• 288 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Eline üç madeni para al.
    Aklından bir soru tut.
    İki ya da üç tura gelirse cevap: evet
    İki ya da üç yazı ise cevap: hayır
    Basit değil mi? Cevabı zor soruların yarattığı o baskıyı omuzlarından almıyor mu? Kabul et o paraların sana verdiği cevabın her zaman doğru çıkmasını isterdin.
    İçten içe bu kadar düşünmek, bu kadar yorulmak istemiyorsun. Bazen tüm dizginlerini vermek istiyorsun, bıraksalar da koşsan, tüm baskılardan azade.
    Ama hayır, bu senin hayatın.
    Söylediğim benim için bile can sıkıcı ama, bu hayatı senin yaşaman gerekiyor.
    Seçeceğin bölümün ne olmasını istiyorlar? Kaç yaşında evlenmeni? Kaç çocuk yapmanı? Nerede yaşayacaksın? Ev kendinin mi olacak kira mı?
    Kızın mı oldu! A çok sevindim, e ikinci ne zaman kısmetse?
    .
    Hayır.
    .
    Üç madeni para sana yol gösterse de ağzından çıkan her cevap senin olmalı. Pişmanlık mı duyarsın? Duy. Çünkü inan bana, senin yerine o pişmanlığı kimse sırtlanmayacak. Mutluluk mu getirecek o cevap.. Mutlu ol! Katıksız bir şekilde hem de. Ve bir kez daha inan bana, o mutluluğu senin gibi kimse kucaklamayacak.
    .
    Sheila Heti,38 yaşında. Anneliği sorguluyor. Kaburgasına vuran ağrı misali içinde yaşıyor bu ikilemi.
    Anne olmalı mıyım? Anne olmak istiyor muyum? Kadın bedeni üzerindeki tahakkümleri kabul mu etmeliyim?
    .
    Araya kattığı an’a dair notlar, annesi/büyükannesinin öyküleri,pms gerçekliği,hayatındaki kişiye olan sevgisi..İlk sayfadan son sayfaya dek samimi.İlk sayfadan son sayfaya dek doyurucu bir sohbet. Öyle gerçek ki.. Yalnızca kadın olduğum ve aynı tahakkümlere, aynı ikilemlere maruz kaldığım için değil; bir birey olarak, yazarın içine çekildiği durumu içimde bir yerlere koyduğum için çok sevdim ‘annelik’i.
    .
    Aslı Mertan çevirisi,Dilek Şişli kapak tasarımıyla..
  • 288 syf.
    ·5 günde·9/10
    Lubunya, yazarımızın çeşitli transseksüel bireylerle yapmış olduğu çeşitli karşılıklı konuşmalardan oluşan, bilimsel açıdan mühim, sosyolojik bir belge niteliği taşıyan nadide bir eser bana göre. Bir toplumdaki yasalar ve düzen asla çoğunluğu dikkate alarak kurulmamalıdır. Bir toplumu oluşturan şey yalnızca çoğunluk değildir, aynı zamanda azınlık da toplumun en az çoğunluk kadar önemli bir kısmını oluşturur. Peki neye göre bazı insanlara azınlık diyoruz da bazılarına çoğunluk? Bir toplumda azınlık olarak anılan kesim normal dediğimiz çoğunluğun dışında kalan kesimdir, bu dışta kalma durumu sosyolojik olarak bir sorun olmasının yanında felsefi olarak da büyük bir önem arz eder. Toplumda dini görüşü, ideolojiksel yönelimleri, cinsel yönelim ve kimlikleri, ırkı farklı olan insanlar genellikle ana toplum dediğimiz çoğunluk tarafından dışlanırlar. Bu dışlanmanın ana sebebi olarak şu da belirtilebilir: Çoğunluk, kendisini toplumun tamamı, bütünü saymaktadır ve azınlık kısmının aslında hiçbir zaman asıl topluma dahil olmadığını, olamayacağını kabul etmektedir. Bu büyük bir yanılgıdır. Şayet toplum yalnızca tek cins, çoğunluk olan insanlardan oluşsaydı, o oluşuma toplum adını veremezdik. Aslında toplum demek bir yandan da farklılık demektir. Farklı bireylerin bir araya gelip bir ana bütünü oluşturmalarıdır. Ama günümüzde bu farklılıklar adeta kanserli bir hücre olarak kabul edilmekte ve toplumdan kesilip atılmaya uğraşılmaktadır. Ama çoğunluk bu kesilip atılmaya çalışılan parçanın en hayati parçalardan biri olduğunun günümüzde ne yazık ki farkında bile değildir.

    Kendimize toplum diyebiliyorsak her türlü farklılığı kabul etmişiz demektir bana göre. Çünkü asıl toplum kavramı buna dayanır. Gökkuşağı gibiyizdir aslında, her türlü renk olmalıdır ki en parlak şeye, en umut verici ışıltıya; beyaz renge ulaşılmalıdır. Aksi takdirde yalnızca birkaç renkle karanlıklara gömülüp gidilir. Transseksüelizmden bahsetmek istiyorum biraz sizlere. Aslında cinsiyet meselesi sanıldığı kadar basit ve kolay belirlenebilen bir şey değildir. Doğumda bir insanın cinsel organına bakıp cinsiyetini teyit etmek bizlere yalnızca biyolojik olarak, başka bir deyişle atanmış cinsiyet anlamında o insan hakkında bilgi verir. Cinsiyet, çeşitli fiziksel şekillerden fazlasıdır. Atanmış cinsiyetin yanında bir de kişinin beyinsel olarak bir cinsiyeti vardır. Mesela bir insan doğuştan doktorlar tarafından erkek olarak belirlenmişse şayet bu, o kişinin beyinsel olarak da erkek olduğunu kanıtlamaz. Bu asıl cinsel kimlik kimi insanlarda hemen yerine oturur, kimi insanlarda bunun için biraz zamana ihtiyacı vardır. Fakat bazı insanlar vardır ki doğuştan gelen, atanmış cinsiyeti ile beyinsel olarak cinsel kimliği birbirinden farklıdır. Transseksüelizm aslında ifade edebildiğim kadarıyla budur. Birçok insan günümüzde sırf bilgisizlikleri yüzünden, translığı ya da diğer cinsel kimlik ve yönelimleri sonradan kazanılan bir özellik olduğunu, bir 'tercih' olduğunu ve insanların bunu seçtiğini sanıyor. Ama asıl durum bu yargıların tamamen üstündedir.

    Öncelikle cinsiyet nedir, buna yoğunlaşmamız gerek. Bir kadına neden kadın, bir erkeğe neden erkek deriz? Fiziksel farklılıkları düşünmeden cevap vermeye çalışın buna. Toplum olarak cinsiyet farklılıkları üzerine öyle tabular oluşmuş ki bizde, toplumsal cinsiyet diye bir kavramı zihinlerimize yerleştirmişiz. Bu kavramı zihnimizden çıkarmaya yarayacak olan bilgi birikiminden yoksun olduğumuz için de toplumsal cinsiyet tabularına uymayan insanlara şaşkınlık ve korkuyla yaklaşıyoruz. Mesela bir kadın olmak duygusal olup, ayrıntılı düşünüp, çocuk bakıp büyütmekten mi ibarettir? Eminim ki, toplumdan birçok insan kadının ayırt edici olarak duygusal anlamda daha narin olmasını gösterecektir. Peki bir erkek de en az bir kadın kadar duygusal manada narin bir yapıya neden sahip olamasın? Ya da bir erkeğe korumacı diyorsak, bir kadın neden en az bir erkek kadar korumacı olamasın? Bizim toplumumuzda en büyük eksiklerden birisi de budur zannımca. "Neden olmasın?" kalıbını, sokakta limoni olduğumuz bir arkadaşımız geçerken başımızı çevirip görmezden gelmemiz gibi görmezden geliyoruz. Biz aslında toplum olarak neden olmasınlardan korkarız. Çünkü neden olmasın demek rahatsızlık verici bir etmendir. Neden olmasın demek insanı rahatından ettirir, çünkü önceden oluşturulmuş bir düzene öylesine alışmış durumdayızdır ki, neden olmasın diyerek bu düzeni yeniden kurmaya başlamak bizim için yorucu bir meseledir. Toplum olarak da dinlenmeye böyle meyilli olunca hiçbir zaman rahatımızı bozamaz hale geliyoruz. Gerçeklere ve doğrulara ulaşmak söz konusu ise rahatımız varsın hayatımızın sonuna dek bozulsun.

    Duygular, davranışlar ve yönelimlerin tamamı toplum tarafından cinsiyetlere göre sınıflandırılmış haldedir. Bu kara düzen öylesine yerleşmiştir ki, bu düzenin dayattıklarına tamamen ters olan bir insan bile sırf düzen böyle emrettiği için sesini çıkaramaz hale gelip kendisini umutsuzca yontmaya çalışmaktadır. Bu sınıflandırılmalara uymayan kişiler de toplum tarafından birçok damga giyerek, korkulu bakışlarla toplumun öte tarafına itilir. Bu sınıflandırmaya uymayan insanlar da kendi ellerinde olmayan şeylerden dolayı yargılanıp toplumdan dışlandıklarını dile getirdiğinde bile toplum onları muhatap olarak bile kabul etmez. Sanki çok korkulan düşüncelerden çekinilmesi gibi, Orta Çağ'da bilimsel gelişmelerin arkasında duran insanların sorgusuz sualsiz öldürülmeleri gibi, günümüz toplumu da her türlü farklılığa karşı son derece korkak ve aşırı derecede serttir. Bu açıdan baktığımızda aslında çağımızın Orta Çağ'dan geri kalır bir yanı yok bana kalırsa. Toplumsal olarak dışlanma da dolaylı olarak bir ölümdür çünkü. Bir insanı dışlayarak, onun yaşamını devam ettirmesi için gerekli olan toplumun dışına ittirerek elinden tüm imkanları almış ve yıllar önceden ölüme mahkum etmiş olursunuz. Haksız yere ölüme mahkum edilen insanların öykülerinin de bir derlemesidir aslında Lubunya.

    Toplumdan dışlanan kesimin hayatlarını devam ettirebilmeleri için pek fazla seçeneği de yoktur aslında. Mesela hayat kadınlarının hep alt kesimden çıkmasının sebebi de budur aslında. Ayrıca toplumdan sürekli olarak dışlanan insanlar sanıldığı gibi kaba değillerdir, onlar yalnızca "tetikte"dirler, bu da doğal, beklenebilecek bir sonuçtur. Cinsiyet değişikliğine giden transseksüel bireyler de toplumdan itilerek sadece sınırlı para kazanma yollarına muhtaç bırakılmışlardır. Seks işçiliği de burada karşımıza çıkan ciddi bir konudur. Bir birey cinsiyet değiştirir, toplum onu anlayamadığı için dışlanır ve kendisinin de istemediği arzumadığı yollara girmek zorunda kalır. Toplumun bu insanlara baktığında düşündüğü tek şey onların ne kadar sapık insanlar olduğudur, çünkü sonuçta seks işçiliği yapıyorlardır (!) Bu öylesine büyük bir ironidir ki toplum bu şekilde kendi kendine birçok çelişkiye düşer aslında. Transseksüel bireyleri toplumdan iteleyen ve onlara para kazanmak için seks işçiliğinden başka çare bırakmayan toplum, bu çaresizliği bir sapıklık olarak görmekte ve onları tekrar ve tekrar dışlamaktadır. Ayrıca daha en başından, transseksüel birey cinsiyet değiştirme yoluna gitmeden dahi toplum o kişiden haz etmemeye başlar. Topluma göre o kişi sırf özendiği için ya da marjinal olmak için cinsiyetinden memnun olmadığını iddia ediyordur, ama gerçek tam tersidir aslında. Cinsiyet disforisi sanıldığı gibi sonradan kazanılan bir yeti, özenti ya da değişiklik isteği değildir. Bu uyumsuzluk trans bireylerin içinde doğdukları günden itibaren vardır. Bu uyumsuzluğu kendileri keşfedene dek onlar da kendilerini "normal" sanırlar. Bu açıdan röportajların belki de hepsinde, transseksüel bireyler kendilerini keşfetme sürecini anlatırken şu ifadeyi kullanmışlardır. "Dünyada bu halde bir tek ben varım sanıyordum." Yalnız değilsiniz... Bir düşünün, toplumun belirli nadir ve değerli renklerini oluşturacak bir kesimden bir insan bile kendisinin yalnız, toplumdan bağımsız olduğunu düşünüyor; toplum baskısı dediğimiz şey o denli fazla ki insanları kendi benliklerine bile yabancı hale getiriyor. Tıpkı Amerika'da siyahi komedyenlerin yine siyahi insanlarla dalga geçmesini andıran bir durum bu. İnsanın kendi kendine yabancılaşması. Ama bu açıdan kitapta da onların derinine indiğimiz transseksüel bireyler bu yabancılaşmayı bir noktadan sonra reddederek kendilerini tanımayı ve tanıtmayı cesaretle seçmişlerdir.

    Ataerkil düzen de aslında bu toplumsal cinsiyetin ve insanın kendine yabancılaşması kavramlarının en büyük sorumlusudur. Kadın ile erkek arasındaki farklılıkların saplantılı olarak vurgulanmasına ihtiyaç duyulması dahi bu konunun ciddiyetini gösterir bizlere. Toplumsal cinsiyetin gerektirdiği planlanmış farklılıkları her fırsatta dile getirir ataerkil sistem. Kadın böyle olamaz, der. Kadın güçlü olamaz, erkek onu teselli eder, erkek koruyucu kollayıcıdır. Eğer duygusal açıdan narin bir erkek görecek olursa hemen ikazlarına başlar ataerkilizm, böyle yapamazsın, sen erkeksin, erkek adam güçlü olur, gibi kalıplaşmış dayatmaları toplum aracılığıyla o kişiye iletir. Aslında bu dayatmalar daha çocukluğumuzdan itibaren başlar. Erkek çocuklara sürekli oyuncak silah, araba alırız. Bir erkek çocuğa mesela bir bebekle oynamak istediği zaman engel olunur hemen, o kız oyuncağı, diyerekten. Yani eşyalara, oyuncaklara hatta mesleklere bile bir cinsiyet yükler bu sistem. Cinsiyet takıntılı düşünce sistemi bu yüzden sadece insanlarla uğraşmakla kalmaz, hayatın kendisine dahi cinsiyet belirler. Başka bir yönden bakacak olursak, ataerkillik kadın cinsiyetini ortaya biyolojik nedenler koyarak ezmekle kalmaz ayrıca olası bütün farklı cinsel yönelim ve kimlikleri de yok sayar. Ortaya bir ideal erkek ve kadın figürü oluşturur ve bunlara uymayanları büyük bir kinle dışlar. Mesela onun standartlarına göre eşcinsel bir erkek toplumundan dışlanmalıdır, çünkü bir erkek ataerkilliğin belirlediği standartlara göre yalnızca kadınlara ilgi duyabilir. Böylelikle heteroseksüellik dediğimiz, bir kişinin karşı cinsiyetten birine ilgi duyma durumunu, 'olması gereken' bir durum olarak tanımlar ve topluma bunu empoze eder. Heteroseksüelizm dışındaki yönelim ve kimlikleri bu yüzden 'yanlış' ve 'hastalıklı' olarak kabul eder. Halbuki homoseksüellik de, transseksüellik de, biseksüellik de heteroseksüellik kadar normal ve olası cinsel yönelim ve kimliklerdir. Farklılıkları 'olmaması gereken' bir kefeye koyması bu sistemin topluma verdiği en büyük yanılgıdır.

    Toplumumuzda özellikle medya etmeni de homofobiyi, transfobiyi ve bifobiyi tetikleyen etmenlerden birisidir. Örneğin medya hep translara karşıdır, bir kavga veya haksızlık olduğunda sadece trans bireyin tepki gösterdiği kısmı topluma yansıtarak toplumu transfobiye teşvik eder. Medya manipülasyon için en etkili araçlardan biridir, özellikle de bizim toplumumuzda. Televizyon izlenme oranının bu denli fazla olduğu bir ülkede doğal olarak manipüle edilme ihtimali de doğrusal oranda artar. Fakat medya da kendi içinde ciddi çelişkilere düşmekte, fakat toplum manipüle edilmekten dolayı bunların da farkına varamamaktadır. Ekrana bazı trans gibi görünen fakat oldukça mantıksız hareketler sergileyen bazı itici kişilerin çıkması da medyaya göre toplumun transseksüelliğe soğumaları ve buna özenmemeleri için yapılmış bir uygulamadır. Ama bu da zaten baştan ölü bir fikirdir. Çünkü trans olmak ya da başka cinsel kimlik ya da yönelimlere sahip olmak özentiler, etkilenilerek olan bir durum değil, insanın içinde doğuştan gelen bir yönelimdir. Dolayısıyla medya da dışladığı şeyin ne olduğunu tam olarak bilmemekle birlikte, kendi içinde boş çabalara girer. Zaten bu durum tarihsel dönemlerde de böyle değil miydi? Bir fikir ya da durum dışlanır ama o dışlanan şeyin aslı asla bilinmezdi. Zaten bu bilinçsizlik yüzünden dışlamalar meydana gelir.

    Erkekten kadına cinsiyet değiştiren trans bireyler ataerkil bir düzende belirli yönlerden daha da çok sıkıntı çekiyor. Erkekliğin yüceltildiği bir toplumda erkek iken kadın olan trans bir birey toplum tarafından daha da çok aşağılanır. Çünkü erkeklik gibi "büyük bir nimet" (!) olan şeyi kadınlığa değişmek topluma göre ahmaklıktır. Kadın iken erkek olan bireyler ise bu kara düzende adeta yükselmiş gibi, rütbe atlamış gibi görünürler. Bu açıdan cinsiyetçi olarak bir yükselme, alçalma söz konusudur. Toplum bu değişiklikleri kabul edebilse dahi bir alçalma yükselme paradigması olduğu sürece kabul edilmek de bu açıdan bir işe yaramayacaktır. Çünkü toplum bu bireyleri hem kabul edebilmeli hem de ataerkilliğin dışında düşünmelidir. Bu kabul edilme konusunda röportajlardan birinde, kadın iken erkek olan Derya, yazarımızın işaretlenmesi gereken resmi belgelerde cinsiyet kısmına neyi işaretlendiği sorusu karşısında halen daha kadını işaretlediğini belirtir. Çünkü toplumun buna henüz hazır olmadığını söyler. Bu açıdan toplumun mantıklı bir şekilde kabullenebilmesi de büyük önem taşıyor. Bu ataerkil toplumda Derya kendini erkek olarak kabul edebilmiştir ancak toplumun o hastalıklı düşünme biçimini bırakıp, Derya'yı kendisinin beyan ettiği gibi erkek olarak kabul ederse asıl büyük adım atılmış olur. Toplumun içine düştüğü başka bir büyük hata da farklı cinsel yönelim ve kimliklere sahip insanları sapık olarak kabul edip, mesela bir lezbiyenin gördüğü tüm kadınlarla yatmak isteyeceğini sanmalarıdır. Sokaktan geçerken transseksüel bir birey ya da lezbiyen bir çift gördüklerinde çocuklarının gözlerini kapatmaya bile çalışırlar, bu durumu bir sapıklık olarak görerek. Oysa asıl sapıklık eşcinsel bir bireyin gördüğü tüm hemcinsleri ile yatacağını düşünmeleridir aslında. Heteroseksüel bireyler nasıl ki gördüğü her erkeği veya her kadını birlikte olunacak biri olarak görmüyorsa aynı şekilde homoseksüeller ve biseksüeller de bunu bu şekilde görmüyor. Toplum onları kendinden ayrı bir insan kategorisine koyacak kadar ileriye gitmiştir, bu örneklerden bunu anlıyoruz aslında.

    Bu röportajlarda aktivist olan trans bireyler de var. Yıllardır trans bir birey olan, hem kendi haklarını hem de kendi gibi başka bireylerin haklarını savunmaya çalışan cesur insanlardan birinin bir ifadesini çok doğru ve yerinde buldum. Bir mücadele gerektiren herhangi bir meselede; bu ister toplumdaki her türlü cinsel yönelimlere ve kimliğe sahip olan insanların toplum ve devlet tarafından kabul görmesi olsun, ister başka bir mücadele gerektiren durum olsun, bu mücadelenin içinde olan aktivistlerin bazılarında içine düştükleri bir umutsuzluk vardır. Hemen bir sonuca varılacağı yanılgısıdır bu. Mücadele zaten hemen sonuç veren bir şey de değildir aslında bir bakıma. Transseksüellik, homoseksüellik, biseksüellik 90'lı yıllara dek psikoloji dünyasında bir hastalık olarak kabul ediliyordu. Ama geçmişten beri verilen mücadeleler sonucu en sonunda gerçeğin ne olduğu anlaşıldı. Mücadele eden insan en başta önünde uzun bir süreç olduğunu kabul etmelidir. Üstün bir sabır işidir mücadele etmek. Hatta ve hatta mücadelesinin kendisinin çaba gösterdiği dönemden çok sonrasında da sonuç verebileceğinin de bilincinde olmalıdır. LGBTİ+ bireylerinin toplum ve devlet tarafından normal insan olarak kabul edildiği ülkelerde dahi bu, birçok mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Belki de bu mücadele başladığı zamandan beri, mücadele eden birçok insan bu başarılı sonucu göremeden yaşama veda ettiler. Ama bu demek değildir ki, onların çabaları boşuna olmuştur. Belki onlar mücadele ettikleri şeyin sonucuna, ödülüne şahit olamadılar ama binlerce kişinin bu sonuca ulaşmasına katkıda bulundular. Mücadele ederek ölmek mücadeleyi daha da kutsallaştırır bana kalırsa. Bizlerin mücadele ettiği şey bizi kapsamayacak olsa bile en azından gelecek nesillerin iyiliği için mücadele etmeye devam etmeliyiz. Umutsuzluğa düşüp sabırsız davranmamalı, her daim o mücadeleci ruhu diri tutmalıyız.

    Seks işçiliği yapmak zorunda bırakılan trans bireylerin deneyimlerinin tamamı aslında toplumun birçok kısmının gizli eşcinsel kategorisine girdiğini de gösteriyor. Kendilerinin tabiri ile. Aslında bu açıdan toplum da bir bakıma kendilerini tanımaktan, kendilerini yine kendilerinin dışladığı kişilerden biri olarak görmeye çok korkuyorlar. Şu zamana dek birçok trans, eşcinsel, biseksüel birey devletsel imkan olarak zaten sahip oldukları haklara ulaşamamış, her türlü kısıtlamaya uğramışlardır. Bu açıdan LGBTİ+ bireylerin aslında haklarını elde etme çabası yoktur, aksine onlar zaten haklara sahiptirler ama birtakım mecralar bunlara erişmelerine izin vermemektedir. Ayrıca şuna da dikkat çekmek istiyorum ki, bu konu yalnızca LGBTİ+ bireylerin sorunu değil, tüm toplumun sorunudur. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi toplumun o ışıltıya, beyaz renge ulaşması için tüm renklere ihtiyacı vardır. Onların uğradığı haksızlıklar genel olarak toplumun bir sancısıdır, olmalıdır da. Hayatımızda LGBTİ+ bireyler var, bunu öncelikle toplum olarak kabul etmemiz gerekiyor. Eğer insanlar belirli dönemlerde sırf ırklarından, ellerinde olmayan, doğuştan gelen şeylerden ayrımcılık gördüyse homofobi, transfobi ve bifobi de bir tür ırkçılık sayılmaz mı? Böyle olmayı onlar seçmedi. Ve böyle olmak da ne kötü bir durum ne de hastalık. Heteroseksüel insanlar ne ise aslında LGBTİ+ bireyler de öyle. Toplumsal cinsiyetçiliği ve ataerkilliği bir kenara bırakıp, tüm renkleri olduğu gibi kabul edip, karanlıklara gömülmekten kurtulmamız gerekiyor artık. Aksi taktirde yalnızca bir kaç tane renk ile karanlıklara gömülmeye mahkumuz. Işıl ışıl parıldayalım, tüm toplum olarak.
  • Kendi değerlerine göre yaşamazsan başkalarının beklentilerine göre yaşarsın.

    Ona da benim hayatım diyemezsin...
  • 55 syf.
    Söz konusu adam Halil Cibran ise, inceleme yaparken bile iki defa düşünmek gerekirmiş diyerek başlıyorum ikinci incelememi kaleme almaya...

    Bundan bir kaç ay evvel aynı kitaba bir inceleme daha yapmıştım. Çok geçmedi sildim. Kendimi o incelemeyi silmek mecburiyetinde hissettim. Çünkü o incelemede Cibran'ı ele alış şeklim başkaydı. Okuduğum kitaplarından yola çıkarak en saf niyetlerimle güzellemelerde bulunmuştum Cibran'a. :) İçeriği kısaca onun özgürlükçü düşünceleri, dünya vatandaşlığı, dil, dil, ırk, mezhep, dünya görüşü fark etmeksizin herkesi kucaklayışı ile alakalıydı. Yani bir çoğumuzun hasret kaldığı insan tipiydi. Ve benim de öyle. Ki çoğumuz da onu bu vasıflarıyla tanırız zaten. Dünya Vatandaşı diye bir kavram gerçekten varsa, bu kavramı en çok yakıştırdığım kişiydi Cibran. Peki ne değişti de farklı bir inceleme yazma ihtiyacı duydum? O incelemeyi silip şu an yenisini eserlerindeki 25. karede neler saklı olduğunu açıklamak için yazıyorum deyip abartmayacağım, tamam. :) Ancak gerçekten de eserlerinde bir buz dağının görünen kısmı var, bir de Titaniği bile batırmaya gücü yeten görünmeyen o dev kısım. Size az sonra bir gemiyi olmasa da farklı konularda yıkıma sebep olan o görünmeyen kısımdan bahsedeceğim.

    Arap edebiyatına büyük ilgim olduğunu beni tanıyanlar bilirler. İmkanım varsa eğer ki Arap yazarların eserlerini genelde ana dilinden okumayı tercih ederim. Ancak Cibran'ın ve bir kaç bilindik yazarın eserlerini okuduğumda kullandıkları dilde beni rahatsız eden bir şeyler olurdu. Bir cümleyi tekrar tekrar okuyup, hiç bir anlam çıkaramayıp sözlük kullandığım, sözlükle bile çevirdiğimde beni tatmin etmeyen cümle yapıları ile karşılaştığım olurdu. Ancak bu durumu diğer Arapça eserlerde yaşamazdım. İlk başlarda kitabın basımından, yayınevinden, parça parça fotokopilerin zımbalanarak kitap haline getirilmesinden yani okuduğum kaynakların kalitesiz oluşundan gibi sebeplerden bilirdim. Ancak bu durumla sürekli karşılaşmak beni rahatsız edince bir bilene danışmak gerek diyerek çıktım bir araştırma yolculuğuna. Ve sonuç olarak büyük şaşkınlık yaşadım, sizler belki ben zaten fark etmiştim diyeceksiniz, belki de yok artık diye başlayan cümlelerle kendi düşüncelerinizi paylaşacaksınız. Bilemiyorum. Fazla uzatmadan gireyim konuya.

    Halil Cibran (Jubran Khalil Jubran) 1883 yılının bir kış günü Lübnan'da dünyaya gözlerini açar. Doğar doğmaz hem Hristiyan hem de Arap olmak gibi bir çelişkinin içine düşer ki bunu çelişki olarak ilerleyen yaşlarında kendisi dile getirir ve bu durumdan belki de ölene kadar hep büyük bir rahatsızlık duyar. Çünkü ona göre Araplık Müslümanlıkla bağdaşan bir durumdur. Bu çelişki, insanların onu müslüman sanışı onu kimliksizliğe sürükler. Dinini de, ırkını da bir karambole atar ve hiç bir zaman bu iki özelliği hakkında net bir çizgi çizmez. Hep aradadır, araftadır. Ona ne Hristiyan demek mümkündür ne de Müslüman. Hatta konu ile alakalı şöyle bir sözü vardır: "Göğsümün bir tarafında İsa, diğer tarafında Muhammed oturur."

    Dönelim kaldığımız yerden çocukluğuna. 8 yaşında babası vergi kaçakçılığından hapse düşer ve hemen ardından ailesinin varına yoğuna el koyulur. Başlarını sokacak bir evleri bile yoktur artık Lübnan'da. Çaresiz kalan aile (Cibran'ın annesi ve kardeşleri) Amerika'nın Boston eyaletine göç ederler. Cibran burada göçmen çocuklar için hazırlanmış bir sınıfta eğitim görmeye başlar. Yetenekli de bir çocuktur. Çizdiği kara kalem çalışmaları ile öğretmenlerinin dikkatlerini üzerine çekmeyi başarır. Elinden tutan diğer yetenekli genç kadınlar sayesinde bir anda kendini sanat camiası içinde bulur. Tabi bunu duyan babası durumdan hiç hoşnut kalmaz ve bir mektupla oğlunun Lübnan'a dönüp, Arapça eğitimini tamamlamasını ister. Babasını kırmak istemeyen Cibran 1898 yılında tekrardan Lübnan'a döner. Beyrut kentinde bulunan Mehadül Hikme adındaki Arap okuluna başlar. Arapça eğitiminin yanı sıra İncil'e de merak salan Cibran her iki konuda da eğitimini tamamladıktan sonra tekrardan Amerika'ya dönüş yapar.
    Amerikaya dönüşünün ardından resim yeteneğinin yanında kaleminin gücünü de ortaya koyup kendi dilinde eserler vermeye başlamıştır. Kendisi gibi çeşitli sorunlardan ötürü Arap ülkelerinden Boston'a göç eden diğer Arap şair/yazarlarla bir edebiyat akımı başlatmışlar, adına da Mehcer Edebiyatı demişlerdir. Yani "göç" edebiyatı. Bu akımı temsilen bir de dernek kurmuşlar, hızla eserler ortaya koymaya, bir de dergi yayınına başlamışlardır. Bu kişilerin başında Cibran Halil Cibran, Mihail Nuayme, Emin er-Reyhani ve İliyya Ebu Madi bulunmaktaydı.

    Bu edebiyat akımı, alışılageldik Arap edebiyatından çok farklı niteliklere sahipti. Bu sebepten ötürüdür ki bu akıma mensup şair ve yazarlar kendi toplumları tarafından dışlanmaya maruz kalmışlardır. Çünkü bu yazarlar Endülüs Edebiyatını yeniden canlandırmaya yönelik bir çalışma izleyip her ne kadar bu akıma bağlı kalmaya çalışsalar da Batı'dan etkilenmişler ve eserlerinde sıra dışı bir üslup benimsemişlerdir. Eleştiriler arttıkça artmaya devam eder. Bu akımı mistik bir edebiyat olarak niteleyenlerden tutun, psikolojik bir edebiyat akımı diyenlere kadar her kafadan bir ses yükselmeye devam eder. Ki psikolojik bir akımdır diyenlerin de bana göre haklılık payı vardır. Sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz.

    *Çeşitli sebeplerden ötürü göçe mecbur edilmiş şair/yazarların eserlerinde sürekli gurbet ve vatan hasreti konusunu işlemeleri
    *Doğar doğmaz hem Arap hem de Hristiyan olmak gibi bir çelişkiyi üzerlerinde taşımaya başlayan bu kişilerin, bir de geldikleri yere adapte olma çabaları
    *Benliklerini sürdürme arzusunu içlerinde taşırken bir yandan da yavaş yavaş asimile olmanın verdiği iç sıkıntısı
    *Bu kimlik bunalımının üzerlerindeki ağır etki, dini, dili, ahlak anlayışını reddetme, düzene başkaldırma
    *İnsanları bir kimliğe bürüyen, sınıflandıran her şeyden kaçış
    *Özgürlükçü düşünceler
    *Tüm bu karmaşa içinde işledikleri melankolik konular, karamsarlık, hayatın insana yaşattığı türlü sıkıntılar
    onların yaşadığı psikolojinin yansıması bir edebiyat akımıdır aslında belli bir noktadan bakıldığında.

    Tüm bunlar yetmez gibi büyük bir eleştiriye daha maruz kalır genç yazarlar. Genç yaşta ülkelerinden göç etmek zorunda kaldıkları ve bir Batı ülkesine yerleştikleri için karşılaştıkları dil çatışmasından dolayı ana dilleri yavaş yavaş yozlaşmaya başlamıştır. Çeşitli yazım hatalarına düşerler haddinden fazla sert tepkilerle karşılaşırlar. Artık Arapça'yı bırakmaları, bulundukları ülkenin dilinde yazmaları konusunda ağır baskılara uğrarlar. Ve artık daha fazla dayanamayıp, İngilizce, Fransızca gibi dillerde eserler vermeye devam ederler.

    Asıl konuya henüz daha yeni geldik. Biliyorum buradan öncesini biraz fazla uzun tuttum, ancak öncesini aktarmadan buraya geçiş yaptığımda şimdi anlatacaklarım havada kalacak ve bir çok soru işareti oluşacaktı zihinlerde. Tüm bu eleştirilere sıkıntılara rağmen bir anda bu kişilerin özellikle de Cibran'ın yıldızı bir anda parlıyor. En çok okunan isimlerden birisi haline geliyor. Kitapları git gide yaygınlaşıyor. Derken sorunların peşini bırakmadığı Cibran büyük bir sorunla daha karşılaşıyor. Hem de ne sorun! Kilise tarafından toplumun ahlakını bozmaya ve din anlayışını yıkmaya yönelik çalışmalarından dolayı aforoz ediliyor. Anlaması güç gibi geliyor. Bu adam ne yapmış olabilir ki kilise tarafından aforoz edilecek kadar? Anlatayım, bakalım ne yapmış...

    Kalemini satmak diye bir tabir duydunuz hiç daha önce? Ya da kalemi satılmış yazar? Duymadıysanız da şimdi açıklayacağım. Amerika tarafından kaleminin gücü keşfedilen Cibran, gurbette geçirdiği yokluk zamanında hayır diyemeyeceği bir teklifle karşı karşıyadır. Amerika ona çeşitli ideolojiler sunar, bu ideolojileri yansıtırken kalemini konuşturmasını ister ve karşılığında kitaplarının satış propagandasını yapacağını söyler. Şahsi bir idelojiyi benimsememiş bir çok yazar için bu çok cazip bir tekliftir. Ve demek ki Cibran için de öyleymiş ki teklifi kabul eder. Sunulan ideolojiler kimine göre masum, kimine göre ahlaksızlık boyutundadır.

    *Toplumdaki evlilik ve aile anlayışının yıkılması temel amaçlar arasındadır.
    *Dinler yok edilmelidir, din kavramı ortadan kalkmalıdır.
    *İnsanlar arasında Dünya Vatandaşlığı kavramı yaygınlaştırılmalı ve kimlikler yok edilmelidir. (Cibran'ı en çok mutlu eden, belki de bu teklifi kabul etmesine sebep olan madde bana öyle geliyor ki bu maddedir.)

    Bu ve buna benzer maddeler ışığında eserler ortaya koymaya başlamıştır Cibran. Basılan eserleri hızla tükenmektedir. Satış propagandaları işe yaramış, hedefe ulaşma yolunda hızla ilerlemektedirler. Toplumda bir takım sorunlar patlak vermeye başlamıştır. Cibran'ın da birliktelik kurduğu -net bilgi değil, benim duyduğum 12- evli kadın, ve daha bir çok evli kişi evliliğini sonlandırma kararı almıştır. Bir kişiye bağlı kalmayı saçma bulup ve aile kurumunu gereksiz görenler yaygınlaşmaya başlamış, boşanmaların ya da aldatmaların önüne geçilemez hale gelmiştir. İnsanların din öğretilerine başkaldırması ve bunu toplu bir hareket halinde sürdürmesiyle din kavramı tamamen yıkılmaya başlamıştır.
    SONUÇ: Cibran kilise tarafından önce aforoz edilir sonra sürgüne gönderilir.

    ***Kısa bir özet geçip konuyu toparlayacak olursak işin aslı şudur; Cibran'ın yaşadığı gurbet hayatında aldığı belli yaralar vardır ve kalemi de oldukça güçlü biridir. Bunun farkına varan Amerika ona ideolojilerini aşılayıp kalemini satın alır. Sonuç olarak her iki taraf da kazanır.

    Bu durumda sıkıntı görenler de olacaktır, ne bunda gayet normal diyenler de. Ben bu konuda şahsi bir yorumda bulunmayacağım, yorum hakkı sizlerin olsun..

    Peki bu kadarıyla bitiyor mu? Hayır... Arap Edebiyatında şöyle bir gelenek vardır; her bir edebiyat akımı için ülkelerde dernekler kurulur ve eski eserlerin canlılığını koruması adına çalışmalar yürütülür. Ancak ne var ki Mehcer Edebiyatının dernekleri tüm ülkelerde bir anda kapatılır, üstelik diğer derneklerde hiç bir problem yokken. Bu büyük bir problemdir, çünkü bu kişilerin eserleri basılmaya devam edilmeli, unutulmamalıdır. Benim de üniversitede kitaplarını bizzat ders kitabı olarak okuduğum Hüseyin Yazıcı isminde bir Arap Edebiyatı uzmanı ne hikmetse bir anda Amerikaya gider. Uzun süre orada kaldıktan sonra devasa bir tez ortaya koyar. Konu: Mehcer Edebiyatı. En çok üzerinde durulan isim: Halil Cibran. Ve tezde bunların hiçbirisinden bahsedilmez. Cibran, gurbette ömrünü geçirmek zorunda olan, türlü baskılara ve eleştirilere maruz kalmış, tek derdi edebiyat olan, buna rağmen türlü sıkıntılar çekmiş bir yazardır... Okusanız Cibran'a acırsınız. Kendi düşüncelerini neden Amerikada yazma ihtiyacı duydu diye insan düşünmeden edemiyor.

    --------------------
    Ve son olarak ERMİŞ kitabına bir kaç cümlelik yorumda bulunup konuyu noktalayacağım. Kitabın orijinal adı NEBİ'dir. Yani peygamber demek. Ancak zannediyorum ki tepkilere yol açmaması açısından ya da farklı sebeplerden dolayı öyle uygun gördükleri için Türkçe'ye "Ermiş" olarak çevrilmiştir. Arapça'da Ermiş kelimesinin onlarca karşılığı varken yazar neden peygamber anlamına gelen bir kelime tercih etmiş o da ayrı bir tartışma konusudur. Kitapta benim en çok dikkatimi çeken nokta şu idi. Ermiş sıfatına sahip kişi yani El Mustafa, yıllardır kaldığı kentten eve döneceği zaman halk tarafından durdurulur ve kendisine çeşitli sorular yöneltilir. Oldukça bilgili, görmüş geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş nitelikte birisi olan Ermiş, yöneltilen her bir soruya şiir niteliğindeki cümleleriyle yanıtlar vermektedir. Aşk, evlilik, güzel, özgürlük, suç, ceza nedir gibi onlarca soruya cevap verdikten sonra, "Din nedir?" sorusuna cevaben "Bugün başka bir şeyden bahsettim mi ki? diye cevap vermesidir.

    Din kimilerine göre gerçekten de budur, güzellikle yaşamak, kötülükten uzak durmak, ahlaklı olmak. Ama bu anlayışın kilise ile çok uyuşan bir yanı yoktur, çünkü kilisenin ve kutsal kitabın insanlara aşıladığı belli din öğretileri vardır. Cibran bu sözüyle tüm bu anlayışın önüne geçmiştir ve kilisenin tepkisini çekmeye başlamıştır. Kitaptan bu örneği yukarıda anlattıklarıma istinaden, kendisine sunulan ideolojiyi kitaplarına nasıl işlediğini belirtmek ve biraz daha somutlaştırmak adına verdim. Sizler dikkatle okuduğunuzda buna benzer bir çok şeyin farkına varırsınız zaten. Ben ilk okuduğumda tüm bunlardan habersiz olduğum için pek farkına varamamıştım, ancak şimdi okuduğumda anladığım şeyler çok daha farklı oluyor.

    // Kitapla alakası yok ama Cibran ile aynı durumda olan hepimizin de çok iyi tanıdığı bir yazar daha var; Amin MAOLUF. Anlattığım çoğu şey onun için de geçerlidir. Ölümcül Kimlikler kitabında konuya hiç vakıf olmamama rağmen onun da kimliksizlik savunması, kendisini Cibran'a çok benzetmeme sebep olmuştu. Zaten araştırdıktan sonra onun kaleminin de Amerika elinde olduğunu öğrendim. Onun kitaplarını okurken de bu anlattıklarımı göz önünde bulundurarak okuduğunuzda önceden fark etmediğiniz sonradan gözünüze çarpan çok şey olacaktır. //

    Bu ikinci incelememde, diğerini sildiğimden beri yaptığım araştırmaların sonuçlarına genel hatlarıyla değinmeye çalıştım. Buna rağmen biraz uzun oldu. Sonuna kadar okuyanlara vakitlerini ayırdıkları için teşekkür ederim. Bol kitaplı günleriniz olsun...
  • 151 syf.
    ·Puan vermedi
    Savaşlar her zaman bir yıkım bırakır arkalarında. Bu yıkım bir maddi hasardan daima çok daha fazlasını insan ruhunda yaratır. Tabii sosyal hayatın ta içinde de yaratır. Savaşa nasıl baktığınız çok önemli bir ayrıntıdır. Bir savaş bir sürü ahlaksızlıktır mesela. Ahlaksızlığın geniş tanımı içinde en kötüsü yaşanır savaşta bile bile ahlaksızlık.

    “Ne güzel ne pis şey bilmek! Her şeye rağmen bunu istedim, ne pahasına olursa olsun bilmek istedim! İçimde öylesine büyük bir ahlaksızlık var ki, en korkunç kelimeleri kussam bile yetmez! Kussam bile kustuğum için mutlu olacağım. Kimse benden daha ahlaksız değil. Bildiğim için ahlaksızlık fışkırıyor her yerimden, bildiğim için mutluyum.”

    Bilmek bir tarafa savaş bir sürü bilerek yaşanan ahlaksızlıklar içinde bir mücadele. Kendinle mücadele, şartlarla mücadele, hayatta kalma arzusu ile birlikte bir mücadele. Oysa basit anlamda insanın insanla mücadelesi. Başlangıç ise kendinin kendi ile ve etrafı ile savaşı. Savaşın başlangıcı bir insanla mücadele ise bir tarafı suç bir tarafı da kurbana denk gelir.

    “İnsanlığın kendinden duyduğu korkuyu seviyorum! Sadece iki yol varmış gibi geliyor ona: Suç ya da kölelik. Aslında haksızda sayılmaz; ama suçlu da sadece suça göre köleliği görmekte üstüne yoktur. Genel olarak suçu ona bir kader, kaçınılmaz alın yazısı gibi gelir. Ya kurban? Kuşkusuz; ama kurban lanetli değildir, çünkü o tesadüfen kurban durumuna düşer: Alın yazısı sadece suçluya isabet eder. Öyle ki hükümran varlık bunaltıcı bir tutsaklığa yükümlüdür, özgür insanların durumu gönüllü uşaklıktır. Gülüyorum. Doğal olarak! Yüce insanlık, alçak görünmekten başka elinden gelmeyen suçlunun isteğine cevap veriyor! Köleler bile bu lanetli alanı suçluyua ayırıyorlar; dışında kalsa kendine hizmet ettirmeyi Öğrenir. Ama lanet göründüğü gibi değildir; lanetlilerin inlemelerine ya da gözyaşlarına mutluluktan ayıran yer, bir kum tanesinin gökyüzünde kapladığından fazla değildir!”

    Bu kurban ve suçlu arasında yaşananlar ne olursa olsun bir duygu seli akar ve insanlığın ortak dilidir tüm duygular. Duyguların sonuçlarında çıkan eğlemi birbirinden ayırmak oldukça zordur.

    “İnsana özgü her şey insana kurulmuş bir tuzaktır: Ne yaparsak yapalım, hiçbir düşüncemizin bizi aldatmasına ve eğer hafızamız yeterince güçlüyse belli bir süre sonra da güldürmesine engel olamayız. En korkunç çığlıklarımız bile sonunda bir şakaya dönüşür; uçuk oldukları işitenler bir süre sonra endişe etmekten sıkılırken, çığlığı atanlar da kendi hallerine şaşmaya başlar. Hatta çoğu zaman en büyük mutsuzluklarımız bile anlamsızdır: mutsuzlukların temeli çekim gücüdür; önündeki iki yüzlülüğü görmemizi engelleyen de budur. Aslında, namussuzlukla bağlandığımız cümlelerden başka mutsuzluk yaratacak hiçbir şeyimiz yoktur. Bu nedenle, akli denge en dar kafalıların işidir, çünkü bilinçlilik dengeyi yok eder: yarattığı şeyi sürekli yalanlayan aklın işlevlerini dürüstçe kabullenmek tehlikelidir. Yaşam üzerine bir yargı, sadece son konuşanın dile getirdiği hakikat doğrultusunda anlamlıdır ve akıl ancak herkesin hep bir ağızdan bağırdı ve kimsenin bir şey duymadı anda rahatlar: Çünkü “var olan”ın ne olduğunu o an ortaya çıkar.( En sinir bozucusu ise bunun yalnızlık anında, sadece hafıza yoluyla ortaya çıkması ve bu sırada hem kendini onaylayanı, hem de yok edeni keşfetmesidir; öyle ki, önce varlık sürdürmek için yakınır, sonra da varlık sürdürmek için yakınma gerekliliğinden yakınır.)”


    İnsanlık kendini ifade etmenin yolunu kelimelerle bulmuş. Beden dili ise ikinci plana itilmiş. Bu nedenle beden ve kelimeler pek çok savaşı yazmış. Bedenler ölerek kelimeler ise yazarak okunarak. Bir mücadele ise kendinden başlayıp genele yayılır. Savaş ise bir çok parametreden oluşan bir bütündür. Ve bazen tümden gelirsin bazen de tüme varırsın. Kişisel bir yıkımın ortasında kendinle kurallarla başlayan ahlak din ve toplumsal kuralları sorgulayan yazılar da içinde bir tek savaş kelimesi geçmese bile anlatır savaşı. Kişiller bazında şartlat bazında sorgulama ve bilmek bazında.
    Savaş bir yanıylada deliliğin kıyısıdır gerçeklik ve tüm bilinen normlar kaybolur yerine olağanüstü başka dinamikler alır. İki kardeşin yaşamını savaşa benzeyen dinamikleri de bize bir sürü şey anlatır. Kimlik yıkımı, dinsel kavram sorgusu, ahlak kavramı sorgusu vardır bu kişisel ve özel ilişkide. Savaş ise bunun yansımasıdır. Bir sürü yerinden bağlıdır bu kişisel süreç kitlesel histeri ve hezeyanın doruk noktası savaşla. Bir deliğin kimlik bunalımının ortasında iki kardeşin yaşadığı süreçler bir sürü boşluk bırakarak yazılmış romanda. Kurgısundan çok içeriği ve dil ilginç. Kurgusu büyük tabblo da anlamlı tek tek anlamı bulmak zor. Yap boz parçaları gibi işin aslı. Bir sürü derin cümlelerin felsefik bağlamda bir bütünlük oluşturduğu bir kurgu.
    Karakter seçimi özel elbette bir kardeş olarak ikiz seçmiş yani sınırları yine belli olmayan iki güç. İki alan iki “taraf” aslında sınırları belirsiz. Tıpkı savaş gibi toplumlaro yok eden arkasında bir yıkım bırakan savaş gibi. Sınırları brlirsiz kaygan bir zeminde yazmış yazar. Bir süreci özetlemiş bize ait olmayan içimizde yaşadığımız dışımıza taşan tıpkı savaş gibi.
    Keyifli okumalar!
  • 128 syf.
    ·1 günde·9/10
    Genel anlamda varlığı, özelde ise insanın kendi varlığını anlamlandırma noktasında felsefenin çok büyük bir rolü vardır. Temelde bir düşünme eylemi olan felsefe insan faktörünün olduğu her yer ve zamanda mevcuttur. Burada değişmeyen şey felsefenin varlığı ise de her insan ve toplumda yapılan felsefenin niteliği ve niceliğinde farklılıklar söz konusudur.

    Ömer Mahir Alper’in kaleme aldığı Felsefenin Doğası adlı eser, bize felsefenin ne olduğu, özü, nitelikleri, niçin gerekli olduğu; felsefe tarihçisinin özelikleri, görevleri; felsefe tarihinin nasıl yapılması gerektiği ile ilgili bazı fikirler teklif etmektedir. Kısacası eserde “felsefenin felsefesi” (metafelsefe) yapılmaya çalışılmaktadır. Alper, kitabında topladığı bu düşüncelerinin on yıllık gözlemleri ve okumaları sonucu ortaya çıkan semereler olduğunu belirtmektedir. Aralarında konu bütünlüğünün gözetildiği yazılardan oluşan ve aforizma-deneme tarzında kaleme alınan eser iki bölümden oluşmaktadır. “Birinci Kitap” adı verilen ilk bölüm 82; “İkinci Kitap” adı verilen ikinci bölüm ise 176 parçayı ihtiva etmektedir.

    Alper, eserin önsözünde felsefenin günümüzdeki durumundan yakınmaktadır: “İnsanın özünden fışkıran felsefe bir hakikat araştırması, bilgece bir hayatın esası olmaktan çıkarılıp araçsallaştırılmakta ve nihayetinde bir metaa dönüştürülmektedir” (s. 7). Bu bağlamda ilk bölümde felsefenin ne olduğu/ne olması gerektiği hususunda görüşlerini belirtmektedir. Ona göre felsefe, tüm kavramlar gibi henüz tamamlanmış bir varlığa sahip değildir. Felsefe her ne kadar diğer varlıklar gibi var olan özelliğine sahip olsa da “ben” felsefeyi düşündüğümde hem onun içinde hem de dışında olurum. Ancak diğer varlıkları düşünmem için onların benim dışımda bir varlıklarının olması yeterlidir. Yine diğer varlıklardan farklı olarak benim felsefeyi tanımlamam mümkün değildir. Zira felsefe durağan bir varlık değildir. O sürekli zaman ve mekân ile beraber değişim ve dönüşün halindedir. “Felsefenin doğası, onun belirli bir tanıma hapsedilmesine engeldir. Çünkü onun doğasının bir niteliği, var olmakta olan bir varolan olmasıdır” (s. 13). Alper’e göre her ne kadar felsefenin tanımını yapmak mümkün olmasa da, yine de felsefe hakkında aslî bir bilinç mümkün olabilmektedir.

    Sonuç olarak Alper’in kaleme aldığı Felsefenin Doğası, genel olarak yazarın hatırı sayılır bir sürede edindiği bilgi birikimini aktarmasından dolayı olsa gerek tartışılır meseleler ihtiva ettiğini söyleyebiliriz. Eserde yer yer tekrarlara düşüldüğü de olmuştur. Ancak farklı yerle konu bütünlüğü sağlamak adına yapıldığı düşünülen bu tekrarların çok dikkat çektiğini söyleyemeyiz. Alper’in bu eseri felsefî konulara en az orta düzeyde hâkim olan okuyucular tarafından zevkle okunacağını belirtmemiz gerekecektir. Deneme tarzında kaleme alınan eser, yıllarını hakikat arayışına adamış bir filozofun felsefe hakkındaki okunmaya değer mülahazalarını ihtiva etmektedir. Felsefenin Doğası, felsefî meselelerde yol kat etmiş ya da bu yolda ilerlemek isteyen beyinlere, felsefeyi farklı bir perspektiften görmeleri için bir şans vermektedir.
  • İnsan, felaketleri, ölümleri, yıkımları uysallaştırmanın, gündelik hayatın dar duvarları arasına sıkıştırmanın bir yolunu hep bulur ama bu gene de onu kurtarmaz. Acı hep vardır, hep devam eder.
    Aslı Erdoğan
    Sayfa 133 - Everest