• Son Feci Bisiklet - Bikinisinde Astronomi

    Yaz gelirken karışır böyle şeyler
    Neşeyle endişeler
    Ayak bastığım her yerdeler
    Üzerimden gemiler geçer
    Kaldırma kuvvetimdekiler
    Burası benim krallığım
    Sıkılırsan güneşten, gece oluruz erkenden
    Sen istersen
    Karşılığında istediğim geçmişin geleceğin
    Benim olsun..
  • "Hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz.
    Takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir.
    Eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine,sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.
    Bir astronomi bilgini,size uzayla ilgili anlayışından bahsedebilir ama anlayışını size veremez.
    Bir müzisyen her yerde var olan ritimlerle
    bir şarkı söyleyebilir; ancak ne ritmi yakalayan kulağı,ne de onu ekolayan sesi size sunabilir.
    Ve semboller ilminde usta biri,size simgesel alanlardan söz eder,ama sizi oralara taşıyamaz.
    Çünkü bir kişinin sahip olduğu ilham, kanatlarını başka birine ödünç veremez.
    Ve nasıl herbiriniz Tanrı'nın bilgisinde özgün
    bir yere sahipseniz, sizin de Tanrı'yı kayrayısınız
    ve dünyayı anlayışınız tek başınıza ve size özel olacaktır."
  • İngiliz ilim adamları, eski Kraliyet Astronomi Derneği Başkanı Frederic Hoyle ile Cardiff'Üniversitesi profesörlerinden Chandra Vikrama, aynı meseleyi göz önünde tutarak, hayatın ilk defa yeryüzünde zuhur etmediği, fakat kâinatın derinliklerinden kozmik toz bulutları sayainde “ithal” edildiği faraziyesini ortaya attılar. Onlara göre kâinatta biyolojik faaliyet Arz’ın oluşmasından bir hayli önce başlamıştı.
  • Yeni nesil çocuklar, bilgisayarla her şeyi halledeceğine inanmış, astronomi konusunda ABD'ye bile meydan okumaya başlamıştır:
    ' Orası NASA üssü ise burası da masaüstü! '
  • “Müslümanların yükseliş çağı olan Milâdî 8. ve 12. asırlar arasında, bizim Hristiyan ülkelerde bilimsel gelişmeye kısıtlamalar uygulanırken, İslam üniversitelerinde dikkati çekecek kadar bilimsel araştırmalar ve buluşlar gerçekleştiriliyordu. O dönemde kültürün, görülmemiş ve yeni imkanlarının bulunduğu yer, İslam dünyasıdır. Kurtuba’da Halife’nin Kütüphanesi 400.000 cilt kitap ihtiva ediyordu. İbn Rüşd orada öğretimini sürdürüyordu. Yunan, Hint ve İran bilimi de yine İslam dünyasına intikal ettiriliyordu. Bundan ötürü günümüzde, bazı alanlarda uzmanlaşmak amacıyla Amerika Birleşik Devletlerine gidildiği gibi o zaman da, Avrupanın çeşitli ülkelerinden Kurtuba’ya öğrenim yapmaya gidiliyordu. Eski kültüre ait birçok yazma eser günümüze ulaşmasıysa, bu, fethedilen ülkelere kültür taşıyan Arap aydınlarının aracılığı ile olmuştur. Matematik (Cebir, Arapça bir kelimedir), astronomi, fizik (optik), jeoloji, botanik, tıp (İbn Sina) vs. bilim dallarında Arap kültürüne olan borcumuz o kadar fazladır ki! Bilimin, dünyada ilk defa olarak, milletlerarası bir nitelik kazanması, Orta Çağ’daki İslâm Üniversitelerinde gerçekleşmiştir. O dönemde insanlar, zamanımızda olduğundan çok daha fazla dinî bir zihniyete sahip idiler ve bu da, İslâm dünyasında onların, aynı anda hem mü’min hem de bilgin olmalarını engellemiyordu. Bilim dinin ikiz kardeşiydi. Başka türlü de olamazdı.”
  • Sıkı bir bilim kurgu okuru değilim ama sağlam bir distopya fikri bir eseri iyi yapmaya yetmiyor diyebilirim. Bitmeyen savaş, yazarın sağlam fikrine, güçlü fizik ve astronomi eğitimine ve askeri geçmişine rağmen benim gözümde ortalama altında kalan bir eser. Yazınsal olarak bir değer göremiyorum, ortada çok fazla sosyal mesaj kaygısı ve teorik bilgi yumağı var.

    Derinliği olmayan karakterler empati kurmayı zorlaştırıyor. Karakter gelişimi hikaye boyunca çok zayıf. Benim için kitaptaki hiçbir karakter bağ kurulabilecek kadar güçlü değil. Hikaye ilerledikçe ana karakter nasıl yaşadığı dünyaya yabancılaşıyorsa, bir okur olarak da bu kitabı gittikçe yabancılaşarak okudum. Bunun ikinci bir sebebi de yazarın dili ya da üslubu, maalesef. Tanımlamalar, olayları ve mekanları insan zihninde canlandırmayı çok zor kılıyor. Teknik dilin de bir etkisi muhakkak ki vardır ama hikayeyi ilginç kılması gereken sahneler çok boğucu bir havada ilerliyordu. Gerçi bu zamana kadar nasıl bu kitaptan -hatta seriden- film çekilmedi anlamış değilim. Filmi çekilirse izlerim, iyi bir canlandırma olur benim için.

    -Sürpriz bozan barındırabilir.-

    Kitabın sonu da yüzyılları boşa çıkaracak şekildeydi. Gerçi Hollywood filmlerine uygun olarak hızlı bir mutlu sonla bitti. Ama çok çalakalem duruyordu. Bilmem kaç yüzyıl savaşılıp sonra yanlış anlaşılma varmış ehe diye savaşın bitmesi de biraz absürd. Bütün bir kitap boyunca o boğuculuğu ve yorgunluğu sırtlandıktan sonra kitabın temasına aykırı düşüyor.

    -Sürpriz bozan barındırabilir.-

    Kitap aslında aynı isimli serinin ilk eseri ( Forever War - 1975) . İkinci eser Bitmeyen Barış ( Forever Peace - 1977) ve üçüncü eser de Bitmeyen Özgürlük ( Forever Free -1999). Bu iki eserin sanırım piyasada şu an baskısı yok.

    Haksızlık ya da oyunbozanlık yapmak istemiyorum, eserin beğendiğim yanları da var mutlaka. Yazıldığı dönemde bir askerin savaş karşıtı söylemleri, savaşın anlamsızlığına ve ekonomik sebeplerin savaşın çıkış noktası olduğuna vurgusu anlamlı. Bunun dışında cinsellik kavramlarına yaklaşımı düşündürücü ve belki de biraz eğreti. Özetle, bu eser zamanında bir ses getirmişse de, iyi yıllanmış değil ama güzel bir Hollywood filmi çıkar.
  • Edebiyatın ilham aldığı alanlardan biri şüphesiz ki tarihtir. Tarihsel gerçekliklerin özgün ve dikkat çekici bir üslupla aktarılması bizi geçmiş dönemlere, savaşlara, insanları ilgilendiren hayat hikâyelerine götürür.

    Tarihin genellikle erklerin kontrolünde yaşandığı ve her çatışmadan en büyük payı kadınların aldığı düşünülürse, Marta Sofia’nın kaleme aldığı Agora isimli roman, bunu gösterebiliyor olmasıyla edebiyat alanında önemli bir görev üstleniyor. Öncelikle bu eserin adını irdeleyelim. Agora; Eski Yunanca’da sosyal, ticaret ve siyasi yönleriyle gelişmiş olduğundan şehir merkezi anlamına geliyor. Toplanma yeri de diyebileceğimiz bu merkezler kimin elindeyse yönetim ona ait oluyor. Şehirdeki seçimler, duyurular ve benzeri organizasyonlar bu meydanda yapılırmış. Kütüphane ise Agoranın en merkezi yerinde kale gibi inşa edilmiş, korunaklı bir yapı. Bu yapının içinde kütüphanenin yanı sıra tiyatro, dinlenme yerleri, derslikler, arşiv gibi birçok bölüm bulunuyor. Kısacası dev bir kültür kompleksi.

    Romanın konusu, milattan sonra 4. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçiyor. Bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın (d.370 – ö.415) hayatı merkeze alınarak; o dönemdeki din, siyaset, hırs ve çıkar ilişkileri üzerinden evrensel meseleler ele alınıyor. Hypatia, İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi Theon’un kızıdır ve kütüphanede her dinden öğrencisine astronomi, felsefe, matematik ve geometri dersleri veren bir bilim insanıdır.

    Yazarın bu eserinde asıl amacı, İskenderiye Kütüphanesi’nin son döneminde dini küstahlığın -hem paganlık hem Hristiyanlık hem de Yahudilik adına- medeniyet dediğimiz şeyi nasıl yerle yeksan ettiğini anlatmaktır. Yazar çatışan her üç dine de uzaktan bakmayı tercih etmiş; hiçbirine özel bir önem atfetmediği gibi körlüğün her an her yerde, herhangi bir dinde ya da inanışta iktidar hırsı ile nasıl kaynaştığını ve kendini nasıl meşrulaştırdığını başarılı bir biçimde anlatmış. Elbette ki şu an yeryüzündeki egemen dinlerden biri olan Hristiyanlığı ön plana alarak.

    Varoluşu sorgulayan, hiçbir dogmatik fikri kabul etmeyen bir filozof düşünün. Aşkı bir erkekle yaşanacak bir duygu olarak görmüyor; felsefeye, bilime, güneşe, yıldızlara âşık. Farklı inanışlardan öğrencilere ders veriyor ve fikirleriyle yönetimde etkin olduğu için tehlikeli bulunuyor. Hepsinden önemlisi, o bir kadın… Hypatia birçok kişi tarafından istenmiyor. Bir dinsiz olarak valiyi yönettiği düşünülüyor ve bir kadın olduğu için susması gerektiğine inanılıyor.

    Bir insan başka bir insanın bir şeye inanıp inanmamasını sağlayabilir mi? Kişi, karşısındakine bilgiyi aktarır. Ancak o aktarılan bilgiyle ne yapacağını aktardığı kişi, ister kabul edelim ister kabul etmeyelim, kendisi seçer. İşte insanları köleleştiren zihniyet, hizipleştiren ve Hypatia’nın barbarca biçimde katledilmesine neden olan, insan eylemlerinin kişilerin seçimleri sebebiyle olduğunu görmezden gelen bu zihniyettir. Çünkü bu düşünce tarzı korku kültünden ve cehaletten beslenen fanatizmin ürünüdür.

    Din kavramının, tarihin her döneminde şiddet ile olan birlikteliğinin insanlığa, bilimsel birikime ve kültüre verdiği zararlara dikkat çekilen eserde, aynı zamanda birilerinin bilgiye ve özgür düşünceye olan tahammülsüzlüklerinin, insanlığın maruz kaldığı bin küsur yıllık bir kayba neden olduğu sorgulanıyor. Bunu yaparken de ayrım gözetmeksizin bu kayıptan herkesi sorumlu tutuyor. Tüm bu karmaşanın ortasına ise tarafsız, masum bir güzellik; bilimi, felsefeyi, aşkı vücudunda toplamış bir kadını, Hypatia’yı koyuyor. 2009 yılında ünlü yönetmen Alejandro Amenábar tarafından aynı isimle sinemaya da uyarlanan bu değerli eseri tüm kitapseverlere tavsiye ediyorum.