• 288 syf.
    ·5 günde·9/10
    Lubunya, yazarımızın çeşitli transseksüel bireylerle yapmış olduğu çeşitli karşılıklı konuşmalardan oluşan, bilimsel açıdan mühim, sosyolojik bir belge niteliği taşıyan nadide bir eser bana göre. Bir toplumdaki yasalar ve düzen asla çoğunluğu dikkate alarak kurulmamalıdır. Bir toplumu oluşturan şey yalnızca çoğunluk değildir, aynı zamanda azınlık da toplumun en az çoğunluk kadar önemli bir kısmını oluşturur. Peki neye göre bazı insanlara azınlık diyoruz da bazılarına çoğunluk? Bir toplumda azınlık olarak anılan kesim normal dediğimiz çoğunluğun dışında kalan kesimdir, bu dışta kalma durumu sosyolojik olarak bir sorun olmasının yanında felsefi olarak da büyük bir önem arz eder. Toplumda dini görüşü, ideolojiksel yönelimleri, cinsel yönelim ve kimlikleri, ırkı farklı olan insanlar genellikle ana toplum dediğimiz çoğunluk tarafından dışlanırlar. Bu dışlanmanın ana sebebi olarak şu da belirtilebilir: Çoğunluk, kendisini toplumun tamamı, bütünü saymaktadır ve azınlık kısmının aslında hiçbir zaman asıl topluma dahil olmadığını, olamayacağını kabul etmektedir. Bu büyük bir yanılgıdır. Şayet toplum yalnızca tek cins, çoğunluk olan insanlardan oluşsaydı, o oluşuma toplum adını veremezdik. Aslında toplum demek bir yandan da farklılık demektir. Farklı bireylerin bir araya gelip bir ana bütünü oluşturmalarıdır. Ama günümüzde bu farklılıklar adeta kanserli bir hücre olarak kabul edilmekte ve toplumdan kesilip atılmaya uğraşılmaktadır. Ama çoğunluk bu kesilip atılmaya çalışılan parçanın en hayati parçalardan biri olduğunun günümüzde ne yazık ki farkında bile değildir.

    Kendimize toplum diyebiliyorsak her türlü farklılığı kabul etmişiz demektir bana göre. Çünkü asıl toplum kavramı buna dayanır. Gökkuşağı gibiyizdir aslında, her türlü renk olmalıdır ki en parlak şeye, en umut verici ışıltıya; beyaz renge ulaşılmalıdır. Aksi takdirde yalnızca birkaç renkle karanlıklara gömülüp gidilir. Transseksüelizmden bahsetmek istiyorum biraz sizlere. Aslında cinsiyet meselesi sanıldığı kadar basit ve kolay belirlenebilen bir şey değildir. Doğumda bir insanın cinsel organına bakıp cinsiyetini teyit etmek bizlere yalnızca biyolojik olarak, başka bir deyişle atanmış cinsiyet anlamında o insan hakkında bilgi verir. Cinsiyet, çeşitli fiziksel şekillerden fazlasıdır. Atanmış cinsiyetin yanında bir de kişinin beyinsel olarak bir cinsiyeti vardır. Mesela bir insan doğuştan doktorlar tarafından erkek olarak belirlenmişse şayet bu, o kişinin beyinsel olarak da erkek olduğunu kanıtlamaz. Bu asıl cinsel kimlik kimi insanlarda hemen yerine oturur, kimi insanlarda bunun için biraz zamana ihtiyacı vardır. Fakat bazı insanlar vardır ki doğuştan gelen, atanmış cinsiyeti ile beyinsel olarak cinsel kimliği birbirinden farklıdır. Transseksüelizm aslında ifade edebildiğim kadarıyla budur. Birçok insan günümüzde sırf bilgisizlikleri yüzünden, translığı ya da diğer cinsel kimlik ve yönelimleri sonradan kazanılan bir özellik olduğunu, bir 'tercih' olduğunu ve insanların bunu seçtiğini sanıyor. Ama asıl durum bu yargıların tamamen üstündedir.

    Öncelikle cinsiyet nedir, buna yoğunlaşmamız gerek. Bir kadına neden kadın, bir erkeğe neden erkek deriz? Fiziksel farklılıkları düşünmeden cevap vermeye çalışın buna. Toplum olarak cinsiyet farklılıkları üzerine öyle tabular oluşmuş ki bizde, toplumsal cinsiyet diye bir kavramı zihinlerimize yerleştirmişiz. Bu kavramı zihnimizden çıkarmaya yarayacak olan bilgi birikiminden yoksun olduğumuz için de toplumsal cinsiyet tabularına uymayan insanlara şaşkınlık ve korkuyla yaklaşıyoruz. Mesela bir kadın olmak duygusal olup, ayrıntılı düşünüp, çocuk bakıp büyütmekten mi ibarettir? Eminim ki, toplumdan birçok insan kadının ayırt edici olarak duygusal anlamda daha narin olmasını gösterecektir. Peki bir erkek de en az bir kadın kadar duygusal manada narin bir yapıya neden sahip olamasın? Ya da bir erkeğe korumacı diyorsak, bir kadın neden en az bir erkek kadar korumacı olamasın? Bizim toplumumuzda en büyük eksiklerden birisi de budur zannımca. "Neden olmasın?" kalıbını, sokakta limoni olduğumuz bir arkadaşımız geçerken başımızı çevirip görmezden gelmemiz gibi görmezden geliyoruz. Biz aslında toplum olarak neden olmasınlardan korkarız. Çünkü neden olmasın demek rahatsızlık verici bir etmendir. Neden olmasın demek insanı rahatından ettirir, çünkü önceden oluşturulmuş bir düzene öylesine alışmış durumdayızdır ki, neden olmasın diyerek bu düzeni yeniden kurmaya başlamak bizim için yorucu bir meseledir. Toplum olarak da dinlenmeye böyle meyilli olunca hiçbir zaman rahatımızı bozamaz hale geliyoruz. Gerçeklere ve doğrulara ulaşmak söz konusu ise rahatımız varsın hayatımızın sonuna dek bozulsun.

    Duygular, davranışlar ve yönelimlerin tamamı toplum tarafından cinsiyetlere göre sınıflandırılmış haldedir. Bu kara düzen öylesine yerleşmiştir ki, bu düzenin dayattıklarına tamamen ters olan bir insan bile sırf düzen böyle emrettiği için sesini çıkaramaz hale gelip kendisini umutsuzca yontmaya çalışmaktadır. Bu sınıflandırılmalara uymayan kişiler de toplum tarafından birçok damga giyerek, korkulu bakışlarla toplumun öte tarafına itilir. Bu sınıflandırmaya uymayan insanlar da kendi ellerinde olmayan şeylerden dolayı yargılanıp toplumdan dışlandıklarını dile getirdiğinde bile toplum onları muhatap olarak bile kabul etmez. Sanki çok korkulan düşüncelerden çekinilmesi gibi, Orta Çağ'da bilimsel gelişmelerin arkasında duran insanların sorgusuz sualsiz öldürülmeleri gibi, günümüz toplumu da her türlü farklılığa karşı son derece korkak ve aşırı derecede serttir. Bu açıdan baktığımızda aslında çağımızın Orta Çağ'dan geri kalır bir yanı yok bana kalırsa. Toplumsal olarak dışlanma da dolaylı olarak bir ölümdür çünkü. Bir insanı dışlayarak, onun yaşamını devam ettirmesi için gerekli olan toplumun dışına ittirerek elinden tüm imkanları almış ve yıllar önceden ölüme mahkum etmiş olursunuz. Haksız yere ölüme mahkum edilen insanların öykülerinin de bir derlemesidir aslında Lubunya.

    Toplumdan dışlanan kesimin hayatlarını devam ettirebilmeleri için pek fazla seçeneği de yoktur aslında. Mesela hayat kadınlarının hep alt kesimden çıkmasının sebebi de budur aslında. Ayrıca toplumdan sürekli olarak dışlanan insanlar sanıldığı gibi kaba değillerdir, onlar yalnızca "tetikte"dirler, bu da doğal, beklenebilecek bir sonuçtur. Cinsiyet değişikliğine giden transseksüel bireyler de toplumdan itilerek sadece sınırlı para kazanma yollarına muhtaç bırakılmışlardır. Seks işçiliği de burada karşımıza çıkan ciddi bir konudur. Bir birey cinsiyet değiştirir, toplum onu anlayamadığı için dışlanır ve kendisinin de istemediği arzumadığı yollara girmek zorunda kalır. Toplumun bu insanlara baktığında düşündüğü tek şey onların ne kadar sapık insanlar olduğudur, çünkü sonuçta seks işçiliği yapıyorlardır (!) Bu öylesine büyük bir ironidir ki toplum bu şekilde kendi kendine birçok çelişkiye düşer aslında. Transseksüel bireyleri toplumdan iteleyen ve onlara para kazanmak için seks işçiliğinden başka çare bırakmayan toplum, bu çaresizliği bir sapıklık olarak görmekte ve onları tekrar ve tekrar dışlamaktadır. Ayrıca daha en başından, transseksüel birey cinsiyet değiştirme yoluna gitmeden dahi toplum o kişiden haz etmemeye başlar. Topluma göre o kişi sırf özendiği için ya da marjinal olmak için cinsiyetinden memnun olmadığını iddia ediyordur, ama gerçek tam tersidir aslında. Cinsiyet disforisi sanıldığı gibi sonradan kazanılan bir yeti, özenti ya da değişiklik isteği değildir. Bu uyumsuzluk trans bireylerin içinde doğdukları günden itibaren vardır. Bu uyumsuzluğu kendileri keşfedene dek onlar da kendilerini "normal" sanırlar. Bu açıdan röportajların belki de hepsinde, transseksüel bireyler kendilerini keşfetme sürecini anlatırken şu ifadeyi kullanmışlardır. "Dünyada bu halde bir tek ben varım sanıyordum." Yalnız değilsiniz... Bir düşünün, toplumun belirli nadir ve değerli renklerini oluşturacak bir kesimden bir insan bile kendisinin yalnız, toplumdan bağımsız olduğunu düşünüyor; toplum baskısı dediğimiz şey o denli fazla ki insanları kendi benliklerine bile yabancı hale getiriyor. Tıpkı Amerika'da siyahi komedyenlerin yine siyahi insanlarla dalga geçmesini andıran bir durum bu. İnsanın kendi kendine yabancılaşması. Ama bu açıdan kitapta da onların derinine indiğimiz transseksüel bireyler bu yabancılaşmayı bir noktadan sonra reddederek kendilerini tanımayı ve tanıtmayı cesaretle seçmişlerdir.

    Ataerkil düzen de aslında bu toplumsal cinsiyetin ve insanın kendine yabancılaşması kavramlarının en büyük sorumlusudur. Kadın ile erkek arasındaki farklılıkların saplantılı olarak vurgulanmasına ihtiyaç duyulması dahi bu konunun ciddiyetini gösterir bizlere. Toplumsal cinsiyetin gerektirdiği planlanmış farklılıkları her fırsatta dile getirir ataerkil sistem. Kadın böyle olamaz, der. Kadın güçlü olamaz, erkek onu teselli eder, erkek koruyucu kollayıcıdır. Eğer duygusal açıdan narin bir erkek görecek olursa hemen ikazlarına başlar ataerkilizm, böyle yapamazsın, sen erkeksin, erkek adam güçlü olur, gibi kalıplaşmış dayatmaları toplum aracılığıyla o kişiye iletir. Aslında bu dayatmalar daha çocukluğumuzdan itibaren başlar. Erkek çocuklara sürekli oyuncak silah, araba alırız. Bir erkek çocuğa mesela bir bebekle oynamak istediği zaman engel olunur hemen, o kız oyuncağı, diyerekten. Yani eşyalara, oyuncaklara hatta mesleklere bile bir cinsiyet yükler bu sistem. Cinsiyet takıntılı düşünce sistemi bu yüzden sadece insanlarla uğraşmakla kalmaz, hayatın kendisine dahi cinsiyet belirler. Başka bir yönden bakacak olursak, ataerkillik kadın cinsiyetini ortaya biyolojik nedenler koyarak ezmekle kalmaz ayrıca olası bütün farklı cinsel yönelim ve kimlikleri de yok sayar. Ortaya bir ideal erkek ve kadın figürü oluşturur ve bunlara uymayanları büyük bir kinle dışlar. Mesela onun standartlarına göre eşcinsel bir erkek toplumundan dışlanmalıdır, çünkü bir erkek ataerkilliğin belirlediği standartlara göre yalnızca kadınlara ilgi duyabilir. Böylelikle heteroseksüellik dediğimiz, bir kişinin karşı cinsiyetten birine ilgi duyma durumunu, 'olması gereken' bir durum olarak tanımlar ve topluma bunu empoze eder. Heteroseksüelizm dışındaki yönelim ve kimlikleri bu yüzden 'yanlış' ve 'hastalıklı' olarak kabul eder. Halbuki homoseksüellik de, transseksüellik de, biseksüellik de heteroseksüellik kadar normal ve olası cinsel yönelim ve kimliklerdir. Farklılıkları 'olmaması gereken' bir kefeye koyması bu sistemin topluma verdiği en büyük yanılgıdır.

    Toplumumuzda özellikle medya etmeni de homofobiyi, transfobiyi ve bifobiyi tetikleyen etmenlerden birisidir. Örneğin medya hep translara karşıdır, bir kavga veya haksızlık olduğunda sadece trans bireyin tepki gösterdiği kısmı topluma yansıtarak toplumu transfobiye teşvik eder. Medya manipülasyon için en etkili araçlardan biridir, özellikle de bizim toplumumuzda. Televizyon izlenme oranının bu denli fazla olduğu bir ülkede doğal olarak manipüle edilme ihtimali de doğrusal oranda artar. Fakat medya da kendi içinde ciddi çelişkilere düşmekte, fakat toplum manipüle edilmekten dolayı bunların da farkına varamamaktadır. Ekrana bazı trans gibi görünen fakat oldukça mantıksız hareketler sergileyen bazı itici kişilerin çıkması da medyaya göre toplumun transseksüelliğe soğumaları ve buna özenmemeleri için yapılmış bir uygulamadır. Ama bu da zaten baştan ölü bir fikirdir. Çünkü trans olmak ya da başka cinsel kimlik ya da yönelimlere sahip olmak özentiler, etkilenilerek olan bir durum değil, insanın içinde doğuştan gelen bir yönelimdir. Dolayısıyla medya da dışladığı şeyin ne olduğunu tam olarak bilmemekle birlikte, kendi içinde boş çabalara girer. Zaten bu durum tarihsel dönemlerde de böyle değil miydi? Bir fikir ya da durum dışlanır ama o dışlanan şeyin aslı asla bilinmezdi. Zaten bu bilinçsizlik yüzünden dışlamalar meydana gelir.

    Erkekten kadına cinsiyet değiştiren trans bireyler ataerkil bir düzende belirli yönlerden daha da çok sıkıntı çekiyor. Erkekliğin yüceltildiği bir toplumda erkek iken kadın olan trans bir birey toplum tarafından daha da çok aşağılanır. Çünkü erkeklik gibi "büyük bir nimet" (!) olan şeyi kadınlığa değişmek topluma göre ahmaklıktır. Kadın iken erkek olan bireyler ise bu kara düzende adeta yükselmiş gibi, rütbe atlamış gibi görünürler. Bu açıdan cinsiyetçi olarak bir yükselme, alçalma söz konusudur. Toplum bu değişiklikleri kabul edebilse dahi bir alçalma yükselme paradigması olduğu sürece kabul edilmek de bu açıdan bir işe yaramayacaktır. Çünkü toplum bu bireyleri hem kabul edebilmeli hem de ataerkilliğin dışında düşünmelidir. Bu kabul edilme konusunda röportajlardan birinde, kadın iken erkek olan Derya, yazarımızın işaretlenmesi gereken resmi belgelerde cinsiyet kısmına neyi işaretlendiği sorusu karşısında halen daha kadını işaretlediğini belirtir. Çünkü toplumun buna henüz hazır olmadığını söyler. Bu açıdan toplumun mantıklı bir şekilde kabullenebilmesi de büyük önem taşıyor. Bu ataerkil toplumda Derya kendini erkek olarak kabul edebilmiştir ancak toplumun o hastalıklı düşünme biçimini bırakıp, Derya'yı kendisinin beyan ettiği gibi erkek olarak kabul ederse asıl büyük adım atılmış olur. Toplumun içine düştüğü başka bir büyük hata da farklı cinsel yönelim ve kimliklere sahip insanları sapık olarak kabul edip, mesela bir lezbiyenin gördüğü tüm kadınlarla yatmak isteyeceğini sanmalarıdır. Sokaktan geçerken transseksüel bir birey ya da lezbiyen bir çift gördüklerinde çocuklarının gözlerini kapatmaya bile çalışırlar, bu durumu bir sapıklık olarak görerek. Oysa asıl sapıklık eşcinsel bir bireyin gördüğü tüm hemcinsleri ile yatacağını düşünmeleridir aslında. Heteroseksüel bireyler nasıl ki gördüğü her erkeği veya her kadını birlikte olunacak biri olarak görmüyorsa aynı şekilde homoseksüeller ve biseksüeller de bunu bu şekilde görmüyor. Toplum onları kendinden ayrı bir insan kategorisine koyacak kadar ileriye gitmiştir, bu örneklerden bunu anlıyoruz aslında.

    Bu röportajlarda aktivist olan trans bireyler de var. Yıllardır trans bir birey olan, hem kendi haklarını hem de kendi gibi başka bireylerin haklarını savunmaya çalışan cesur insanlardan birinin bir ifadesini çok doğru ve yerinde buldum. Bir mücadele gerektiren herhangi bir meselede; bu ister toplumdaki her türlü cinsel yönelimlere ve kimliğe sahip olan insanların toplum ve devlet tarafından kabul görmesi olsun, ister başka bir mücadele gerektiren durum olsun, bu mücadelenin içinde olan aktivistlerin bazılarında içine düştükleri bir umutsuzluk vardır. Hemen bir sonuca varılacağı yanılgısıdır bu. Mücadele zaten hemen sonuç veren bir şey de değildir aslında bir bakıma. Transseksüellik, homoseksüellik, biseksüellik 90'lı yıllara dek psikoloji dünyasında bir hastalık olarak kabul ediliyordu. Ama geçmişten beri verilen mücadeleler sonucu en sonunda gerçeğin ne olduğu anlaşıldı. Mücadele eden insan en başta önünde uzun bir süreç olduğunu kabul etmelidir. Üstün bir sabır işidir mücadele etmek. Hatta ve hatta mücadelesinin kendisinin çaba gösterdiği dönemden çok sonrasında da sonuç verebileceğinin de bilincinde olmalıdır. LGBTİ+ bireylerinin toplum ve devlet tarafından normal insan olarak kabul edildiği ülkelerde dahi bu, birçok mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Belki de bu mücadele başladığı zamandan beri, mücadele eden birçok insan bu başarılı sonucu göremeden yaşama veda ettiler. Ama bu demek değildir ki, onların çabaları boşuna olmuştur. Belki onlar mücadele ettikleri şeyin sonucuna, ödülüne şahit olamadılar ama binlerce kişinin bu sonuca ulaşmasına katkıda bulundular. Mücadele ederek ölmek mücadeleyi daha da kutsallaştırır bana kalırsa. Bizlerin mücadele ettiği şey bizi kapsamayacak olsa bile en azından gelecek nesillerin iyiliği için mücadele etmeye devam etmeliyiz. Umutsuzluğa düşüp sabırsız davranmamalı, her daim o mücadeleci ruhu diri tutmalıyız.

    Seks işçiliği yapmak zorunda bırakılan trans bireylerin deneyimlerinin tamamı aslında toplumun birçok kısmının gizli eşcinsel kategorisine girdiğini de gösteriyor. Kendilerinin tabiri ile. Aslında bu açıdan toplum da bir bakıma kendilerini tanımaktan, kendilerini yine kendilerinin dışladığı kişilerden biri olarak görmeye çok korkuyorlar. Şu zamana dek birçok trans, eşcinsel, biseksüel birey devletsel imkan olarak zaten sahip oldukları haklara ulaşamamış, her türlü kısıtlamaya uğramışlardır. Bu açıdan LGBTİ+ bireylerin aslında haklarını elde etme çabası yoktur, aksine onlar zaten haklara sahiptirler ama birtakım mecralar bunlara erişmelerine izin vermemektedir. Ayrıca şuna da dikkat çekmek istiyorum ki, bu konu yalnızca LGBTİ+ bireylerin sorunu değil, tüm toplumun sorunudur. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi toplumun o ışıltıya, beyaz renge ulaşması için tüm renklere ihtiyacı vardır. Onların uğradığı haksızlıklar genel olarak toplumun bir sancısıdır, olmalıdır da. Hayatımızda LGBTİ+ bireyler var, bunu öncelikle toplum olarak kabul etmemiz gerekiyor. Eğer insanlar belirli dönemlerde sırf ırklarından, ellerinde olmayan, doğuştan gelen şeylerden ayrımcılık gördüyse homofobi, transfobi ve bifobi de bir tür ırkçılık sayılmaz mı? Böyle olmayı onlar seçmedi. Ve böyle olmak da ne kötü bir durum ne de hastalık. Heteroseksüel insanlar ne ise aslında LGBTİ+ bireyler de öyle. Toplumsal cinsiyetçiliği ve ataerkilliği bir kenara bırakıp, tüm renkleri olduğu gibi kabul edip, karanlıklara gömülmekten kurtulmamız gerekiyor artık. Aksi taktirde yalnızca bir kaç tane renk ile karanlıklara gömülmeye mahkumuz. Işıl ışıl parıldayalım, tüm toplum olarak.
  • 256 syf.
    ·6 günde·9/10
    Palyaço belki de Böll'ün en çok tartışılan, en çok üzerine konuşulan eseri olma özelliğini taşıyor. İçerdiği mesaj kimi insanlar için ağır ve kaldırılamayacak bir içeriktedir, kimileri içinse bir taşlamadır. Bu açıdan baktığımızda herhangi bir eserin, yazıldığı dönemde çokca tartışılır olması yazarı etkilememelidir. Bu, yalnızca kitabın görünürde yorumlanmasıdır. Başka bir deyişle, bir yazar eserini yayınlandığında zaten her halükarda o eseri okuyan kişi kadar farklı yorum ve farklı perspektif oluşacaktır. Ama bu farklı, olumlu veya olumsuz yorumlar belirli bir kesim tarafından yapılırsa şayet eser tartışmaya açık hale gelir. Mesela Böll'ün diğer eserleri bu eseri kadar tartışılmamıştır belki de. Bunun nedeni bir bakıma Böll'ün diğer (en azından benim okuduğum diğer eserlerinde) eserlerinde herkesin kabul edebileceği bir savaş karşıtı tavır içersine girmişken, bu eserinde bir modem kültür ve burjuva toplumu eleştirisine girmesidir belki de. Çünkü savaşı her kesimden insan kötüleyebilir ve savaşın kötü olduğu fikrine katılabilir. Ama konu burjuva kültürünün eleştirisine gelince bu birçok kişi tarafından, savaş eleştirisine nazaran daha farklı bir şekilde yorumlanacaktır. Çünkü Böll bu eserinde somut savaştan çok insanlar arasındaki savaşı yansıtmıştır.

    Eser palyaço olarak hayatını sürdürmeye çalışan Schnier'in gündelik hayata kendi bakış açısından bakışına ve kendi hayatının kesitlerine dayanıyor. Bu yüzden de sık sık geçmişin anımsanmalarıyla ilerliyor hikaye. İlk olarak çocukluğundan anılarla yeniden işlenmeye başlıyor her şey. Çocukluğunda savaş zamanlarında etrafındaki bazı çocukların sırf babalarından veya başkalarından duyduğu için birer Nazi kesilmelerini anlatıyor ilk olarak. Hatta bu çocuklar birazcık olsun büyüdüklerinde bu Nazi ve 'asker olma' işini öyle abartıyorlar ki kendi hallerinde bazuka talimleri yapıyorlar boş bir alanda. Gerçekten entresan değil mi? Savaş zamanları henüz erginlik yaşlarına yeni girmiş insanların bile ellerine bir şekilde silah geçiyor ve bu silahlarla ateş ederek kendilerini daha şimdiden geleceğin askerleri olarak ilan ediyorlar. Bu talimler sırasında ölen bir çocuğun ardından Schnier'in etrafındakilerin neredeyse tamamı şu ve benzeri tepkileri gösteriyor: "Zaten yetim bir çocuktu, kimsesizdi". Aslında bu kesit çok basit, okunup geçecek olan bir bölüm gibi gözükse de burada bana kalırsa birçok anlam yatıyor. Öncelikle savaşın ve militarizmin çocuk denebilecek yaşlara değin inmesi insanların hayatlarındaki tek gerçeğin savaş olduğu ve başka da bir şey olamayacağı yanılgısını insanlara kabul ettirir hale geliyor. O dönemin çocukları normalde kendi dünyalarında, oyunlarında oluşturacakları kahraman ve macera kavramlarını savaş gerçeğinde bulur hale geliyorlar. Bu yüzden de savaşı sadece dıştan, başkalarının anlattıklarından şahit olarak tanıdıkları için savaş kahraman olunası bir faaliyet olarak görünür oluyor gözlerine. Savaş, kendisine dıştan bakan herkese benzer mesajlar verir. Kahramanlık, cengaverlik ve bunun gibi kavramlar yalnızca savaşın dışında, henüz içine girmemiş biri için heyecan vericidir. Savaşın içine girildiğinde bu ve benzeri kavramların hiçbir heyecan ve coşku verici yanı kalmaz. Çünkü savaş kahraman olma yeri değildir. Ayrıca ölen çocuk için, bu ölümün soğukluğunu unutmak için "zaten yetim bir çocuktu" denmesi de ayrı bir dehşet verici olaydır. Eğer ölen çocuk mesela bir savaş gazisinin çocuğu olsaydı şayet tüm şehir ayağa kalkar, bu erginlik yaşına bile henüz gelmiş çocukların bazukalar ile nasıl oynayabildiklerini sorgulayabilirlerdi. Ama ölen kişi kimsesiz ve onlara göre "önemsiz" biri olduğu için bu durum üzerine düşünülmesi bile gerekmez, onların mantığına göre. Bu açıdan bakacak olursak toplumda "önemli" biri olmak gerçekten bizim elimizde midir? Toplumda öyle komik ve acınılası normlarımız var ki, bunlara ya ancak doğuştan sahip oluyoruz ya da birilerinin yardımı ile. Ölen insan ölen insandır. Beş parasız dağda çobanlık yapan bir insan da ölse "ölmüştür", milyarder bir takım elbiseli ölse de "ölmüştür". İkisinin arasında hiçbir fark yoktur.

    Üstteki paragrafta bu insanların "önemli" olma kavramını yazarken aklımda şunlar canlandı: Dünya Savaşları sırasında askere sırf bazı insanların fakir ve kimsesiz diye alınması. Eğer bir insan fakir ve yardıma muhtaç ise ordu onun için bir fırsat oluşturduğu izlenimini yaratır. Yani orduda yaşam çok daha iyidir, "fakir bir şekilde sürünmektense gelip orduya katıl ve vatanın için canını ortaya koy", der bir nevi ordu fakir kesime. Fakir kesimin de başka bir çaresi olmadığından bu tuzağa düşer. Bu gibi milyonlarca insan ölmüştür iki dünya savaşında da. Önemli mevkilere sahip olanlar imzalar atmış, emir vermiş, fakir ve içinde bir nebze olsun umut doğan kesim ise metalin soğukluğunu hissede hissede can vermiştir. Anne babaların çocukların gelecekleri hakkında düşünmek değildir dertleri Schnier'e göre, onların tek derdi çocuklarıyla başkalarına karşı övünebilmektir. O dönem için gerek asker olmak gerekse de yüksek mevkilerde çalışmak insanları birbirinden ayıran en önemli etmenlerden biriydi. Eğer o dönemde bol nişan taşıyan bir askerseniz tüm gözler üstünüzde olur ve toplum tarafından "önemli" biri olarak kabul edilirdiniz. Aslında bu durum her çağda kendini belli etmiştir. Bu, kimi dönem askerlik olur, kimi dönemse memurluk, mühendislik. Her çağda, toplumun kabulünü gören belirli meslek grupları vardır. Bu durumun şaşılası yanı insanların öneminin yalnızca önceden belirlenmiş toplum normlarına göre belirlenebilir olmasıdır. Yani eğer bir insan toplumda kabul gören şeylere ilgi duymuyorsa o kişi topluma göre önemsiz, herhangi biri gibi kabul edilecektir. İşte Schnier de aynı bu şekilde topluma göre en güzide meslekleri tercih etmek yerine palyaço olmayı tercih etmiş ve ailesi başta olmak üzere herkesi şaşırtıp hayal kırıklığına uğratmıştır. Çünkü palyaçoluk toplumun asla kabul edeceği bir şey değildir. Toplum ancak ve ancak askerler ve nezih doktorları kabul ederken palyaço olmak da neyin nesidir? İşte Schnier daha ilk baştan, en iyi hissettiği mesleği tereddütsüz seçerek kendini çok önceden, olduğu kişiyle öne çıkarmıştır, her ne kadar toplum için kendini geriye itmiş olsa da.

    Eserde bahsedilen palyaço kavramı Schnier'in biricik mesleği olmasının yanında kimi sembolik anlamlar da taşır. Mesela bir bölümde "Katolik ve Protestan olan her şeyden nefret ederim" der, "dinsizlerden de."
    Kendisine, "siz nesiniz o halde?" diye sorulduğunda da "bir palyaçoyum ben" diye cevap verir. Bu açıdan palyaço olmak bir bakıma toplum normlarının da dışına taşmayı da kapsar. Bir palyaço görünüşte nedir? Herkesten farklı görünen ve bunu tüm gerçekliğiyle etrafına yansıtan biridir aslında. Size hiç oldu mu bilmiyorum ama ben küçükken palyaçolardan çok korkardım. Bunun sebebini şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, bunun nedeni onların görünüşlerinin yanında amaç olarak da diğer insanların yanında farklı olmaları. Çünkü bir palyaçonun amaçsal olarak da varlığı tamamen bir insana göre sıradışıdır. Diğer insanlar gibi otobüse binip işe giden asık bir surat değildir palyaço, o salt kendi varlığı ile bir çıkıntı, bir aykırılıktır.

    Schnier eserde Katolik kesime bolca tepki gösterir. Eskiden birlikte oldukları aşık olduğu kadın Marie'nin de onu terk etmesi üzerine hayat onun için bir parçalanış halini alır. Bu parçalanma beraberinde Schnier'in tüm şahit olduğu şeylerin de mutlak bir yıkımını getirir, eser bu şekilde de değerlendirilebilir zannımca; bu sefer insanları güldürmek için değil, yıkım getirmek için varlığını sürdüren bir palyaço. Schnier'in eleştirdiği şey salt din kavramı değildir. O burjuvazideki dindar gibi görünen iki yüzlü ve mantıksız kesimi eleştirir bana kalırsa. Genel olarak din kavramına karşı pek bir saldırı yok iken, toplumdaki Katoliklerin her türlü mantıksızlığını dile getirmesi de bunu kanıtlar niteliktedir. Din, ister kendimiz dine şahsen inanalım ya da inanmayalım bir toplum için önemli bir yere sahiptir. Ama yine bu aynı din kavramı kullanılarak toplumda çeşitli çelişkilerle ve birçok yanılgıya yol açabilir. Çünkü insanların en hassas olduğu yönleri genellikle onların en etkili biçimde yönetilebilecekleri yönlerdir. Alman toplumundaki Katoliklerin birçoğunun aynı yanılgı içersinde olduğunu bizlere anlatırken, halen daha aşık olduğu kadının da aynı yanılgılar yüzünden kendisini terk ettiğini de söyler Schnier. Ona göre Katoliklerin koyduğu kurallar genel olarak ahlak kavramını da içine almaya başlamıştır. Ahlak üzerindeki, Katoliklerin haksız hakimiyeti birçok mantıksız davranışı da beraberinde getirmiştir. Mesela Katoliklerin birçok kez 'et arzusu'ndan (cinsellik) bahsettiğini, bunun dünyanın sonuymuşcasına yasaklandığını, bundan bahseden birinin herkes tarafından ayıplandığını ifade eder. Eğer karşımızda kötü bir kavram bile varsa şayet onu yok saymaya çalışmak bizi daha da kötü hale getirecektir. Bu şey karşıt düşünce bile olsa, dünyayı yakıp yıkma fikri bile olsa yok saymak o fikirden korktuğumuz, o fikri mantıklı bir şekilde yenemeyeceğimiz anlamına gelir. Bir fikir zorbalığıdır bu yüzden herhangi bir fikri yok sayma fikri. Rahiplerin de bu 'et arzusu'nu neredeyse akıllarını kaçıracak vaziyette saklamaya, yok saymaya çalışmaları insanları (onların amacı olan) et arzusundan alıkoymaya yetmez. Yani öyle acizce bir çabadır ki bu kendilerine amaç edindiği yanlış olguyu bile insanlara aktarmayı başaramazlar aslında. Bunun en büyük kanıtını o döneme yakın zamanlarda rahiplerin içersine girmiş olduğu, sonradan açığa çıkarılmış gizlenmiş davranışlarda görebiliriz aslında. Et arzusunu bir hortlak gibi yok saymaya çalışan bir rahibin bunun arzusuyla yanıp tutuşan biri olması ihtimali daha fazladır. Tarihte bunun birçok kanıtı da vardır aslında. Ama asıl çözüm bu da değildir aslında. Cinselliğe, 'et arzusu' şeklinde ilkel bir isim verip ondan bir canavarmışcasına kaçınmak da doğru olan şey değildir. İnsanlara zamanı geldiğinde verilecek bir cinsel eğitim tüm sorunları ortadan kaldıracak, insanların bunca kaçınmasına da gerek kalmayacaktır. Bir bakıma dolaylı olarak da tecavüz ve taciz vakalarının da aynı sebepten kaynaklandığını da söyleyebiliriz. Hiçbir zaman verilmemiş olan cinsel eğitim ve cinselliğin öcü olarak gösterilmesidir bunun nedeni aslında. Bu sebeple herhangi bir olguyu insandan gizlemek yerine ona mantıklı ve akılcı bir şekilde öğretmek her zaman en yararlı olanı olacaktır.

    Sadece üstteki cinsellik meselesinde değil, her türlü ahlaksal kavramda din, o dönem Almanya'sında her türlü şeyin içine işlemiş durumdadır. Mesela okullarda erkek çocuklara kız çocuklardan ayrı bir ortamda oyun oynamalarına izin verilir. Ben de bu konuda kendi yaşamından bir örnek verebilirim: Lisedeyken sürekli her sabah erkekler ve kadınlar ayrı kapılardan girerlerdi, bu gerçekten dıştan bakılınca insanın kendisini bile sorgulatan bir davranıştı. Eğer iki cinsiyeti birbirinden ayırıp, farklı girişlerden okula alıyorlarsa şayet, ortada bir tehdit görüyor olmalılardı ki bu tür bir önlemi almışlardı. Bu tehdit belki de yine bir tür 'et arzusu' tehlikesi idi, kim bilir(!). Savaş döneminde insanları askerliğe teşvik eden de yine Katolikler olmuştu. Bu açıdan Katoliklerin her şeye karışarak kontrol etmeye çabalamalarını çok komik bir uğraş olarak görür Schnier. Böyle olunca da Katoliklik de tıpkı bir tür Burjuvazi halini almıştır. Burjuva ahlakı bu yüzden bir düzmecedir. İnsan asla kendi düşündüğü şeyleri yapamaz hale gelir. Tek yaptığı şey kendini başkalarının yaptığı şeylere göre ayarlamak, bu şekilde güvence sağlamaktır. İnsan bu sebeple de kendi aklına bile güvenemez kadar korkak hale gelir bu ahlak düzeninde. Kendini aklını da tıpkı kurmalı saatler gibi başkalarına bakarak ayarlar. İnsanı en hassas noktasından vurarak bir korkak haline getiren bu ahlak düzenine bir palyaçonun güldüğü gibi güler Schnier.

    Bu normlar öyle komik hale gelmiştir ve yaşamında bunlardan kaynaklanan öyle çok olay yaşamamıştır ki Schnier artık tüm bunları kaldıramaz hale geldiği için palyaçoluğu meslek olarak da bırakır. Aşkın şefkatine giden yol bile paradan geçmektedir. Eğer parasız bir palyaço iseniz hayatta rezil bir haldesinizdir. Normal biri olarak parasız olmaktan daha beterdir bu. Artık hiçbir zaman kendisine gülünmeyen, ama tam tersine, şahsen kendisinin insanların hallerine kahkahalarla güldüğü bir palyaço hikayesidir bu. Aslında Schnier'in babası ülkenin en zengin adamlarından biridir. Ama kendisi bunu zerre önemsemez. Ondan biraz zorlasa her ay iyi bir miktarda para alabileceğini bilir ama buna pek fazla çaba harcamaz. Bu açıdan tanıdığı herkesi aradıktan sonra düşündüğüm tek şey bir istasyona gidip orada oturup şarkı söylemek olmuştur. Bu raddeye gelene dek hayatında kahkalarla güldüğü insanların arasına her seferinde bir başkası katılmıştır. Annesi çoğunluğun dediğini doğru belleyen biri olduğu için ilk ona gülmüştür belki de. Sonra onu terk eden Marie olmuştur bu, sırf dinin ele geçirdiği ahlaksal normlar yüzünden onu terk edip gittiği için. Hikayenin sonlarına doğru da güldüğü kişi kendisi olacaktır, çünkü her türlü mantıksız normu reddederek sefil bir hayata adımını atmıştır artık. Bu kahkahalar gerçek değildir. Schnier aslında bu temsili kahkahaları atarken gerçekten kahkaha atmaz; o artık yalnızca az önce kahkaha atmaya başlayan birinin rolünü yapan bir palyaçodur. Gerçekten kahkaha atıp atmadığı dıştan belli olmasa bile o palyaçonun içinde kopan fırtınalardan kimsenin haberi yoktur. İşte bu kahkahalarla gülme rolü sırasındaki fırtınaların tasviridir Palyaço.
  • Hanok’un kitabı

    Yazıya başlamadan önce belirtmeliyim ki internette bu konuyu bu kadar ciddi işleyen kimse yoktur. Yerli-yabancı hiçbir sitede bu kadar ayrıntılı ve geniş bir Enoch yazısı bulamazsınız çünkü günümüzde yazarlık nedense bir başkasından copy-paste ederek yayım yapmak sanılıyor. Ancak ben Enok dahil İncil, Tevrat, Zebur, Kuran ve daha birçok kaynağı alıp teker teker okuyarak bu yazıları hazırlamaktayım ve dolayısıyla hazırladığım yazılar blogdan bloga kopyalanarak değil, kitaplardan notlar çıkarılarak oluşturulduğu için diğer yazılara göre daha özgün oluyor ve genelde başkaları tarafından yürütülmeye demüsait oluyorlar. İnternetteki diğer yazılar ya birbirinin kopyasıdır ve kısıtlı bir bilgi sunuyorlardır, ya da açık açık söylüyorum: Benden çalmışlardır.
    Buna Mu Kıtası ile alakalı hazırladığım yazı da dahildir. Bkz: Mu Kıtası (Dinlerin Kökeni)
    Enok-Hanok Kitabı, (Hermes veya Hz. İdris diye de bilinir) dinler tarihinin ilginç metinlerindendir ve Yahudi Mistisizmi’nin temel taşlarından biridir. Bu kitap, Eski Ahit’in (Tevrat) Apokrif kitaplarından en önemlisidir. Daha sonra 1. Konstantin hükümeti tarafından “saptırıcı” olduğu sebebi ile kaybettirilmiştir. 1. İznik konsilinde de (M.S. 325) Tevrat’dan tamamen çıkarılmıştır. Enok Kitabı’nın parçalarının en eskisi M.Ö 300, en yenisi ise M.Ö 68 tarihine aittir. (Bulunan kayıtların tarihi budur, ancak elbette kitaptaki hikayelerin ve efsanelerin tarihi daha eskilere dayanıyor.) 68 Tarihi aynı zamanda Kudüs’e giden Roma ordularının Kumran kentini yıktıkları tarihtir. En eski bölümler; Nephiller (Düşmüş Melekler ve Yarı İnsan yarı Melek olan varlıklar.) ile alakalı bölümlerdir ve uzun bir süre içerisinde yazılmıştır. Metinlerin Esseniler adı verilen bir topluluk tarafından saklandığı, ve onları etkilediği de görülmektedir.
    Kitapda Nuh Tufanı ve Düşmüş Melekler ile alakalı çok kafa karıştırıcı terimler bulunmaktadır. Bu yüzden Yahudiler ve Katolikler tarafından 3. YY sonlarına doğru çıkartılıp yakılmıştır ancak, tamamıyla yok etmeyi başaramamış olacaklar ki, 1773 yılında bir İskoç araştırmacı ve Mason olan James Bruce, Habeşistan’a gitmiş ve Enok’un Kitabı’nın bir manastırda saklanmış 3 nüshasını bulmuştur. Kitap 1821 yılında İbranice’den İngilizce’ye çevriltilmiştir. Enok’un kitabının tam olarak varlığının ispatı aslında Ölü Deniz Yazmaları’nın da bulunmasıyla alakalıdır. Yazmalar 1947 yılında bir çoban tarafından Ölü Deniz kıyısında, Kumran’da bir mağarada raslantısal olarak bulunmuş ve bu yazmalar daha sonra Kudüs Üniversitesi’nin eline geçmiş ve bu mağaralarda araştırmalar başlamıştır. 1958 yılına kadar süren çalışmalarda bir çok başka arkeolojik bulgulara da rastlanmıştır. 10 yıl boyunca 11 mağarada yapılan kazılar, 800 kadar yazmanın ve birçok parçanın günışığına çıkmasını sağlamıştır.
    Özellikle Tevrat’da da geçen Nefillerin, Devler oldukları ve Nuh Tufanı’ndan önce insanların yiyeceklerini tüketip, en sonunda insanları yemeye başladıklarını anlatır. Bunların başlangıcının sebebi ise, Melek Samael tarafından ayartılan diğer melekler, Hermon Dağı’na inerek, İnsanların kızları ile ilişkiye girmeye ve onlara gizli teknikleri öğretmeye karar vermeleridir. Bütün insanlığın sapmasına sebep olduktan sonra, Başmelek Mikhael’in önderliğinde 4 Baş Melek, onları yakalayıp bağladılar ve yeraltına inen sonsuz bir çukura attılar. Bundan böyle bu 4 Baş Meleğe “Denetçiler” denmeye başlandı, ve onlar 4 istikameti, Doğu, Güney, Batı ve Kuzey’i, uykusuz gözleri ile denetlediler.
    İlgili Tevrat ayetleri için bkz: Tevrat, Yaratılış Bölümü, 6 (tufan), 1–7
    Ayrıca Tevrat ayetleriyle alakalı hazırlamış olduğum ayrı bir yazı için bkz:
    Tevrat’daki Çelişkili Ayetler
    Harut ve Marut gibi düşmüş melekler efsanesi, böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi, Hz. Süleyman’a addedilen büyü kitaplarına da malzeme oldular. Çok daha sonraları ise Enokyan Maji’ye ilham olmuşlardır ve Enochian (Melek dili) konusu da, Enoch (Enok) ile alakalıdır. Dikkate değer bir konu ise, bütün dinlerde Evrenin 4 Mimarı, 4 Temel Kuvvet, 4 Yön, 4 Element olarak görülen, ve bunların zamanla 4 Melek veya 4 Tanrı olarak değiştirilmesi, bu Kitaba farklı bir şekilde yansımış. Okumaya devam ettikçe o konulara da değineceğim.
    Peki bu Enok kimdir, kimin nesidir? İlk olarak Tevrat’da Adem Soyu sayılırken karşımıza çıkar. 300 yıl tanrı yolunda yürüdüğü ve toplam 365 yıl yaşadığı, ancak ölmediği çünkü Tanrı’nın onu yanına aldığı yazar. Yaratılış 5;18–24 Enok’un gökyüzüne yükselmesi, aynı zamanda Kabbalah’a kadar gidecek Gökyüzü’ne çıkma motifinin de başlangıcıdır. Bilindiği gibi İslam’da gökyüzüne yükseltilen, kendisine ölüm dokunmamış sadece iki karakter vardır. Birincisi Hz. İsa, ikincisi ise Hz. İdris, yani Enok. Enok’un Tanrı yanına yükseltilmesi İncil’de de geçer. İbraniler 11;5
    Rohl, Enok’un İbranice’si olan “Hanok”un “Kurucu” anlamına geldiğinden yola çıkarak, Mezopotamya Mitolojisi’nde ki Anunnaki ile Enok arasında ilişki kurar, ancak bu tartışmalı bir görüştür. Ayrıca Enok, Mısır Tanrısı Toth, Yunan Tanrısı Hermes ve İslam’da ki Hz. İdris ile de ilişkilendirilmiştir. (Meryem: 56–57)
    Ölü Deniz Yazmaları ve Enok Kitabı’nın, Esseni adı verilen bir tarikata ait olduğu düşünülüyor. Bu kitabın yazılışı İsa’dan önce, İsa zamanını ve İsa’dan sonrasını da kapsadığı için, bu Kitabı anlamak için Tanah ve İncil’i de okumuş olmak gerekiyor. O dönemde Yahudi halkı için dini kaynaklar büyük bir çeşitlilik gösteriyordu. Tanah’ın yanında Yahudi Talmud’u denilen ve Din büyükleri tarafından oluşturulmuş yazılar da önem taşımaktaydı. (Yani Yahudi Hadisleri) O devirde Kudüs Talmud’u (Yerushalmi) ve Babil Talmud’u (Babli) çok yaygındı. Eğer bir Yahudi, Kutsal yazıları daha derinlemesine öğrenmek isterse Midrash (Çoğulu Midrashim) adı verilen tefsir yöntemini uygulamak zorundaydı. Yazıcılar da (Sopherim) aslında bu tefsir işi ile uğraşıyorlardı. Dini üstatlar ise Rabbi (Efendi, Üstad) ünvanını alıyorlardı. Bkz: Rab, Rabbi, Rabbiri. Alimlik kademeleridir. Esseniler ile ilgili kitaplarda sıkça geçer.
    Midrashim, Rabbinik eğitimin temelini oluşturuyordu. Eğitim, kutsal yazılardaki öykülerin anlatıldığı metinler olan Hagadoth (Çoğulu Haggadah) ile kuralların ve törelerin yer aldığı Halakoth’dan (Çoğulu Halakah) oluşuyordu. Bunlar dışında doğal olarak Talmud da kıymetli bir kaynak olarak yer almaktaydı. Ancak bütün bu kitaplardaki yorumlar farklılık gösteriyordu ve farklı mezheplerin oluşmasına sebebiyet vermişti. Bu dönemde bulabildiğim en önemli topluluklar Sadukiler, Ferisiler, Zelotlar ve Esseniler’dir.
    Hahamlar tarafından yok edilen bu kitabın, sadece mağaralarda saklanmak suretiyle değil, geleneği sürdürerek bu güne kadar hala devam edip, korunduğunu görüyoruz. Bu görüşü kabullenip bu güne kadar getiren Yezidi(Yezdani), Yaresan gibi topluluklar, dört dörtlük sapıklar olarak görülüp her fırsatta katledildi.
    Önemli bir konu ise, burada Nefilim, Dev olarak adlandırılan Melek-İnsan karışımı çocukların, Mu Kıtası gibi farklı bir bölgeden gelmiş başka bir Irk insan olma ihtimali. Çünkü bunlara Gözcüler dendi, ve tamamen insan gibi yaşadılar. Antik tabletler, kayıp kıtalar, Geçmişe bir üst akıl veya uzaylıların, ya da daha üstün bir insan ırkının etki edip din yaratması gibi komplo teorileri üretenler için bu Nephilim içeren tevrat ayetleri büyük bir dayanak görevi görmekteydi. Şimdi Ölü Deniz Yazmaları sayesinde bu teorileri daha da güçlenmiş oldu ve Erich Von Daniken ya da Zachariah Sitchin gibi yazarlar için bolca malzeme çıkmış oldu.
    Fakat dikkatimizi çekmesi gereken asıl konu, Kutsal Kitaplarda bütün bu olaylar gerçekleşirken (Melek-İnsan cinsel ilişkisi vb.) Tanrı’nın bunlardan haberi yoktu ve 4 Büyük Melek, gidip ona bildirdiler. Sümer (Gözcünün Ülkesi), Nefilim, eski Mısır’da Neter. (Gözleyenler, Osmanlıca’da da Nöbetçi Askerlere Nefer denilir.) bütün kültürlerde yer alıyor. Kuran zamanına gelene kadar bütün dinler, Melekleri sanki bir Süper İnsanmış gibi, yiyip içen, yorulan, seks yapan cinsiyetli varlıklar olarak tanımlıyor. Tevrat da buna dahildir.
    Erich Von Daniken’in, Tanrıların Arabaları Kitabı da, bu konu üzerine yazılmış popüler bir kitaptır. Üstün bir Irk veya Uzaylılar tarafından bize ulaşıldığı ve bizim onları Melek, Tanrı olarak adlandırdığımız konusu ile alakalı birçok film, kitap, görüş var ve Enoch kitabı, bu görüşleri güçlendiren türden. Bu konuyu “Antik Astronot Teorisi” başlığıyla aratırsanız daha çok bilgi edinebilirsiniz. Ancak bana sorarsanız, direk kitapları satın alsanız daha iyi. Bu yasaklanmış mirasın izleri, bugün hala bazı ‘Melekçi’ toplumlarda bulunuyor. Örneğin; Yezidilerin en yüce varlığı, meleklerin başı Meleke Tawus’un ilk ismi, Gözcülerden biri olduğu bilinen Arapça Azazel’den geldiği bilinen Azazil. Enok kitabında da buna rastlayacağız.
    Diğer bir gizemli toplum olarak Yaresanların da insana çok benzeyen melekleri var. Azazel, Adem ve Havva’yı kışkırtmadan önce, Yılan Tawus’un hizmetinde çalışıyor. Ayrıca bu “Nephilim” diye bilinen, insan ve melek karışımı olan devlerin, Tevrat’da anlatıldığına göre o dönemlerde Tanrı veya büyük çağ kahramanları olarak bilindiğinden bahsediliyor. Yani zamanla bunların Mısır veya Yunan tanrıları olarak anılmaları (eğer gerçekse) muhtemeldir.
    Enok’ta dikkati çeken şey, Işık Prensi ve Karanlıklar Prensi (Belial) ve bunların yolundan giden Oğullar konusudur. Bu konuya değinme, Tevrat’da Kurallar 3;19–20 bölümünde de vardır.
    Ayrıca Kurallar 3; 24–25, Karanlıklar Prensi’nin, ölüler kalktığı zaman hüküm gününden sonra sonsuza kadar ateşlere atılacağı konusu, Hristiyanlık ve İslam’ın temelini oluşturuyor. Kitaptaki en dikkat çekici bölüm yine de bence düşmüş melekler konusudur. Tevrat’da düşmüş meleklere de, yarı meleklere de Nefiller diye hitap ediliyor. Meleklerin günaha yenik düşerek kötüleşmesi konusu, Işık Getiren (Lucifer) meleğin de bunlardan birisi olması hala Hristiyan Teolojisi’nin önemli konularındandır. Yaratılış 6;1–2
    Bir diğer isimleri Tanrı Oğulları’dır. (Elohim. Tekili Eloh. Tanrı İlu-Elu ile İlah sözcüğü ile ortak kökenden gelir. Melek isimlerinin sonundaki -El takısı da bundan gelir. Bu bağlamda İsa Haç’ta Elohim’e beni neden bıraktın diye seslenirken, kendisini kandıran Düşmüş bir Meleğe seslendiği anlamı da çıkabilir.)
    Kuran’da ise bu düşmüş meleklerin aslında Melek değil birer Cin olduğu, ve iyi veya kötü olabilecekleri söylenir. Ancak Tevrat’da, bilinen Melek hariç bütün varlıklar Kötüdür. Yani bütün cin veya kötü ruh benzeri varlıklar, eskiden melek olmak zorundadır. Dolayısıyla Tevrat ve Kuran’ın teolojisi gerçekten de çakışmaktadır. “Kuran’ın %70i Tevrat’dan alıntıdır!” diyen arkadaşlar için bu husus göze çarpmalı. Aktarılan hikayeler bile farklı versiyonlarda aktarılmaktadır çünkü. Yine de, zaten “Biz önceki kitapların tasdikçisiyiz” diyen bir kitapta alıntılar olması göze garip gelmemelidir. Devam edelim:
    Enok Kitabı 2. Bölüm : “İşte! Herkesi yargılamadan geçirmek ve günahkârları yok etmek için on bin aziziyle birlikte geliyor!”
    Bu bölüm ayrıca İncil’de Yahuda 1; 14'de “İşte Rab herkesi yargılamak üzere Onbin kutsalıyla geliyor!” diye ifade edilir.
    Demek ki o zamanlarda bu ayet yazılırken ellerinde Enok kitabı vardı. Zaten günümüzde kabul gören İncil’in m.s 4.yy’a kadar bütünleştirilmemiş olduğunu, ve Roma kralı Konstantin tarafından ‘bütünlettirildiğini’ hatırlarsak, 1. İznik Konsil’nde yoksayılan, apokrif ve gnostik ilan edilerek yakılan-yokedilen yaklaşık 27 ayrı kitap daha olduğunu unutmamalıyız. Yani günümüzdeki İncil’in kronolojik sıralaması dahil, Tevrat ayetlerinin çoğu, eldeki 50'yi aşkın kitaptan “ayıklanarak” oluşturulmuştur ve bu ayıklamayı da Roma kendi isteği doğrultusunda yaptırtmıştır. İşte burada “tahrif”in ne denli büyük olduğu inkar edilemeyecek kadar ortadadır. Unutmamalısınız ki Enok Kitabı, İsa gelmeden önceki Tevrat’ı ve İsa dönemindeki orjinal İncil’i temsil etmektedir. Bu ne Barnabas, ne Meryem, ne de bir başkasının inciliyle kıyaslanabilir. Şimdi elimde bulunan bu Enok kitabındaki ayetleri sıralama vakti gelmiştir sanırım.
    Enok 7;7 “Sonra hep birlikte yemin ettiler ve planı uygulayacaklarına söz verdiler. Toplam İki Yüz kişi, Yeret’in zamanında Hermon Dağı’nın zirvesine indiler.
    Enok 7;9 “Liderlerinin isimleri şöyleydi: Semyaza, Araklba, Rameel, Kokablel, Tamlel, Ramlel, Danel, Ezeqeel, Baraqiyal, Asael, Armarel, Batarel, Ananel, Zaqiel, Samsapeel, Satarel, Turel, Yomyael ve Azazyel. İki yüz meleğin lideri bunlardı.
    Enok 7;11 “Sonra kadınlar hamile kaldı ve boyları 135 metre olan devler doğurdu. (Tevrat’da bu konu daha farklı geçer. Yar. 6;4'de bunlar Nefiller diye geçer. Nefilim, İbranice hem Gözcü, hem de Dev demektir.)
    Ayrıca gökten inen bu meleklerin insanlara büyü ve gizli ilimleri öğretip, onları saptırdıkları da belirtilmektedir. İnsanlığın sonunun gelmesinin sebebi de budur. Bu “gizli ilim ve büyü, Tanrılaşmak” konusu da ayrı bir yazıda işlenecektir.
    Enok 8; 1 “Azazil insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler, takılar, boya kullanımı, kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması.”
    Enok 8; 2 “Kötülük arttı. Çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.
    Enok 8; 3 Semyaza büyü yapmayı ve kök kesmeyi,
    Enok 8; 4 Armaros büyü çözülmesini,
    Enok 8; 5 Baraqiyael astrolojiyi,
    Enok 8; 6 Kokabel yıldızları,
    Enok 8; 7 Ezeqeel bulut bilgilerini,
    Enok 8; 8 Araqiel toprak bilgilerini,
    Enok 8; 9 Shamsiel güneş bilgilerini ve
    Enok 8; 10 Sariel de Ay’ın hareketlerini öğretti.
    Enok 8; 11 İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göklere ulaştı.”
    Sonraki bölümde de 5 (!) büyük melek bunları görüp Tanrı’ya söylerler, ve Tufan başlar.
    Enok 9; 1 “Sonra Mikail ve Cebrail, Rafael, Suryal, Uriel göklerden aşağı bakıp dünyada dökülen hesapsız kanı, işlenen sonsuz kötülükleri gördü.” (Devamında da “bu kadar şey olup bitiyor sen bir şey yapmıyorsun, bize de ne yapacağımızı söylemiyorsun!” tarzı Tanrı’ya isyanlar var.)
    Enok 9:9 “Büyük yargı gününde Azazil ateşe atılacak.” (Kuran’da ki Şeytan benzetmesi)
    15. bölümde de Tanrı, Mikail’e diğer melekleri de yakalamasını ve hapsetmesini söylüyor. (Kafes)
    Enok 9;16 “O günler geldiğinde işkenceyle ateş çukuruna gönderilecek, sonsuza kadar hapsedilecekler.”
    Enok 9;18 “Tüm bu yozlaşmışların ruhlarını, Gözcüler’in (Düşmüş Melekler) çocuklarını yok edin, çünkü onlar insanlığa zulmettiler.”
    Sonra hikaye Nuh tufanına geliyor. Birçok Mitolojide ve kültürde yer etmiş Gılgamış vb. Hepsi Nuh karakteridir. Bu kitapta ilgi çeken başka bir şey ise, 4 yerine 7 Başmelek olması.
    Enok 20;1–8 “Bunlar, gözleyen başmeleklerin adlarıdır.
    Uriel, başmeleklerden biridir. Haykırışları ve korkuyu yönetir.
    Rafael, başmeleklerden biridir. İnsanların ruhlarını yönetir.
    Raguel, başmeleklerden biridir. Dünya’da ve diğer yıldızlarda ceza verir.
    Mikail, başmeleklerden biridir. Günaha sapan insanların ruhlarını yönetir. Ramiel, başmeleklerden biridir. Başkaldıranları yönetir.
    Sarakiel, başmeleklerden biridir. Cennet’i, Ikisat ve Kerubileri yönetir.
    (Ikisat, Seraphim; yani yılanlar demektir. Yasak elmayı yediren Yılan burayla ilişkilendirilebilir. Ayrıca bir grup meleği tanımlamaktadır. Kerubiler ise, gene Meleklerdir, Tevrat’da da birçok yerde Kerubi, Keruv ifadesi geçer. Örneğin Aden bahçesinin etrafına koyulan dönen alevli kılıçlar-keruvlar.)
    Ayrıca 40. bölümde, Tanrı’nın yanında duran 4 farklı ruh gördüğünü ve adlarını öğrendiğini söyler, daha sonra bunların 4 büyük melek olduğundan bahseder, “En yüce olan 4 Melek.”
    Yani 4 den fazla Başmelek olduğu, ama aralarında bir derecelendirme yapıldığı kanısına varıyoruz. Bu 4 Melek ise, Mikail, Rafael, Gabriel ve Fanuel. (!) Azrail veya 4 Başmelekten biri olarak bildiğimiz düşmüş olan Lucifer’in ismi kitapta geçmiyor.
    (Ayrıca 60. Bölüm 13. Ayet’de Meleklerin sınıfları ile alakalı bir açıklama vardır. Kerubim, Serafim ve Ofanim. Güç melekleri.
    Bu da “Savaşçı Melek” figürünü ortaya koyar. Kiliselerde elinde kılıçla çizilmiş melek figürleri bolca görülür. Kuran’da ise tamamen iyilik ve merhamet üstüne, Robotumsu bir anlatım vardır.
    Enok 21; 1–3 “Ve hiçbir şeyin tamamlanmamış olduğu bir yere vardım. Orada korkunç bir şey gördüm. Ne üstünde gökler var, ne de altında sağlam bir zemin. Sadece kaotik ve korkunç. Orada birbirine bağlanmış yanan büyük dağlara benzeyen, göklerin yedi yıldızını gördüm.”
    (Göklerin yedi yıldızı, o dönemde bilinen yedi gezegendir. Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jupiter, Satürn. Bunların her birini eski bir Tanrı olarak da görebiliriz. Ayrıca haftanın 7 günü de buradan gelir. 7 Sembolizmi Tevrat ve İncil’de ve o zamanki Pagan inançlarda çok önemli yer kaplar, neredeyse her dinde rastlamak mümkündür. Kökeni ayrıca Mu Mitolojisine dayanır.)
    Kitapta çok önem çeken bir diğer konu ise, Mesih motifinin işlenmiş olması. Yani Tevrat’da açık açık ifade edilmeyen ancak hemen sahiplenilen İsa, burada gelişinden önce net bir şekilde belirtiliyor. Demek ki 325. yılda bu kitap çıkarılana kadar Yahudiler, İsa’yı bu kitaptaki anlatımlara göre bekliyorlardı.
    Enok 46; 1–2 “Ve orada Kadim Olan’ı (Tanrı) gördüm. Başı yün gibi beyazdı. Yanında yüzü insan yüzüne benzeyen başka biri daha vardı. Yüzü çok güzeldi; tıpkı kutsal meleklerden birinin yüzü gibiydi. Benimle birlikte gelen ve bana bütün sırları gösteren meleklerden birine o adamın kim olduğunu, nereden geldiğini ve neden Kadim Olan’la birlikte olduğunu sordum. Cevap verdi; Bu adil olan İnsan Oğlu’dur; (İsa’nın diğer ismi İnsan Oğlu’dur. İncil’de ona sık sık böyle hitap edilir.) onun içinde adalet vardır. O tüm hazineleri ortaya çıkartır (Bkz: Kutsal Ruh’ı ortaya çıkarması, Tanrı’nın hazinesi) çünkü Ruhların Tanrısı onu bunu yapması için seçti. (!) Onun topluluğu Ruhların Tanrısı önünde sonsuza kadar üstündür.”
    (Görüldüğü gibi, burada Seçilmiş Kişi, bir Peygamber gibi anlatılır, İncil’de söylendiği gibi “Tanrı” olarak değil. Eğer 4.yy’da yapılan toplantıda İsa’nın Tanrı değil, peygamber olduğunu savunan görüş sayıca üstün gelseydi, şuan bütün Hristiyanlar İsa’yı Peygamber kabul edecek, belki de İslam’a geçeceklerdi.)
    Ayrıca bir de Gizli Olan vardır. (Muhammed veya Mehdi profiline giriş.)
    Enok 48;5 “Seçilmiş Olan ve Gizli Olan dünya yaratılmadan önce bu amaçla seçildiler ve sonsuza kadar O’nun önünde olacaklar.” (İncil, İsa’nın ruhunun her şeyden önce yaratıldığını ileri sürer, çünkü o ayı zamanda Tanrı’nın ruhudur. Bazı İslam hadisleri ise, Muhammed’in ruhunun her şeyden önce yaratıldığını, çünkü alemlerin onun yüzü-suyu hürmetine yaratıldığını iddia eder. Dolayısıyla bu ayetle arada bir paralellik kurmak mümkün.)
    Sonrasında Yargı Günü ile alakalı bir ayet gelir;
    Enok 48;11 “Onun huzurunda düşecekler ve tekrar kalkamayacaklar. Onları elleriyle tutup kaldıracak kimse olmayacak çünkü onlar Ruhların Tanrısı’nı ve onun Mesih’ini inkar ettiler! (İnkar edilen Mesih ifadesi yer alıyor gene. Yani İsa daha gönderilmeden, onun inkar edileceği söylenmiş. O zaman için daha gelmemiş olan, ve geldiğinde kendisini İnsan Oğlu olarak tanıtıp inkar edilen İsa konusu. Gerçekten de böyle olmuştur. Yahudiler onu inkar etmişlerdir.)
    Ayrıca Cennet’de İsa ile sonsuza kadar kalmak kısmına değinen bir ayet daha vardır, bildiğiniz üzere İncil’deki Cennet, İsa ile birlikte oturmak, yemek yemek, Tanrı ile birleşmekten ibarettir. Bkz;
    Enok Kitabı 61. Bölüm 17. Ayet. “Sonsuza kadar İnsan Oğlu’yla birlikte kalacaklar, yiyecekler, yatacak ve kalkacaklar.” (Gerçekten deHristiyanların inandığı cennet tam olarak budur. Çünkü İncil’de bir çok kere Cennet’de berayer yiyip içmek konusu anlatılır.)
    İncil’in Vahiy bölümünde; gelecek olan 7 başlı 10 boynuzlu Canavar’dan bahsedilir, burada ise farklı bir versiyon ile karşılaşıyoruz. Ancak çok benzer anlatımlar var her konuda Yuhanna’nın buradan esinlendiğini söylemek abartı olmaz. Ayrıca Yuhanna’nın vahiylerini bir rüya yoluyla aldığınız hepimiz biliriz. Ancak Enok, göğe yükseltilmiştir. Bunu Miraç hadisesine benzetmek mümkündür. Gerçi Miraç konusu da tartışmalı bir konudur ancak o hadiseyi başka bir yazıda ele alacağım.
    Enok 58; 7–8 “O günde yiyecek olarak iki canavar türeyecek. Bunlardan dişi olanının adı Leviathan olacak ve denizlerin diplerinde, su kaynaklarının üstlerinde yaşayacak. Bunlardan erkek olan canavar ise Behemoth adını taşır. Göğsünün üzerinde hareket eder ve görülemez bir vahşiliği vardır.”
    64. Bölüm, yani Nuh ile alakalı kısımların başladığı yere tekrardan gelirsek; kısa kısa ayetlere değinicem.
    64;1 “O günlerde Nuh, dünyanın suya gömüldüğünü ve yıkımın yakın olduğunu gördü.”
    64;6 “Tanrı’dan dünyada yaşayan herkese bir buyruk geldi. Onları yakın. Onlar meleklerin tüm sırlarını, şeytanların tüm vahşiliklerini öğrendiler. Gizli güçleri, büyücülüğün güçlerini, tüm dünyada eriyik metalden şekiller yapanların güçlerini öğrendiler.”
    Enok 66;2 “Şimdi melekler ahşap bir araç yapıyorlar. İşlerini bitirdiklerinde elimi onun üzerine koyup koruyacağım.” (Tanrı konuşuyor. Gemiyi meleklerin yaptığına dikkat edelim. Diğer kaynaklarda bunu Nuh’un yaptığı söyleniyor.)
    Ayrıca bu kitapta, Havva’yı saptıran kişinin bir yılan veya Lucifer değil, başka bir melek olduğu söyleniyor. Dünyaya inen ve sonsuzlukla cezalandırılan melekler arasındadır.
    Enok 68;4 “İlkinin adı Yekun’du. O kutsal meleklerin tüm kutsal oğullarına şeytani klavuzlukta bulundu ve onları yoldan çıkarıp vücutlarını insanların kızlarıyla kirletmeye sevk etti.”
    Enok 68;6–7 “Üçüncüsü Gadreel’di. Havva’yı yoldan çıkardı. İnsanoğullarına savaş zırhlarını, savaş kılıçlarını ve diğer tüm ölüm silahlarını gösterdi.” (Şuna dikkat etmek lazım bu melekler gelip nasıl bir şey yapılacağını göstermiyorlar, aklınıza getiriyorlar, ilham veriyorlar sadece ve Gadreel, Havva’yı yoldan çıkardığı halde bir ceza alıp kovulmamış, Nephillerin gününe kadar serbestmiş görüldüğü üzere.)
    68;9–13 “Dördüncüsünün adı Penemuel’di. İnsanlara mürekkep ve kağıtla yazmayı öğretti; böylece bugüne kadar pek çokları günaha girdi. İnsanlar böyle bir amaç için, inançlarını kalem ve mürekkeple göstermek için yaratılmadı.”
    Bilginin kayda geçirilmesi eski öğretilerde hiç hoş karşılanmıyordu. Özellikle ezoterik gelenek hep sözlü olarak aktarılmıştır.
    Örn: Atlantis’in aktarılışı, Platon’a gelişi konusu. Yazı ile değil sözle aktarılmıştır. Platon da bu teoriyi ortaya atarken bir evrakla, kaynakla değil, üstadlarından öğrendiği şeylerle ortaya koymuştu. Ancak Atlantis ve kayıp kıya olayları bu yazının konusu olmadığından es geçiyorum. İlgili yazıyı, yazının başında Mu Kıtası adıyla zaten sunmuştum.
    Eski zamanlarda “Bilmek” her zaman doğru karşılanmamıştır. Tevrat’da da ‘’Bilgelik Ağacı”ndan yemek konusu işlenmiştir. Zaten Adem ile Havva, ağacın meyvesinden yiyerek bunu “Bilmişler”dir. Ayıbı ve günahı öğrenmişler, çıplak olduklarını fark edince de utanıp hemen yapraklarla cinsel organlarını örtmüşlerdir.
    Ayrıca bunun metafiziksel yönüne kayarsak, Nuh Tufanı’nda herkesin Melekî bilgileri öğrendiği için Tufan oluyor, ancak günümüzde Tufan her zaman Mu Kıtası ile ilişkilendirilir ve Mu Kıtası da, kayıtlara göre zihinsel olarak bizden ileri bir medeniyettir ve insanlar parapsikolojik olarak çok gelişmiştir, bizim şuan bildiklerimizden daha çok şey bilmişlerdir. Benzerliği yakalamak lazım. Bu tip kayıp kıtaların varlığı her zaman tartışma konusudur, ancak bir Tufan olduğu gerçek. Ki, Mezopotamya’yı etkileyen bir tufanla alakalı hazırlamış olduğum ayrı bir yazı hali hazırda mevcut. Ayrıntılı bilgi edinmek için bkz:
    Dinler ve Toplumlarda Tufan Hadisesi
    68;19–22 “Kasbaal’ın görevi, En Ulu Olan’ın tüm görkemiyle yaşarken ululara sunduğu ahitin liderliğini yapmaktır. Melek Beka, Mikail’den ona gizli adı göstermesini istedi. Böylece o gizli adı ahitte söyleyebilecek, insanoğullarına tüm gizli şeyleri açıklayanlar o adın ve ahitin önünde titreyecekti. O ahitin gücü o kadar yüksektir, çok kudretlidir. Akae’nin bu ahitini Mikail’e teslim etmişti.”
    Tevrat’da geçen Kutsal Ahit’e geldik. Kabbalah ve Mason takipçileri de bu Ahit’in peşindedir ve İslam’da da bu konuya değinilir. Bir bakıma Pandora’nın Kutusu olarak düşünülebilir. Bütün gizli sırları ve dünyayı yönetecek güçleri barındırdığını, ancak melekler tarafından korunduğunu ve bu yüzden bir insanın ona dokunamayacağını, dokunduğu anda öleceğini aktarır Tevrat. Yine de, bu kutsal emaneti elinde bulunduran toplumun büyük bir güç elde edeceğinden bahsedilir. Aslına bakarsanız Ortadoğu üzerinde oynanan oyunlar ve Siyonizm, gücünü buradan alır. Yahudiler gerçekten de dinlerine sıkı sıkıya bağlılar. Çünkü bu yahudilikte bu Ahit, kurtuluşun sembolüdür. Pandora’nın tam tersi yani.
    Olaylar daha da ilginçleşmeye başlıyor..
    Enok, 86;1 “Göklerden beyaz adamlara benzeyen varlıklar geldi. Onlardan bir kişi çıktı ve onlarla beraber gelen üç kişi daha vardı.”
    Melekleri gördüğünü düşünebilirsiniz; ancak bunlara “beyaz adamlara benzeyen varlıklar” diyor. Meleklerin neye benzediğini zaten biliyordu, daha önce görmüştü. Oyüzden Melek görse, “Melek gördüm” derdi. Ancak burada başka varlıklardan bahsediyor… Belki de kafasındaki cam fanus yüzünden suratı görünmeyen beyaz kostümlü Astronotlardır? Tevrat’da ki Hezekiel bölümünü hatırlayalım. Onun da bahsettiği gökten gelen varlıklar ve uzay araçları Tevrat’da nakledilir. Hatta bindikleri araçlarının kaç pencereli, kaç katlı olduğuna kadar... Geçmiş mitolojilerde çok fazla uzaylı motifi resmedilmiş, konusu işlenmiştir. Yazının başında bundan bahsetmiştim.
    104;4–5 “Günahkarların güçlendiğini, işlerinin yolunda gittiğini gördüğünüzde korkmayın adiller! Onlarla yoldaş olmayın, onların zulmünden uzak durun, çünkü siz göğün topluluklarıyla dost olacaksınız.” (Kuran’da ki Al İmran 28 ayetine benzer bir ayet. ‘Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin’)
    Bu kitap, birçok teoriyi körükleyecek bilgiler içermektedir ve zamanında, Tevrat’ın içinde bulunan bu bölüm saklanıp, gizleyen kişiler sayesinde hep gölgede bırakılmıştır. İnsanların inançlarını sarsacak ayetler bulundurduğu için adeta çıkarılmıştır. Enok ile alakalı birçok kültürde birçok karakter bulabiliriz. Enok, her kültürde yer edinmiş bir karakterdir. Özellikle Masonlar olmak üzere konuya ilgi duyan bazı yazarlar, Enok’u Memfisli Tehuti, Toth, Grek Hermes ve hatta Latin Merkür ile ilişkilendirmişlerdir. Kişi olarak bunların hepsi birbirinden ayrıdır çünkü mitolojiler farklıdır, ancak; esas anlamda hepsi aynı kutsal yazarlar, inisiyatörler ve Okült ve Kadim Bilgeliğin kayıt edenleri kategorisine dahildir.
    “Bilgelik Tanrısı” olarak adlandırılmışlardır çünkü mitolojilere göre bütün insanlara bilgiyi bu karakterler vermiş, kutsal öğretmen görevi görmüşlerdir.
    Kuran’da da İdris, Bilge (İnisiye) olarak geçmektedir. 7 Sayısı ile alakalı takıntı ise, şuna dayandırılabilir;
    Enok, Adem soyunun yedinci neslinin, yedinci önderidir.
    Orfeus inisinasyonun yedi katmanlı sırrını temsil eden yedi telli lir, Forminks’e sahiptir.
    Başında yedi ışınlı güneş diskli Thoth, güneşsel gemisiyle 365 derecelik yolculuğunu yapar.
    Son olarak Thoth-Lunas, haftanın 7 gününün yedi yönlü tanrısıdır.
    Enok hakkında Josephus (MS 1. Asır) anlattığı hikayeye göre, yazma ve kıymetli kitaplarını Merkür veya Seth (Şit) sütunlarının altında saklamıştı. Bu da “Bilgeliğin Babası” Hermes hakkında anlatılan hikaye ile aynıdır.
    Şu anda İznik Konsili eliyle 325.yılda yapılan toplantı sebebi ile içeriğiyle oynanmış, değiştirilmiş Tevrat’dan önce, orjinal Kutsal Kitap sayılan Tevrat’ın içinde bulunan Enok/Hanok bölümü hakkında bazı bilgiler edindiniz. Belki de hiç duymadığınız (Çünkü Katolikler tarafından sizden saklatılmış) ayetler öğrendiniz.
    Eğer Hristiyan veya Yahudi iseniz; bunun elinizdeki Kitabı Mukaddes ile aynı, hatta daha büyük ölçüde “Tanrı Sözü” olduğuna iman etmeniz gerekir. Red edemezsiniz.
    Eğer Müslüman iseniz; bu kitapta anlatılanların, “DEĞİŞTİRİLMEMİŞ TEVRAT”dan bir bölüm olduğu ve en az inandığınız Kuran kadar “Tanrı Sözü” olduğuna iman etmeniz gerekir. Red edemezsiniz. Çünkü bu kitap Tevrat’ın bir parçasıdır.
    Kitabın içinde çok daha ilgi çekici bölümler bulunuyor ancak ben İncil, Tevrat, Zebur ve Kuran okumuş bir kişi için bu kadarının bile yeterli olduğunu düşünmekteyim. Bu yüzden yazıyı burada sonlandırıyorum... Din, Bilim, Tarih ve Mitolojiler ile alakalı daha zengin yazılarım gelmeye devam edecektir. Takipte kalın lütfen. Keyifli okumalar.
    NOT: Bu yazı ve diğer yazılarım benden özel izin alınmadan ve kaynak belirtilmeden hiçbir ortamda kullanılamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Benden özel izin almadan ve kaynak belirtmeden kullandığınız taktirde hakkınızda yasal işlem başlatılacaktır.
    Kaynakça
    Kitab-ı Mukaddes Şirketi, Kutsal Kitap Yayınları, Kitab-ı Mukaddes (Tevrat,Zebur, İncil), Kasım 2011, İstanbul. (Ayetler yazıda belirtildi.)
    Kuran-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı, yayın no 86. (Ayetler yazı içerisinde belirtildi.)
    Peygamber Enok’un Kitabı, Hermes Yayınları-26, Şubat 2016, Çeviri: Günyüz Keskin. (Ayetler yazı içerisinde belirtildi.)
  • 108 syf.
    ·2 günde·10/10
    ‘’Hatıraların insanın içini acıttığı yaşlara gelmiş olmalıydı. ‘’

    Karlı geçen bir hafta sonundan sonra bize el sallayan dingin bir Pazartesiye sendromsuz giren bir insan olarak inceleme yazmaya karar verdim. Depresyon şalım ve ben bu satırları yazmaya hazırız. Fonda Adelle-Hello. Şu an için her şey beni motive edecek düzeyde. Aslında uzun zamandır inceleme yazmıyorum. Gerçi ben uzun zamandır herhangi bir şey yazmıyorum. Biraz tembellik, biraz içimden gelmeme. Ama bu zinciri kırmamam için hiçbir neden yok. Bu yüzden bir kuple saçmalarsam ekranı ebediyete kadar yukarı kaydırabilirsiniz :)

    Ve bir tane daha ruhumu ve beyin hücrelerimi tarumar eden kitabın kapağını kapattığım için buruk bir mutluluk yaşıyorum. Bu kitap bana hatırlamak istemediğim anılarımı hatırlamama, aşamadığım bir olguyu tekrardan sorgulamama neden oldu. Bahsetmek istediğim konu kadınlar için belirlenmiş tesettür normları ve toplumun bu konu için seçmeyi uygun gördüğü (sadece) kadınları kapsayan ahlak anlayışları. Ben biraz tek yönlü kadın gözünden ele almayı deneyeceğim. Ancak bu konunun çetrefilli, dallı budaklı, ucu birçok şeye dokunan bir konu olduğu yadsınamaz bir gerçek. Ama ben bu gerçeklere değinmek istemiyorum. Değiştiremeyeceğim şeyler üzerine bir müddet akıl sağlığımı korumak için böyle bir yol izlemeye karar vereli çok oldu. Her neyse…

    Çador; ülkesinde savaş çıkmadan önce sürgün olmuş Akhbar ‘ın savaş bittikten bir müddet sonra ülkesine dönmesini ve ailesini arama sürecinde ruhunda yaşadığı ete kemiğe bürünmüş esas sürgünü konu alıyor. Yazarın dili oldukça sade, akıcı; mekan ve duygu betimlemeleri çok başarılı olunca konunun özüne daha fazla odaklanmanız kaçınılmaz oluyor. Akhbar ile savaşın yıkımında geriye kalmış o şehirde siz de ümidinizi bir an kaybedip; o seslerde, o kokularda, yoldan geçen her bir gölgenin tavırlarındaki kaybettiğiniz yakınlarınıza benzerliklerini görürken tekrardan canlanan ümidiniz; cebinizdeki kum gülüne dokunarak kendi çölünüzde ilerliyorsunuz. Ancak her gidenin dönmeye karar verdiğinde sahip olduğu yanılgı gibi bırakılıp gidilen yerlerin aynı kalacağını düşünmek en büyük yanılgınız oluyor. En kötü yabancı çeşidinin bir zamanlar tanıdığın insanlar arasından çıkmasına alışman zaman alsa da her iki taraf için de zamanın bu kadar farklı akmasına anlam vermeniz zaman almıyor.


    Bir masalda ya da kitapta okuduğunda hoşuna gidecek sözleri duymak, o sözleri yaşamış olmak hiçte hoş değil diyen Mungan haklıydı. Sayfalar ilerledikçe bu arayış benim için hiç hoş olmayan noktalara geldi.

    ‘’Bunca zaman konuşmaya çekindekleri her şey yüzlerinde tortulaşarak kıraç suskunluklara, yalçın yalnızlıklara yol açmıştı.’’

    Bunca zaman evet bunca zaman konuşmayı istemediğim şeyleri yazmak bu çekinmeleri özgürleştirip, cesur bir kimliğe büründürebilir miydi?
    Yasaklar, kurallar, günahlar… Etrafınızdaki her hangi bir insana zarar verebilecek her hangi bir davranışınızın, duygunuzun, eyleminizin kısıtlanması, yok edilmesi. Peki bu kuralların kimliği, cinsiyeti olabilir miydi? Bir anlık gayri ihtiyari göz göze gelmekten, çıplak ayaktan, bileklerden, ojeden, gülümsemeden kahkaya dönen açık ağızdan, özür dileyerek yazıyorum ottan boktan hallenen dizginlenemeyen bir şehvetten söz ediyorsak neden olmasın? Neden bu sapkın düşüncelere sahip olan şahıslar kendinde çözüm aramak yerine onlara göre sorunun kaynağı kadınları sıkı sıkıya kapatmayı, bir kafese hapsetmeyi, yanında bir erkek olmadan sokağa çıkarmayı yasaklamayı, yüksek sesle konuşmayı menetmeyi denemesinler.


    ‘’Burkaya giden yolu çador açar, ‘’ demişti kadın. ‘’Çador, annelerimizin, ninelerimizin geleneksel ve masum başörtüsü değildir yalnızca. Kafalarımızdaki köprüdür. Örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde, arkası mutlaka gelir; karara karara gelir. Örtünmenin sonu yoktur. Kadınların kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar. ‘’

    ÖRTÜNMEK BİR AHLAK HALİNE GETİRİLDİĞİNDE ifadesini beynime de kalın puntoyla yazdıktan sonra düşünüyorum ben bu resmin neresindeyim?

    Bi dk, bi dk nereye daha yeni başlıyoruz…

    Sene 2005. Trakya Üniversitesi Kimya Bölümünü kazandığım yıl. Örtünmeye karar verdim. Örtünmek diyorum benim için başka bir anlamı yok, hiçbir zaman olmayacak; ahlakını bez parçası ile kanıtlamaya ihtiyacı olmayan her insan için de böyledir eminim. Babam okuyan tek kızının öğretmenler tarafından fişlenmesini istememiş olacak ki bu kararımı ne destekledi ne de karşı çıktı.
    Trakya bölgesi; batının göz bebeği, aydın kimseciklerin, müstesna şahsiyetlerin yaşadığı kara parçası. 65 kişilik sınıfta 3 kişi örtülü; diğer insanların çoğu, bu örtülü okulda ise açık gördükleri kızlara uzak, yabancı, istemiyor. Ama içlerinden bir kız diğerlerinden farklı. Başarılı, hırslı, sevecen her insanı sadece insan olarak değerlendiriyor onun dışında her hangi bir sıfata ihtiyacı yok. Herkesle samimi olmasa da tanış. Başarılı olduğu için mi yoksa onlara da benzediği için mi bilinmez etrafça seviliyor. Barda çalan arkadaşları açılışta onu da görmek istediklerini söylüyor. Uzun saçlı, dövmeli, piercingli, içki içen, küfreden, okulla ilgisi olmayan, not isteyen, defterlerine hunharca davranan hiç kimseyi ona kötü davranmadığı sürece ötelemiyor, saygı duyuyor, farklı davranmıyor.

    Sene 2009. Son sınıf. Kurulan hayallere birkaç kulaç uzaklıkta, ümit dolu. Organik Kimya dersi; kürsüde tükürüklerini etrafa saça saça çarşaflı kadınlara hakaretler yağdıran bir öğretmen, dalga geçiyor. Türbanın eğitim kurumlarında yasaklandığı yıllar. O kız da açık. Kumral saçları fönlü, yüzü pudralı, kirpikleri rimelli. Diğerlerinden farksız olsa da dışı hiçbir zaman içini yansıtmayan. Ne göründüğü gibi olmayı, ne de olduğu gibi görünmeyi başarabilmiş. Söz istedi sakince konuştu olmadı, sonra bağırdı, çağırdı, kendini kaybetti. Oturdu, arkadaşlarınca sakinleştirildi. Yüksek lisans hayalleri o dersle birlikte o okul için son buldu.

    Mezun oldu. Birkaç ay sonra İTÜ yüksek lisans kazandı. Maslakta İngilizce kursuna yazıldı. ÜDS ‘den 65 alması lazım. Okul ileri düzeyde örtülü kadınlara tezat. Başörtülü bir insanın Atatürk ‘ü ve ülkesini sevebilme ihtimaline çok uzaklar. Onların örümcek beyinli, gerici, yobaz, siyasi olma fikirlerine ise oldukça yakın. Bu kızın bunları anlaması uzun sürmedi. Hiçbir zaman kadroya geçemeyeceğinin farkında, başarısız oluyor. Hayatında ilk defa başarısızlığı kabul etmek zorunda kalıyor. Antidepresanlar, çöküş, nereye varacağını bilemediği bir hayat, uzun bir süre etrafınca anlaşılamama, İTÜ gibi bir okulu nasıl bırakabilirsin diyen çoğunluk.

    2010. Bir adama aşık oldu. Gülüşü onun hayallerinin ötesinde, çok güzel. O derin kuyudan çıkış. Mutluluk, acı, gözyaşı, vazgeçiş, sorgulama, geri dönüş, sürüncemede geçen yedi yıl uzaktan yaşanan bir aşk. Parmağında taşıdığı yüzük delicesine sevdiğini iddia eden kıskançlığa bürünmüş hakaretlerini söylemekten çekinmeyen, asla kapalılığı ona yakıştırmayan bir adama, artık ona çok yabancı olan adama ait. Sene 2017 evlenmek üzereyken o yine özgürlüğünü ve kendini seçiyor. Çünkü bir gün örtünmenin, kendi gibi olamamanın kalbinde pişmanlığa yol açmasına hiçbir zaman izin vermeyecek.

    Yazarın iki kitabını okumuş olsam da naif dili, bir erkek olarak kadınları bu kadar doğru ve içten yansıtması ona hayran kalmamı ve her zaman okumak istediğim yazarlar arasında yer almasını sağladı.
    Bu güzel kitapla tanışmamızı sağlayan, ötelemeden hemen okumamız için teşvik eden Selman Ç. 'a çok teşekkür ederim.