah, ne güzel," diye iç geçirdi Soylu Bayan.
    "Olur şey değil!" diye peltek peltek konuştu Marki.
    "Ah, şok edici!" diye inledi Kont.
    "Ah, tiksinç!" diye hırladı Ekselans.
    "Onun için ne kadar istiyorsunuz?" diye sordu ressam.
    "Burnu için!" diye haykırdı Soylu Bayan.
    "Bin paund," dedim oturarak.
    "Bin paund mu?" diye sordu ressam düşünceli düşünceli.
    "Bin paund," dedim.
    "Güzel!" dedi kendinden geçmişçesine.
    "Bin paund," dedim.
    "Garantisi var mı?" diye sordu, burnu ışığa doğru çevirerek.
    "Var," dedim, şiddetle sümkürerek.
    "Epey orijinal bir şey mi?" diye sordu, burnuma derin bir saygıyla dokunarak.
    "Pöh!" dedim, burnumu bir yana kıvırarak.
    "Hiç kopyası alınmadı mı?" diye sordu, bir mikroskopla incelerken.
    "Hiç alınmadı," dedim, burnumu yukarı kaldırarak.
    "Takdire şayan!” deyiverdi, hareketin güzelliği karşısında kendini tutamayarak.
    "Bin paund," dedim.
    "Bin paund mu?!" dedi.
    "Kesinlikle," dedim.
    "Bin paund mu" dedi.
    "Tam olarak," dedim.
    "İstediğini alacaksın," dedi. "Ne virtû bir parça!" - Böylece bana hemen oracıkta bir çek yazdı ve burnumun bir eskizini çizdi.

    Jermyn Sokağı'nda bir yer tuttum ve Kraliçe Hazretlerine "Burunoloji"nin doksan dokuzuncu basımını, burnumun bir portresiyle birlikte gönderdim. Galler Prensi, o zavallı küçük
    hovarda, beni akşam yemeğine davet etti.

    Hepimiz aslanlardık ve recherches idik.

    Modern bir Platoncu vardı. Porphyry'den, lamblicus'tan, Plotinus'tan, Proclus'tan, Hierocles'ten, Maximus Tyrius'tan ve Syrianus'tan alıntılar yaptı.

    Bir insani-yetkinlikçi vardı. Turgot'dan, Price'tan, Priestley'den, Condorcet'ten, De Stael'den ve "Sağlığı Bozuk Hırslı Öğrenci"den alıntılar yaptı.

    Sör Pozitif Paradoks vardı. Tüm budalaların felsefeci olduğunu ve tüm felsefecilerin budala olduğunu gözlemlemişti. Sonra Aestheticus Ethix vardı. Ateşten, birlikten ve atomlardan; ikiye bölünmüş ve önce-var olan ruhtan; benzeşme ve uyumsuzluktan; ilkel zekadan ve homoömeria'dan söz etti.

    Theologos Theology vardı. Eusebius'tan ve Arianus'tan; sapkınlıktan ve Nice Dini Meclisi'nden; puseyicilikten ve birözcülükten; Homoousios'tan ve Homoouiosios'tan bahsetti.

    Rocher de Cancale'dan Fricassee vardı. Kızıl dilli Muriton; veioute sauce'lu karnabahar; Aziz Menehoult tarzı dana eti; salamura d la Aziz Florentin; ve en mosaiques portakal jöleleri üstüne konuştu.

    Bibilus O'Bumper vardı. Latour'a ve Markbrünen'e; Mousseuax ve Chambertin'e; Richebourg ve Aziz George'a; Haubrion, Leonville ve Medoc'a; Barac ve Preignac'a; Grave ve Aziz Peray'a değindi. Clos de Vougeot'ya kafasını salladı ve Seri ile Amontilado arasındaki farkı gözü kapalı anlattı.

    Floransah Senyör Tintontintino vardı. Cimabue'den, Arpino'dan, Carpaccio'dan ve Argostino'dan - Caravaggio'nun kasvetinden, Albano'nun hoşluğundan, Titian'ın renklerinden, Rubens'in kadınlarından ve Jan Steen'in nüktelerinden dem vurdu.

    Fum-Fudge Üniversitesi Rektörü vardı. Ayın Trakya'da Bendis, Mısır'da Bubastis, Roma'da Dian ve Yunanistan'da Artemis olarak adlandırıldığı görüşündeydi.

    İstanbul'dan gelen bir padişah vardı. Meleklerin atlar, horozlar ve boğalar olduklarını; göğün altıncı katındaki birinin yetmiş bin kafası olduğunu; ve dünyanın sayısız yeşil boynuzu olan, gök mavisi bir inek tarafından taşındığını düşünmeden edemiyordu.

    Delphinus Polyglott vardı. Bizimle Aeschylus'un yitik seksen üç tragedyasına; Isaeus'un elli dört söylevine; Lysias'ın üç yüz doksan bir konuşmasına; Theophrastus'un yüz seksen risalesine; Apollonius'un Konik Arakesitleri'nin sekizinci kitabına; Pindar'ın ilahilerine ve ditiramplarına; ve Homer Junior'ın kırk beş tragedyasına ne olduğu üstüne konuştu.

    Ferdinand Fitz-Fossillus Feltspar vardı. Bize dünyanın içindeki ateşler ve üçüncü zamana ait oluşumlar; gaz, sıvı ve katı haldeki maddeler; kuvars ve marn; şist ve siyah turmalin; jips ve trep; talk ve kalk; blent ve hornblent; mika arduvazı ve konglomera; siyanür ve lepidolit; hematit ve tremolit; antimon ve kalseduan; manganez ve daha bir sürü şey üstüne her şeyi anlattı.

    Ben vardım. Ben kendimden bahsettim - kendimden, kendimden, kendimden - Burunoloji'den, kitapçığımdan ve kendimden. Burnumu havaya kaldırdım ve kendimden bahsettim.

    "Olağanüstü akıllı adam!" dedi Prens.
    "Kusursuz!" dedi konukları ve ertesi sabah Soylu Bayan Tanrı-Beni-Korusun beni ziyarete geldi.
    "Almack'ın yerine gelecek misin, tatlı şey?" dedi çenemin altına hafifçe dokunarak.
    "Şerefim üstüne," dedim.
    "Burnunla birlikte mi?" diye sordu.
    "Yaşadıkça," diye yanıtladım.
    "Öyleyse işte sana bir davetiye, şekerim, orada olacağını söyleyeyim mi?"
    "Sevgili Düşes, tüm kalbimle geleceğim."
    "Pöh, hayır! -Tüm burnunla gelecek misin?"
    "Her zerresiyle aşkım," dedim; böylece burnumu bir iki kez çekiştirdim ve kendimi Almack'ın yerinde buldum.
    İçerisi nefes alınmayacak kadar kalabalıktı.

    "Geliyor!" dedi biri merdivenden.
    "Geliyor!" dedi biri daha yukarıdan.
    "Geliyor!" dedi biri daha da yukarıdan.
    "Geldi!" diye haykırdı Düşes. "Minik aşkım geldi!" -Ve beni iki eliyle sıkıca kavrayarak burnumdan üç kez öptü.
    Belirgin bir heyecan dalgası bir anda ortalığa yayıldı.

    "Diavolo! diye bağırdı Kont Capricornutti.
    "Dios gitarda! diye mırıldandı Don Stiletto.
    "Mille tonnerres! dedi Grenouille Prensi.
    "Tausend teufel! diye homurdandı Bluddennuff Seçmenler Kurulu Üyesi. Bu yenir yutulur şey değildi. Kızdım. Bluddennuff'un üstüne yürüdüm.

    "Bayım!" dedim ona, "siz bir Habeş maymunusunuz."
    "Bayım!" diye karşılık verdi, bir duraksamadan sonra, "Donner und Blitzen!" Ben de bunu istiyordum zaten. Birbirimize kartvizitlerimizi verdik. Ertesi sabah Kireçtaşı Çiftliği'nde tabancayla burnunu uçurdum - sonra da arkadaşlarımı buldum.

    “Béte!” dedi birincisi.
    "Salak!" dedi ikincisi.
    "Ahmak!" dedi üçüncüsü.
    "Eşek!" dedi dördüncüsü.
    "Avanak!" dedi beşincisi.
    "Sersem!" dedi altıncısı.
    "Defol!" dedi yedincisi.

    Bütün bu olanlar karşısında yerin dibine geçmiştim, bu yüzden babama gittim.
    "Baba," diye sordum, "varoluşumun temel amacı nedir?"
    "Oğlum," diye yanıtladı, "hâlâ Burunoloji üstüne çalışmaktır; ama Seçmenler Kurulu Üyesi'ni burnundan vurmakla hedefini şaşırdın. Zarif bir burnun var, orası öyle; ama ona bakarsan Bluddennuff'un hiç burnu yok. Sen kınandın, o ise günün kahramanı oldu. Kabul ediyorum, Fum-Fudge'da bir aslanın
    büyüklüğü burnunun boyutlarıyla doğru orantılıdır - ama, Tanrı aşkına! Burnu olmayan bir aslanla kimse boy ölçüşemez."
  • " Her biri farklı bir kavme mensup insanlardan bir suç teşekkülü hâsıl etmiş iseniz bu teşkilatta hippilerin de yer alması muhakkak ki elzemdir çünkü bütün hippiler her ne kadar daima Amerikalı olsalar da onların Amerikalı oluşu bir ırk bağından değil daha ziyade hissi bir kabulden ileri gelmektedir ve bu kabulün yaygın oluşu da aslında hippilerin kendisinden değil hippi olmayanların hippilerle karşılaşmasındaki izlenimin uyandırdığı hislerin bir anlamda bu hislerin kümelerinin kesişme noktası olarak esastır yine de eğer bir Türk iseniz ve kendi aksanınızın eskide daha belirgin biçimde görünen özelliklerine uygun olarak hippi kelimesindeki ikinci p harfini vurguda belirsizlik yaratacak biçimde söylemelisiniz ve belirsizlikteki anlam burada p’den fazla bir şey olduğunu ona yakın olduğunu ama ne olduğunun kestirememekle beraber yine de p’ye yakın bir şey olduğunu işaret eden bir söyleyiş olmalıdır ve neden vurguda belirsiz olanın ilk p değil de ikinci p olduğundan bu kadar emin olduğumu sorgulamak niyetindeyseniz söylemek zorundayım ki ikincil bir varlık önsel bir varlığı zorunlu kılmaktadır diyerek en basitinden bilinen bir şeyi yinelemekten fazlasını yapıyor olmaktan öteye yeni bir şey söylemeyecek olsam da bu yinelemede bu sefer oluşan anlam emin olunuz ki daha öncekileri hatırlatmaktan başka işlevlere de sahiptir unutmayasınız. Eğer bu suç teşkilatına mensup birini ele geçirmek niyetinde olan biriyseniz hâliyle sizin de hip’i toplantılarından birine katılmak zorunda olduğunuzu sanırım anlamışsınızdır ve bu durumda sizin de toplantıya katılabilmek için yapmanız gereken şey bir davetiye almak değil uygun bir biçimde -ki bu tebdili kıyafet bir hip’ilik durumudur- oraya gitmeniz gerekmektedir ve muhakkak ki bu toplantıya katılımınız esnasında hip’iler dairesel bir biçimde dans ediyor olmalıdırlar ve sizin gelişiniz herhangi bir farklı duruma yol açmayacaktır çünkü giymiş olduğunuz giysiden onlar sizin de hip’i ve Amerikalı olduğunuzu düşüneceklerdir aslında bunu düşünenler daha çok hippiler değildir bunu tekrar etmeme artık gerek yok sanırım ama hippiler de sizden şüpheye düşmeyeceklerdir çünkü hippilikte cemaat teşkil etmenin biricik koşulu garip kıyafetli insanların genelde kimsenin tam yerini bilmediği ama var olduğunu bildiği bir yerde bir araya gelerek değişik bir müzikle dans etmek ve bu dansa dumanın da eşlik etmesi ve dinlenme esnasında içkilerin ve kadehlerin yerde olduğu yine de kadehlerin pek kullanılmadığı bir ortamın katılımcısı olmaktır ama siz birini ele geçirmek niyetinde olduğunuz için hip’i toplantılarının nerede düzenlendiğini bilmek zorundasınız ve hangi millete mensup olursa olsun aradığınız Amerikalıyı bulmak için orada muhakkak olmak zorunda olan bu toplantının asıl tertipleyicisi olan hip’i olmayanları gözünüze kestirerek işe başlamalısınız aslında bu çok kolaydır da çünkü onlar genellikle ilk anda sizin daha kolay bulabilmeniz için tebdili kıyafet olmadan orada bir kenarda grup hâlinde beklemektedir ve siz işe buradan başlamalısınız. Eğer aradığınız kişi hip’i olsaydı o zaman bu kişi yine de tebdili kıyafet orada bulunmakta olurdu ve muhakkak ki o esnada ölürdü ve kendisine tıpatıp benzeyen bir kardeşi de olurdu ve aslında o zaten ölmemiş de olurdu çünkü o da sizi tuzağa düşürmek istiyor olurdu ve bu hip’inin adı Kemal olabilir bunda bir beis yok. Ama siz başka bir ölü hippiden dolayı oraya geldiniz ve kesinlikle Türk değildi ve bahsedilen Kemal denen hip’i başka bir hikâyede önem arz etse de burada bu hikâyede peşinde olduğunuz kişiyle bunun pek bir ilgisi yok. Ama unutmamanız gereken bir şey daha var ki o da aradığınız kişiyi ele geçirmek için muhakkak ve öncelikle bu hip’iler arasında görmüş olduğunuz ve asıl niyeti dişiliğiyle size tesir ederek teşkilatın tuzağına düşürmek olan ve çok iyi dans eden bir kadınla yarım kalmış bir ön sevişme yapmak ve sonrasında yine o kadını yarı çıplak biçimde sorgulamalısınız ve tam bu esnada-yarım kalan ön sevişme esnasında değil sorgulama esnasında- zaten çetenin diğer mensupları sizi faka bastırmış olacaktır, davranma! Yarı çıplak olan kadın ayağa kalkacaktır ve üzerini giyinecektir bu esnada sol memesi kısa bir anlığına görünebilir ve görünmelidir çünkü kadın size dişiliği üzere inşa edilmiş bir tuzak kurmuştur ve hikâyede bunun belirgin olması için görünen şey sol memesi olmalıdır muhakkak, bu asla sağ meme olamaz çünkü bir hikâyeye bakıyorsanız orada kadın hikâyenin kenarında olursa sağ meme kenarda kalır ve bazen net bir durumda görünmeyebilir ama sol meme kesinlikle daha görünürdür ve hikâyenin önemli bir parçası olduğunu kıyıda kenarda kalmış bir tamamlayıcı unsur olmadığını hatırlatır size. Siz artık tuzağa düştüğünüze göre kadın kalkıp üzerini giyinebilir ve giydiği şey epeyce şeffaf olalı yine çünkü kadının niyeti açığa çıktığına göre saklayabileceği pek bir şey kalmadığına göre onun dişiliği yine belirgin biçimde kalmalıdır. Bundan sonrası size kalmış efendim. Sherlockzade Holmes nam yardımcınız ve sizi herkesten kıskanan dişi aslan sevgilinizle bu işi çözmek için bundan sonrasına siz devam etmelisiniz ve muhakkak polis teşkilatından yardım almak zorundasınız çünkü onların elinde ülke hudutları içerisinde soluk alan bütün hippilerin ve hip’ilerin kayıtlı olduğu bir liste vardır ve yabancıların da…"