• Meliha
    Meliha Dr. Hakan Çoker'le 100 Soruda Doğal Doğum'u inceledi.
    224 syf.
    ·3 günde·10/10 puan
    Her anne adayının kafasındaki sorulara cevap bulabileceği bir kitap. Normal doğum aslında tabiatımızda olan doğumun olduğunu söyleyen bir kitap. Okurken hiç sıkılmadım söyleşi tarzında zaten. Bilgilendirici yönlendirici ve gerçekten olumlu düşünceler yüklenmemi sağlayan kitaplardan biri oldu. İncelemeyi yapmakta çok geç kaldım kitabı okurken yapsaydım yazacak daha çok şeyim olurdu...
  • 262 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayazıd'dan sonra "şehzadeler kavgası" diye anılan devrin tarihi romanı... Atsızın Bozkurtlar'da başlayan Orta Asya'daki hayat kavgasının Anadolu'da devamı. Ana karakter Deli Kurt, İsa Çelebi'nin meçhul bir oğlu, dramı ise 264 sayfa gözüksede aslında daha fazlası... Herkesin bir kitabı bitirdikten sonra etkilendiği, hayatına yer eden bir roman karakteri vardır. Ruh Adam'ı okuduktan sonra hiçbir kitap beni böyle etkileyemez demiştim, bu etki Deli Kurt'u okuyana kadar sürdü. Ah Gökçen kız, ah Melek Hatun... Bir kadın bakış açısıyla okunduğu zaman roman etkiyi çok fazla değiştiriyor aslında. En çok etkileyen Gökçen kız oldu. Hep bekledi, beklemeleri bitmedi. Nihayete erdiremedi beklemeyi. Zaten erseydi roman bu kadar etkileyici olamazdı sanırım. Eleştirdiğim kısım doğru mudur yanlış mıdır bilemem; Murat gidiyor aylarca gelmiyor Gökçen ise o tepede sürekli bekliyor kavalıyla. O beklerken Melek hatun gebe kalıyor. Sözde Deli aşık kurt ama Hatun yine de hamile işte. Tabi bir de o dönemin özelliklerine göre yorumlamak gerek.
    Bir kızım olursa adını Gökçen koyacağım demiştim romanın ortalarında, bitirince vazgeçtim. Kaderleri benzemesin... Ne analık kaldı, ne yâr kaldı, ne yurt kaldı.
  • 96 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    “Şiir insanı varoluşsal düzlemde bireysel ve toplumsal bütünselliği içinde yakalayarak ele almalıdır. Kuru bir ideolojik söylem şiire bir şey kazandırmaz, bütüncül bir yaklaşımla şiirini kuruyorsan yeni insanın estetiğinin oluşumuna bir katkı sunuyorsun demektir.”

    Mustafa Güçlü, beşinci şiir kitabını Sizden Önce Geçtim adıyla yayımladı. Bir Türkmen yörüğü olarak Toroslar’ın doruklarından derin vadilerine süzülen akıcı şiirleriyle bizi bir şamanın derin kederlerle örülmüş kıl çadırlarına, bazen de bir işçinin kirli ve kutsal kasesiyle su ikram ettiği grev çadırına konuk ediyor. Şiirin melankoli ve bencilliğe köküne kadar battığı günümüzde Sizden Önce Geçtim şiir kitabıyla okuruna seslenen Mustafa Güçlü’yle günümüz şiirini konuştuk.

    Şair Mustafa Güçlü kimdir?

    Mustafa Güçlü, Akdeniz’in kıyıcığında, anamın deyişiyle ilk yağmurlar başladığında 1965 sonbaharında doğmuş, pamuk tarlalarının kavurucu sıcağında ilk kez ezen ve ezilen ilişkisini sorgulamış biridir. Çocukluğum Toroslar’ın eteklerinde şimdi kırıntıları bile kalmayan sığla ormanlarının arasında, hiç dinmeyen yağmurların efsanevi atmosferinde geçti. Sonra İstanbul’da üniversite yıllarım başladı. Dönemin öğrenci hareketliliği içinde aktif şekilde yer aldım. Edebiyat Fakültesi Öğrenci Derneği’nin ilk kurucuları arasındaki yedi kişiden biriydim. Tabii aktif mücadele çeşitli gözaltı, yargılanma ve hapislik gibi olağan durumlara da yol açtı. Yitirdiklerimiz, özlemlerimiz,yarattığımız değerlerin güzel bir anısı olarak yaşıyor şimdi.

    Abdurrahim Kılıç: Uzun soluklu bir şiir serüveniniz var, neden şiir ve neden şiirde ısrar?

    Mustafa Güçlü: Bir röportajda çocukluğumda göçer çadırlarına giderek halk hikâyeleri, masallar ve deyişler dinlediğimi belirtmiştim. Kara çadırın içindeki sözlü tarihin bilgesinden nefes aldım, halk kültürünün anne sütü gibi apak enginliğiyle doldurdum kalbimi. Hala bu alanda derleme çalışmalarımı gelecek kuşaklara aktarmak için elimden geldiğince sürdürüyorum. Geçmişteki bu yaşanmışlıklarımın şiir serüvenimde önemli bir yer tuttuğuna inanıyorum. Yeniyi kurmak, insanlık tarihinin ürettiği birikime bilinçli yaklaşmak, o birikimden yararlanmakla olur. Edebiyatçı bozkırda suyu arayan biri gibi ana damarı bulmak, o pınardan kana kana içmek sorumluluğuyla karşı karşıyadır.

    Neden şiirde ısrar ettiğime gelince: Şiirle başladım sanat serüvenime, sözel tarihten beslendim, sonra modern şiirimizin ustalarıyla tanıştım üniversite yıllarında. Şiir dışında henüz yayımlamadığım çalışmalarım var: Deneme, roman gibi, ama asıl yoğunlaştığım alan şiirdir. Şiirin bir birikim ve yaşam deneyimi sonucu şekillenen kendine özgü bir tür olduğunu düşünüyorum. İşte bu nedenle şiir.

    AK: Şiir size göre toplumsal bir algıdan mı yoksa bireysel bir sızlanmadan mı beslenir?

    MG: Genç biri için şiirin başlangıcında bireysel sızlanmalar şiire dahil olabilir. Bu şaire şiir yazma konusunda itici bir zemin de hazırlayabilir. Fakat şair şiirini geliştirdikçe öznellikten toplumsal olana doğru bir seyir içinde olmalıdır. Toplumun değişim ve dönüşümüne şiir estetik bir katkı sunmak zorundadır. Bu bağlamda şiir yıkıcı ve provokatiftir. Düne ait gericileşmiş ne varsa dinamik yapısıyla yıkıp geçmelidir. Bakmayın siz, şiiri toplumsal dayanaklarından soyutlamaya çalışarak yapay bir şiirin peşinde koşanlara. Onlar bugünkü sanat ortamını yapılandırmaya çalışanların şiirin sadece bireysel konularla kişisel bunalımların yansıtılmasıyla yazılabileceği safsatasını. İnsanlıktan birazcık nasibini almış biri kapitalizmin dayattığı yıkım çağında ben kendimi anlatıyorum diye insanlığa ve çağına karşı sorumluluklarından sıyrılamaz. Kısacası bireysellik ve toplumsallık şiirde iç içedir. Şiir sızlanmayı değil şikâyet edilenlerden kurtulmayı, bu bağlamda da bireysel ve toplumsal kurtuluşu işaret eder.

    AK: Son günlerde tartışılan toplumcu şiir, devrimci şiir, imgeci şiir tartışmalarının neresindesiniz, değerlendirmeniz nedir?

    MG: Toplumsal muhalefet geri olduğu için toplumcu şiir yukarıda bahsettiğim sermaye merkezli müdahaleler yüzünden günümüzde pek görünür değil.

    Sermaye gücü ya da yayınevi, dergi vb. üzerinden kafa kol ilişkisiyle örgütlü davranan modern-postmodern şiir anlayışındaki şiir klikleri piyasayı manipüle eder durumda. Onlara göre bizim yazdığımız müzeye kaldırılması gereken Marksist estetiğin şekillendirdiği modası geçmiş ürünler. Varlık dergisi gibi köklü bir dergi bile toplumcu şiire kapılarını sıkı sıkıya kapatmış durumda.

    Bana gelince şiirimin toplumcu damardan beslenen doğal olarak imgeyi içselleştirerek gerçeklikle bağını kurabilen devrimci gerçekçi-imgeci bir çizgide olduğunu düşünüyorum. Bu konular üzerinde gelecek günlerde bir grup arkadaşla bakış açımızı ortaya koyan bir metin hazırlığımız da var.


    AK: Şiir kitabı yayımlayan yayıncılara ve şiir ödüllerine karşı son zamanlarda radikal çıkışlarda bulundunuz, sebep?

    MG: Ödülleri piyasacı edebiyatın, devrimci şiirin önünü kesmek için manipüle organizasyonlar olarak düşünüyorum. Özellikle yayınevleri, editörler belirli bir algının yaratılması için bir merkezden yönetiliyorlar. Bunlara güdümlü seçici kurullarınca işaret edilene sayfalarca ödül gerekçeleri ekleniyor ki çok gülünç geliyor bana. Bütün yaşananlar kapitalist sistemin edebiyata müdahale etme, iğdiş bir sanat yaratma çabalarının sonucudur. Ülkemizde 12 Eylül’le birlikte hız kazanmış bilinçli ve sistemli bir yıkım politikasının hayata geçirilmesidir.

    Şiir kitabı zaten kurumsal özelliği olan yayınevleri tarafından eğer ismin popüler değilse ya da parlatılmaya, cilalanmaya müsait değilse basılmıyor. Geriye parayla kitap basmayı geçim kaynağı haline getirmiş merdiven altı fason yayınevleri kalıyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen son zamanlarda az sermaye ile bu kısır döngüyü kırmaya çalışan yayınevleri de sürece katılıyor. Bu tür yayınevlerinin de çoğalması ve kısa sürede kurumsal bir yapıya bürünmesi en büyük temennimiz.

    AK: İzan Yayıncılık tarafından yayımlanan son kitabınız Sizden Önce Geçtim adını taşıyor. Kimden önce, nereyi geçtiniz, menziliniz nedir, neresidir?

    MG: Menzilim sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya, halkların kardeşliği ve ayak seslerine kulaklarımızı kabarttığımız özlenen günlerin gülen yüzüdür. Bu menzilde bize öğüt verenlere ahkam kesenlere, yılgınlık tohumları saçanlara “Sizden önce geçtim,” diyorum. Bu toplumsal mücadelede öncülük görevi üstlenmiş bir kuşağın içinden çıkmış biri olarak yeni kuşaklara, yol yorgunlarına kendini dirençle ifade eden bir adlandırma bana göre.

    AK: Şiirlerinizde yoğunluklu doğa imgeleri ve çok realist duran toplumsal sorunlar, örneğin Soma maden işçileri, Tuzla tersane ölüleri, Davutpaşa havai fişek kazası gibi temalar bir arada bulunuyor. Şiirin günümüzde ideolojik bir damardan akması gerekir mi?

    MG: Şiirin besleneceği damar ezilenlerin, ötekilerin düşleri ve acılarıdır. Eşit ve adil olmayan dünyada çocuk işçilerin iliklerine kadar sömürüldüğü, iş kazalarının, yoklukların biçimlendirdiği hayatların sersefil olduğu bir düzende şiir bu olumsuzluklara ne kadar kayıtsız kalabilir? Şiir insanı varoluşsal düzlemde bireysel ve toplumsal bütünselliği içinde yakalayarak ele almalıdır. Kuru bir ideolojik söylem şiire bir şey kazandırmaz, bütüncül bir yaklaşımla şiirini kuruyorsan yeni insanın estetiğinin oluşumuna bir katkı sunuyorsun demektir. Ben böyle bir damara yaslanmayı insanlaşmaya estetik bir katkı olarak adlandırıyorum. Tabii isteyen ideolojik damardan da beslenmiş diyebilir. Çünkü her şeye kayıtsız kalmak da bir ideolojik tutumdur bana göre.

    Aslında kayıtsızlık en büyük kötülüktür ve yaşanılanların kıyıda köşede durularak sessizce onaylanmasıdır. Kısacası insanın durduğu yer zaten kendi tercihidir ve nihayetinde zamanın ideolojisine göre o yer belirlenir.

    AK: Okurların ve edebiyat camiasının size şiirin devrimci şamanı demelerinin nedeni ne acaba?

    MG: Herhalde şiirlerimin doğacı yaklaşımı ve arka planda geçmişe ait arkaik sözcüklerden beslenmesi ve bunu sentezleyerek devrimci bir dönüşüme olanak sunma çabasındandır diye düşünüyorum. Şamanlık geleneğinin ve şamanın, eski toplumlarda önemli bir işlevi vardı. Onlar içinde bulundukları toplumun hem doktoru hem sanatçısı ve kahiniydiler. Şair de sezgileriyle hareket etmesi bakımından ilkel bir ritüelin devamcısı gibidir. Şairin sezgisel gücü, imgenin ortaya çıkışında önemli bir yaratım basamağıdır. Devrimci şaman tabiri, arkadaşlarımızın hoş bir latifesidir diyelim.

    AK: Sizden Önce Geçtim kitabınızda da diğer şiir kitaplarınız gibi bazı Kürt şahsiyetleri ve coğrafyası da epey imge bulmuş. Kürt diline, kültürüne bir şair olarak nasıl bakıyorsunuz?

    MG: Klasik bir tabirle şair yaşadığı çağın ilk elden tanığıdır. Bu tanıklık öncelikle kendi coğrafyasından başlar. Benim şiirim de kendi coğrafyamızda yaşanan zulümlerden, hak ihlallerinden kaynaklı olumsuzluklara karşı ilgisiz kalmıyor. Ötekilerin tarihi yazılırken egemenlerin bizlere dayattığı bütün argümanlara karşı safını belirliyor. Milliyetçi, ırkçı anlayışların yeryüzünde nelere yol açtığını tüm çıplaklığıyla görebiliyoruz. Kadim Mezopotamya kültürlerini bağrında barındıran ve kavimlerin geçiş kapısı olan Anadolu, bu kültürlerin kalıntılarının günümüze kadar kesintisiz bir şekilde sürdüğü zengin bir coğrafyadır. Özellikle sözlü ve maddi kültürde izleri sürülebilen bu kültürel devamlılık kimi zaman dengbejlerin yanık avazında, kimi zaman Göbeklitepe’nin tapınak izlerinde, figüratif şekillerinde kendini göstermiştir.

    Şiir bu coğrafyanın mayasıdır, bu maya kültürleri ayakta tutan ve birbirine yaklaştıran bir özellik taşır. Bu bağlamda Kürt dilinin kaynaklarında Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran, Ehmedê Xanî “gibi önemli ozanlar olduğunu, onların seslerinin dünyanın şiir ırmağında özel tınılarıyla yer aldığını görebiliyoruz. Fakat bu arada lafı gelmişken özellikle belirtmek istiyorum. Acıların kıyısında yanı başlarında yaşanılana gözlerini kapayan popüler kültürün bir parçası haline gelerek kimliksiz şiir yazanlar da var. Metafor yaratma üzerine usta olan bu şairlerin Bodrum’da, Marmaris’te yaşıyormuş gibi melez bir şiir yazmaları gerçekten çok acı bir durum. Önder Birol, Evrensel gazetesinde son kitabımla ilgili bir tespitinde; şiirlerimdeki Mezopotamya tınılarından bahsediyor. İşte bu tınılar bütün görkemiyle şiirime kaynaklık ediyor, şiirime tarihin derinliklerinden gelen bir berraklıkla yol gösteriyor.

    AK: Şairin bakış açısından bakınca ülkenin sanat ve siyaset ufkunda neler görüyorsunuz?

    MG: Ülkenin sanatı, ekonomisinden bağımsız değil elbette. Sanat, tekelci piyasa ekonomisinde 1980 sonrası gittikçe yozlaşan ve sınıftan uzaklaşan bir çizgi izledi. Bu çizginin yarattığı iklim katmerleşerek hala günümüzde etkisini yakıcı bir şekilde sürdürüyor. Ben devrimci şiirdeki ısrarımızın Ermenek ve Soma maden işçilerinin mücadelesinden bağımsız olduğunu düşünmüyorum. İşçi sınıfı kuşatılmışlığı fiili ve meşru mücadelesiyle aşmaya çalıyor. Biz de sanat alanında bize dayatılan hiçleştirmeye ve manipülasyon araçlarının etkisiyle yaratılan yıkıma ve yok saymaya bir karşı duruş sergilemeye çalışıyoruz. Attığımız adımların etkilerini kısa zamanda umarım görebileceğiz. Düşlediğimiz ülke bütün renkleriyle gökkuşağı boyunca güzel bir ülke. Yok sayılanlar bir gün bu ülkenin halaylarında en önde omuzdaş olacaklar.

    AK: Son söz niyetine?

    MG: Röportaj için teşekkür ediyorum. Herkese selam ve sevgiler.

    Bu röportaj, 17.12.2020 tarihinde Oggito’da yayınlanmıştır.
  • 234 syf.
    ·5 günde·8/10 puan
    Çok önceliğim olan bir kitap değildi aslında. Başlamaya karar verdiğimde çok büyük bir beklenti içerisine girmemiştim. Her ne kadar başlamadan önce burada yazılmış olan incelemeleri okumuş olsam da 6.4 puana gözüm iliştiğinde, beklenti içerisine girmemem gerektiğini anlamıştım ama bitirdikten sonra bu kitap hakkında bir şeyler yazmaya karar verdim. Kitabın daha fazla okunabilmesi için bu incelemeyi buraya bırakacağım.

    Öncelikle kitabın ilk bölümüne değineyim. Eğer okumaya başlarsanız ilk bölümündeki hareketliliğin ve yazarın kitabın genelinde karşımızda çıkan karakterleri okuyucuya tanıtma kaygısından dolayı bir kafa karışıklığına düşebilirsiniz. “Ya bu kimdi, bunu hatırlayamadım” tarzı cümleler kurabilirsiniz ilk bölümün ardından ama bu sakın sizi kitabı yarıda bırakma ya da isteksizlik gibi bir duyguya itmesin. Bu kitabın belki de eleştirebileceğim tek tarafı çünkü.

    Kitabın kurgusu, normal bir kitap gibi değil. Kitabı okurken, bir kitap okuyormuş gibi değil sanki bir film izliyormuş gibi bir düşünceye kapılıyorsunuz. Ne demek istediğimi bir çoğunuz anlamıştır zaten ama daha da açmak gerekirse şunu söyleyeyim: Her bölümde yazarın, birbirinden farklı sahnelerdeki olayları aynı anda anlatması söz konusu. Sahneler arası geçiş gibi düşünün bunu. Bu sahneler arası geçişte en önemli şey olan merak ve aksiyon ikilisini ise korumayı başarmış. Yavaş yavaş gelişen olaylarda karakterlerin birbirleri ile bağlantılarını çeşitli ve güzel olaylarla ile sağlamayı başarmış yazar. Bu da diğer bir artı benim adıma.

    Son olarak da şunu söyleyeyim; kurgu, aksiyon, merak unsurları kitabın içerisinde gayet iyi harmanlanmış dediğim gibi. Dil konusuna gelecek olursak ben çevirinin de gayet iyi olduğunu düşünüyorum. Okurken anlaşılması zor, akıcılığı bozan ve yoran bir anlatım yoktu. Bu konuda da benden artı bir puan daha almayı başardı yazar.

    Ben dediğim gibi büyük bir beklenti ile başlamamıştım. Her ne kadar beklentilerle bir kitaba başlamanın doğru olmadığını düşünsem de bunu başaramadığımız zamanlar oluyor. Bu incelemeyi okuduktan sonra, “Öve öve bitirememiş ya, büyük beklenti içerisine girdim” düşüncesi ile esere başlamak isterseniz eğer başlamayın diye ufak bir istekte bulunayım. Bu incelemeyi yazmaktaki amacım, hem hak etmediği ortalamaya bir atıfta bulunmak hem de biraz daha okunabilmesini sağlamak aslında. Umarım başarılı olabilirim.

    Herkese iyi okumalar dilerim...
  • "İşte sana vereceğim sır. Aslında çok basit: Hakikati en iyi kalp gözüyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez."
  • 216 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10 puan
    İnsanı düşünmeye teşvik eden, farklı bir düşünceyi gerçekleştirmeye çalıştığımız zaman insanlar ne der diye düşündüğümüz şeyleri sorgulatan harika bir kitap. Kitap, her şeye sahip gibi görünen ancak hayattan zevk alamayan Veronika' nın intihar girişimi sonrasında kendisini akıl hastanesinde bulmasıyla başlıyor. Ardından çok kısa bir ömrünün olduğunu öğreniyor ve o akıl hastanesinde kendi kimliğini öğrenmeye başlıyor.
    Kim deli, kim akıllı, kime göre neye göre deli ya da normal? Ya aslında deli diye tanımladığımız kişi normal de, normal sandıklarımız deliyse? Kitabın son sayfasında şöyle bir cümle geçiyor: "...kırılgan yaşamlarımızın her anında başımıza gelebilecek beklenmedik olayları düşünecek olursak, her yeni gün bir mucizedir." Peki insanlar ne der diye ertelediğimiz her iş için aslında vaktimiz kalmamışsa? O yüzden insan hiçbir şeyi ertelememeli ve kendini hayatın zorunlu kıldığı tekdüzelikten koparıp hayatı istediği şekilde, sevdiği şeyleri yaparak yaşamalı.
  • Anlasana, bu benim için ölüm kalım meselesi. Bu konuyu hiçbir zaman hiç kimseyle konuşmadım. Bunu hiç kimseyle seninle konuştuğum gibi konuşamam. Aslında seninle ben, her bakımdan farklı insanlarız. Zevklerimiz farklı, görüşlerimiz farklı; ama senin beni sevdiğini ve anladığını biliyorum, bu yüzden de seni müthiş seviyorum. Ama Tanrı aşkına konuşurken çok açık yürekli ol.