• Bir not eklemek istiyorum: bazı internet sitelerinde gördüğüm üzere bir grup insan Lenski deneyi'nin evrime delil olmadığını ileri sürüyorlar. Bir kaç sitede okumama rağmen (ki siz de bakarsanız neredeyse hepsinde aynı ifadeler var) özellikle sorularla İslamiyet sitesinde evrim ağacının internet sitesindeki makalede geçen "aslında bazı araştırmalarda oksijenli ortamda da sitratı sindirebilen bakteriler kaydedilmiştir" ifadesi aslında canlılarda sitratı sindirmek için gerekli genlerin olduğunu ve bu genlerin uygun çevre şartlarında fenotiplerine yansıdığı söyleniyor. Yani söylenmek istenen canlılarda 60.000 nesil geçmesine rağmen hiçbir değişim olmamıştır. Genlerinde zaten bulunan bir kaç özellik çevrenin değişmesiyle dış görünüşe yansımıştır. Dolayısıyla bu deney kesinlikle evrime kanıt niteliği taşımaz. Öncekile bu durumda söylemek istediğim şey sanırım evrim ağacının makalesinin tamamını okumamis oldukları. Çünkü makalede alıntılanan sözden sonra diyor ki "fakat bu durumun konumuzla pek alakası yoktur çünkü Lenski deneyin başında e.coli bakterinin hiçbirinin sitratı hücre içine almak ve sindirmek için gerekli proteini taşımadıklarından emindi." Burda söylediği üzere genlerinde zaten sitratı sindirmek için gerekli proteini üretecek bir dizilim yok. Tabii buna da şunu diyebilirler: aslında bakterilerde o proteini sentezlemek için gerekli genler vardı fakat ortam şartlarından dolayı bunu fenotiplerinde göstermediler. Öyle olduğunu düşünsek bile Lenski yaptığı denemelerle ilk atasal bakterilerde bu genin olmadığını ispatlamıştır. Nasıl ispatladığını da evrim ağacının makalesinden direkt alıntılayacağım "31.000'inci nesilden önceki nesillerden bakteriler alıp, bunları başka kaplarda üretmeye devam ettiklerinde, sitrat sindiriminin spontane olarak tekrar tekrar evrimleştiğini gördüler! Lenski'nin öğrencisi Zachary Blount, bu evrime neden olan soy hatlarının ne kadar geriye gidebileceğini merak etti ve bu nedenle "fosil kayıtlarında" geriye giderek, teker teker bakterileri hayata döndürdü ve evrimsel süreçlerini inceledi. 20.000'inci nesilden önce aldıkları hiçbir bakteri, sitratı oksijenli ortamda sindirme özelliği evrimleştiremiyordu. Dolayısıyla 20.000'inci nesil civarında meydana gelen bir diğer mutasyon, sitratın sindirimine neden olan ikincil mutasyonun meydana gelme şansını arttırıyor olmalıydı. Gerçekten de, yaptıkları daha detaylı araştırmalar sonucunda deneyin başlangıcından 20.000 nesilden sonra meydana gelen bir ön-faydalı-mutasyonun sitrat sindirimine neden olan mutasyonu tetiklediğini keşfettiler." yazıda zaten her şeyi açık ve net bir şekilde anlatmış. Özetle bakterilerde bu genler zaten var olsaydı ve çevreye göre fenotiplerinde yansısaydı 20.000. nesilden önceki bakteriler de kriyoprotektan'dan çıktıktan ve çözüldükten sonra sitrat moleküllerinin yoğun olduğu ortama bırakıldıklarinda onların da fenotiplerine bu sitrat sindirme özelliği yansımalıydı. Ama olmadı. Bu da açıkça gösteriyor ki gerçekleşen mutasyonlar ve seçilim baskısı bakteriyi evrimleştirmistir!
    İkinci değinmek istediğim husus ise sorularla İslamiyet'in yazısında mutasyonların DNA tahribatından ibret olduğu dolayısıyla yapıcı etkilerinin olamayacağı sadece yıkıcı ve kötü etkilerinin olduğu söyleniyor. Yani söylenene göre Lenski deneyinde gerçekleşen olay yeni bir özellik kazanmak olduğuna göre bu mutasyonlarla gerçekleşmiş olamaz. Öncelikle ufak bir araştırmayla zaten mutasyonların tümüyle kötü yıkıcı şeyler olmadığını anlayabiliriz. Bütün mutasyonların içinde %70-90 arası mutasyon nötral mutasyondur. Yani her hangi ani bir etkisi olamayan mutasyonlardır. %10-30 dilimlik kısım anı zararlı yıkıcı etkileri olan, %1-10 Luk dilim ise ani-yararlı etkileri olan mutasyondur. Ve bu yararlı mutasyonlar doğal seçilim ile seçilerek yararlı sonuçlar doğurabilirler. Dolayısıyla mutasyonları tümüyle yıkıcı olarak görmek yanlıştir. Sorularla İslamiyette dediğim mutasyon tanımı şu şekilde: "Bu tip anormallikler meydana gelecek canlıda kalıcı olan bir takım organ noksanlıkları veya şekil bozuklukları hasıl eder. Bu tip bozulmalar mutasyon olarak adlandırılır.
    Şimdi bu Escherischia Coli bakterisinin sitrat’ı besin olarak önce kullanmadığı halde sonradan kullanıyor olması bu tip bir mutasyona bağlanıyor. Mutasyonlar genelde mevcut sistemi bozucu bir takım anormalliklere sebep olurlar. Halbuki burada bir molekülü besin olarak kullanma gibi bir düzenlilik söz konusudur."
    Üçüncü ve son söylemek istediğim şey ise yazı da geçen "Tek hücrede bile binlerce nesilde herhangi bir değişiklik gözlenmezken, trilyonlarca hücreden meydana gelen bir canlının bütün o hücrelerindeki genetik yapının değişerek farklı bir canlıyı vermesi nasıl mümkün olacaktır?" İfadesi. Zaten binlerce nesilde herhangi bir değişiklik olmama durumunu başta anlatmıştım orayı geçiyorum. Yazı da dikkatimi çeken nokta evrimi bir canlının başka bir canlıya dönüşmesi olarak anlamaları. Burda şunu da belirteyim belki yazarken bunu kastetmemis olabilirler bu yüzden onlardan şimdiden özür diliyorum. Burda hitabım evrimi bu şekilde anlayan herkese. Evrimin tanımı bir türün diğerine dönüşmesi değildir. Evrim bir canlı popülasyonundaki gen ve özellik dağılımlarının nesiller içerisindeki değişimdir. Canlıların birbirine dönüşmesi ise Türkleşme olarak adlandırılır. Evet bu da bir evrimdir ama evrim sadece türlesmeden ibaret değildir. Eğer hiç türlesme olmasaydı bile evrim olurdu ki deneyde de herhangi bir türlesme söz konusu değil. Sadece canlıda gen ve özellik dağılımı değişiyor ve biz evrim olduğunu söylüyoruz. Bu tür küçük gen bazındaki değişimler mikroevrim olarak adlandırılır ve mikroevrim canlıda birikerek bir süre sonra makroevrimi doğurur. Doğurmak zorundadır. Bu da dolayısıyla direkt türlesme demektir.

    Buraya kadar okuyan varsa gerçekten yürekten teşekkür ediyorum. Saygılar.
  • 110 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Başkahraman Meursault...Hayata karşı olan kayıtsızlığı ile bir birey olmanın ötesinde kendi geçmişinde, şimdisinde ve geleceğinde bir yabancı* olarak nefes alıp veren bir varlık*. Bilinçsiz bir hâlde...topluma ve toplumun koymuş olduğu kurallara kafa tutmak onun için hiç de zor değil. Çünkü sadece yaşıyor. Kendi hayatında kimliksiz bir yaşam sürüyor . Yeryüzünde her varlık bir amaç uğruna(Mesela hayatta kalmak için,daha iyi şartlarda yaşamak veya yaşatmak için... ) varlığını idame ettirmeye çalışırken Meursault'un hiç de böyle bir derdi yok. Aslında onun tek derdi bir şeyleri anlamlandırabilmek. Onu çoğunlukla olaylar arasında bağlantı kurmaya çalışırken, toplumun düşünce yapısıyla kendi düşünce yapısı arasında ne derece tutarsızlıklar olduğunu sayıp dökerken buluyoruz.
    Kitabı okurken bir anlığına kendimi Meursault olarak buldum. Doğrusu bu müthiş bir deneyimdi. Çünkü kendimi hiç bu kadar özgür , hiç bu kadar cesur, hiç bu kadar mutlu ve sevgi dolu ve aslında hiç bu kadar yaşadığımı hissetmedim. Bana kalırsa Meursault bu zamana kadar okuduğum en bohem ve en gizemli karakterdi. Sayın Albert Camus, bu dizeleri okuyanların da şahitliğinde size söylemek istediğim bir şey var:
    "Meursault'la tanışmama vesile olduğunuz için size minnettarım! Bir yabancı*yla tanışmak büyük zevkti. Saygılar... "
  • 469 syf.
    ·11 günde·7/10
    Derler ki dünya bir son yaşamış, bizde şimdiden o sona giderken yaşanan olayları yaşıyoruz. Zaman aslında bir ilizyon bence bu dünyayı algılayabilmek için beynimizin uydurduğu bir tanımlama...⠀

    "Dünyanın Uyanışı" yazarın ilk kitabı ve Netflix Atiye dizisine de ilham olan bir kitap. Söylemek istediğim çok fazla şey var ve aşırı heyecanlıyım. Çünkü kitaba BA YIL DIM!! Kitap Göbekli Tepe ve Nemrut gibi pek çok tarihi yere girip çıkıyor ve bize hem insanın yolculuğunu hem de bireyin yolculuğunu anlatıyor. Kurguda ufak tefek sarkan yerler yok mu... Tabi ki var ancak ilk kitap oluşu ve sadece iki yerde gözüme takılması beni rahatsız etmedi. Atiye'nin gördükleri, seçimleri ve sınavları sizi kendi içinizde de bir dönüşüme sokuyor. Ara sıra ortaya çıkan bir karakterlerin(spoiler olmasın diye kim söylemeyeceğim.) bilgece kurduğu cümleleri kitabın ilk sayfasına not ettim altını çizmekle kalmayıp. Kitabın kurgusundan çok bahsetmek istemiyorum ama şu kadarını söylüyüm. Olasılıklar, seçimler, sonuçlar, dönüşüm ve arayış. Biraz mistik şeyleri seviyorsanız koşun gidin alın okuyun. İnsan bilinç akışınıda çok iyi anlattığını düşünüyorum.
  • 566 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    .
    “Bakmasını bilenler, bir yüzyılın ruhunu ve bir kralın yüz ifadesini bir kapının tokmağında bile fark edebilirler.”
    Üniversiteden bir dostum “Her yapının bir ruhu var.” demişti. Victor Hugo sayesinde yeni mezun olmuş bir inşaat mühendisi olarak bu düşüncem derinlik kazandı. Sahiden de yüzyıllara meydan okuyan yapılara baktığımızda (restore işlemi adı altında asimile olmamışlar ise) bin bir emekle konulan bir kilit taşında mimarın bize anlattığı bir şeyler var. Yapıları da tıpkı kitaplar gibi okumak gerekir. Eğer güçlendirme ve restorasyon işlemi yapılacaksa tıpkı narin bir kediyi sever gibi merhametli olmalıyız. Yoksa yapıyı depremden önce biz yıkmış oluruz!

    “Gündüz herkesindir. Beni neden hep geceye mahkûm ediyorlar?”
    Kitaptaki bütün iyi ve kötü sonuçların çıkış noktasını düşündüğümde bunun aşk kavramı olduğuna kanaat getirdim. Merhametli ve –fikrimce- gerçek aşk, hastalıklı ve bencilce aşk ile altın kaplamalara duyulan aşk… 16 yaşındaki bir genç kız kendisini kurtaran yakışıklı yüzbaşına temiz bir aşk besliyor. Ancak belirttiğim gibi altın kaplama altının kendisi değildir. Bu karakterimizi asla kötü birisi yapmaz ve herkesin başına gelebilecek bir durumdur. Çünkü güzelliğin yaratılıştan gelen bir çekim gücü vardır. Zaten başına gelen her şeyin sorumlusu Esmeralda’nın güzelliğidir. Güzellik de çirkinlik gibi ağır bir sınavdır. Aslında insanın somut olarak güzel olması kendi elinde değildir, yaratılıştan gelen bir şeydir. Ancak içerisinde çiçekler yetiştirmesi kendi elindedir. Bu yüzden biz soyut olarak güzel olalım, muhsin olalım. Tıpkı Esmeralda’nın kalbi gibi…

    Aşk eğer bencillikle buluşmuşsa dünyanın en iyi insanına bile kötü işler yaptırabilir. Hiç kimse onu sevmezken Quasimodo’nun yanında olan, kitaplarını çok seven ve başlarda çok sevdiğim bir karakter olan papaz Claude Frollo dehşet verici işlere imzasını atıyor. Takıntılı ve hastalıklı bir aşkı görüyoruz. Aşktan nasibini almak ve aşkı incitmeden karşılamak gerekir. İşte bu noktada kambur ve çirkin olarak nitelendirilen Quasimodo tüm nahifliğiyle bizlere örnek oluyor. Tıpkı bir suyun seyrini uzaktan izler gibi aşkı izliyor. Aşka teslim oluyor. Dünyanın somut olarak en çirkin insanının gönlünden bir şiir çıkıyor.

    “Görünüşe bakma genç kız
    Yüreğe bak.

    Genç, yakışıklı bir adamın yüreği sıklıkla boştur.
    O yürekler aşkı muhafaza edemez.
    Genç kız, köknar kavak kadar güzel değildir,
    Ama kışın yapraklarını dökmez.
    Yazık! Bunları söylemek neye yarar?
    Güzel olmayanın yaşamaya hakkı yok;
    Güzellik yalnızca güzelliği sever,
    Nisan, ocağa sırtını döner.
    Güzellik mükemmeldir,
    Güzellik her şeye kadirdir,
    Güzellik her şeyi eksiksiz olan tek şeydir.

    Karga yalnız gündüz uçar,
    Baykuş yalnız gece uçar.
    Kuğu gece ve gündüz uçar.”

    Kitapta zaman zaman kendimi bulduğum bir karakter vardı. Adı Pierre Gringorie… Gringorie, en kötü zamanlarında dahi bir şekilde neşeli kalmış bir karakter. Yarım saat ölmek üzerine edebiyat yaptıktan sonra ‘Hayır, ölmek istemiyorum.’ demesi beni güldürmüştü. Kitapta herkes Esmeralda’ya hayranken, kendileri bir şair olarak Esmeralda’nın sevimli keçisine hayran. Yer yer neşe katan bir delinin, bir şairin havasını hissettim.

    “Zavallı kadın her şeyin takınacağı tavıra bağlı olduğunu hissetti ve içini ölüm korkusu sarmışken sırıtmaya başladı. Anneler böyle güçlüdür.”
    Son olarak değinmek istediğim karakter rahibe Gudule nam-ı diğer fare deliğinin münzevisi… Tam 16 sene bir bebek patiğini bağrında saklamanın acısıyla kavruluyor. 16 yıl boyunca nefes almıyor alıyormuş gibi yapıyor. Tam nefesi keşfetmişken nefesi yeniden kesiliyor. Her şeye rağmen güçlü bir anne vardı karşımda.

    Toparlayacak olursak, beni derinden etkileyen bir baş yapıttı. Kesinlikle her açıdan doyduğumu hissettim. Oldukça ders verici, hayata anlam katan bir eserdi. En az muhteşem mimari yapılar kadar nefes kesiciydi!
  • pelşin,
    pelşin, Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri'ni inceledi.
    312 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bir süredir okumak istediğim Aşkın Celladını sonunda okumuş bulunmaktayım. Bu kitap benim Irvin Yalom ile tanışma kitabım oldu. Kendisi 'Nietzsche ağladığında' kitabıyla fazlaca okunmuş, duyulmuş Psikanalist, Psikoterapist, Psikiyatrist ve Yazardır.

    Aşkın Celladı varoluş sancıları ile cebelleşen on ayrı kişinin terapi öykülerinden oluşmakta. Bu on kişinin terapiye geliş nedenlerine bakıldığında aslında sorunlarının günlük yaşamın sıradan sorunları "yalnızlık, değersizlik, şişmanlık, karasevda, cinsellik, keder, depresyon" gibi sorunlar olduğunu görüyoruz. Fakat devamında Irvin Yalom'un bu sorunların derin köklerini, varoluşun temeline uzanan köklerini açığa çıkardığını okuyoruz.

    Ve yazar Psikoterapinin dört gerçeğini de şu şekilde vurgulamıştır;
    - her birimiz için ölümün kaçınılmaz son olması,
    - yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz,
    - nihai yalnızlığımız
    - yaşamın belirli bir anlamdan yoksun oluşu.

    Ve bu gerçeklerle yüzleşmenin ne kadar zor ve önemli olduğunu okurken çok iyi anlıyoruz.

    Betty'nin, Penny'nin, Marge'in ve Marvin'in öykülerini okurken özellikle daha başka etkilendiğimi de söylemek isterim.

    Son olarak Psikolojik kitaplara ilgisi olup, okumayı seven okurlara; Severek okuduğum, bana verimli bir okuma sunan, öğretici yanı da olan Aşkın Celladı'nı tavsiye ederim.
  • 229 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Başladım, bir anda bitti. O gün bu gündür klasik soru kafamda. Acaba kim daha deli :)

    Stefan' ın hasta babasının adına bir cenazeye katılmasıyla başlayan hikayede, akıl hastanesinde çalışan bir okul arkadaşının aklını çelmesiyle hastane personeline katılmasıyla devam ediyor.

    Hastanede çalışan doktor ve hastabakıcılar, hastalar ve hasta olmayanlar, Almanların tehdidi altında yaşıyorken, yolda karşıdan karşıya geçerken gelen arabaya bakmadan karşıya geçmeyi başarırsa arabanın aslında olmadığı kendisinin de ezilmeyeceği yanılgısında olan masum! vatandaşlarımızın tepkisini veriyorlar. Yani Almanların ülkeyi işgalini yadsıyıp kendi sanal ortamlarında yaşayıp gidiyorlar. Ta ki...

    Tanıtım yazısında bu ilginç kitabın konusundan bol bol, hatta fazla bol bahsedilmiş. Şairin son eserinin anlamlı bulduğumun haricinde söylemek istediğim bir konu kalmadı
  • 68 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Stefan Zweig, satırlarına bütün içtenliğimle sarıldığım adam. Pek bir şeyi, tasvir edemem ben aslında belkide çocukluğumdan kalan yetiştirilme şeklimden, hiç söz hakkı tanınmayan, görüşünün bir önemi olmayan bir şahıs, bir kişi olarak büyütüldüğümdendir. Bilemiyorum, belki de bu sadece benim bahanemdir. Ama, Stefan’ın satırlarında birçok defa kendimi buldum gördüğüm bazı satırlarında evet! evet! tam olarak bunu söylemek istiyorum ama dilimin ucunda yuvarlanıp, karmakarışık bir hâl alıyor ve ben onu sıraya dizip dilimin ucundan çıkartamıyorum.
    Benim bakış açımdan Stefan’ın çoğu eserinde insanların kaçtığı duyguları tasvir edişi, birçok kişiyi şiddetli şekilde etkileyip kendisine bağlıyor, beni kendine bağladığı gibi. Bu bir kitap incelemesi değil sadece yazmak istediğim birkaç satır.